DOĞU YÜCEL YANITLIYOR: "Kendimi hep bir hikayeci olarak görmüşümdür" Röportaj: Furkan Çolak (Xarthus)
Doğu Yücel, röportaj konusunda ustalaşmış bir isim, bir müzik yazarı, senarist, hikayeci, çok yönlü kişiliğinin yarattığı zaman darlığına rağmen bize vakit ayırıp bu kez soruları yanıtlayan adam olma inceliğini gösterdi.
İlk ve en klişeleşmiş soru olarak, kendinizden kısaca bahseder misiniz?
En zor soru:) Kendimi hep bir hikâyeci olarak görmüşümdür. Çocukluğumda oyuncaklarla, kafamın içinde yazdığım hikâyeleri kâğıda geçirerek başladığım bu maceranın ilerleyen safhalarında profesyonel bir hikâye avcısına dönüştüm. Bir hikâye kitabı yazdım; “Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları”. Bir de roman yazdım; “Hayalet Kitap”. Daha sonra olaylar beni hikâyeciliğin başka bir tarafı olan senaryo dünyasına atıverdi, bu dünyada da iki hikâyeye, “Okul”a ve “Küçük Kıyamet”e imza attım. Bu arada Blue Jean ve Headbang dergilerinde müzik yazarlığı ile iştigal ediyorum.
Yazmaya ne zaman başladınız? Ne türde yazılar yazardınız?
Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez yazmaya başladım diyebilirim. Daha ilkokuldayken, gayet de kötü bir öğrenci olduğum halde, kitapların boş yerlerine, defterlerdeki marjınların altına falan çizgi romanlardan ve çizgi filmlerden esinlenen çocuksu hikâyeler yazardım. Star Wars oyuncakları ile kurduğum senaryoları kâğıda dökerdim. Superman’in amblemini çok iyi çizerdim, o amblemin olduğu Superman kimlik kartları yapar, sınıftakilere sakız makız karşılığında satardım. Daha sonraları kendime ait evrenler, kendime ait kahramanlar yaratmaya başladım. Superman’in gezegeni Kripton’ın harflerini değiştirip Kartopu isimli bir gezegen yarattım. O gezegende kendilerine has özel süper güçleri olan kahramanlar yaşardı. “R”leri söyleyemediğim için “Kaytopu” derdim oraya ve gerçekten oranın varlığına inanırdım. Halen daha inanıyorum sanırım. Daha sonra ortaokul, lise çağında İngilizce derslerinde öğretmenlerimiz bizden hikâye yazmamızı istemişti. Türkçe’de kompozisyon yazmamızı isterlerdi, ben hiç sevmezdim kompozisyon yazmayı. İngilizce derslerinde hikaye yazmamız istenince büyük bir şevkle bu işe koyulmuş ve o ana kadar ortalamanın altında bir öğrenci profili çizdiğim halde bir anda sayfalarca uzayan, iyi bir İngilizceye sahip hikayeler yazmaya başlamıştım. Lise bir ve ikideyken okul dergisinin editörüydüm, orası için Türkçe bir hikâye yazmaya karar verdim. O da ilk kitabımda yer alan “Aşk, Şeytan ve ÖYS Üçgeninde Bir Faust” idi. Sonra yazdığım bazı hikâyelerle Gençlik Kitabevi’nin ve Nostromo Bilimkurgu Dergisi’nin düzenlediği yarışmalarda ödüller alınca gerisi geldi.
İktisat öğrenimi yapmaya nasıl karar verdiniz? Sayılardan kelimelere geçişte sıkıntı yaşadınız mı?
İktisat öğrenimi yapmaya karar vermedim:) Yanlış tercih kurbanıyım diyebilirim. Bizim dönemimizde ÖYS’ye girmeden önce istediğiniz bölümleri yazmak durumundaydınız. Daha puanınızı bilmeden, sınavın nasıl geçtiğini bilmeden bir önceki gece haldır huldur istediğiniz üniversiteleri ve bölümleri yazıyordunuz. Zaten ertesi gün olacak olan sınavın stresi var, o stresli durumda bir takım bölümler yazdım. Sinema/tv de okuyabilirdim ama o günkü sistemde sinema/tv bölümleri yetenek sınavıyla alıyorlardı. O yüzden onlardan birini yazamamıştım. Derken ÖYS sonuçları geldi, İktisat öğrendiğimi duyan aile bireyleri, arkadaşlarım falan coştular, tebrik falan ediyorlar. Ben daha iktisadın anlamını bile bilmiyordum, bir arkadaşım “bravo lan ekonomiyi kazanmışsın” demişti, ben “ekonomi değil olm, iktisat” demiştim hatta:) Bilinçsiz bir adamdım. O gazla daha sonra yetenek sınavlarına girip de sinema/tv şansımı da kullanmadım. Kendime de güvenmiyordum zaten sinema/tv konusunda. Lise sondayken bir insan nasıl ileride sinema yapacağım diyebilir ki. İzmir’de o dönem 3 tane sinema mı ne vardı. Çok sinemaya giderdim ama yine de çok sinemaya gittim diye kendimi sinema konusunda “ben yetenekliyim, bu filmlere benzer kalitede şeyler çekebilirim” noktasında göremezdim ki. Hadi şimdi dijital kameralar var, bir insan cep telefonuyla bile lisedeyken arkadaşları arasında bir film çekebilir, bu konuda bir yeteneği olduğu anlaşılır da, o dönemde kendimde bu ışığı görmek için elimde yeteri kadar kanıt yoktu:)
“İlk büyük çaplı çalışmam” diyebileceğiniz öykünüz hangi şartlarda oluştu, ne hakkındaydı?
Böyle iddialı tanımlarla hikâyelerimi anmam yanlış olur. Bunun yerine yazdığım “ilk özgün hikâye” diye bir tanım getirebilirim. O da “Ölümsüzlüğün Gıcık Sırrı” idi. Nostromo’dan ödül aldığım hikâye. Ondan öncekiler, ‘Bariyer’, ‘Rüya Çocuk’ Stephen King ve İtalyan büyülü gerçekçiliği akımının etkilerinin hissedilebileceği hikâyelerdi. ‘Büyük Aşklar küçük harfle Yazılır’ da aslında özgün bir hikaye sayılabilir ama onda da Müfit Özdeş’in masal-bilimkurgu karması stilinden esinler görülebilir. ‘Ölümsüzlüğün Gıcık Sırrı’ o yönden hakikaten kendi imzamı taşıyan en bana özgü hikâyelerin ilkiydi. Ne şartlarda oluştu? Hem kafa patlatmaktan, hem de hikâyeler çıkarmaktan hoşlandığım, zaman, ölüm, aşk, öteki hayat gibi konular var. Bunlar da biri de ölümsüzlük. Bir uzaylı gelip ölümsüzlüğün sırrını açıklarsa ne olur diye bir soru sordum kendime ve oradan bu hikâye çıktı. Aslında özgün dedim ama tabii ki Douglas Adams ve biraz da Can Barslan etkisi var bu hikâyede.
Sitemiz Fantastik Edebiyat adında olduğundan bu soruyu sormam şart ki zaten sizin eserlerinizde de genel itibariyle fantastik bir hava hâkim. Fantastik kurgu ile ilgili görüşleriniz neler, en beğendiğiniz fantastik/ fantastik olmayan yazarlar kimler?
Kendi tarzım sorulduğunda genelde hep “fantastik edebiyat” derim. Bu bazen yanlış anlaşılıyor, fantastik kurgu ile karıştırılıyor. Oysa bence fantastik edebiyat, bilimkurguyu, büyülü gerçekçiliği, masal edebiyatını, korkuyu, alacakaranlık öykülerini kapsayan genel çatının adıdır. Benim hikâyelerim aslında son derece gerçekçi bir dünyada geçiyor. Sadece bir tek gerçekdışı faktör koyuyorum o gerçekçi dünyaya ve her şey alt üst oluyor. Fantastik kurguya gelecek olursak Yüzüklerin Efendisi kutsal kitaplarımdan biridir. Ama sonra okuduğum fantastik kurgu kitaplarından orada yaşadığım büyülü hali yaşayamadım. Bir tek Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsanesi’ni çok beğendim. Yüzüklerin Efendisi’nde beni en çok etkileyen şey, bir hobbit’in, hatta dört hobbit’in esas kahramanlar olmalarıydı. Daha sonra okuduğum, işte Ejderha Mızrağı’ndan diğerlerine kadar hep endamlı adamlar, adeta kahraman olarak doğmuş adamlar kahramanlığa soyunuyordu. Bunun ilginç bir tarafını göremedim. Özdeşleşme benim için çok önemli. Öyle adamlarla özdeşlik kuramadım. Sanırım biraz da FRP kültürü gerekiyor fantastik kurgu kitapları için, benim birkaç FRP denemem oldu ama o konuda ilerleyemedim. Bir de Ursula LeGuin’in Yer Deniz Üçlemesi tabii ki diğer fantastik kurgulara göre daha bana yakın bir eserdir. En beğendiğim yazarlar (fantastik veya değil diye ayıramıyorum maalesef); Tolkien, Jules Verne, Boris Vian, Douglas Adams, Dino Buzzatti, Stephen King, Italo Calvino, Stanislav Lem, Anne Rice, EDGAR ALLAN POE, Lovecraft, biraz Clive Barker, biraz Bret Easton Ellis… diye uzar gider. Türkiye’den ise Müfit Özdeş, Dost Körpe, Orhan Pamuk, İzzet Yasar, Barış Müstecaplıoğlu, Mehmet Açar, Hakan Bıçakçı gibi isimleri beğeniyorum.
Bir sanatçıya bu soruyu sormak ne kadar mantıklı bilmiyorum fakat fantastik kurgu yazarken kabul görmemekten, okunmamaktan korktuğunuz oldu mu?
O tip korkularla veya kaygılarla hikâye yazılmaz bence. Aklınıza bir hikâye gelir ve yazarsınız. Ve bir gün o hikâyenin, o hikâyeyi sevecek insanlarla buluşmasını umut edersiniz. Ama tabii ki ben yeni bir yazar sayılsam da ilk bu tarz hikâyeler yazmaya başladığım zamanlarda bu türler çok yeniydi Türk edebiyatı için. Yüzüklerin Efendisi bile daha yeni basılmıştı. Edgar Allan Poe’nun hikâyelerini bulmak zordu mesela. Bu yabancı örneklerin Türk karşılığını bulmak ise çok zordu. O yüzden edebiyat dergilerine hikâye yolladığımda çok fazla ret aldım. Türkiye’deki edebiyata uzun yıllar toplumsal gerçekçi dinozor abiler hükmettiği için biz her ne kadar fantastik dünyamızda gerçeğe dair eleştiriler yapsak da bizim yaptıklarımızın çocukça olduğuna dair çok tepkiler aldık. O dönemlerde Ege Görgün’ün yazdığı ve Adam Öykü’de yayınlatmayı başardığı iki hikâye benim için de umut olmuştu. Daha sonra yarışmalara katıldım, oralardan da benzer tepkiler aldım. Ama inat ettim, yılmadım, hikâyeler göndermeye devam ettim. Sonra birkaç ödül geldi, birkaç yerde hikâyem yayınlandı, yayınevleri daha sıcak bakmaya başlar diye düşündüm ama yayınevleri de “bu tür tutmaz” diye mırın kırın etmeye başladı. Hikâye dosyamı okumadan bir kenara atıp, bana kısacık ret mektupları yazıyorlardı. İlk kitabım yazıldıktan 2 sene sonra yayınlanabildi. Ama ondan sonra yerli fantastik eserler artmaya başladı, fantastik içerikli internet kulüpleri kuruldu, Harry Potter gibi fantastik kitaplar da ilgi görmeye başlayınca zamanında fantastiğe kapılarını kapatan yayınevleri etrafta fantastik çocuklar aramaya başladı. Buna da ironi diyoruz biz:) Sonuca bağlayacak olursam, artık böyle bir tehlike yok. Fantastik-bilimkurgu’ya odaklanan birçok yayınevi var. Ama bu defa da maalesef genç yazarların küçük hedeflerine takıldı yerli fantastik edebiyatı. Günümüzde birçok genç kitap bastırmak yerine internette çalakalem yazdıkları hikâyeleri “post” edip, karı kız peşinde koşmayı tercih ediyorlar:)
Yine kalıplaşmış bir soru sormam gerek, yazarken bir programa bağlı kalır mısınız? Örneğin, bu gün saat beşte yazmaya başlayacağım, hedefim şu, yolunu mu izlersiniz, yoksa ilhamı mı beklersiniz. Amatör yazarlara tavsiyeleriniz neler?
Maalesef çok disiplinsiz bir yazarım. Genelde şöyle oluyor: Normal hayatımı yaşarken, yaşadığım veya gözlemlediğim bir şeyden hareketle aklıma bir fikir geliyor. O fikri not alıyorum, o fikir bazen başka bir şeyi fitilliyor, zincirleme bir reaksiyon oluyor ve ortaya bir hikâyenin iskeleti çıkıyor. Sonra o iskeleti kanlı canlı bir insana çevirmeye çalışıyorum. Bir hikâyeyi asla bir kere yazıp “hah bu son hali” deyip insanlarla paylaşmam. Her hikâyemi en az 10–15 defa baştan sona kalemle yazarım. Arada bir nadasa bırakır, üstüne düşünürüm, sonra tekrar ele alırım, bazı yerleri atar, yeni şeyler eklerim ve istediğim şekle kavuşunca “tamam bu oldu” derim. Ama yayınlanana kadar da aklım onda kalır, son anda bile bir takım müdahaleler yapabilirim. Amatör yazarlara da en büyük tavsiyem budur. Milan Kundera, Marquez gibi üstatlar da bunu önerirler. Bir hikâye bir kere yazılınca son haline kavuşmaz. Birçok defa onu baştan sona yazmanız gerekir.
Sizi az çok tanıyan, adınızı duymuş kişilerce bir edebiyatçı değil de bir müzik yazarı olarak tanındığınız yadsınamaz. Müzik yazarlığı nasıl başladı? İzmir’den İstanbul’a geçiş müzik yazarlığı sebebiyle mi oldu?
Lise ikide iken radyo programı yapmıştım İzmir’de. Adı Hayalet Gemi’ydi. Hikâye ve müzik sevgisi bende paralel yürümüştür hep. Daha sonra üniversitedeyken Non Serviam yayınlandı. Laneth ekibinin ikinci dergisiydi, ben de çok sıkı Lanethçiydim zamanında. Hep orada yazmak aklımdan geçiyordu. Bir ara Non Serviam’ı İzmir’deki Yücel Müzik yayınlamaya başladı. Yücel de yakın arkadaşımdır, “sen de yazsana” dedi. Ben de Non Serviam’ın editörü Çağlan’a bir yazı yazdım, Yüzüklerin Efendisi hakkındaydı yazar. Film olacak dedikoduları dönüyordu o ara. Sean Connery’nin Gandalf olacağının söylendiği dönemler:) Yazı yayınlandı, ben de şımardım daha çok yazmaya başladım. İzmir’den İstanbul’a geçiş İzmir’den kaçış amaçlıydı daha çok. İzmir’de feci bunalmıştım. Ayrıca yapmak istediğim her şey, hikâyecilikten müzik yazarlığına kadar, İstanbul merkezli işlerdi. İstanbul’a gitmem gerekiyordu kısacası. Bir de zaten İstanbul doğumluyum ben, İstanbul’u hep çok sevmişimdir.
Iron Maiden dâhil olmaksızın favorilerinizden bir ilk beş yapmanız mümkün mü?
Dream Theater, Pain of Salvation, Volbeat, Helloween, Savatage.
Aktif olarak içinde bulunduğunuz derginin (ki dergi takip etmeyen biri olarak aldığım yegâne dergilerdendir) genel konusu itibariyle 5. sorunun son kısmına benzer bir soru sormam şart, çünkü ne olursa olsun ticari bir iş bu, heavy metal dergisi çıkarırken başarısızlığa uğramaktan korkmadınız mı? (Blue Jean değil, Headbang’i kastediyorum)
Headbang fikri Çağlan’dan çıktı ama bu fikrin kabul göreceğinden hiç ümitli değildik. Kabul görünce çok şaşırdı. Daha sonra dört sayı çıkardık, o ara Blue Jean’in genel tirajı da iyi gitmeyince Headbang kaldırıldı ama insanlar bir kere alışmıştı, çok talep aldı dergi ve tekrar yayınlamaya başladık. Tabii ki bir korkumuz vardı, halen daha o korku vardır. Daha önce çıkan tüm metal dergilerinin ömrü çok kısa sürdü. O dergilerde de bu ekipten insanların payı vardı. Şimdi “bir de böyle deneyelim” diyoruz. Blue Jean sektör içinde çok büyük bir güç, onunla birlikte bu derginin olması büyük bir şans. Birçok insan Headbang ayrı satılsa keşke diyor. Ama o zaman o dergi büyük ihtimalle diğer metal dergileri gibi bir sene sonra tarihe karışır batar gider. Hem Blue Jean sayesinde daha önce metal dergilerinin ulaşamadığı uzak mecralara ulaşabiliyoruz. Diyarbakır, Erzurum, Van gibi yerlerden email’lar aldığımızda çok mutlu oluyoruz. Yoksa üç büyük şehirden metalciler zaten bu müziğe ulaşabiliyorlar, bizim artık bundan sonra oralara ulaşmamız lazım. Mesela rap müzik oralara ulaştı. Şimdi Headbang’in de vesile olmasıyla oralara derdimizi anlatabilir, Türk insanını Türk pop gibi yozlaşmış işlerden, Türk rock gibi oradaki insanların dertlerinden çok uzaktaki bir türden kurtarabiliriz, haha gaza geldim!
Rampage ile ilgili bir sorum var, turne planları var mı? Muğla’ya uğrama ihtimalleri nedir?
Rampage eski bir grup olsa da amatör bir grup sonuçta, bir turne planı yok. Ama talep gelirse, oradaki bir organizatör bu işin altına elini koyarsa Rampage Muğla’da çalmayı çok ister. Ben de bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yaparım. Vaktim olursa da gelirim:)
FantastikEdebiyat.Com’u hiç ziyaret etmiş miydiniz?
Evet ziyaret ettim. Güzel, doyurucu bir site, elinize sağlık.
Yüzsüzlüğümü bağışlayın fakat sormalıyım, Headbang için detaylı bir hardcore dosyası hazırlasam yayınlar mısınız? Dergide ekip dışı yazarlara nasıl bakıyorsunuz, tamamen bunu anlamak için soruyorum, yoksa ne haddime değil mi?
Birçok defa çekirdek ekibin dışından yazarlara yer verdik. Okurlarımızdan daha çok yazı gelse, daha çok yer veririz. Ama yayınlanan her yazının çok iyi olmasını istiyoruz. O yüzden sen bir yaz, yolla, bakarız diyebiliyorum:)