II.BÖLÜM
Sekizkolun Memluth’u kapıp derinlere gömülmesinden hemen sonra toparlanan Gemi mürettebatı Videlath ve Kaptan’ı sudan çıkarmakta çok gecikmedi. Kaptan Maglith, sudan çıkarıldıktan hemen sonra tüm mürettebatı güverteye toplayıp bundan sonrası için planlarını açıklamaya başlamıştı. İçme suları muhtemelen beş gün içinde tükenecekti ve tuzlu suyu içilebilir kılacak bir büyücüleri yoktu artık. Ne yapılması gerektiği açıktı. Karaya çıkacaklardı. Aylarca süren yolculuk sonrasındaki denizdeki bekleyişi en ufak bir bahane bile bitirmeye yetecekti. Ve Maglith de gemideki herkesin olduğu gibi bunun için yeterli bahaneye sahipti.
Videlath sudan çıktıktan hemen sonra kendi kamarasına yollanmıştı. Kaptanın kontrolü gecikmeden ele alacağını biliyordu ve olası toplantıda alınan her karara da her mürettebat gibi o da uyacaktı. Şu an için, o ıslaklıkla ve kafasında sudayken başlayan bir çınlamayla gelen ağrıyla bir toplantı dinleyebilecek durumda hissetmiyordu kendini. Kaptanın da bu şekilde düşüneceğini ve müsaade edeceğini umdu.
Kamara, rahat sayılabilecek bir yatak ve bir çekmece dışında boştu. Mumları yaktığında bakır bir meteliğin yerdeki bir anlık parlaması kaçmadı gözlerinden. Islaklığını ve baş ağrısını o an unuttu. O kadar süre aradıktan sonra onu orada bulmasının şaşkın mutluluğuyla meteliği aldı ve ufak bir deri parçasına sarıp küçük bir bohça yapmadan önce onun o bakır metelik olduğundan emin olmak için inceledi. Metelik uzaktan basit bir bakır metelikti, evet, ama yakından bakıldığında kaba bir estetiğe sahip köşeli şekillerden oluşan bir desenle işlendiği görülebiliyordu. Onu nerede bulduğunu hatırlamıyordu. Küçüklüğünden beri elinde olmadığını biliyordu ama uzun süredir elinde olduğu bir gerçekti. Bir bağ ile bağlıydı ona sanki. Ya da o öyle hissetmek istediği için öyleydi.
Üstünü değiştirdi ve yaptığı küçük bohçayı deri bir iple kolye haline getirip boynuna geçirdi. Islaklıktan kurtulmuştu ama başındaki çınlama ile ağrı geri dönmüştü. Yatağına uzandı ve zor da olsa uykuya teslim etti kendini.
******
Ertesi gün, Kaptan Maglith mürettebata göre büyük bir fedakârlık göstererek, karaya çıkacak olan iki yüz elli kişilik ekibe kendisi yerine Videlath’ı katmıştı. Gemi’de kalıp durumu rapor etmenin bir yolunu bulacağını öne sürmüştü. Gemi ilk kez yeni kıtanın görüş alanına girerek demir atılıp sandalların indirilebileceği bir sığlığa doğru ilerliyordu. İki yüz kırk dokuz kişi hazırdı ama Videlath kamarasından henüz çıkmış ve bu durumu da yeni öğrenmişti.
Sneja Videlath’la birlikte gidecek iki yüz elli kişiye dâhil değildi. Kaptan çok önemli bir konuda yardımına ihtiyacı olacağını söylemişti ona – neden olduğunu biliyordu, evet. Videlath’ın neredeyse bir kara cüce (İnsanlar arasında yaygın ismi cindir.) tarafından çarpılmış gibi görünen yüzünü fark ettiği vakit arkadaşının yanında bitmekte gecikmedi.
“Dostum! Rüyanda alıkonmuş gibisin? Kamaranı kilitlememiş olmanı dilerdim. Yemeği kaçırdın! Geceleyin harikulade bir ziyafet çektik. Yediğimiz şeyi tahmin bile edemezsin. Balık! Düşünebiliyor musun? Balık yedik!” Muzipçe sırıtışı ile keskin yüz hatları birleşince hoş bir tezat oluşturuyorlardı. Sneja konuştuğu kişileri söyledikleriyle değil mimikleriyle yakalar ve suratlarında istediği değişimi sağlamayı başarırdı –genellikle-. Videlath karşılık olarak bir homurtu çıkardı ve kendi gözlerini çıkaracakmışçasına ovuşturmaya başladı.
“Sözde ikinci kaptanımız sonunda teşrif edebilmiş. Ona bize katılması gerektiğini söylemedin mi küçük yağ kafa?” Cordaz Gareth ikilinin yanında belirivermişti. Kaptanın Sneja’dan devamlı göz hapsinde tutmasını istediği, sorun çıkarmaya meyilli biri... Siyah gözleri ve sol yanağındaki bir kesik izini belirginleştiren kirli sakalları adamın yüzüne sinsi bir hava katıyordu. Beassardan iki baş daha uzundu ama daha az yapılıydı. Bu adamdan hiç hoşlanmıyordu. Sneja, ırkını küçük gören bir şeyler söylese onun dilini keserdi. Neyse ki saçların yağlanmasının bir ırk özelliği değil de bir zevk meselesi olduğunu kendine hatırlattı ve kendine hâkim oldu. ‘Küçük’ kelimesine gelince… Eh, bir beassar için kısa olduğu su götürmezdi ve bu da tüm ırkına mal edilebilecek bir küçümseme değildi. ‘Lanet gemide hır çıkarmamak gerek!’
“Ona da kaptanınmış gibi hitap etmen senin iyiliğine olur, Cordaz. Karada emirlerine uyacağınız kişi o olacak ve aksi bir durumda sabırlı biri olmayacağını vurgulamamın gereksiz olduğunu benden iyi biliyorsun.” Videlath Gemi’de geçirilen zaman boyunca Cordaz’ın itaatsizliklerine alışmıştı. Ağzı da ceza vermeye… Cordaz’ın suratındaki çarpık gülümseme ise yine de bu konuda sorun yaşanacağının somut bir göstergesiydi.
Videlath konuşma sırasında ikisiyle de pek ilgili görünmemişti. Yüzünde acıyı kontrol altında tutmaya çalıştığını gizleyemeyen bir ifadeyle önce Sneja’ya sonra da Cordaz’a bakışlarını çevirdi. Ela gözler siyah gözleri yakaladı ve Cordaz’a toz olmasını söyledi. Cordaz bu sefer ürkmüş göründü ve hızlı adımlar atmadığını belli etmeye çalışarak –pek de başarılı olamayarak- uzaklaştı.
“Ben kıyıya çıkmaya hazırım.” Videlath’ın giydikleri ve belindeki kısa kılıcı da bunu destekliyordu. Tek sorunu yüzünden belli olan bir baş ağrısı gibi duruyordu. “Kaptanla suya düştüğümüzde kafama bir ağrı saplandı. Ve onu yutmaya çalışan bir de çınlama… O sekizkol. Mekanik bir sekizkol… Bana makine-adam söylentilerini hatırlatıyor. Kahrolası! Herkese bunu hatırlatıyor olmalı. Delvyn Illuthlular da yeni kıtanın peşindeymiş gibi görünüyor. Lanet olsun.” Alnını avucuyla sıkıştırıp ovalamaya başladı. Sneja buz mavisi gözlerini denizin sularıyla boyayarak onu dinliyordu. Umursamazca değil ama… dingin ve biraz düşünceli bir ifadeyle… Videlath kararlı bir şekilde, baş ağrısı ve keskin çınlamanın da verdiği bir hırçınlıkla konuşmaya devam etti. Düşüncelerini dinleyen birine açmalıydı. Herkesin düşüncelerinin benzeri olsa bile…
“Memluth olmadan geri dönmemiz neredeyse imkânsız. Gemi’de yaşamamız da… Kıyıya çıkmamız kaçınılmaz. İki yüz ellimizin değil, hepimizin… Eninde sonunda bu olacak. Kaptanın karaya çıkmadan vereceği son görevler ne olursa olsun Illuthlulara karşı tetikte olmamız gerekecek. Ya da o şey her kim tarafından yönetiliyorsa… Sence yerliler olabilir mi?”
Sneja sıkıntılı bir şekilde “bilmiyorum” diyebildi. Söz ağzından bir mırıltı gibi çıkmıştı. Dalgınca, ona bakmadan tek elini Videlath’ın omzuna koydu ve kıyıya çıkmak için toplanmakta olan mürettebata kaydı gözleri. Kaptan Maglith de güvertede belirince o yöne doğru yürümeye başladı. ‘Bilmiyorum.’
******
Dan ayıldığında ıslak ve çıplak olmayı beklemiyordu.Yatakta olmayı da… Hiçbir şey bekleyebilecek durumda da değildi. Bayılırken tek düşündüğü şey ne kadar zavallı olduğuydu; uyandığında ne ile karşılaşacağı değil. Ama onun asıl beklemeyeceği şey bu durumdayken karşısında ona Sardja’nın teknesinde kızarmış balık ikram etmekte olan ve asla anlayamadığı zırvalar anlatan yaşlı bir adamdı.
“……….. Drırırım dım dım dım dım, drırırım dım dım dım dım! Hayatımı alacaksın ve ben de seninkini! Ah, evlat, kimse kimsenin hayatını almamalı. Demir bir bakire bile! Hiç kimse! Bunu boş ver de kilo almaya bak, evlat. Evet, kilo almalısın! Suya düştüğünde balıklar bile inanamadı senin gibi bir insan gördüklerine. Bir dakika! İnsan değilsin, değil mi? Vverfeth’in bir kısmın…”
“Adınız ne, beyefendi?” Dan, kibar olacağını düşündüğü bir dille farklı bir konu açması gerektiğini düşündü. Dakikalardır tek kelime anlamadan dinlemekten bıkmıştı ve başı ağrımaya başlamıştı. ‘En azından anlayabileceğim bir şeyler söyle be adam! Adın ne!’
“Hiuuum? Benim mi? Eh, elbette benim. Biraz daha balık?”
“Hayır, teşekkür ederim.” Cevabını yine kibar bir sesle vermişti ama artık yavaş yavaş, kibar olmaya karşı değil de zırvalara, geçiştirilmelere karşı sabrını kaybediyordu. Yine de karnını doyuran ve -anladığı kadarıyla- onu bayılıp düştüğünde sudan çıkaran kişi artık deli olduğuna kanaat getirdiği bu yaşlı adamdı. Yaldız işlemeli ve oldukça kaliteli görünen mavi cüppesi, kısa kesilip şekillendirilmiş beyaz sakalı ve uzun, dalgalı beyaz saçı adama zengin ve soylu biri havası veriyordu. Ne olursa olsun saygıda kusur etmemeliydi. Hava kararmıştı ve günlerdir ilk kez midesine bir şeylerin girmesinden sonra çöken rehavet onu uykuya davet ediyordu. Başının hafif ağrısı da iyileştirilmesi gerektiğini, yoksa bir süre sonra şiddetini arttıracağını fısıldamaktaydı. Yaşlı adam önündeki son balık parçalarını mideye indirirken mutluluk verici bir sessizlik oluşmuştu kamarada. Bu durumdan hemen faydalanmalıydı.
“Efendim, çok yorgun hissediyorum. Uyumak için iznini isteyebilir miyim? (Yoksa ‘izninizi’ miydi?) “Sana tüm iyilikleriniz için teşekkür ederim. Dilersen artık evinize gidebilirsiniz, zaten yeterince zaman harcadın benimle.”
Yaşlı adam eğlenir bir ifadeyle ona bakmaktaydı. Kısa süren çılgın bir kıkırdamadan sonra Dan’ in hiç aşina olmadığı kulak tırmalayıcı ve fazlasıyla garip bir dilde şarkı söylemeye başladı. “ Corggra grtric tchiz zamorg gurasz da szamorsz gratsz corggra gurtiszen! Szeferri corggra, szeferri corggra…”
Yaşlı adamın tıkırtımsı, cızırtımsı şarkısının eşliğinde tekne hareket etti. Dan bir an sonra bu seslerin anlamını çıkarmaya başladığını düşünmeye başladı. Her tıkırtı bir hece ve her cızırtı bir imge olarak yansıyordu zihnine. Heceler ve imgeler dönmeye ve onu boğmaya başladı. Köşeli, kaba ama yine de harika görünen desenler, tıkırtılar eşliğinde dönen yuvarlak, tırtıklı nesneler, metal çınlamaları, adamlar… İnsan olmayan adamlar… Farklı taşlardan yapılmış gözlerinde yaşam olan, metalden adamlar! O kadar çok dönüyorlardı ki kelimeler ve imgeler anlaşılsalar da bir sonrakilerce siliniyordu ve hemen sonrakiler tarafından tekrar yutuluyordu.
Dan aynı gün içinde ikinci kez bayılacağından emindi artık. Boğuluyordu ve boğulmadan önce, tüm seslerin içerisinde, işleyen bir makine kadar tıkırtılı bir ses tarafından söylenen tek bir cümlenin ekosu zihninde kararmakta olan duvarlara çarptı ve defalarca kendini tekrarlayarak asılı kaldı. ‘Corggranullara kelimeleri söyleyin, ‘o’nu çalıştırsınlar.’ |