Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜ ATÖLYESİ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 27 Eyl 2008
Mesajlar: 61
Konum: Yalnız Dağ
-     Baba-oğul gezerek gidelim mi evlat?

     -     Tabii olur.

     Şehrin sokaklarında babamla yürümeye başladık. Ilık ilkbahar sabahında şehrin sokaklarında avare avare dolaşmak ne tatlı bir duyguydu. Yolumuzun üzerindeki apartmanımıza girdik. Apartmanın içinde iki genç kız vardı. İkisi de oldukça güzeldi. Böyle güzel kızların sırf ailem nedeniyle bana asılmaları ne kötü! Babam posta kutusunu yavaşça açıp içinden bir şeyler aldı. Apartmandan çıkarken kızlardan kısa boylu olanın uzun boylu kıza hadi ne duruyorsun dercesine işaret ettiğini görünce yavaşladım. Babam durumu fark etmemişti galiba, normal hızında yürümeye devam etti. Babamla aramızdaki mesafe açılınca uzun boylu kız yanıma yaklaştı. Kızın siyah, kocaman gözleri beyaz tenine çok yakışıyordu. Yürüyüşü dikti, bud a kendisine güvenen biri olduğunun kanıtıydı. Yanıma iyice yaklaştığında gülümsedi ve konuşmaya başladı:


     -     Eğer bu akşam vaktin varsa …


     Yavaşça yüzümü kızın yanağına yaklaştırdım ve bir buse kondurdum. Kız sanırım bu öpücüğü yanlış anlamış olacak ki, gülümsemeye devam etti. Daha sonar kızın kulağına yaklaştırdım yüzümü ve fısıltı gibi bir sesle hayallerini yıktım:

     -     İlgilenmiyorum.


     Yanakları nasıl da kızarmıştı öyle. Yanaklarının neden kızardığını hep merak etmişimdir. Acaba öptüğüm için mı utanmıştı, yoksa söylediklerime mi kızmıştı? O gün hayatımda bir dönüm noktasıydı, belki de bu yüzden ne kadar hatırlamaya çalışsamda hatırlayamıyorum detayları. Oysa ki insan tam tersinin olmasını bekler, değil mi?

     Yıllar sonra Firdevs -kısa boylu kız- benim çalışanlarımdan biri oldu. Firdevse o günü sorduğum zaman, Mehtap’ın yüzünün öpücükden hemen sonra utandığı için kızardığını, kulağına eğilip birşeyler söylediğim zaman sinirden daha da kızarıp bir turp gibi olduğunu söylemişti.

     Mehtap’ı reddeddikten sonra hızımı artırdım ve babama yaklaştım. Yanına gittiğim zaman babam kıs kıs gülüyordu.

     -     Ne dedin kızcağıza? Baya sinirli görünüyordu.

     -     Sadece ilgilenmediğimi söyledim. Sanırım öptüğüm için sinirlendi. Hiç bir zaman iyi öpüşememişimdir.

     Babam bıyık altından gülmeye devam etti.

     Biraz daha yürüdükten sonra bir aile dostumuzun arsasının yanında geçtik. İlerdeki apartmanların arasından güneş zar zor bize ulaşıyordu ama gene de bizi  bir şekilde ısıtmayı başarıyordu. Üzerimdeki montu çıkardım ve omzumun arkasından sarkıtmaya başladım. Montum iki parmağıma takılmış şekilde yürümeyi hep havalı bulmuşumdur, kızların da havalı bulmaması ne kötü!

     Biraz yürüdükten sonra babam daha once hiç yapmadığı bir şeyi yaptı ve elimi tuttu.

     -     Seni ne kadar çok sevdiğimizi biliyorsun, değil mi evlat? Hem annen hem de ben, seni çok seviyoruz.

     -     Baba, elimi tutmayı bırakır mısın? Hiç de havalı görünmüyoruz bu şekilde, hatta doğruyu söylemek gerekirse oğlancı gibi görünüyorsun bu şekilde.

     Babam gönülsüzce elimi bıraktı. Sanki bu sabah birşeylere üzülmüş gibiydi. Üzüntüsünü başkalarından saklayabilirdi ama benden asla saklayamazdı. Yaşlı adamımı çok iyi tanıyordum. Babam hep yaşından genç göstermiştir. Sanırım kış hariç hemen her zaman giydiği kolsuz t-shirtler yüzünden bu kadar genç gösteriyordu. Sakal uzatmayı pek sevmezdi babam, devlet memurları gibi günlük traş olurdu. Nedenini sorduğumda annemin onun traşlı halini daha çok sevdiğini söylerdi. Kızlar konusunda her zaman bir centilmen olmam gerektiğini söylerdi babam. Etrafındaki insanlara karşı her zaman nazik davranırdı babam, üstelik üzerinde şeytan tüyü de vardı. İnsanlar – özellikle kadınlar- babamı severlerdi, babam adına çalışmayı severlerdi. Hep bu dünyanın babamın dünyası olduğunu ve geri kalan biz ölümlülerin sadece birer figüran olduğunu düşünmüşümdür.
Babamın üzüntüsünün sebebini bulmaya çalışmadım -ne olsa eve varınca annem sebebini anlatırdı- bunun yerine ortamı neşelendirmeye çalıştım.

     -     Bak istersen sana çantamdan diğer montumu verebilirim. İkimiz de montlarımızı omuzumuzdan sarkıtır, havalı havalı dolaşırız. Bilirsin, kızlar bu numaraya karşı koyamaz. Gerçi sen yakınımdayken kısmetim kapanıyor. Bütün kızlar, onlardan kaç yaş büyük olduğuna aldırmadan, seni kesiyorlar. Bence bu hiç de adil değil.

     -     Bu biraz da senin hatan. Bir kız seninle ilgilenince hemen tersliyorsun. Oysaki sana hep demişimdir, kızlara karşı hep nazik olmalısın.

     -     Biliyorsun baba, beni ben olduğum için istemiyorlar.

     -     Bunu bilemezsin evlat…

     -     Neyse boşver. Burdaki kızları terslemek en büyük zevklerimden biri.


     Yürüye yürüye eve yaklaşmıştık. Bütün çocukluğum bu mahallede geçmişti. İşte şurdaki  parkta komandoculuk oynardık, biraz ilerisindeki boş arazide beyzbol oynardık. O arazinin babama ait olduğunu çok sonraları öğrendim, meğerse mahalle çocuklarının oyun oynayacağı bir yer olsun diye oraya el sürmezmiş. Mahallemi özlemiştim ama garip bir şekilde bir şeyler yanlış gibiydi. Yürümeye devam ettik, bu sırada ben neyin yanlış olduğunu anlamak için dört bir tarafa bakıyordum, hızımı da azaltmıştım. Babam sesini çıkarmadan yanımda yavaş yavaş yürüyordu. Yüzü kireç gibi beyazdı. Biraz daha dikkatli bakınca yaşlı adamımın ağlamamak için kendini tuttuğunu farkettim. Evimizin olduğu sokağa yaklaşmıştık ama neyin yanlış olduğunu bulamamıştım hala. Remzi amcanın marketi ilerdeydi. Her şey yerinde görünüyordu, hatta fazlası bile vardı. Yerde cam kırıkları vardı. Yerde annemin kullandığı arabaya astığım araba süsü de vardı. Yerdeki bizim arabamızın cam kırıklarıydı. Yerdeki annemin arabasının cam kırıklarıydı. Olduğum yerde durmuş, durumu anlamaya çalışıyordum. Babamın elini morartacak kadar çok sıktığıma göre uzun zamandır dikiliyordum olduğum yerde. Babama bakmadan sordum:

     -     Annem ne zaman öldü?

     -     Dün akşam eve gelirken kaza yaptı. Sabah dörtte vefat etti. Seni son kez görene kadar dayanır diye ummuştum. Özür dilerim evlat, sana söylemeye dilim varmadı. Beni affet…

     Durumu hala kavramış sayılmazdım. Benim annem mi ölmüştü? Canım gibi sevdiğim annem nasıl ölebilirdi ki? Anneler ve babalar ölümsüz değil miydi? Hayır, ölümsüz değillerdi. İşte o an anladım olan biteni. Boğazımda bir şey olmaya başlamıştı. Sanki biri beni boğmaya çalışıyordu. Babama baktığımda mecalsizce elimi tutup kaldırmaya çalıştığını gördüm. Beni boğmaya çalışan kimse, işini iyi yapıyordu. Nefes alamaz olmuştum. Babam yardım edin diye bağırıyordu. Sokağın köşesinden bir ambulans çıktı, benim için mi bekliyorlardı orda? Boğazım tamamen kilitlendi. Nefessiz kaldım. Birazdan muhtemelen bayılacaktım. Acaba ölür müydüm yoksa yaşlı adamım beni kurtarmalarını sağlar mıydı? Artık bunların önemi yoktu, çünkü anlamıştım ki annem ölmüştü…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> ÖYKÜ ATÖLYESİ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri