| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 11 Eyl 2007 |
| Mesajlar: 190 |
| Konum: düşler zamanı |
|
|
bir yazıya aşık olmak.. 23.12.2007, 2:53 |
|
|
NOT: Düzenlenmiş hali aşağıdadır. Bunu ibret olsun diye değiştirmedim...
herşey nasıl ki o toz bulutunun kendi halinde dönelip durmasından sıkılıp ufaktan şekil almaya karar vermesiyle başladı, bu da öyle bir şey olsa gerek deyip durmadım üstünde.
kafamın içinde dönelip duran milyonlarca kelime bulutu elbet bir şekil almayı başaracaktı öyle ya da böyle..
bilgisayarın ekranına yapışmışcasına, elim klavyenin üstünde anlamsız anlamsız dolaşırken gerindim bir an.. sonra yazdıklarımı okudum bir kez daha. birşeyler eksikti de bunu anlayabilen zihnim neden en ufak bir müdahalede bulunma gereği bile duymuyordu?
okumalıyım dedim.. daha çok okumalıyım..
kutsal arama motoruma sihirli kelimeleri yazdım ki biliyordum o çıkacak "bilmamkaçyüzbin sonuç bulundu" ifadesinin altında sıralanan başlıklardan biri mutlaka işime yarayacaktı.
rastgele olmasa da kıyısından köşesinden mutlaka geçecek bir ifadeyle tanımlayabileceğim bir umarsızlıkla dalıverdim onbinlerce satır arasına.
tanıdık bir adres ilişti ya gözüme.. öncesinde ya biryerlerden maruz kaldığım bilgi kirliliğinden ya da ciddi bir tavsiye cümlesinden hiç de yabancılamadığım bir adres.
o adresi tıklamak kolay ya da zor muydu hatırlayamıyorum da... oraya dahil olmak, orada VAR olmak. işte zor kısım buydu.
yazmaya aşık ama yazı konusunda hassasiyetimin an be an arttığı bir döneme rastlayan bu varolabilmek sorunu o kadar büyümeye başlamıştı ki, sorun sorun olmaktan çıkıp tanımlayamadığım bir salaklaşma sürecine dönüşmekteydi. kolaya kaçtım tabii ki.. ilham perilerinin etrafımda dönüp dolaştığı o safiyane aşık dönemlerimden kalma bir öykü süsledi portföyümü. iyi de oldu belki, zira önümde bir miltaşım bulunmalıydı ki, azmedip gerisini getirmeliydim. her daim geçmem gereken bir örneğin bana ait olması hoş bir histi sanki.. hoş ötesi hatta.
ama ne zaman ki bir gün esas amacımı hatırladım; hani daha çok okumak için gelmiştim ya buraya.. işte o amaç.. kutsal arama motoruna sihirli kelimeleri yazmamın esas amacı.
tamam dedim. cesaretimi kırmadan, ne var ne yoksa okumalıyım. şansıma çıkan ilk öykünün adı değil ama bende yarattığı his hala hafızamda...
soğuk havada ancak kenarında yürüyebildiğim denize doğru adım atmaya başlarcasına kelime kelime öykünün içine girişim, her adımda ayaklarımdan yukarı doğru yükselen ürperti hissinin yanında bi de her an derinleşip beni içine alacak korkusu ile yavaş yavaş, içercesine okuduğum o öykü...
dedim ya.. ne öykünün adı ne de konusu. sadece o tuzlu kokusunu içine çektiğim kar soğuğu deniz. içtikçe içtiğim bir zehir gibi tatlı ama düşlerimi bile korku tüneline çeviren o öykü.
acaba anlattıkları mıydı onu o kadar özel yapan, anlatırken kullandığı kelime demeye cesaret edemediğim peri kanatları mı...
ifadesiz kaldığım o andan bugüne dek herşey değişti ve dönüştü..o tanıdık adres bir gün cevap vermedi. yılarca gittiğim bir dostun kapısına gidip de pencereleri ışıksız-perdesiz, bacasını dumansız ve kapısını kilitli bulmak gibi. birkaç elektronik posta.. çalışmalar devam ediyor hesabı.. ama yok.. kilitlendi dostun kapısı ve ben ne o öyküyü ne de o satırların sahibini bulamadım.
yazmadım.. okumadım.. dost gidince hayata küsen meczuplar gibi. ama aradığım dost muydu yoksa o satırların sahibi mi bilmeden meczupluğuma devam ettim. ta ki... belli işte ne zamana kadar olduğu. zaten avatarımın altında da yazar tarihi. küsüp uğramadığım mahalleye taşınmışlar da ben hayırsızlığımla kalmışım yine.
şimdi bana sorsanız o öykü burada mıdır diye, imkanı yok tanıyamam. belki gözümde çok büyüttüm ve yanına yaklaştıramam bir başkasını belki de burada değil ne yalan söyleyeyim?
ama öykünün sahibi...
hep burada...
her satırı kelime kelime içilesi yeni öykülerle yavaş yavaş zehirlemekte ruhumu.
zehirin tadına bir kez alışmış olan ruhum ise hiç de şikayetçi değil halinden.
tek şikayeti;bağımlılığını teskin edecek kelimeleri bulamayışı her daim.
ama bu da geçecek,
herşey nasıl ki o toz bulutunun kendi halinde dönelip durmasından sıkılıp ufaktan şekil almaya karar vermesiyle başladı, kafamın içinde dönelip duran milyonlarca kelime bulutu elbet bir şekil almayı başaracaktı öyle ya da böyle.. ya kendi zehirimi kendim yapacaktım, ya da yalvarmaya başlayacaktım
"kelimelerin efendisi"ne...
şimdi sesleniyorum!
geldiysen üç kelime... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Eyl 2007 |
| Mesajlar: 190 |
| Konum: düşler zamanı |
|
|
üç kelime.. 24.12.2007, 23:02 |
|
|
beklemekle geçirdiğim her saniyenin zincirlere sarılıp buynumu bir o kadar daha bükeceğini bile bile beklediğim o 3 kelime..
iki de olurdu ama..
o kadar meşgul ki kelimelerini nefessiz bırakırcasına koşturmakla, onları bir ara soluklandırıp anlamlarını içirmek dimağının en ücra köşesinden bile geçmez olmuştu...
..... |
_________________ ....NON....
|
|
|
|
 |
|
Yönetici
| Kayıt: 02 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 852 |
|
|
|
adrheanas'a 26.12.2007, 13:00 |
|
|
Sevgili adrheanas, bir “edebi metin”, hangi türde kaleme alınmış olursa olsun iki temel kaide üzerinde yükselir; bilgi ve ilham. İnsanların ilhamdan payları görelidir ve mütevazı kanaatime göre bu pay, sarf edilen cehd ve gayretle doğru orantılıdır. Latinler; fortuna favet fortibus demişler; talih cesurdan yanadır. Bu lafı mevzua uyarlıyor ilham çalışandan yanadır diyorum.
Ama dileyenin dilediğini yazıp söylemek cesaretini bulabildiği bu pusulasız, rotasız, sisli puslu, alengirli konuyu bir kenara bırakalım ve ayakları yere basan bir şeyden söz edelim; bilgi.
Bilgi, denklemin çalışmak, cehd etmek, gayret göstermek tarafına denk düşüyor. İyi bir yazar olmak isteyen her insan evlâdı, kendisini bu iş için yeterli bir bilgi donanımına haiz kılmalıdır. Bu donanımın farklı cenahları vardır ve iyi bir yazar bunların hepsinde birden at koşturur; imlâ ve gramer bilgisi, engin bir sözcük dağarı, ana dile ilişkin estetik şuur, söyleyiş usûl ve esaslarına vukufiyet, ana dilin cümle yapılarına ilişkin kâfi düzeyde bir form sezisi ve başta ana dilde kaleme alınmış olanları olmak üzere, dünya edebiyatına derin bir hâkimiyet.
İyi bir edebi metin, ikliminde vücut bulduğu lisanın imkân ve zenginliklerinin vitrinidir; art alanında, kendisinden önceki fütuhatların zafer sarhoşluğu sezilir, kendisiyle iş görmekte olduğu lisanın kudretine onmaz bir güven duyar, bununla şımarır, olmadık işler eder, ortalığı velveleye verir.
Belleği olan her kültürde, -ki belleksiz kültür olmaz- edebi metin, kendisinden sonrakilerin bünyesinde varlığını sürdürür. Her yazar, kendi öz kültürüne, haris biçimde muhafaza edilmesi gereken zengin bir miras bırakır. Yeniyetmeler, uzak atalarının mirası olan bu metinleri çılgınca yağmalar, temellük ederler. Çünkü onlar zaten milletin öz malıdır. Milletin malı olmayı sürdüreceklerse, yazarlık mektebinin her çırağı, doymak bilmez bir sülük, bir asalak, bir vampir gibi kendi kültürünün hayat damarlarına dişlerini geçirmeli, iyice semirip palazlanana kadar da vaziyetini değiştirmemelidir.
Kendi milletinin sanat birikiminin uzağına düşmüş bir adamdan kimseye hayır gelmez. Bunu bir mantık kaziyesi gibi bellemek lazım. Hiçbir büyük yazar tanımıyorum ki, kendi öz dilinin imkânlarına derinlikli bir vukufiyet kesbetmemiş olsun. Bendeniz bir edebi metinde evvela, kendi öz dilimin imlâ ve gramer indeksinin izini sürmek isterim. Satır aralarında dilimin söyleyiş usül ve esaslarına harfiyen riayet edildiğini görmek beni okuduğum metne bağlar, yazarın olgunluğuna, bilgi ve becerisine duyduğum güveni artırır, ona hiç değilse bu cihetten asgari bir saygı duymamı sağlar.
Bu yüzden sevgili adrheanas, evvela bizimle paylaşmak lütfunu gösterdiğin bu anlatıyı, dilimizin imla ve gramer esaslarına uygun olarak yeniden düzenleyeceğini ümit ediyorum. Bizim dilimizde her cümle büyük harfle başlar. Kimi yazarlarımız postmodernlik denen tuhaf bir sözcük icat ederek her tür kuraldışılığı ve cehaleti bir tür kuralmış gibi umuma yutturmaya çalışsalar ve kimi durumlarda cümlelerine küçük harfle başlamayı yeğleseler de, onların bile bu konuda makul, mantıklı bazı açıklamaları var. Diğer yandan dilimizde iki nokta (..) şeklinde bir uygulama yoktur. Öykünde başka bazı kural ihlalleri de var ama bunları uzun uzadıya ele alacak değilim. Zira imlâ dediğimiz, bir yere kadar.
Gelelim yazının üslubuna ve içeriğine; bu yazı bir öyküden ziyade, serbest bir anlatı, bir günlük metni, içsel bir söyleşi biçiminde kaleme alınmış. Başarılı bulduğumu söyleyemem. Ama şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak gerekir ki, iyi bir yazar, bazen çok kötü metinler kaleme alsa da, iyi bir yazardır. Kötü bir yazar, bazen çok iyi metinler kaleme alsa da kötü bir yazardır.
Yazının satır aralarında, yazarlık istidadına sahip bir insanın duyarlığı sezilebiliyor. Türkçemizin söyleyiş gücünü bir ölçüde sezmiş ve bunda kısmi bir hâkimiyet sağlamışsın. Lakin dilimizin cümle formlarına ilişkin donanımında önemli gedikler var. Bu gediklere birçok örnekler vermek mümkün ama ben sözü lüzumundan fazla uzatmamak için sadece ilk cümlen üzerinde duracağım; “herşey nasıl ki o toz bulutunun kendi halinde dönelip durmasından sıkılıp ufaktan şekil almaya karar vermesiyle başladı, bu da öyle bir şey olsa gerek deyip durmadım üstünde.”
Bu satırlar üzerinde bir hayli vakit sarf ettim ve sonunda “nasıl ki” ifadesinden sonra bir virgül konmak suretiyle belki bir anlam kotarılabileceği kararına vardım. Fakat bu kez de “durmasından” ifadesi sıkıntı yaşattı bana. Çünkü sanıyorum söylenmek istenen şey, bir toz bulutunun (ki, bu toz bulutunun yazarın aşina olduğu bir toz bulutu olduğu, cümlede geçen “o” zamiriyle belirtilmiş) kendi halinde dönelmekten sıkılıp şekil almaya başlamasıdır. Fakat bu durumda, cümlede geçen “durmasından” ifadesi, “durmaktan” şeklinde değiştirilmelidir.
“Nasıl ki” ifadesinden sonra virgül konur, “durmasından” sözcüğü “durmaktan” şeklinde değiştirilir ve "o toz bulutunun" ifadesinden sonra ikinci bir virgül daha yerleştirilirse cümle bir anlama kavuşuyor. Bu ikinci virgül, birincisine duyulan lüzumu da giderebilir. Aksi halde, cümle fecaat. Yazında, bu türden söyleyiş sorunlarına başka örnekler bulmak da mümkün ve bu durum, yazının lezzetini azaltıyor.
Sevgili sanal dostum, sitemizin pek az üyesinde bulunan bir duyarlığa ve üsluba sahipsin. Ama bu üslubun, disiplinli bir çalışma ve süreğen bir dikkatle berkitilmesi, işletilip parlatılması şart. Son kertede yazını beğendim ama bu şahsi bir durum. Neden şahsi olduğunu da artık sen anlayıver. Aksi halde, mütevazı kanaatimce yazın başarılı değil. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Eyl 2007 |
| Mesajlar: 190 |
| Konum: düşler zamanı |
|
|
kilgarvan... 26.12.2007, 13:25 |
|
|
bir yoruma aşık olmak...
Afınıza sığınıyorum... Uzun zamandır hiçbirşey yazamıyor olmanın verdiği sıkıntıyla içimi dolduran bir hissiyatın taşkınlığından başka bir şey değildir bu anlatı...
Kelimeler gelmeyecek, bari sıkıntım bir nebze dinsin, belki ruhum bu kadar acımaz diyerek başladım yazmaya ki, ne büyük harf-küçük harf kaidelerini hatırlayacak kadar aklım kalmıştı ne de noktalarımın kaç tane olduğunu sayacak kadar...
Birşeyler yazmak değil, BİRŞEYİ anlatmak derdine düştüğümden mazur görünüz dilimize olan saygısızlığımı...
Dostum kelimenize mazhar olduk ya, onun avuntusu yeter şimdilik. Htalarımı da düzelteceğim merak buyurmayınız.
Teşekkür ve Saygılarımla... |
_________________ ....NON....
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Eyl 2007 |
| Mesajlar: 190 |
| Konum: düşler zamanı |
|
|
Bir yazıya aşık olmak-düzenlenmiş. 30.12.2007, 0:37 |
|
|
zor değildi, imkansız hiç değil...
Her şey; o toz bulutunun kendi halinde dönelip durmasından sıkılıp ufaktan şekil almaya karar vermesiyle başladı, bu da öyle bir şey olsa gerek deyip durmadım üstünde.
Kafamın içinde dönelip duran milyonlarca kelime bulutu elbet bir şekil almayı başaracaktı öyle ya da böyle...
Bilgisayarın ekranına yapışmışçasına, elim klavyenin üstünde anlamsız bir karasızlıkla dolaşırken gerindim bir an. Yazdıklarımı okudum bir kez daha. Birşeyler eksikti de bunu anlayabilen zihnim neden en ufak bir müdahalede bulunma gereği bile duymuyordu? Ya da müdahale etmeye çalışmıştı da ben neden bunu görmezden gelmeye çalışarak bunca vaktimi heba etme yokunu seçmiştim?
“Okumalıyım” dedim kendi kendime. “Daha çok okumalıyım...”
Kutsal arama motoruma sihirli kelimeleri yazdım. Biliyordum ki o çıkacak "bilmemkaçyüzbin sonuç bulundu" ifadesinin altında sıralanan başlıklardan biri mutlaka kararımı uygulama fırsatını verecekti bana.
Rasgele olmasa da kıyısından köşesinden mutlaka geçecek bir ifadeyle tanımlayabileceğim bir umarsızlıkla dalıverdim on binlerce satır arasına.
Tanıdık bir adres ilişti gözüme. Öncesinde ya bir yerlerden maruz kaldığım bilgi kirliliğinden ya da ciddi bir tavsiye cümlesinden hiç de yabancılamadığım bir adres.
O adresi tıklamak kolay ya da zor muydu hatırlayamıyorum da; oraya dahil olmak, orada VAR olmak... İşte zor kısım buydu.
Yazmaya âşık ama yazı konusunda hassasiyetimin an be an arttığı bir döneme rastlayan bu var olabilmek sorunu o kadar büyümeye başlamıştı ki; sorun sorunluktan olmaktan çıkıp tanımlayamadığım bir salaklaşma sürecine dönüşmekteydi. Kolaya kaçtım tabii ki... İlham perilerinin etrafımda dönüp dolaştığı o safiyane âşık dönemlerimden kalma bir öykü süsledi portföyümü. İyi de oldu belki, zira önümde bir mil taşım bulunmalıydı ki, azmedip gerisini getirmeliydim. Her daim geçmem gereken bir örneğin bana ait olması hoş bir histi sanki. Hoş ötesi hatta...
Ama ne zaman ki bir gün esas amacımı hatırladım; daha çok okumak, kafamda dönelip duran tozları bir şekle sokup bir şeyler yazabilmek; işte o amaç. Kutsal arama motoruna sihirli kelimeleri yazmamın esas amacı.
Tamam dedim; cesaretimi kırmadan, ne var ne yoksa okumalıyım.
Okuma emrinin zihnimden bedenime yayılmaya başladığı süreç içerisinde koşulsuz itaat eden bedenim, beni ne uzun ne kısa diyebileceğim bir öyküyü okumaya hazır halde ekranın karşısına konumlandırmıştı. Şansıma çıkan ilk öykünün adı değil ama bende yarattığı his hala hafızamda...
Soğuk havada ancak kenarında yürüyebildiğim denize doğru adım atmaya başlarcasına kelime kelime öykünün içine girişim, her adımda ayaklarımdan yukarı doğru yükselen ürperti hissinin yanında bir de her an derinleşip beni içine alacak korkusu ile yavaş yavaş, içercesine okuduğum o öykü...
Dedim ya; ne öykünün adı ne de konusu... Sadece o tuzlu kokusunu içine çektiğim kar soğuğu deniz.
İçtikçe içtiğim bir zehir gibi tatlı ama düşlerimi bile korku tüneline çeviren o öykü.
Acaba anlattıkları mıydı onu o kadar özel yapan? Yoksa anlatırken kullandığı kelime demeye cesaret edemediğim peri kanatları mı?
İfadesiz kaldığım o andan bugüne dek her şey değişti ve dönüştü. O tanıdık adres bir gün cevap vermedi çağrılarıma. Yıllarca gittiğim bir dostun kapısına gidip de pencereleri ışıksız-perdesiz, bacasını dumansız ve kapısını kilitli bulmak gibi. Birkaç elektronik posta; çalışmalar devam ediyor hesabı. Ama yok; kilitlendi dostun kapısı ve ben ne o öyküyü ne de o satırların sahibini bulamadım.
Yazmadım, okumadım... Dost gidince hayata küsen meczuplar gibi. Ama aradığım dost muydu yoksa o satırların sahibi mi bilmeden meczupluğuma devam ettim. ta ki; belli işte ne zamana kadar olduğu. Zaten avatarımın altında da yazar tarihi. Küsüp uğramadığım mahalleye taşınmışlar da ben hayırsızlığımla kalmışım yine.
Şimdi bana sorsanız o öykü burada mıdır diye, imkanı yok tanıyamam. Belki gözümde çok büyüttüm ve yanına yaklaştıramam bir başkasını belki de burada değil ne yalan söyleyeyim?
Ama öykünün sahibi...
Hep burada...
Her satırı kelime kelime içilesi yeni öykülerle, yavaş yavaş zehirlemekte ruhumu.
Zehrin tadına bir kez alışmış olan ruhum ise hiç de dert yanmamakta halinden.
Tek şikâyeti; bağımlılığını teskin edecek kelimeleri bulamayışı her daim.
Ama bu da geçecek.
Her şey nasıl ki o toz bulutunun kendi halinde dönelip durmasından sıkılıp ufaktan şekil almaya karar vermesiyle başladı; kafamın içinde dönelip duran milyonlarca kelime bulutu elbet bir şekil almayı başaracaktı öyle ya da böyle. Ya kendi zehrimi kendim yapacaktım, ya da yalvarmaya başlayacaktım kelimelerin efendisine...
Şimdi sesleniyorum!
Geldiysen üç kelime...
Not: Dilimizin canım kurallarını hiçe sayarak, zaman zaman ise de anlamsızlaşan cümlerle doldurduğum öykümün bu halinin burada yer alması gerektiğini düşünüyorum.... |
_________________ ....NON....
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|