MİNİK SERÇE
Kış ne kadarda uzun sürdü, ne kadarda uzun dur-du toprakta kar. Her taraf lekesiz bembeyaz.
Her ekmek ve gazete almaya gittiğimde bakkala, apartman saçağının kar düşmemiş beton sahanlığına atılmış ekmekleri yiyen güvercinlere gözlerim takılır. Bir, iki, üç, beş olurlar. Sonra daha çok güvercinler birikir. Her biri-nin havadan süzülerek inişleri seyretmeye değer bulduğum bir olaydır.
Serçe kuşları güvercinlerin arasına pekte kolay giremezler.Topluluğun dışında güvercinlerin göremedikleri kalan kırıntıları yerler. Ben ekmek almaya geldiğimi unutur bakakalırım güvercinlerin ekmek yiyişlerine bir hayli. Kar ne kadar uzun durursa toprakta, kuşlar o kadar insanlar tara-fından beslenmeye muhtaçtır.
Günler muhakkak ki hep böyle geçecek değildir. Gü-nün birinde güneş doğmuş, karlar erimiş, üçüncü cemre düşmüş, kocakarı soğukları da yerini güneşli havalara bırakmış olabilir.
İşte böyle bir bahar mevsiminin güneşli bir gününde torunumun elinden tutup, parkın oyun bahçesine götürmüş-tüm. Nede olsa emekliliğimin üzerinden yıllar geçmiş, bize toruna bakmak, ev ihtiyaçlarını almak, birazda keyfi-mizce yaşamak kalmıştı.
Torunumu salıncağa bindirdim. Gelirken marketten aldığım gofreti soyup, elimle yedirmem en büyük hobimdi. Ama beni ikide bir parka sürükleyen en büyük etkenlerden biri, iki serçe kuşu idi. Bu sanki bana sıradan iki serçe kuşu gibi gelmiyordu.
Ben ne zaman torunumu salıncaklara bindirip de banka otursam, gözlerim bankın karşısında bulunan ku-ruyemişçiye takılır. Kuruyemişçinin vitrin camlarının önüne dizmiş olduğu ağızları itinalı bir şekilde yarılarına kadar kıvrılmış, içlerinde ayçekirdeği, leblebi, kabak çekirdeği, fındık, fıstık bulunan çuvallara bakarım. Sabahın erken saatlerinde dükkanını açan kuruyemişçi, çerezlerin albeni-sini müşterilere sunmak için böyle yapardı. Birde dükkanı parkın tam karşısında olduğu için sanırım. En öne koyduğu kavurma makinesinin içine atmış olduğu çekirdeğin kokusu, bırakın insanları kuşları bile imrendirirdi.
Her parka gelişimde torunuma: ‘sen bu salıncaktan inme sakın ha!..’ diye tembihler sonrada kuruyemişçiden iki yüz elli gram ayçekirdeği alırım. Çekirdek bitene kadar çocukla parkta oyalanır, aynı zamanda serçe kuşlarını sey-reder sonra da eve dönerim. Kuruyemişçinin tanınmış müşterisi olmuştum. Her dükkana girişimde dükkan sahibi bana ismimle hitap edip:
“Ooo! Can amca hoş geldin, ikiyüzelli gram ay çe-kirdeği alacaksın galiba” der bende:
“-Tabi, tabi bildiğin gibi” deyip biriki hal hatır sorar, sonra doğru torunumun yanına dönerim.
Dünde öyle oldu. Torunum salıncakta sallanıyordu. Benim elimde ayçekirdeği gözlerim kuru yemişçinin vitrinin önündeki ayçekirdeği çuvallarında, birkaç gün önceki gör-düğüm, ondan önceki gün ve belki de dün gördüğüm kuşlar hep aynı idi. O ‘birbirlerinden ayrılmayan’ serçe kuşları.
Bu ne güzel arkadaşlık! bu ne güzel beraberlik! biri çuvalın başında durmadan çekirdeği alıyor gagasıyla bir o yana, bir bu yana çeviriyor içini yiyip kabuğunu çıkarıyor, diğeri ona gözcülük yapıyordu sanki. Ürkek ve tedirgin ba-şını sağa sola çeviriyor, dükkana birisi gelecek olsa ‘pırr’ ikisi birden uçup önümdeki söğüt ağacına konuyor, biriki dakika cik cik’leşiyorlar, dükkanı gözetleyip kendilerine göre hiçbir tehlikenin olmadığına kanaat getirirlerse, önce birisi torbanın kıvrılmış kenarına konup bakarak kimsenin olmadığını gördüğünde bir iki ‘cik cik’ yapıp arkadaşını çağırıyor. Birisi çuvalın başına geçiyor, diğeri çekirdek yiyor. Şayet ısıtıcı dönmüyorsa, ısıtıcının haznesi içersin-den kavrulmuşları yemek daha çok hoşlarına gidiyordu.
Bir iki haftalık gözlemlerimde bu sırlarını da çözmüş-tüm. Kavurma makinesinin haznesine giren, bir çekirdek alıyor gagasına, o gagasında haznenin kenarında çekir-dekle beklerken diğer kuş haznenin içersine girip çekirdek alıyor ve sonra ikisi de haznenin kenarına konup seri ba-kışlarla başlarını sağa sola çevirip, çevrelerine bakınıyor-lar, ağızlarında çekirdekle önce söğüt ağacının dalına, sonrada en sakin bir çimen üzerine konup gagalarındaki çekirdeği yiyorlardı. Dükkan sahibi kuşların geldiğini görü-yor ama onlara her hangi bir tepki vermiyordu. Kuşların bir iki çekirdek almasını dükkanın uğuru olarak görüyor, onlara hoşgörülü davranıyordu. Fakat benim gözlemledi-ğim kadar ayrıntıları bilmesi de imkansızdı.
Birkaç kez torunuma da kuşların hareketini göster-miştim. Ama nede olsa torunumun dikkatini parktaki başka çocuklar ve oyuncaklar çektiğinden üzerinde o kadar dur-mamıştı. Benim çözemediğim, ağaçlarda ve çevrede bir sürü başka kuşlar var ama yalnızca bu iki kuş kuruyemiş-çinin dükkanına dadanmıştı. Bu iki kuş kardeş miydi? Ar-kadaş mıydı? Sevgili miydi? Anne, baba mıydı? Bu ne gü-zel bir birliktelikti.
Hava her gün birbirinden daha farklı, sanki her gün bir önceki güne göre daha iyiye gidiyordu. Bu gün baharın doğayı daha çok canlandırdığı, o pırıl pırıl güneşin havayı daha çok ısıttığı bir gündü. Ağaçların dalları biraz daha yeşile bürünmüştü sanki. Erguvan çiçekleri domur domur açmaya durmuştu. Çimenlerin yaprakları kıpır kıpırdı. Her şeyde gizli bir hareket vardı sezinlediğim. Torunumun elin-den tutup parka gelişimin üzerinden on dakika geçmişti. Kendisi binmişti salıncağa. Kendi kendisini sallamaya alış-mış, bana oturup beklemek kalmıştı.
Gözlerim gene serçe kuşlarındaydı. Karşımdaki ça-yırların üzerine konmuşlar, gagaları büyüklüğündeki ay çekirdeklerini kuvvetlice sıkıp sonra çekirdeğin diğer tarafını tekrar ağzına alıp, tekrar sıkıp yere bırakıyor, bu birkaç kez sıkıp bırakma hareketinden sonra çatlattıkları kabuğun içersinden içini çıkarıyorlar, her başını yere indirip kaldırdık-larında incecik boyunlarıyla çevrelerine bakınıp sonrada çekirdeğin içini yiyorlardı. Sanki ikisi de aynı anda başlayıp, aynı anda bitiriyorlardı çekirdek yemeyi. Üç beş saniyelik duraksamadan sonra tekrar ‘pırrr’ diye uçup ısıtıcının haz-nesine beraber kondular.
Bir taraftan kuşları izlerken ara ara torunuma bakıyor-dum. Bir ara baktım torunum yok, biraz ilerde başka bank-ta oturan oniki, onüç yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuğun yanına gitmiş, üçü de kafaları önlerine eğik bir şeye bakıyorlardı. Ben torunumun tanımadığı çocuklarla ne işi var diye düşünürken çocuklardan birinin torunumun eline bir tabanca verdiğini gördüm. Koşarak kalktım ye-rimden tabancayı alıp, çocuklara:
“-Evladım bununla oynamak tehlikelidir. Hadi bakim evinize. Kim bilir babanın da haberi yoktur tabancadan” dedim.
Gerçi tabanca adam öldürecek cinsten bir şey değil-di ama gene de kurşun birisinin gözüne isabet etse kör ederdi. Torunumun elinden tutup:
“-Gel bakayım, ne işin var burada doğru salıncağın başına”, deyip torunu gönderdim. Çocuğa da tabancasını verip:
“-O tehlikeli bir şey nerden aldınız onu” Çocuk:
“-Benim. Biz her gün evde babamla atış yaparız bu-nunla”. Çocuğun elindeki havalı bir tabancaydı. Namluyu kırdığınızda içine ufak bir kurşun alıyor, namluyu kuvvetlice doğrultup tetiği çektiğinizde içersine almış olan kurşunu havayı sıkıştırmanın vermiş olduğu basınçla atabiliyordu. Nede olsa gene de tehlikeliydi. Silahı verdiğim çocuk pişkin bir tavırla:
”-Bak amca burası da emniyeti. Burası kapalı oldu-ğunda tehlikeli olmaz “ dedi. Çocuk ufak bir teneke kutu içersinden çıkardığı kurşunu bana uzatıp:
“-Ne olur benim kuvvetim kâfi gelmiyor, şu kurşunu tabancanın namlusu içersine koyabilir misin?” dedi. Ben de tekrar çocuğun elinden tabancayı aldım kuvvetlice namluyu büküp, kurşunu yuvasına yerleştirdim. Namluyu kuvvetlice büküp kurulmuş duruma getirdim. Biliyorum ki yanındaki arkadaşına ve bana gösteriş yapacaktı. ‘Hadi bu kadarda zevkten mahrum kalmasınlar’ diye düşündüm. Benimle beraber daha önceki oturduğum banka kadar geldiler. Bi-raz uzağa diktikleri bir kibrit kutusunu bana gösterip:
“-Bak amca şu gördüğün dikili kibrit kutusunu vurabi-lir misin?” dedi. Ben de tabancanın emniyetini açıp iyice nişan alıp attım ama vuramadım. Çocuk teneke kutu içer-sinden bir kurşun daha aldı, bana verdi. Ben gene kurşunu tabancaya yerleştirdim, mekanizmayı kurdum ve çocuğa verdim:
“-Hadi bakalım, bu seferde sen at” dedim .Çocuk iyice nişan aldı. Bir atışta kutuyu vurdu. ‘Tesadüftür’ diye dü-şündüm kendi kendime. Deldiği yıkılan kutuyu yanında be-raber gelen diğer arkadaşı hemen dikti. Bu arada sekiz yaşındaki benim torunda gelmişti başımıza. Ben gene ta-bancaya kurşunu yerleştirip çocuğun eline verdim. Çocuk tekrar kutuyu vurmuştu.
Böyle üç dört sefer tekrar etti atışları, hiç ama hiç karavana yoktu. Bende birkaç sefer daha denedim vura-madım. Çocuğa:
“-İhtiyarlığımdan olsa gerek evladım. Aferin sana baban iyi yetiştirmiş seni” dedim. Üstelik çocuğu birde taltif etmiştim. Bu arada torun bir iki mırın kırın etti, ‘bende ata-yım’ diye ama ben müsaade etmedim. Çocuklara da:
“-Hadi artık hevesinizi aldınız bu günlük bu kadar” dedim, ben torunumla ilgilenmek için salıncağın başına doğru gidip torunu birkaç kez hızlı bir şekilde salladım. Geri dönerken tabancasını verdiğim çocuğun nişan alarak:
“-Vurdum, vurdum’ diye sevinç çığlıkları attığını işit-tim. ‘Vurdum’ dediği şey ayaklarımın ucunda çırpınıyordu. Bu benim her gün torunumu parka getirdiğimde gördü-ğüm ve özellikle izlediğim serçe kuşundan başkası değildi. Birkaç zıplama hareketi yapan serçe artık zıplamaz olmuş-tu. Çocuk vurmanın sevinciyle serçeyi almak için bana doğru koşarken ben çocuktan daha önce kuşu aldım avuç-larımın arasına. Minik serçe gözleriyle yakalanmanın kor-kusunu anlatıyor, elimde minnacık kalbinin atışlarını duyu-yordum. İri bir ayçekirdeği büyüklüğündeki gagası yerinde yoktu. Sanki ‘sana da güvenmiyorum’ der gibi ara ara kur-tulmak için içgüdüsel olarak hamleler yapıyordu. Bana ne olduğunu bilemediği korkulu ve heyecanlı bakışlarındaki yalvarmalarını hissettirmek istiyordu sanki.
Serçe kuşunu vurmanın sevincini yaşayan çocuğun yanıma gelip de:
“-Nasıldı atışım ama!” diyerek benden övgü bekleme-si karşısında onu dövmemek için kendimi zor tuttum. Artık yapılacak bir şey yoktu. Sadece:
“-İyi halt ettin” diyebildim. Yalnızca avcumun içersine sığan kuşu göstererek:
“-Bak gagası yok, nasıl yiyecek bu kuş, çekirdeğini? Karnını ne ile doyuracak? Bak evladım, buna gagasını geri verebilir misin şimdi? Yazık! Bu canlıyı bu duruma getir-men günah değil mi?” delikanlı biraz mahcup ve üzgün:
”-Bu son amca, ‘söz’ bir daha böyle bir hata işleme-yeceğim. Ne olur affedin beni” derken ben elinden şekeri alınmış ufak çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordum. Çev-rede birikenlerin üzgün bakışları arasında ölümle yaşamın ne zaman kesişeceği belli olmayan bir hayata yaralı kuşu nasıl bırakacaktım?
Kendimi belki de hiç affetmeyeceğim bir vicdan azabının içinde buldum. İçimden kendi kendimi yargılarken sanki çocuğun tetiği çektiği parmak benim parmağımdı. Ne diye kurşunu koymuştum ellerimle namluya.
Sessizce gözlerimdeki yaşları silerken, bilinçsizce gevşettiğim avuçlarımın arasından serçe kurtulduğunda sağa sola zikzaklar çizerek uçuyordu. Kuruyemişçi dükka-nının önündeki kavurma makinesi haznesinin kenarında başka bir minik serçe arkadaşını bekliyordu.
Ahmet Canbaba |