Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜ ATÖLYESİ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 21 Ağu 2007
Mesajlar: 15
Konum: emekli
MİNİK  SERÇE

Kış  ne kadarda uzun sürdü, ne kadarda uzun  dur-du toprakta kar.  Her taraf  lekesiz  bembeyaz.
  Her ekmek  ve gazete almaya gittiğimde bakkala, apartman saçağının kar düşmemiş  beton sahanlığına  atılmış ekmekleri yiyen güvercinlere gözlerim takılır. Bir, iki, üç, beş olurlar. Sonra daha çok güvercinler  birikir. Her biri-nin havadan süzülerek  inişleri seyretmeye değer bulduğum  bir olaydır.
           Serçe kuşları  güvercinlerin  arasına pekte kolay  giremezler.Topluluğun dışında  güvercinlerin  göremedikleri kalan kırıntıları yerler. Ben ekmek almaya geldiğimi unutur bakakalırım güvercinlerin ekmek yiyişlerine bir hayli. Kar ne kadar uzun durursa toprakta,  kuşlar o kadar  insanlar tara-fından beslenmeye muhtaçtır.
         Günler muhakkak ki hep böyle  geçecek değildir. Gü-nün birinde güneş doğmuş, karlar erimiş, üçüncü cemre  düşmüş, kocakarı soğukları da  yerini  güneşli havalara bırakmış olabilir.
İşte böyle  bir bahar mevsiminin  güneşli bir gününde torunumun elinden tutup, parkın oyun bahçesine götürmüş-tüm.  Nede olsa emekliliğimin  üzerinden yıllar geçmiş,  bize toruna bakmak,  ev ihtiyaçlarını almak, birazda keyfi-mizce yaşamak  kalmıştı.
Torunumu salıncağa bindirdim. Gelirken  marketten aldığım  gofreti  soyup, elimle yedirmem en büyük hobimdi. Ama beni ikide bir parka sürükleyen en büyük  etkenlerden biri, iki serçe kuşu idi. Bu  sanki bana  sıradan iki serçe kuşu gibi gelmiyordu.
Ben ne zaman torunumu salıncaklara bindirip de  banka otursam,  gözlerim  bankın karşısında  bulunan ku-ruyemişçiye takılır. Kuruyemişçinin  vitrin camlarının önüne dizmiş olduğu ağızları itinalı bir şekilde  yarılarına kadar kıvrılmış,  içlerinde  ayçekirdeği, leblebi, kabak çekirdeği, fındık, fıstık bulunan çuvallara bakarım.  Sabahın erken saatlerinde dükkanını açan  kuruyemişçi,  çerezlerin albeni-sini müşterilere sunmak için böyle yapardı. Birde dükkanı  parkın tam karşısında olduğu için sanırım. En öne koyduğu kavurma makinesinin içine atmış olduğu çekirdeğin kokusu, bırakın insanları kuşları bile imrendirirdi.
Her parka  gelişimde torunuma: ‘sen bu salıncaktan inme sakın ha!..’ diye tembihler sonrada kuruyemişçiden  iki yüz elli gram  ayçekirdeği alırım. Çekirdek bitene kadar çocukla parkta oyalanır, aynı zamanda serçe kuşlarını sey-reder sonra da eve dönerim. Kuruyemişçinin  tanınmış müşterisi olmuştum. Her dükkana girişimde   dükkan sahibi  bana ismimle hitap edip:
“Ooo! Can amca  hoş geldin, ikiyüzelli gram ay çe-kirdeği alacaksın galiba” der bende:
“-Tabi, tabi bildiğin gibi” deyip biriki hal hatır sorar, sonra doğru torunumun yanına dönerim.
Dünde  öyle oldu. Torunum salıncakta sallanıyordu. Benim  elimde ayçekirdeği gözlerim kuru yemişçinin vitrinin önündeki ayçekirdeği çuvallarında,  birkaç gün önceki gör-düğüm, ondan önceki gün ve belki de dün gördüğüm kuşlar hep aynı idi. O ‘birbirlerinden ayrılmayan’ serçe kuşları.
Bu ne güzel arkadaşlık! bu ne güzel beraberlik! biri çuvalın başında durmadan  çekirdeği alıyor gagasıyla  bir o yana, bir bu yana  çeviriyor  içini yiyip kabuğunu çıkarıyor, diğeri ona gözcülük yapıyordu sanki. Ürkek ve tedirgin ba-şını sağa sola çeviriyor,  dükkana birisi gelecek olsa ‘pırr’ ikisi birden uçup  önümdeki söğüt ağacına konuyor, biriki dakika cik cik’leşiyorlar, dükkanı gözetleyip  kendilerine göre hiçbir tehlikenin olmadığına kanaat getirirlerse,  önce birisi  torbanın kıvrılmış kenarına konup  bakarak kimsenin olmadığını  gördüğünde bir iki ‘cik cik’ yapıp arkadaşını çağırıyor.  Birisi çuvalın başına geçiyor,  diğeri  çekirdek yiyor. Şayet ısıtıcı dönmüyorsa, ısıtıcının haznesi içersin-den  kavrulmuşları  yemek daha  çok hoşlarına gidiyordu.
Bir iki haftalık gözlemlerimde  bu sırlarını da çözmüş-tüm. Kavurma makinesinin haznesine giren, bir çekirdek alıyor gagasına, o  gagasında haznenin kenarında çekir-dekle  beklerken diğer kuş  haznenin içersine girip  çekirdek alıyor ve sonra ikisi de  haznenin kenarına konup seri  ba-kışlarla  başlarını sağa sola çevirip,  çevrelerine bakınıyor-lar,  ağızlarında çekirdekle önce söğüt ağacının dalına, sonrada  en  sakin  bir çimen üzerine konup  gagalarındaki çekirdeği yiyorlardı.  Dükkan sahibi kuşların geldiğini  görü-yor ama  onlara her hangi bir tepki vermiyordu.  Kuşların  bir iki çekirdek almasını dükkanın uğuru olarak görüyor,  onlara hoşgörülü  davranıyordu. Fakat benim gözlemledi-ğim kadar ayrıntıları bilmesi de imkansızdı.
Birkaç kez torunuma da  kuşların hareketini göster-miştim. Ama  nede olsa torunumun dikkatini parktaki  başka çocuklar ve  oyuncaklar  çektiğinden üzerinde o kadar dur-mamıştı. Benim çözemediğim, ağaçlarda ve çevrede bir sürü başka kuşlar var  ama yalnızca bu iki kuş kuruyemiş-çinin  dükkanına dadanmıştı. Bu iki kuş kardeş miydi? Ar-kadaş  mıydı? Sevgili miydi? Anne, baba mıydı? Bu ne gü-zel bir birliktelikti.
     Hava  her gün birbirinden daha farklı, sanki her gün  bir  önceki güne göre daha iyiye gidiyordu. Bu gün baharın doğayı  daha çok canlandırdığı, o pırıl pırıl güneşin havayı daha çok ısıttığı bir gündü. Ağaçların dalları biraz daha yeşile bürünmüştü sanki. Erguvan çiçekleri domur domur açmaya durmuştu. Çimenlerin yaprakları kıpır kıpırdı. Her şeyde  gizli bir hareket vardı sezinlediğim. Torunumun elin-den tutup parka gelişimin üzerinden on dakika geçmişti. Kendisi binmişti salıncağa. Kendi kendisini sallamaya alış-mış, bana oturup beklemek kalmıştı.
          Gözlerim gene serçe kuşlarındaydı. Karşımdaki ça-yırların üzerine konmuşlar, gagaları büyüklüğündeki ay çekirdeklerini kuvvetlice sıkıp sonra çekirdeğin diğer tarafını tekrar ağzına alıp, tekrar sıkıp yere bırakıyor, bu birkaç kez sıkıp bırakma hareketinden sonra çatlattıkları kabuğun içersinden içini çıkarıyorlar, her başını yere indirip kaldırdık-larında incecik boyunlarıyla çevrelerine bakınıp sonrada çekirdeğin içini yiyorlardı. Sanki ikisi de aynı anda başlayıp, aynı anda bitiriyorlardı çekirdek yemeyi. Üç beş saniyelik duraksamadan sonra tekrar ‘pırrr’ diye uçup ısıtıcının haz-nesine beraber kondular.
        Bir taraftan kuşları izlerken ara ara torunuma  bakıyor-dum. Bir ara baktım  torunum yok, biraz ilerde başka bank-ta oturan oniki, onüç  yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki  çocuğun yanına gitmiş, üçü de kafaları önlerine eğik bir şeye bakıyorlardı. Ben  torunumun  tanımadığı çocuklarla ne işi var diye düşünürken  çocuklardan birinin torunumun  eline bir tabanca  verdiğini  gördüm. Koşarak kalktım ye-rimden tabancayı alıp,  çocuklara:
          “-Evladım  bununla oynamak tehlikelidir.  Hadi bakim  evinize. Kim bilir  babanın da haberi yoktur  tabancadan” dedim.
          Gerçi tabanca  adam öldürecek cinsten bir şey değil-di  ama gene de kurşun birisinin gözüne isabet etse kör ederdi.  Torunumun elinden tutup:
         “-Gel bakayım, ne işin var burada doğru salıncağın başına”, deyip torunu gönderdim. Çocuğa da tabancasını  verip:
          “-O tehlikeli bir şey  nerden aldınız onu” Çocuk:
          “-Benim. Biz her gün evde babamla atış yaparız bu-nunla”. Çocuğun elindeki havalı bir tabancaydı. Namluyu  kırdığınızda içine ufak bir kurşun  alıyor, namluyu kuvvetlice doğrultup tetiği çektiğinizde içersine almış olan kurşunu  havayı  sıkıştırmanın vermiş olduğu basınçla   atabiliyordu. Nede olsa gene de tehlikeliydi. Silahı verdiğim çocuk  pişkin bir tavırla:
            ”-Bak amca burası da emniyeti.  Burası kapalı oldu-ğunda tehlikeli olmaz “ dedi. Çocuk ufak bir teneke kutu içersinden çıkardığı kurşunu bana uzatıp:
            “-Ne olur benim kuvvetim kâfi gelmiyor, şu kurşunu tabancanın namlusu içersine koyabilir misin?” dedi. Ben de  tekrar çocuğun elinden tabancayı aldım kuvvetlice namluyu büküp, kurşunu yuvasına yerleştirdim. Namluyu  kuvvetlice büküp kurulmuş duruma getirdim. Biliyorum ki yanındaki arkadaşına ve bana gösteriş yapacaktı. ‘Hadi bu kadarda zevkten mahrum kalmasınlar’ diye düşündüm. Benimle beraber daha önceki oturduğum banka kadar  geldiler. Bi-raz uzağa diktikleri bir kibrit  kutusunu bana gösterip:
         “-Bak amca şu gördüğün dikili kibrit  kutusunu vurabi-lir misin?” dedi. Ben de tabancanın emniyetini açıp iyice nişan alıp attım ama vuramadım. Çocuk  teneke kutu içer-sinden bir kurşun daha aldı, bana verdi. Ben gene kurşunu tabancaya yerleştirdim,  mekanizmayı kurdum ve çocuğa verdim:
        “-Hadi bakalım, bu seferde sen at” dedim .Çocuk iyice nişan aldı. Bir  atışta kutuyu vurdu. ‘Tesadüftür’ diye dü-şündüm kendi kendime. Deldiği yıkılan kutuyu yanında be-raber gelen diğer arkadaşı hemen dikti. Bu arada sekiz yaşındaki benim torunda gelmişti başımıza. Ben gene  ta-bancaya kurşunu yerleştirip çocuğun eline verdim. Çocuk tekrar kutuyu vurmuştu.
          Böyle üç dört sefer tekrar etti atışları, hiç ama hiç karavana yoktu. Bende birkaç sefer daha denedim  vura-madım. Çocuğa:
         “-İhtiyarlığımdan olsa gerek  evladım. Aferin sana baban iyi yetiştirmiş seni” dedim. Üstelik çocuğu birde taltif etmiştim. Bu arada torun bir iki mırın kırın etti, ‘bende ata-yım’ diye ama ben müsaade etmedim. Çocuklara da:
         “-Hadi artık hevesinizi aldınız bu günlük bu kadar” dedim, ben torunumla  ilgilenmek için salıncağın başına doğru gidip torunu birkaç kez hızlı bir şekilde  salladım. Geri dönerken tabancasını verdiğim  çocuğun nişan alarak:
         “-Vurdum, vurdum’ diye  sevinç çığlıkları attığını işit-tim. ‘Vurdum’ dediği şey ayaklarımın ucunda çırpınıyordu. Bu benim  her gün  torunumu  parka  getirdiğimde   gördü-ğüm ve özellikle izlediğim serçe kuşundan başkası değildi. Birkaç zıplama hareketi yapan serçe  artık zıplamaz olmuş-tu. Çocuk  vurmanın sevinciyle serçeyi almak için bana doğru koşarken  ben çocuktan daha önce kuşu aldım avuç-larımın arasına. Minik  serçe gözleriyle  yakalanmanın kor-kusunu  anlatıyor, elimde  minnacık kalbinin atışlarını duyu-yordum. İri bir ayçekirdeği  büyüklüğündeki gagası yerinde yoktu. Sanki  ‘sana da güvenmiyorum’ der gibi ara ara kur-tulmak için içgüdüsel olarak hamleler yapıyordu. Bana ne olduğunu bilemediği korkulu ve heyecanlı bakışlarındaki  yalvarmalarını hissettirmek istiyordu sanki.
     Serçe kuşunu vurmanın  sevincini yaşayan çocuğun yanıma gelip de:
         “-Nasıldı atışım ama!” diyerek benden övgü bekleme-si karşısında  onu dövmemek için kendimi zor tuttum. Artık yapılacak bir şey yoktu. Sadece:
         “-İyi halt ettin” diyebildim.  Yalnızca  avcumun içersine sığan kuşu göstererek:
         “-Bak gagası yok, nasıl yiyecek bu kuş, çekirdeğini? Karnını ne ile doyuracak? Bak evladım, buna gagasını geri verebilir misin şimdi? Yazık!  Bu  canlıyı bu duruma getir-men günah değil mi?” delikanlı biraz mahcup ve üzgün:
          ”-Bu son amca, ‘söz’ bir daha böyle bir hata işleme-yeceğim. Ne olur affedin beni” derken ben elinden şekeri alınmış ufak çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordum. Çev-rede birikenlerin üzgün bakışları arasında ölümle yaşamın ne zaman kesişeceği belli olmayan bir hayata yaralı kuşu nasıl bırakacaktım?
           Kendimi belki de hiç affetmeyeceğim  bir vicdan azabının  içinde buldum. İçimden kendi kendimi yargılarken sanki çocuğun tetiği çektiği  parmak  benim parmağımdı. Ne diye kurşunu  koymuştum ellerimle  namluya.
          Sessizce gözlerimdeki yaşları silerken, bilinçsizce gevşettiğim   avuçlarımın arasından  serçe  kurtulduğunda  sağa sola zikzaklar çizerek uçuyordu. Kuruyemişçi dükka-nının önündeki kavurma makinesi haznesinin kenarında  başka bir  minik serçe arkadaşını bekliyordu.


Ahmet  Canbaba

_________________
1941 Ankara/Kalecik  doğumluyum. İlk şiir  kitabımı  1967 yılında  bastırdım. Halen  edebiyatla  ilgimi  amatörce  sürdürmekteyim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> ÖYKÜ ATÖLYESİ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri