Rabelais der ki, "Parisliler ayaklanmayı öylesine sever, en üfürükten meselelerde dahi öylesine kolay isyan ederler ki, yabancı hükümdarlar, Fransa krallarının nasıl olup da böylesi bir halka tahammül edebildiğine şaşarlar." Rabelais'in sözleri doğrudur doğru olmasına ama İstanbulluları tanısa, yargısını bir kez daha düşünürdü heralde. Osmanlı tarihi, İstanbulluların ota boka ayaklandıkları onlarca vakayla doludur. Bize Osmanlı Padişahlarının astıkları astık kestikleri kestik birer diktatör oldukları öğretilmiştir. Güya sözlerinin üzerine söz, buyruklarının üzerine buyruk olmazmış onların. Lakin kazın ayağı öyle değil. Seçimle işbaşına gelen demokratik liderler olmadıkları aşikarsa da, Osmanlı tarihine ilişkin yalapşap bir bilgi dahi, onların boş meydanlara kaygusuzca fermanlar savuran diktatörler olmadıklarını, insanların derhal isyan ederek onlara eylemlerinin bedelini ağır biçimde ödettiklerini görecektir.
Örneğin, Sultan I. Mustafa saray erbabı tarafından tahttan indirilerek hapsedilmiş, II. Osman Yeniçeriler tarafından boğularak katledilmiş, IV. Mehmet, askerlerin başı çektiği geniş çaplı bir kalkışma sonunda hal edilmiştir. Namaz kılmak için gittiği camilerde ders veren din adamlarının; “Memleket elden gitti. Şikârdan nice bir feragat etmez; Allah’tan korkmaz, halktan utanmaz mı? Nedir bu başımıza gelenler? Babası am delisiydi, kendisi av delisi çıktı” diye vaazlar ederek halkı galeyana getirdikleri söylenir.
II. Mustafa, yönetimdeki beceriksizlikleri nedeniyle tahtı kardeşi III. Ahmet’e bırakmaya zorlanmış, dört ay hapis hayatı yaşadıktan sonra şaibeli biçimde ölmüştür. III. Ahmet, bütün İstanbul’u ateş yumağı gibi saran ve tarihte Patrona Halil isyanı olarak bilinen geniş katılımlı bir isyanla tahttan indirilerek altı yıl kafes hayatı yaşamıştır. Bu isyana çingeneler ve göçebeler dahi katılmışlardı.
III. Selim, bir başka korkunç isyanda dehşet verici biçimde öldürülmüş, dayısı Alemdar Mustafa Paşa Rusçuktan koşturup Topkapı Sarayı’na ayak bastığında yeğeninin şakak derisinin bir kılıç darbesiyle çene altına kadar yüzüldüğünü görmüş, kendisi de Alemdar Vakası olarak bilinen bir kalkışmada maiyetiyle birlikte havaya uçmuştur.
Yeniçerilerin zoruyla tahta geçirilen IV. Mustafa kısa süre sonra hapsi boylamış, çok geçmeden belirsiz bir sebeple yaşamını yitirmiştir. Onun döneminde İstanbullu kadınların bir ellerinde değnek öteki ellerinde boş tencere olmak üzere İstanbul Kadısı’nın konağını bastıkları; “papaz herif, sen böyle mükellef taam eylerken biz açlıktan ölüyor, bir ciğeri yirmi paraya yiyoruz” diyerek adamı tartakladıkları, padişaha; “efendimiz, uyan da bizi düşün. Açlıktan ölüyoruz” diye arzuhal sundukları anlatılır.
Sultan Abdülmecid, Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliklerden zarar gören ya da rahatsız olan kesimlerin ikide bir kayıklara salapuryalara dolarak sarayın önünde gösteriler yapmalarından bitap düşmüştü. Abdülaziz, sarayda şaibeli biçimde öldü. Sonraları II. Abdülhamid, onun bir suikaste kurban gittiğini iddia etmiş, kendisi de İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından azledilerek Beylerbeyi Sarayı’nda göz hapsine alınmıştır. V. Murad, sadrazam Mithat Paşa’nın başını çektiği bir teşebbüsle tahttan indirilmiş, V. Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gölgesi altında hüküm sürmüştür.
Bütün bunlar göstermektedir ki Osmanlı Padişahları tahtlarına huzur içinde kurularak memleketlerine kaygısızca hükmeden dedikleri dedik, çaldıkları düdük adamlar değillerdi. Hata yapmak yahut yaptıları hataları tekrarlamak lüksleri yoktu. Aksi halde bedelini ağır biçimlerde ödüyor ve bu bedel çoğu kez kendi canları oluyordu.
Sultan Birinci İbrahim de ayaklanmayla tahttan indirilen sayısız Osmanlı padişahından biridir. 7 Ağustos 1648 tarihinde cihanın hükümdarıydı, 18 Ağustos 1648’de ceset oldu. Osmanlılar arşiv tutmayı ve en ufak hadiseleri dahi inceden inceye kayıt altına almayı severlerdi. Osmanlı devlet arşivleri Sultan İbrahim’in tahttan azledilişini en ince ayrıntısına kadar anlatmaktadır.
Gelin bu on bir günlük süreci, Necdet Sakaoğlu’nun eğlenceli kalemi eşliğinde birlikte takip edelim. İbrahim’e, bu kez bir padişah gözüyle değil, insan gözüyle bakalım. O afsunlu, büyülü fantastik düşlerimizin bu seferki kahramanı o olsun. Başından geçenler zaten bir romandan farksızmış, kendimizi bu kez de onun yerine koyalım.
Sultan İbrahim’in Tahttan Azledilişi
7 Ağustos 1648 gecesi, Ocak ağaları Etmeydanı’ndaki Orta Cami’de, ulemaysa Fatih Camii’nde toplandı. Sabahleyin Ocaklılar silahlanmış olarak Fatih Camii avlusunu doldurdular. Durumu önceden haber alan Veziriazam Ahmed Paşa korkup kaçtı. İbrahim’in arabulması için Fatih Camii’ne gönderdiği Haseki Ağa kalabalık tarafından tartaklandı. Sofu Mehmed Paşa camiye çağırıldı. Veziriazam ilan edilerek saraya gönderildi. Mehmed Paşa, İbrahim’e, ayaklanmanın önlenmesi için Ahmed Paşa’nın yakalanıp idam edilmesi gerektiğini söyledi. Padişah; “Bre köpek koca! Veziriazam olmak içün kulu tahrik etdin. Bu cemiyet bertaraf olduktan sonra göresin. Senin hakkından gelürüm!” dedi.
İstanbul, büyük ayaklanmalardan önceki görüntüsünü almıştı. Dükkânlar ve çarşılar açılmadığı gibi Ocak ağaları da sur kapılarını kapattırmışlardı. İbrahim’e; “böyle gafletle padişahlık olmaz. Ayak divanı isteriz!” diye haber gönderdiler. İbrahim, Bostancılar’a emirler verip saray surlarına ve burçlarına toplar yerleştirtti. O gün İstanbul’da Cuma namazı kılınamadı. Akşamleyin ulema, Fatih Camii’nde sabahlamayı kararlaştırdı. Geceleyin askerler Ahmed Paşa’yı yakalayıp konağını yağmaladılar. Kendisini de Sofu Mehmed Paşa’ya teslim ettiler. Cellat Kara Ali, işini bitirdi. Ahmed Paşa’nın cesedi bir beygire bağlanıp Atmeydanı’nda bir çınar altına bırakıldı. Ertesi gün orada parça parça edildiği için, ölümünden sonra Hezarpâre (bin parça) Ahmed Paşa olarak anıldı.
8 Ağustos sabahı, başta Şeyhülislam Abdürrahim Efendi olmak üzere ulema topluluğu, Ocak ağaları ve kapıkulları, Atmeydanı’nda toplandılar. İttifaka katılmayan Rumeli Kazaskeri Muslihiddin Efendi, Sultanahmet Camii önünde linç edilmek istendi. Topluluk Kösem Sultan’a, Şehzade Mehmed’i göndermesini, camide cülus yapılarak tahta geçirileceğini bildirdi. Kösem Valide, camide cülus olmayacağını, saraya gelmeleri gerektiğini söyleyince kalabalık saraya doğru yöneldi. Ulema ve Ocak ağaları Harem-i Has dehlizine geldiklerinde resmi unvanı; “Sahibetü’l makam Ümmü’l mü’minin Valide Sultan” olan Kösem, başına siyah ibrişim dest-mâl örtmüş, mirvehe (yelpaze) sallayan bir harem ağasıyla göründü. Topluluk, kendisini saygıyla selamladı.
Muslihiddin Efendi, padişahın davranışlarının şeriat ve akılla bağdaşmadığını, ortalığın karıştığını, düşman gemilerinin İstanbul yolunu kuşattığını, sınırda kalelerin birer ikişer elden çıktığını, padişahın bu sorunların üstesinden gelecek dirayete sahip olmadığını, ulemanın fetva verdiğini ve şehzadenin tahta layık olduğunu söyledi. Abdürrahim Efendi ile Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi de padişaha ağır ithamlarda bulundular.
Eski kazaskerlerden Hanefi Efendi; “Tabl-u zurna ve ceng-ü şeştar sadâsı, Ayasofya minaresinde müezzinlere ezanı yanıltır. Bedesten basulup tüccarın malları gasbedildi. Avretlere tasallut eksik olmaz. Ümmet-i Muhammed ırz ve can havline düştü.” dedi. Kösem Sultan; “bir sâbiden padişah olur mu?” diye sorunca Şeyhülislam, akıllı bir çocuğun saltanatının akıldan yoksun bir yetişkininkine yeğ olacağını, aklını yitirmiş bir adamın saltanatının dinen de caiz olmadığını izah etti. Kösem Sultan bu cevap üzerine; “Öyleyse içerü varayım, sarıcığın sardırıb çıkarayım!” dedi.
IV. Mehmed, Babüssaade kapısı önünde kurulan tahta oturtuldu ve biat töreni tertip edildi. İbrahim’in katına çıkan bir heyet, kendisine tahttan azledildiğini bildirdi. İbrahim padişahlığının devam ettiğini ileri sürünce Abdülaziz Efendi, “hayır, padişah değilsin. Cihânı harâba verdin. Vaktini lehv-ü gaflet ile geçirdin. Rüşveti fâş, zalemeyi âleme musallat ettin. Küffar Bosna’yı istila etmiş, seksen kalyon Boğaz’ı tutmuş, senin haberin yok!” diyerek ağır hakaretlerde bulundu.
Silahdarağa ile Çuhadarağa, İbrahim’in koltuğuna girerek kendisini hapsedileceği Kafes Kasrı’na götürdüler. Kapı önüne gelindiğinde İbrahim; “Elhamdülillah, hele bir cemaat başı oldum!” dedi. Kimi tarihçiler onun bu sözle Osmanlı Hanedanı’nın sonraki kuşaklarının atası olacağını ima ettiğini, dolayısıyla ermiş olduğunu savlamışlardır. Nitekim kendisinden sonraki Osmanlı padişahlarının tümü onun soyundan gelirler.
9 Ağustos günü İbrahim’in Kafes Kasrı’ndan kaçtığı dedikodusu bütün İstanbul’da aldı yürüdü. Çarşı ve dükkânlar yeniden kapandı. Herkes evlerine çekildi. Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam, vezirler ve ulema sarayda toplandılar. Mimar getirtilip İbrahim’in hapsedildiği iç köşkün kapısı ve pencereleri tuğlayla ördürüldü. İbrahim bağırıp çağırıyordu. Sesini duyan Enderun erbabı; “Bu Allahtan reva mıdır? Bir padişahı tahtdan indirüb tut ki diri diri mezara gömeler. Bir mâsumu iclâs edeler. Biz ânın çok iyiliğin gördük. Hemen anlaşub taşra çıkaralım, tahta cülus etdürelim.” dediler.
Dışarıda da kapıkulu sipahileri Sultan İbrahim lehine bir eyleme hazırlanıyorlardı. Devlet erkânı olacaklardan korkarak İbrahim’in öldürülmesini kararlaştırdılar. Şeyhülislâm Abürrahim Efendi, “iki halife müctemi oldukda biri katledilmek lâzımdır” diye fetva verdi. 18 Ağustos 1648 tarihinde saraya gelen Veziriazam, Şeyhülislam ve Bostancıbaşı, Kafes Kasrı'na örülen duvarlar yıktırıp içeriye girdiler. Sofu Mehmed Paşa, İbrahim’in bağırıp çağırmasından korkarak bir köşeye saklanan Cellat Kara Ali’yi değnekle döğerek zorla içeri soktu. Sırtında al renkli atlas entari, ayağında kırmızı şalvar, başında bir takke ve elinde Kur’an-ı Kerim olan İbrahim, Şeyhülislam’a dönerek; “Bak a Abdürrahim! İşte Kitabullah! Beni ne hükümle öldürtürsüz?” diye bağırırken cellatlar kement atıp padişahı boğdular.
Osmanlı padişahlarının on sekizincisi ve İslam halifelerinin seksen üçüncüsü olan Sultan İbrahim'in ölümü işte böyle oldu. Cesedi Hasoda avlusuna çıkarıldı. Namazı kılındıktan sonra Ayasofya’ya, I. Mustafa’nın yanına defnedildi.