Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» MİTOLOJİ VE MASALLAR
Yazar Mesaj
Misafir

Okuyacağınız veya çok uzun bulup okumayacağınız haber 1883 tarihinde Osmanlı Devleti'nin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi'den alınmış.
Haberi okurken, haberin Yeniçerilerin yokedildikleri "Vakayi Hayriye"den sonra yapıldığını ve halkı Yeniçerilerden soğutmayı hedefleyen bir çalışma olabileceği ihtimalini unutmayın!
Ayrıca, çoğunuzun bu haberi yazan amcadan daha iyi yazabileceğini de unutmayın!
Haber kimi kaynaklara göre 5 Eylül 1883'de kimilerine göre 6 Ağustos 1883'de yayınlandı. Haberde adı geçen Tırnava'nın da Bursaya bağlı Tırnava değil, bugün Bulgaristan'da bulunan Tırnava olduğu biliniyor.
İşte haber:
"Tırvana'da cadı türedi. Gün battıktan sonra evlere musallat olmaya başladı... İnsanların üzerinde taş, toprak, çanak, çömlek atar... Birkaç erkek ve kadının da üzerine saldırmış... Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğuna ittifak etti... İslimye kasabasında cadıcılık ile tanınmış Nikola ismindeki adam Tırvana'ya getirildi ve sekizyüz kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı. Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir, resmi hangi mezara bakarsa cadı o mezardaki habis ruh imiş... Büyük bir kalabalık ile mezara gidildi... Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim, sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından olan Tetikoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarlarına karşı durdu... Mezarlar açıldı... Cesetleri yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer dörder parmak uzamış bulundu... Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi... Bu adamlar, sağlıklarında her türlü fesadı irtikap ermiş, ırza, namusa, mala tecavüz etmiş, adam öldürmüş, ocakları lağvedildiği zaman hernasılsa yaşlarına riayet olunarak cellada verilmemiş ecelleriyle ölmüşlerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmemiş gibi, şimdi de halka ruhu habis olarak musallat olmuşlardı... Ali Alemdar'la Apti Alemdar'ın cesetleri mezarlarından çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı, fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı 'bu cesetleri yakmak lazım' dedi. Bu hususta şer'an da izin verilebileceğinden ruhsat verildi..."
Misafir

"Göbeklerine birer kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı"  roll
Haberi yazan her kimse, biraz Kilga vari bir yazı olmuş. Hatta dikkat edin, Kilga'nın bazı hikayeleriyle çok benzer bir usluba sahip. Tyler kontrol et bence, o okuduğun yazı Kilga'nın eseri de olabilir Razz
Misafir

Kilgarvan yaşlıdır, biliyoruz da, bu haberi yazacak kadar yaşlı olamaz. Yoksa...
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
     Tırvana Cadısı meselesini tarihçi bir arkadaşımdan işitmiştim. Bu belgeleri bana ballandıra ballandıra anlatıyordu. Hadise meşhurdur. Fakat yazının benimle ilgisi yok. (Son cümle ne kadar anlamlı oldu, değil mi?).  

     Hanııııım, hanım! Ben daha otuz yaşında gencecik bir beyefendiyim. Her yanımdan tazelik fışkırıyor. Gençliğimin şebabeti başıma vurmuş. Benim Tırvana Cadısı ile ne alîkem olabilir yiiiieeaaaaaaaa! Koskoca bir entelektüeli, bir duygu, düşünce abidesini gündüz vakti forumlarda böyle sersefil bağırtıyorsunuz.

     Tıravana Cadısı hortladıııııı! Hepimizi düdükleyecek! Kaçın, hepimizi düdükleyecek Tırvana Cadısı! Tırvana diye bir yer var, köy gibi bir yer galiba. Herkesi oraya götürüp kazıklıyormuş. O bize saplamadan biz ona saplayalım kazığıııııı!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Misafir

Bence kilgarvan'ın hafızasında bundan çok daha ilginç olaylar vardır.
Belki, bize böyle enteresan olaylar anlatabilirsin, kilgarvan.
Bu da, şey gibi oldu... Manowar'ın masal-şarkısında küçük çocuğun dediği gibi...
Çocuk dedesinden bir hikaye anlatmasını istiyor. Dedesi de, git masal kitabını getir diyor. Çocuk itiraz ediyor. Hayır, gerçek bir hikaye, diyor, kendi çocukluğundan...

"- Grandfather, tell me a story !
- Alright, go and get your storybook.
- No, no, not one of those, a real story !
- A real story ?
- Yes, tell me about when you were a boy.
- Well, then I shall have to take you back
with me, a long way in time..."
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
    Ben orta ikiye giderken sınıfımıza tembelin daniskası bir çocuk getirdiler. Gitti, en arka sıraya oturdu, ağzını yüzünü bir karış büzüp sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik uzun süre devam etti. Merak kediyi öldürür derler; yanında yöresinde dolaşmaya, neyin nesidir anlamaya çalıştım. Birçoğunuza mâlumdur, bendeniz sınıfın zeki çocuklarından biriydim. Hatta karnelerimden birinde sınıfın en çalışkan, en zeki, en efendi çocuğu olduğum yazılıdır. Bunu ben yazmadım tabii. Kimin yazdığını da bilmiyorum.

   Kısa süre sonra anlaşıldı ki bizimkisi bir sınıfı üç senede geçebilen, kafasızın, dümbüğün, hödüğün tekidir. Bir keresteden saç çıkar mı diye merak edenler o herifin tipini görmeliydi. Biçimli bir odun parçasına peruğu geçir, nah öyle bir tip. Saçları da saçtı hani. Rivayet odur ki, Einstein’in şu meşhur ağzı açık fotoğrafı bu herifin saçlarını gördüğü an çekilmiş. Einstein yahut Frankenstein diye boşuna söylemiyorum. Çünkü bu çocuğun, sınıfımızdaki hiçbir Allah kulunun bilmediği bir meziyeti vardı.  

   İlginç insanlara daima kıskançlıkla karışık bir ilgiyle bakmışımdır. Burunları darıdan, bacakları çalıdanmış, umurumda mı? İlginç bir insan benim gözümde dünyanın en yakışıklı, en güzel, en cazip varlığıdır. Bu türlü kimseleri mıknatıs gibi kendime çektiğim içindir ki, hastalıklı bir adam oldum çıktım.

   Gel zaman git zaman aramızda sıkı bir ilişki peydâ oldu. Çocukcağız bir akşamüzeri okul çıkışında elini boynuna atarak, ucunda uzun ince bir alüminyum çubuk sallanan bir kolyeyi bana uzattı. Ne diye böyle saçma sapan bir şeyi kolye edip boynuna taktın diye sordum. Bu bir anahtardır dedi.

   Nieeeooooooaaaa diye bağırarak polis çağıracaktım. Ama o zamanlar polisler anahtar işlerine bakmıyorlardı. Memleket müesseseleri henüz akli kaideler üzerine bina edilmiş değildi. Devletimiz, emniyet teşkilatına, hırsızlarla işbirliği yapmanın iktisadi faydalarını teşhis edebilecek dirayette adamlar koyacak kadar olgunlaşmamıştı henüz.

   Bu ince, uzun çubuğu elime aldım (Bu nasıl bir cümle oldu yahu? Erotik öykülerden fırlamış gibi). Kesitinden, yahut eskilerin tabiriyle maktaından bakıldığında T biçiminde olması dışında hiçbir fevkalade özelliği yoktu. Arkadaşım o akşam beni evlerine davet etti. Kapının eşiğinden içeriye adımımı atar atmaz içim tarifi imkansız bir hüzünle doldu. O vakte kadar bendeniz, biz yaşta çocukların tümünün, her şeylerine titizlenen ve yuvacıklarını vecdâver bir sükûta bürüyen fedakar ana babaları olduğunu düşünürdüm. Lakin o gün arkadaşımın evinde gördüğüm perişanlık bu prensibe duyduğum güveni yerle bir etti. İçimde derin bir emniyetsizlik, huzursuzluk ve merhamet peydâ oldu.

   Arkadaşımın ana babası vardı sahi. Lakin hangi ana baba yuvasına ve evlâdına karşı bu derece ilgisiz, bu derece lakaydi olabilirdi? Ortalık kirli çamaşır bulaşıklarla, zeytin çekirdekleriyle, yemek artıklarıyla, fare pislikleriyle doluydu. Halleri vakitleri yerindeydi gerçi, gerçi yüksek bir sosyal zümreye mensup oldukları anlaşılıyordu. Ama gelin görün ki bütün bunların gözümde zerre kadar kıymeti yoktu. O gece arkadaşım için hüzünlendiğimi, ağladığımı anımsarım.

   Bu garip mahluk beni odasının önüne götürdü; "İşte," dedi; "anahtar bu kapının anahtarıdır." "Nasıl olacak?" diye sordum. Anahtarı aldı, acemice yontulmuş olduğu anlaşılan "T" biçimindeki anahtar deliğine soktu. Vırrrrrrr tıırrrrrrr trişik vrişik, buzurik zuzurik nev'inden sesler işitildi ve kapı şırrrraaaakkk diye (bir tarafımıza girdi demeyeceğimden emin olunuz) açıldı.  

   Eğildim, bir de baktım ki ne göreyim? Her tarafta makaralar, her tarafta kukaralar (ne demekse artık), iplikler, sicimler abidikler, gubidikler. İçeride adım atacak yer kalmamış. Her yer mihaniki teçhizatlarla, otomatlarla tırıyla vırıyla vırişkayla dolmuş.

   “Bu ne yiiiaaaaaaaaa? İçeride beni mi yiyeceksin lan?” diye kükredim. “Bu mekanizmayı abimle birlikte yaptık” dedi; “anahtarı deliğe soktuğun an makaralar dönüyor ve kapı kendiliğinden açılıyor.”

   O zamanlar Fransızca bilseydim; “MON DİEU!” derdim. Çünkü hava atmayı oldum olası sevmişimdir. Lakin o zamanlar, ecnebilerin de Türkçe konuştuklarını düşünecek kadar kafasız bir adamdım. Çünkü sinema biletlerinin üzerinde "ecnebi filmi" yazar (bu sahiden böyleydi) ve aktörlerin hepsi sular seller gibi Türkçe konuşurlardı. İş bu hal üzre; "AMAN ALLAHIM!" demekle iktifa ettim; “sevgili kardeşim, abinle oturdun, bu mekanizmayı kurdun lakin bir sınıfı üç senede geçemiyorsun öyle mi?” diye sorduğumu biliyorum ama ne yanıt verdi, anımsamıyorum.

  İçeriye girmeye yeltendim ama adım atacak yer yoktu ki! "Pekâlâ bu odanın neresinde oturuyor, neresinde uyuyorsunuz?" diye sordum; "göt kadar yer kalmamış ki içeride." O zamanlar göt denen nesnenin sıçhî (böyle bir sözcüğümüz vardı, değil mi?) bir tesisat olduğundan haberim vardı ama kimi durumlarda konuşmacıya sağladığı ifade lezzetini henüz sökebilmiş değildim. Bu yüzden herhalde göt değil, dut demişimdir. Çünkü çocukken dut kurusunu çok severdim.

   "İçeride uyumuyoruz ki," diye yanıtladı, "salonda uyuyoruz." “İyi de yavrum” dedim; "içeride uyuyamadıktan, oturamadıktan sonra kapının kendi matematik, tertibatı otomatik, deterjanı omomatik olmuş, kimin umurunda?" Yıllar sonra Paul Oleron’un "Zekâ" isimli eserinde akılla zekânın farklı şeyler olduğunu okuduğumda bu büyük Fransız düşünürüne cân-ı gönülden hak verdim.

   Elhasıl benim aziz dostlarım, sınıfımıza küçük bir elektronik canavarı, küçük bir zekâ küpü teşrif etmişti. İçimizden sıcacık, tatlı bir insan... Ama onu çok ezdiler. Üç beş aya kalmadı bizim sınıftan da alındı. Herhalde kısa süre sonra da okulu terk etti.

   O zamanlar Pink Floyd’un “another brick on the wall” (yoksa in the wall mıydı?) isimli eserini dinliyorduk. Bir müzikti bizim için o zamanlar, ritimdi, armoniydi. Şimdi duvar da, tuğla da götümüze girdi.

   Münasebetimiz topu kökü üç ay sürdü ama bu güzel dostumu çok özlüyorum. Şimdi nerededir, ne yapar, merak ediyorum.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Misafir

Sağol kilgarvan. Çocuk büyücü çıksa veya, T şeklindeki anahtar Terebitya'nın gizli kapısını açsa daha sıradan olurdu zaten Smile
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> MİTOLOJİ VE MASALLAR
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri