"Dikkat etsene biraz, saçımı asılıyorsun!" dedi kuaförde saçını yaptıran sarışın bir kadın. Saçını yapan kuaför;" Annenin evindede altıngümüşi saçlarını kristal tarakla tarıyordun değil mi?" diye içinden geçirdi. Kuaförün sinirlenmeyi bırak, kızma teşebbüsünde bulunabilme gibi bir lüksü yoktu eğer o lüksü fiiliyata geçirmiş olsa; patronuyla bu kadın arasında sorun çıkacaktı ve bu durumun yansıması onu bulacaktı. Kuaför profesyoneldi. İşinin uzun yıllardır hizmetkarıydı ki bu hizmetkarlığı çoğu zaman ödüllendirilmişti. Oraya gelen insanların ne tür bir karaktere sahip olduklarını anlama yetisi vermişti bu uzun yıllar. Bu kadının da karakterinin sonradan görme olduğunu düşündü yine de yanılma payı onun için bile dış görünüşte olagelebiliyordu. Bunu bilmek herkesin harcı değildi tabii. Birçok insanın dilinde sakız olmaya elverişli bir durumdu bu. 'Ben insan sarrafıyım' bunu söyleyenler bunun dayanağını yaşadıkları yıl sayısının ve bunun paralelinde bir çok şeyi görmüş olmalarına bağalayabilirlerdi ki bu kabul edilebilir bir destekti ancak bu dayanak bile bir aynanın yansıması değil yansımanın bir ayna olduğu saptamasını ortaya atmaktan kaçınamazdı zira hayatın neye gebe olduğunu kim bilebilirdi ki. Belki de önemli olan karakterin içe doğru yansımasıydı. Dışa doğru bir açılım yanlış saptamalara meyil verebilirdi. Zaman bir kuyumcu olsa ve hayatta kuyumcu dükkanı, sergilenen malzemelerde insanların karakterleri olsa(iç ve dış yansıma; yüzeysel ve derin), ve bu malzemeleri almak isteyen de kuaför tarzında görmüş geçirmişler olsa ne tür durumlarla karşılaşabilirlerdi? Pırlantalar, mücevherler, eşsiz takılar, yakutlar, yüzükler... diye üst kalite karakterler şeklinde düşünsek bunların sahte olup olmadıklarını nasıl anlayabileceklerdi? Kuyumcunun bunları değiştirdiğinden ya da yardımcılarından biri olan acının aslında bunların sadece görünüşte olduklarını hepsinin birer maskeden ibaret olduğunu nasıl anlayacaklardı? Sonuçta kuaför yanılgıya düşmüştü.
Kadının sonradan görme olduğuna dair düşüncede biraz doğruluk payı vardı çünkü bu kadın hayatında İstanbul'u hiç görmemiş, sadece köyünde hayatını geçireceğini düşünen ve yaşam psikolojisini buna göre ayarlayan ancak yine de bir fırsat doğacak şeklinde çok küçük miktardaki umudunu da cebinde taşıyan birinin aniden bu fırsatın gebe şeklinden kurtulup kendisine doğduğunu fark eden ve bunun için İstanbul'a gelen, çetrefilli yolları aşan ve sonunda samanlıkta saydığı samanları mücevherlere dönüştüren ve zenginliği her ne şekilde olursa olsun bulan birinin üzerine sonradan görme patenti vurulabilirdi. Zira bu kadının zamanında saçları köyünde çok taranmıştı ancak hep bir çoğunda saçlarına sevgiyle davranılmamıştı. Çoğu zaman taranırken saçları dahil kendisi de acı çekiyordu. Tarayan kişi kızın saçlarına önem vermiyordu o sadece kızını ileriye dönük başgöz etme çabasıyla güzelleştirme demiyelim de karşı tarafa beğendirme teşebbüsü diyelim. Müteşebbüsün ne tür şekilde olduğu önemli değildi önemli olan müteşebbüsün onların seçtiği biri olmasıydı. İşte bu durumda kız annesine ya da yakınlarına saçı acıdığı zaman bir şey diyemiyordu ya da kısık sesle söyleyebiliyordu. Sesini kendisine yapılan herhangi bir haksızlık konusunda yükseltse hemen susturuldu çünkü ona verilen konuşma hakkı yine ona konuşma hakkını verme yetkisinin kendisinde bulanların elindeydi. Onlar ne derse o olurdu. Saçı o zaman acıdığında ses çıkaramayan bu kadın şimdi ses çıkarabiliyordu çünkü o bir zengindi ki bu ona belli bir statü getiriyordu. Bu kadın istediğini kuaföre söyleme hakkını kendisinde bulabilirdi ve kuaför ona cevap verebilecek bir konumda değildi zira kuaför o konuma girse bu kadın konuşma hakkını kullanır ve onu partronuna şikayet ederdi. İşte bir kızın hayallerinden biriydi belki de yerli yersiz birine kızmak. Daha çok kızmanın Ona ne ifade ettiğini İstanbul'a gelince anlamıştı. Zenginliğe ya da hayallerine giden her yol mübahtır düstüruyla hareket etmişti. O kuaföre girmek herkes kadar kolay olmamıştı onun için ama bu kadın O kuaföre girince statü kazanıyordu. Orada hoşuna gitmeyen bir şey olursa kendi menfaatine hemen tepki verebiliyordu. Bir giyim mağazasına gidip istediği elbiseyi giyip çıkarabiliyordu. Çeşit çeşit parfümler kullanıp, kokularla bezenip, çiçekler gibi kokabiliyordu. İstediği gibi ayakkabılar beğenip 'ben bunun ipliğinin takıldığı delik kısmını beğenmedim çünkü bu delik yuvarlak bunun köşeli olanı yok mu' deyip bir ayakkabı mağazasında satış elemanını bıktırasıya zorlayabilirdi.Onun apoletinde zenginlik vardı neden yapamasındı. Köyünde saçlarına yumuşakça davranan, Onu önemseyen ya da para karşılığıda olsa Onun memnuniyeti için çabalayan... var mıydı. Köyündeyken giyemediği elbiseler giyiyordu Köyünde giyse ne olacaktı zaten büyüdüğünde kime verileceği önceden öngörülmüştü neden giysindi ki. Tezek kokusundan başka daha neyin kokusu olabilirdi ki köyünde. Her zaman ahıra girdiğinde o kokuyu ister istemez üzerine giyebiliyordu. Naylon ya da lastik ayakkabılardan başka ne giyebilirdi ki. Tıutup ta Chanel'den giyenecek değildi ya. İstanbul'a gelince ve zenginliği zorlu yollardan geçip ki bir benzetme yapılmak istense bu yollar için; aktris olmak istiyorsan önce yönetmenin yatağından geçmek zorundasın. Zenginliği kazanmak için saflığını kaybedip zenginin yatağından geçmek gibi.
Hayat acımasızdı ve ister kabul edilebilir bir çaba isterse edilemeyen olsun O bir şekilde zengin olmuştu işte İstanbulda. İstanbul insanı yutar derler belki de bu düşünce bir hipotezden başka bir şey değildir. İstanbul'da çok kalmış birine sorsan ya da bir İstanbullu'ya bunun hipotez değil bir gerçeklik olduğunu fikrini söyleyenlere deklere edebilirler. İstanbul koskocaman metropol. O bir şekilde İstanbul'u da yenmişti. Bu yenmenin yöntemi Ona göre olağan başka birine göre yüz kızartıcı ya da ahlaki bir kayıp olarak öngörülebilirdi. O, zengin olmuştu ve bu zenginliğin kendisine yalan söyleyerek istediği kadar tadını çıkaracaktı. Kuaförü de azarlayacaktı, satıcıya da anlamsızca kızacaktı, istediği kadar kapris yapacaktı, hizmetçisini incir çekirdiği doldurmayan bir sebepten dolayı kovabilecekti... Çünkü çok basit olan davaranışları ama yapamadığı şeyleri bu zenginlik rütbesi sayesinde ki artık O bir er konumunda değildi, yapacaktı. Herkes bir şekilde zengin olabilirdi Onun kazandığı zenginliği herkes istemeyebilirdi. O, kendisini çok sorgulamıştı artık yapabileceği bir şey yoktu. Düşlerinin tiyatrosunda seyirciyken önce çeşitli rollere bürünüp ister iyi ister kötü olsun roller O her zaman performasını düşlerini kazanma yönünde sergilemişti ve bir süre sonra da yönetmeni olmuştu.
İstanbul'un taşı toprağı altın derler. İstanbul'un yapısı karmaşık bir güzergahta ilerler. Neden dİğer şehirlerden İstanbul'a akın olur? Evden kaçan kızlar ki bu kadında o takımdan biriydi hemen İstanbul'a akın ediyorlardı. Aslında İstanbul acı bir çikolatan farksız değildi.Bir çok kişi çikolatayı sevebilir ama acı çikolatayı çoğu sevemeyebilir. İstanbul çok güzel görünüşlü bir pasta gibi görünebilir ama o pastayı tadınca ne kadar da acı olduğu fark edilebilir. Herkese böyle midir İstanbul tabii ki değil sen çikolataya şekil veren olursan bir şekilde tadının ve görünüşünün sana dair bir yöntemle farklılaşacağını da sağlayabilirsin. Bütün bakış açış pencerelerini açarsak İstanbul konusunda aslında herkes bu çikolatadan bir şekilde tatmak istiyor ne de olsa Dünyanın İnci'si. Bu çikolatanın bazı yerleri fıstıklı, fındıklı, bademli... bazı yerleri pörşümüş, acı bademli, kurtlu fındıklı, kokmuş, çürümüş bazı yerleri saf, siyah, sütlü, eşsiz tatta bazı yerleri de hiçbir şey anlaşılamayan tatta tıpkı pizzanın üzerine ketçap ya da mayonez döküp yedikten sonra hiçbir şey anlamamak gibi. Bu kadın bu çikolatanın sonra fındıklı, fıstıklı, bademli... tarafından yedi ama önce çürümüş, kokmuş, yozlaşmış, çirkinleştirilmiş tarafından yedi. Bir ısırık önce çürümüş taraflara sonra bir diğer ısırık ki bunu ilk ısırık yapmıştı kalan çikolatanın çok daha güzel görünüşlü ve leziz olduğunu Ona göstermişti.
Önce acı çekip sonra acı yansımalarıyla dolu düşlerinin gerçekleştiği yanılsamalarıyla bezeli gülüşler vardı yüzünde. Ya içinde? Bu büyük şehre onun düşleri getirmişti Onu. Hangi insan düşlerini gerçekleştirmek istemezdi ki. Onun tutunduğu hayalleri, umutları küçük oranda da olsa vardı, olmalıydı, olmak zorundaydı. Hayatının anlamının değerini O bilmeliydi Onun adına yüzeysel değerliliğini isteyen başkaları değil. Düşleri gerçekleşmişti ancak Üniversiteye gitmeye çalışan bir öğrencinin onu kazanıpta aslında düşlerinin hiç de gerçekleşmediğini anlaması gibiydi. Acaba çok mu büyütmüştü düşlerini? Kendi adına karar vermek onun için paha biçilemez bir mücevherdi, en değerli madenlerden birisiydi. Ne kadar çok gidip o madenlerden hayatına kendisi yön verecek kıymetli düşünceler çıkarabilmek isterdi. Maden her insanın içinde vardı insan kendi adına karar verme hakkına sahip olmalıydı ancak köyünde madenin kapıları kapalıydı Orada öyle olmak zorundaydı. Sonuçta kemikleşmiş karaktere sahip bir coğrafyanın kronikleşmiş hastalığını kim tedavi edebilirdi ya da neden tedavi etmeyi düşünsündü ki. Belki böyle bir uzak ihtimal o coğrafyanın insanlarıydı. Peki neden etmiyorlardı çünkü o zaman ezilen kızlar akıllanıp en basitinden istediği gibi giyinebilecek kuşanabilecek, yürü dendiğinde yürümeyip diyecek ki bu emir benim yararıma değil istediği zaman yürüyecekti ya da koşabilecekti. Akıllı olacaktı, düşünen bir varlık olduğunu daha iyi kavrayabilip kendi adlarına karar verebilme yetilerine sahip olabildiklerini anlayabileceklerdi. 'ben okuımak istiyorum bu benim en doğal hakkım siz bunu benim elimden alamazsınız' deyip okumaya heveslenebileceklerdi. Bu coğrafyadaki bu düzeni kim iyileştirebilecekti ya da çaba sarfedecekti. Bundan önce olmamıştı bundan sonra olacak mıydı sanki ki, olacağa da benzemiyordu. Bu kız için çare neydi hayallerinin peşine düşüp aslında derin bir kuyuya düşeceği fikrini aklından çıkarmayıp herşeyi bırakıp o yola düşmekti. Hiç kolay değildi o yolun sonundaki düşlere ya da tek bir anlamda zenginliğe kavuşmak. Bu kadın zengin olmuştu İstanbul'da ama bu acılarını maskeleyen bir mutluluktu çünkü onun hayelleri el değmemişti O insanca yaşayabilecekti, hakkını savunabilecek, kendi adına karalar verebilecek, kendi hayatını kendisi yönlendirebilecek... şeklindeydi. Kirletilmişti onun hayalleri istedikleri olmuştu ama bir lekeydi onun hayatında bunlar. Köyünden İstanbul'a gelipte İstanbul'da yaşamak hiç de kolay değildi. Yol dikenliydi, kimi zaman kaygandı, karlıydı, çamurluydu, buzluydu ama aslında hiçbir zaman güneşli değildi. Bu şehirde de olmadı. Olmaması için çaba sarfeden çoktu. Ondan yaralanmak isteyen, Onu rahatlıkla kandırabilecek yeteneklere sahip olan ve bunu ifşa etmekten hiç çekinmeyen yakışıklılar, paralılar, nüfuzlular çoktu zira o düşlerini ve kendisinin ve düşlerinin saflığını hayatında bir kumar masasında yazı tura atmak gibi gerçekleştirip zamana bırakmıştı ve düşleri gelmişti. Düşlerinin nasıl geldiği önemli değildi önemli olan olmuş olandı. Niye o da pahalı elbiseler giymesindi, pahalı yemekler yemesindi onun neyi eksikti. O, bir kader mahkumu ya da ezilen biri olmak istememişti ki, olmamıştıda ki olsaydı köyünde kalmış olurdu. O mahkum olamamıştı ama artık önceden onun yanından hiç ayrılmayan saflığı önce yanından uzaklaşıp daha sonra da artık ziyaretine bile gelmez olmuştu. O zengindi ama mutlu değildi. Önüne bir seçenek sunulsaydı İstanbul'da, belki yeteneklerini sergleyip ya da onun yeteneklerini sergilemesini sağlamak için çalışanları bulmuş olsaydı, kendisini koruduğu bir düzleme çekebilirdi ama olmamıştı. Zenginliği saflığına tercih etmişti. O, hayatı yenmişti nasıl bir yenmeydi bu peki? Daha çok kendi inancının yenilgisi denilebilirdi. Perde açılmıştı onun umutları dekoru hayalleri hayat oyununun senaryosuydu ve o yönetmendi ama ne onu alkışlayan yılları ne de onu destekleyen bir anlam sponsoru vardı. Onun oyunu kirletilmişti ancak öyle gösterime sokabiliyordu ya da sokulabiliyordu. O, hiçbir zaman kaderine isyan etmemişti mutlaka istediklerine kavuşacağını biliyordu ancak nasıl kavuşacağı hakkında düşüncelere sahip değildi. Hayat bu senin tam ayağına uyan bir ayakkabı değildi ki Ona çok dar gelip, çok sıkıp canını acıtmıştı bu ayakkabı. Sığındığı o umutlar da kerata olmuyordu artık olsalarda fark etmezdi ama ayakkabı zengin olduktan sonra tam ayağına oturmuştu. Ayakkabı parlatılmış ve cilalanmış bir sefillikten başka bir şey değildi. O, düşlerinin sefiliydi. Onun düşleri onu İstanbu'la getirmişti. Düşlerini elde etme hırsı onu kamçılamıştı ve zengin olunca içinde o kamçıların acısının hiç dinmeyeceği izler olduğunu anlamıştı.
O, zengindi ama o zenginlik Ona kirli pırlantalarla süslü bir elbiseden farksız değildi. O zenginliği değil zenginlik onu transparan yürüyüşlere sokmuştu. Ne üzerinden elbiseyi çıkarabiliyordu ne de artık çıkardığı zaman bir şeylerin değişeceğini ya da onun için bir anlam ifade edeceğini düşünüyordu. Onun saflığı eski bir elbise gibi zenginliğin görkemli ihtişamının dolabiında asılmıştı. Ve artık onu oradan alıp giyse de fark etmezdi ama bundan sonra giyebileceği kadar giyecekti. Daha önceden onun saflığını üzerinden sökenler, yırtanlar üzerinde kirletenler olsa da. Hiçbir kuru temizleme(vicdan) bu kirliliği temizleyemezdi. Dış yüzeyde temizleme olsa bile kumaşta yani ruhunda leke kalacaktı. Düşlerinin lekesi, önemli olan nasıl zengin olduğu değil neden zengin olduğuydu ve artık nasıl bu zenginliği yaşadığıydı. Parlatılmış sahte bir mücevher gibiydi onun zenginliği aslı sahte dışı gösterişli.
Aralık 2006
Düşlerininm lekesi(Kaygan yol)
gülümseme; ikinci el tezgahlara düşmüş eski hatıralar gibi üzeri makyajlanmış sarkık geçmişin, sayı boncukları gibi tezgahlara dağıtılmış hezeyan pazarında...
donu düşük kelimeler
kaygan yolda düşer
çıktı köyünden Kezban
bohçası sırtında isyan
kız başına nere gidersin
yol kaygan düşersin
aldatmak;
zerafeti bozuk sadakat elbisesi
yarı açık düğmeler
minneti çarpıtılmış özveri
inanmak;
jartiyeri kaçık aldanış
malik ruhun yatağında
saflığı örten ruj lekesi
açık saçık öpücükler
barakalaşmış arzuların
kerpiç sevgileri
yakası açılmadık cümleler
amacı bozuk mala darbeleri
aşkının hizmetçi bedenine
ülküsü malikhane
mülkü virane
şubat 2006 |