Perdelerin hemen hepsi sıkı sıkıya kapatılmış odada, duvardaki onsekizinci yüzyıldan kalma antika duvar saatinin tıkırtılarından başka bir ses duyulmuyordu. Pahalı olduğu belli işlemelerle kaplı yatağın, hastanın nefes alışverişleri sırasında oluşan hareketlenmesi olmasa tamamen boş olduğu bile düşünülebilirdi. İlaç kokuları belki insanın genzini yakacak denli değildi ama odadaki ağır kehribar ve yıllanmış ahşap antikalardan gelen hafif küf kokusu yine de dışarıdan gelen birini fazlasıyla rahatsız edebilirdi.
Yataktaki belli belirsiz hareket yan odada bulunan ve günün büyük bölümünü odayı kamerayla izlemekle geçinen hastabakıcının gözünden kaçmamıştı. Birkaç saniye sonra odanın ağır kapısı yavaşça açıldı ve hastabakıcının iri bedeni yavaşça süzüldü kapı aralığından. Geniş bir gülümseme ile selamladı yatakta uyanmakta olan hastayı:
-Günaydın Bayan Holmer, sonunda uyanabildiniz. Sizin böylesi güzel bir günde yatağınızda tembellik etmenize izin vereceğimi düşünmüyordunuz herhalde. Kadının içten olduğu belli olan sıcak gülümsemesi -başka birisi olsa doğrudan rahatlatması gerekirken- yataktaki hastanın şaşkınlıkla açılmış gözlerini kıpırdatmadan ona doğru bakması dışında bir işe yaramamıştı. Orta yaşlı, şişman hastabakıcı doğrudan perdelere yönelerek onları aralamaya koyuldu. Bu arada hala konuşmaya devam ediyordu.
-Eğer birkaç dakikaya kadar uyanmamış olsaydınız Tanrı şahidimdir ben zorla uyandıracaktım sizi. Şişman kadının sözlerini yaptığı bu küçük şakanın etkisini attırmak istiyormuşçasına çıkan kıkırdama izledi. Buna karşın yataktaki hasta gördüklerine kayıtsız kalmaya devam ediyordu. Gözlerinde bulunan az önceki şaşkın ifade hala yerli yerindeydi.
Şişman kadın perdeleri iri parmaklarıyla kavrayıp çektiğinde bir anda içerisini dolduran güneş ışığı hastanın hafif bir çığlık koparmasına neden oldu. Genizden gelen ıstırap dolu bir çığlıktı bu ve öylesi güçsüzdü ki kendisinin bile zorlukla duyabildiği bir fısıltıdan öte gidememişti. Şişman kadın yine de sesin geldiği yöne doğru baktı gayriihtiyarî. Soru soran bir ifade vardı şimdi yüzünde. Kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırmıştı. Bir şey söylemesine fırsat vermeden eliyle perdeleri kapatmasını işaret etmişti hasta. Bir eliyle de gözlerini acıtan ışığın etkisini azaltmak için yüzünü kapamıştı.
-Kapa, kapa çabuk. Tanrım! Diye bir şeyler gevelediğini anlayabildi şişman kadın boğuk hırıltıların arasından. Aceleyle perdeleri eski haline döndürmeye çalıştı beceriksiz hareketlerle. Oda az önceki loş karanlığa geri döndüğünde bu kez daha sert çıkmıştı hastanın sesi.
-Sen… Sen de kimsin ve evimde ne arıyorsun? Şimdi şaşırma sırası şişman kadındaydı. Kekeleyerek yanıtladı
-Benim Karen, özel hemşireniz. Yataktaki hastanın anlamamış gibi bakışları üzerine devam etti Karen. Bu kez soru soruyor gibiydi:
-Beni hatırlıyorsunuz öyle değil mi? Yataktaki hasta kaşlarını çatmış bir vaziyette Karen’e bakmaya devam ediyordu. Dün gece çok içmiş olmalıyım diye düşündü önce. Martin’le yani nişanlısıyla yemeğe çıkmışlar ve şu anda hatırlamakta güçlük çektiği önemsiz bir konu hakkında tartışmışlardı. Sonra Martin’den kendisini eve bırakmasını rica etmişti. O kızgınlıkla eve gelir gelmez bir ya da iki kadeh bourbon içtiğini hatırlıyordu. Sonra da sıcak su ve köpükle doldurduğu küvetinde uyuyakaldığını. Şimdi ise tamamen yabancı bir odada uyanıyordu. Üstelik tanımadığı bir kişi onun özel hemşiresi olduğundan bahsediyordu. Şaka, evet bu bir şaka olmalıydı. Belki de Martin’in barışmak için düşündüğü ipe sapa gelmez şakalarından biriydi bu. Biraz sonra kapının ardından beliriverecek, sırtını kapıya dayayarak ışıltılı gözlerle ona bakıp merhaba sevgili diyecekti buğulu bir ses tonuyla. Ve sonra o inanılmaz kahkahasıyla odayı çınlatacak, türlü şaklabanlıklarla onu güldürmeye çalışacaktı. Kafasında kurduğu hayal o denli gerçekçiydi ki bir an kapıya doğru bakakaldığını fark etti düşünürken.
-Bayan Holmer? Hastabakıcı iyiden iyiye endişelenmişe benziyordu. Sorusunun yanıtını beklemeden devam etti:
-İyi misiniz? Rita için bu yaşadıkları oldukça fazlaydı ve şakanın tadı iyiden iyiye kaçıyordu. Yataktan çıkmak için bedenini çevirmeye kalktığında bunu başaramayacak kadar bitkin olduğunu fark etti önce. Kemikleri dayanılmaz bir ağrı içinde kaldı bir anda. Tüm eklemleri birbirine geçmiş gibiydi adeta. Acıyla yüzünü buruşturdu. Hastabakıcı yataktaki bu beklenmedik hamle üzerine hemen hareketlendi olduğu yerde.
-Durun size yardım edeyim Bayan Holmer.
-Uzak dur benden diye fısıldadı Rita. Sesi az öncekinden daha gür çıkmıştı şimdi. Bir eliyle kavradığı yorganı kaslarındaki tüm liflerden gelen dayanılmaz ağrıya rağmen hafifçe sıyırdı üzerinden. Ve dondu kaldı. Tüm kanının çekildiğini hissetti bir anda. Elleri… Elleri kendisinin değildi. Bu gördükleri gerçek olamazdı. İncelmiş ve pörsümüş bir deri parçası tarafından sarılmış parmaklar kendisinin olamazdı. Titremekte olan uzantılara iğrenerek ve korkuyla baktı. Kırış kırış olmuş ve yer yer kahverengi lekelerle kaplanmıştı tümüyle. Nefesinin kesildiğini hissetti. Elini istemsizce yüzüne götürdü sonra. Az önce iğrenerek baktığı uzantıların yüzünde dolaştığını hissedebiliyordu. Daha da kötüsü parmak uçlarında hissettiği şeyin ne kadar ürkütücü olduğuydu. Yüzü… Kurumuş bir nehir yatağından daha canlı değildi…
XXX
Doktor Dempsey gayet ölçülü bir biçimde karşısındaki adama bir şeyler izah etmeye çalışıyordu. Kapı aralığından ikisinin konuştuklarını uğultu bir biçiminde algılayabiliyordu ancak bu uzaklıktan konuştuklarını duyması mümkün değildi. Aslında çok da umurunda olduğu söylenemezdi. O hala yaşadığı şokun etkisi altındaydı. 28 yaşında, iyi bir işi olan, sevdiği adamla birlikte mutlu bir geleceğe doğru yola çıkmaya hazır, hayata sıkı sıkıya bağlı neşe dolu bir kadındı o. Babasını çok erken yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen karşısına çıkan zorlukların üstesinden gelmeyi başarmıştı. Üniversiteyi bitirdikten sonra girdiği hukuk bürosunun gözde elemanlarından olmayı kısa sürede başarmıştı. Ele aldığı davaları en ince ayrıntısına kadar planlar, haftalarca süren araştırmalarını iddia makamının sürebileceği tüm tezleri çürütme adına yürütürdü. Karşısına çıkabilecek tüm olasılıkları göz önünde bulundurur ve kendisine daima bir alternatif plan yaratırdı. Oysa, oysa şimdi beyni ona hiç yardımcı olmuyordu. Uyandığında her şey birden değişivermişti. Hiçbir şey bıraktığı gibi değildi. Ona ait olmayan bir evde ve daha da kötüsü ona ait olmayan bir bedende, ağrılar içinde uyanmıştı. Bir gecede –doktorun söylediğine göre-tam 54 yıl yaşlanmıştı. İnanılır gibi değildi bu. Delirmiş olmalıydı evet bunun başka bir açıklaması olamazdı. Düşüncelerini toplamaya çalıştı ama zihni gitgide bulanıklaşıyordu…
—Alzheimer gittikçe ilerliyor dedi fısıltılı bir biçimde Doktor Dempsey. Konuştuklarını hastanın duymasını istemiyor gibiydi anlaşılan.
—Ona bir sakinleştirici verdim. Az sonra derin bir uykuya dalacak. Uyandığında her şey normalmiş gibi davranırsanız pek bir sorun olmaz. İlaçlarını ise düzenli bir şekilde almaya devam etmeli. Bu seviyedeki bir rahatsızlık için tedavi edici olmayacaktır ama nöbetlerin gelmesini biraz seyrekleştirecektir. Bu da iyi bir şeydir sanırım diye omuz silkti doktor. Doktorun bu umursamaz tavrı karşısındaki adamı pek rahatsız etmedi. Büyükannesinin geçirdiği nöbetler çok alışılagelmişin dışında değildi onun için. Neredeyse altı yıldır benzer şeyleri sürekli yaşıyorlardı. Annesinin onu bir enstitüye yatırılması konusunda babasını ikna etme çabası sonuç verseydi şimdi bu can sıkıcı ayrıntılarla ilgilenmek zorunda kalmayacaktı. Evde kalan tek yetişkin olarak bir an önce anne ve babasının Baltimor’dan dönmelerini diledi içinden.
Endişe dolu bakışlarını ellerine kaydırdı yine. Bir deri bir kemik kalmış uzantılardaki tanıdık tek şeye ilişti gözü. Parmağındaki o garip yüzüğü bir yerden hatırlıyordu sanki. Onu daha önce görmüş olduğuna yemin edebilirdi. Düşünceleri yavaş yavaş dağılıyordu. Dikkatini toplamayı denedi ama olmuyordu. Doktorun verdiği ilacın etkisi diye geçirdi aklından. Kafasının yastığa gittikçe daha çok gömüldüğünü hissedebiliyordu. “Onu gördüm, onu gördüm” diye fısıldadı. Zihni gittikçe bulanıklaşırken hatırladı birden. Martin’in tartıştıkları gece verdiği bir hediyeydi o. Beğenmemesine rağmen takmıştı sorun çıkarmamak için. “Büyükannemin” demişti nişanlısı yüzüğü gülümseyerek ona doğru uzatırken. Belli belirsiz bir gülümseme belirdi dudaklarında kendini kaybetmeden hemen önce. Az ilerisinde tuttuğu parmakları gevşeyerek yana düştü. Çelimsiz parmaklarına hayli bol gelen garip görünümlü yüzük parmaklarından sıyrılıp odanın ahşap zeminine yuvarlandı sonra…
XXX
Gloria için bugün çok önemliydi. Yeni işindeki ilk günüydü ve beğenilmesi halinde devamının olacağını umduğu bir işti bu. Holmer malikânesi hayallerini süsleyen görkemli yapıları bile gölgede bırakacak cinstendi. Ailenin, kimya endüstrisi dışında bankacılık ve emlak piyasasından elde edilmiş hatırı sayılır bir serveti vardı. Hatta Forbes dergisinin Eylül 2009 sayısının kapağına çıkacak kadar da büyüktüler. Gerçi Gloria için bunun pek önemi yoktu. Ne kadar zengin oldukları umurunda bile değildi. Evin oda temizliğine bakan kızlardan birinin aniden rahatsızlanması sonucu onu göndermişlerdi temizlik şirketinden. Evdeki onaltı odanın temizliği için görevlendirilmiş dört hizmetçiden birinin yerini alacaktı. Bu işler için tecrübeli sayılırdı. Sekiz çocuklu bir Meksika ailesinin en büyük çocuğu olarak doğmak zaten ister istemez ev işlerinde insana alışılagelmişin dışında bir beceri kazandırıyordu. Fakir bir aileden geliyordu, hemen hemen tüm göçmen aileleri gibi. Hayat pek seçme şansı tanımamıştı kendisine.
Bir Meksikalı olarak fazla beyaz tenli olduğu düşünülebilirdi. O bunun atalarından birinin Avrupalı göçmenlerden birisi olduğu yönünde bir inanışa kapılmasına neden olmuştu yıllar yılı. Anne ve babasına bununla ilgili defalarca soru sormuş ve hayli üstelemiş olmasına rağmen bu inancını destekler bir bulguya rastlayamamıştı ama yine de böyle düşünmek hoşuna gidiyordu. O gerçekten çok güzel bir kadındı. İncecik bilekleri, düzgün bacakları ve biçimli kalçaları ile bir kuğu edasıyla yürümesi bile birçok erkeğin başını döndürmeye yeterdi. İri siyah gözleri ve etli dudakları ile adeta bir moda dergisinin kapağından fırlamış gibiydi. Daha önce çalıştığı işyerlerinde uygunsuz tekliflerle karşılaşmıyor değildi elbette. Hatta son çalıştığı evin beyinin cüretkâr tavırları hafta sonunu bile görememesine neden olmuştu o evde. O her Pazar sabahı kiliseye aksatmadan giden iyi bir katolikti ve böyle bir şeyi yapması değil düşünmesi bile olanaksızdı.
Evin zilini çaldığında yaşlı bir hizmetkâr kapıda karşıladı onu. Zaten geleceğini daha önceden haber verdikleri için uzun uzadıya kendini tanıtması gerekmedi.
—Bayan Fernandez diye soru soran bir şekilde bakmıştı ona kapıdaki adam. O da evet anlamında başını sallamıştı. Tanışma faslı bu kadardı sadece. Böyle bir işte çalışmak için iyi bir araştırmadan geçmiş olması gerekiyordu. Şirketin bu konuda müşterilerinin beklentilerini karşılayacak düzeyde hassas davrandığını biliyordu. Daha önce çalışmış olduğu yerlerden aldığı referanslar oldukça iyi iş görmüştü. Alt katta hizmetçiler için ayrılan soyunma odasında üzerini değiştirdikten sonra kapıda kendisini karşılayan Bay Crowling tarafından diğer çalışanlarla tanıştırıldı. Daha sonraki kısım çalışacağı yer ile ilgiliydi. Evin onun payına düşen odalarını dolaştılar birlikte. Aslında çok fazla şey değildi ondan bekledikleri. İşin zamanında ve eksiksiz yapılması genel prensipti sadece.
Yukarıdaki odalardan biri ile ilgilenmesi istendiğinde mutfak masasında az önce tanıştığı diğer hizmetçilerden biri olan Sally’nin ikram ettiği çörekten minik bir ısırık henüz almıştı. Tatlı bir sohbetin henüz başıydı ama bugün ilk gündü ve ilk intiba çok önemliydi. Üst katta, koridorun sonundaki oda tarif edilmişti kendisine. Odaya yaklaştığında kapıda fısıltıyla konuşan iki adam ve hemen onların yanında duran iriyarı kadını gördü. Kadının kıyafetlerinden Sally’nin hastabakıcısı olduğunu çıkarabilmişti. Onu gördüklerinde konuşmalarına bir süreliğine ara verdiler. Hastabakıcı daha önce tanıştırılmadıkları halde onun kıyafetinden ne için geldiğini anlamıştı. Kafasıyla Gloria’ya odayı işaret ederek konuşmaları kesilen adamlardan izin istedi. Gloria şişman kadının ardından aralık duran kapıdan içeri girdiğinde kapıdaki adamlardan genç olanının onu süzen bakışlarının sırtında dolaştığından emindi. Genç adamdan hoşlanmamıştı.
XXX
Odaya girdiğinde duvar kenarındaki kocaman yatağı gördü önce. Uyumakta olan yaşlı kadını rahatsız etmemek için oldukça dikkatli davranması gerekiyordu anlaşılan. Yataktaki yatan kadının evin sahibi olduğu dışında bir bilgi alamamıştı çenesi düşük yeni arkadaşından. Aslında heyecanlı bir şekilde anlatmaya hevesliydi genç kız hatta buna başlamıştı bile ama işte tam o sırada yukarı çağrılmıştı Gloria. Hastabakıcı ona odayı gösterdikten sonra sessiz ve çabuk olmasını isteyerek diğerlerinin yanına dönmüştü. Gloria ise vakit kaybetmeden işine koyuldu. Birkaç dakika sonra bir inilti duyduğunu sandı ve olduğu yerde döndü. Yataktaki hastanın bir şey isteyebileceğini düşünerek yatağa doğru yöneldi ama daha birkaç adım atmadan yaşlı kadının hâlâ derin bir uykuda olduğunu fark etmişti. Uykusunda çıkarmış olmalıydı az önce duyduğu sesi. Tekrar işine doğru dönerken bir an durdu. Yatağın kenarındaki bir şey gözüne çarpmıştı. Yere düşmüş küçük bir broş olduğunu sandığı şeye doğru ilerledi. Eğildi ve garip görünüşlü yüzüğü eline aldı. Parmak uçlarında çevirerek merakla yüzüğü inceledi. Dudaklarını bükerek pek beğenmediğini belli eder biçimde omuzlarını silkti. Bir yandan da yataktaki hastaya bir göz attı. Yaşlı kadın hala uyumaya devam ediyordu. Elindeki yüzüğü yavaşça komodinin üzerine bırakmak üzereyken bir an kararsızlık geçirdi. Yüzüğün parmağında nasıl görüneceğine dair merak içini kaplamaya başlamıştı. Kapının ardındaki sesler hala gelmeye devam ediyordu. Arkasını yatağa doğru dönerek yüzüğü yavaşça parmağına geçirdi. Sonra parmaklarını öne doğru uzatarak nasıl durduğuna baktı garip görünüşlü yüzüğün. Hayır, beğenmemişti. Zenginlerin zevklerini anlamakta güçlük çekiyordu. Bunu kim takardı ki parmağına… Muhtemelen manevi bir değeri olmalıydı yüzüğün. Nasıl bir anlamı olduğu konusunu da merak etmiyor değildi. Çenesi düşük arkadaşına bunu sormayı düşünüyordu. Nedenini bilmese bile en azından birlikte fikir yürütebilirlerdi. Gülümsedi, Sally’yi sevmişti. Onunla iyi arkadaş olacaklarına neredeyse emindi. Ama artık işini bitirmişti ve odadan ayrılmalıydı. Sol elini parmağına götürerek yüzüğü çıkarmaya çalıştı. Yüzük parmak boğumunda takılı kalmıştı. Çıkarmak için bir kez daha yokladı ama yine aynı şey olmuştu. Oysa yüzüğü takarken bol olduğunu bile düşündüğünü hatırlıyordu. Sol eli ile kavradığı yüzüğü bu sefer zorlayarak çıkarmayı denedi. Yüzük parmağındaki deriden bir parça sıyırdı ama birkaç milimetre dışında ilerlemedi bile. Gittikçe huzursuzlaşmaya başlamıştı. Yeni başladığı bir işte böylesi bir durumda karşılaşmak canını sıkmıştı.
Yaklaşmakta olan ayak seslerini duyunca bıraktı yüzükle mücadeleyi. Elindeki toz bezini parmaklarını örtecek şekilde elinde tutması farkında bile olmadan yaptığı bir hareketti. Hastabakıcı kadın Gloria’nın yüzüne dikkatli olarak baksaydı eğer, yanaklarındaki suçüstü yakalanmış çocuklara özgü o pembeliği fark edebilirdi. Ama kadın içeri girdikten sonra sadece odaya göz gezdirmiş ve “işin bittiyse çıkabilirsin” demişti kısık bir sesle. Gloria toz bezini parmaklarının arasında tutarak çıktı dışarı. Bir an önce şu lanet şeyi parmaklarından çıkarıp yerine koymalıydı. Şu an bu düşünebildiği tek şeydi. Seri adımlarla odadan çıkarak merdivenlere yöneldi. İkinci kez kapıdaki genç adamın bakışlarını sırtında hissetti. Bu sefer aldırmadı bile.
Kat hizmetçilerinin kullandığı tuvaleti sorduğunda Sally hala bıraktığı yerdeydi. Ağzı çiğnemekte olduğu çörekle dolu olduğundan eliyle işaret etti ona sorduğu yeri. Gloria doğrudan işaret ettiği yere yönelmişti. Sally tabaktaki son çöreği ısırırken garipliği fark etmedi. Şu an için tek düşünebildiği tabağına birkaç çörek daha ilave alıp almama konusundaki kararsızlığıydı. Bedenine doğru bakışlarını kaydırıp hüzünlü bir iç çekti. Dudaklarının kenarındaki kırıntıları diliyle temizleyip ıslanan bölgeyi elleriyle kuruladı. Haftalardır ertelediği rejime artık başlayacaktı.
İçeri girdiğinde aynadaki halini gördüğünce şaşırdı Gloria. Gözlerinde endişeli bakışlar vardı şimdi. Ellerini sabunlayarak daha kaygan hale getirmeli ve bu yüzükten kurtulmalıydı. Bolca sıvı sabun kullanarak ellerini iyice köpürttü. Köpüğü yedirerek parmaklarını ovaladı ve yine denedi. Ama yüzük şimdi daha da sıkıyor gibiydi parmaklarını. Parmaklarındaki boğuma bile gelmedi bu sefer. “Parmaklarım şişmiş olmalı” dedi ümitsizce. Bir an evvel o yüzüğü yerine koymalıydı. Yoksa yeni bulduğu bu işi kaybetmekle kalmayacak bir de hırsız muamelesi görecekti. Birkaç dakika daha uğraştıktan sonra artık daha fazla denemesinin anlamının olmadığına kanaat getirdi. Eğer gün boyunca parmaklarını saklamayı başarabilirse, eve döndüğünde parmaklarının şişliği de inince onu çıkarabilirdi. Ertesi gün malikâneye geldiğinde de odaya bir yolunu bulup girer ve yüzüğü bulduğu yere bırakabilirdi. Şimdi sakin olması ve renk vermemesi gerekiyordu. Artık işine odaklanmalıydı. En azından mesai bitimine kadar…
XXX
Metrodan indikten sonra eve varması için iki blok daha yürümesi gerekiyordu. Yeni işyerindeki ilk gün şu lanet yüzük olayı dışında gayet iyi gitmişti. Bir an önce eve varmak için sabırsızlanıyordu. Köşedeki markete uğrayıp yiyecek bir şeyler alması gerekiyordu ancak bunu bile düşünecek durumda değildi. Dünden kalan pizza ile yetinecekti. Eve kadar hızlı adımlarla yürüdü. Bir iki sokak serserisinin yılışık sözlerini duymazlıktan geldi. Düzenli bir işi olduğunda ilk yapacağı şey nefret ettiği bu mahalleden taşınmak olacaktı. Çantasından çıkardığı anahtarlarla evin kapısını açtı. Kilit her zamanki gibi ona kısa süreli bir zorluk çıkarmıştı tabi. İçinden usturuplu bir küfür savurarak kapıyı arkasından kilitledi.
Üzerindekileri koltuğun yanına bırakarak doğrudan banyoya yöneldi. Sonra yüzünü buruşturarak geri döndü. Mutfaktaki sıvı yağ şişesine ihtiyacı olacaktı. Küçük bir kararsızlık sonrası şişenin tamamını alarak banyoya geçti. Kendi kendine söylenerek şişenin kapağını açtı. Yağı parmaklarına sürmeden önce uzattığı elini inceledi. Parmakları pek şişmiş gibi durmuyorlardı ancak yüzük sabah bıraktığı yerde duruyordu. “Nasıl böyle bir aptallık yaptım” diye geçirdi içinden. Sonra kapağı açılmış şişeden bir avuç dolusu yağı avucuna boşalttı. Sonra da parmak aralarını güzelce ovuşturdu. Yağı parmağındaki yüzüğün temas ettiği bölgeye doğru iyice yedirdi. Artık yüzüğü bulunduğu yerde rahatça çevirebiliyordu. Gülümsedi, sonra yüzüğü yavaşça ilk boğuma doğru itti. Yüzük boğuma kadar ilerledi ve oraya geldiğinde bir kez daha durdu. Biraz daha zorladı ama değişen bir şey olmadı. Sonra yüzüğü geri çekerek daha hızlı bir şekilde tekrar az önceki engele doğru itti. Bu kez yüzük boğuma bile ulaşamamıştı. Birkaç dakika uğraştıktan sonra yüzüğü döndüremediğini fark etti. Sanki yüzük gittikçe küçülüyordu…
Banyodan çıktığında sinirden ne yapacağını bilmez haldeydi. Titreyen parmaklarıyla çantasından çıkardığı sigarayı ağzına götürdü. Göz ucuyla sigaranın üzerindeki lekeye baktı sonra. Parmaklarına sıvanan yağ sigaraya da bulaşmıştı. Yine küfretti. Bugün bu kaçıncı kez oluyordu kim bilir. Oysa aslında pek ağzı bozuk biri değildi. “Şu lanet yüzüğün bana yaptığına bir bak” diye söylendi. Onu parmağına taktığından beri neredeyse ruh hali bile değişmişti. “Ruhumu esir alıyor sanki” dedi içinden. Sonra da kendi dediğine güldü. “Sakin ol Gloria” dedi bu kez yüksek sesle. Mutfaktan aldığı bir peçeteyle elini sildi. Bir sigara yakacaktı, yağı temizlemesinin acelesi yoktu. Nasılsa bir işe yaramamıştı. Sigarayı yaktı, derin bir nefes aldı ve başını arkaya doğru attı. Odanın sararmış tavanına doğru dumanı üfledi. Yarın ilk iş bir kuyumcuya gidecekti. Gerekirse yüzüğü keserek çıkartacaktı. Sonra da güzelce lehimletir ve hiç iz bırakmayacak şekilde tamir ettirebilirdi.
Yatağına uzandığında vakit hayli geç olmuştu. Yarın normalden daha erkenden kalkacaktı. Yarım saat kadar geç kalabileceğini söylemişti telefonda Bay Crowling’e. Nedenini sorduklarında söyleyeceği yalanı bile hazırlamıştı ama bereket adam fazla ısrarcı olmamıştı. İlk günden eksi puan alma endişesi, adamın beklenmeyen ölçüde anlayışlı ses tonuyla bir anda dağılıvermişti. Yeni iş yerini ve çalışma arkadaşlarını sevmişti doğrusu. Işığı kapatarak üzerindeki pikeyi boynuna kadar çekti. Uyumadan önce her zamanki gibi duasını etti ve gözlerini kapadı…
Hemşire Finley pencere kenarındaki tekerlekli iskemlede oturan yaşlı kadına gülümseyerek baktı. Bakımevine henüz yeni gelmişti ama diğerleri ile daha ilk günden tartışmaya başlamıştı bu huysuz kadın. Tüm günü pencereyi izlemekle geçiriyor yemek yemek dışında hiçbir aktivitede bulunmuyordu. Birkaç kez onunla konuşmayı denemişti ama yüzünü pencereye çevirerek sessiz kalmasını izlemişti sadece. Yakında alışır diye düşündü. Üstelik az sonra görüşeceği ziyaretçisi keyfini yerine getirebilirdi. Pencereye doğru ilerlediğinde kadının uyuyakaldığını gördü. Bütün gün ortalığı ayağa kaldıran cadaloz kadından şimdi eser yoktu. Kırlaşmış saçları ve yüzünü dolduran çizgileri ile çok tonton görünüyordu. Onu uyandırıp uyandırmama konusunda kararsızlık geçirdi. Ama ziyaretçisinin geldiğini duyup da ona haber vermediğini öğrenirse eski halini mumla arayabilirlerdi. Bu riski göze alamazdı. Onu bir şekilde uyandırmalıydı. Yanına kadar gitti ve kulağına doğru hafifçe eğildi. Olabildiğince tatlı bir ses tonuyla seslendi sonra iskemledeki yaşlı kadına:
—Bayan Fernandez uyanın lütfen, ziyaretçiniz geldi!
XXX
Titreyen parmaklarıyla tuttuğu kaleyi koridor boyunca ilerleterek rakibinin vezirine doğru yöneltti. Diğer eliyle veziri bulunduğu kareden alarak az önce önüne kadar getirdiği kaleyi yeni yerine yerleştirdi. Yüzünde memnuniyetini belli eden bir gülümseme oluşmuştu şimdi. Sol elindeki siyah veziri dikkatli bir şekilde kutusuna yerleştirirken karşısındaki yaşlı zenciye takılmadan edemedi:
—Vezirine veda etmenin zamanı gelmişti Isaac. Unutmadan, şah! Tok bir kahkaha ve ardından gelen kısa süreli bir öksürük nöbeti izledi bu konuşmayı. Yaşlı zenci iri dudaklarını büzerek kendisi için hayli endişe verici bir hal almaya başlayan oyun tahtasına göz attı tepki vermeden önce. İyi bir satranç oyuncusu olduğu söylenemezdi belki ama yine de son zamanlarda dikkatini toplamakta oldukça güçlük çekiyordu. Sessiz bir ortama ihtiyacı vardı konsantre olmak için. Oysa bunu gerçekleştirmek bu tımarhaneye dönmüş bakımevinde pek mümkün değildi artık. Son zamanlarda alışılageldiği üzere bir çığlık böldü tam o anda sessizliği. Kafasını kaldırarak diğerlerinin yaptığı gibi gürültünün kaynağına doğru baktı. Şu köşedeki ihtiyar kadın tüm huzurunu bozmuştu burasının. Geldiği ilk günden beri sürekli sızlanıyor, önüne gelen herkesle ağız dalaşına giriyordu. “İyice bunamış” diyordu onunla ilk iletişime girmeyi deneyen Elanor. Kendisi de pek farklı düşünmüyordu aslında o kadın hakkında. Diğerleriyle iletişime girmemeye özen gösteriyordu ihtiyar kadın. Kendisine bulaşılmadıkça kimseyle konuşmuyor tüm günü tekerlekli iskemlesinde pencereden dışarısını seyretmekle geçiriyor ve çoğu kez de bulunduğu iskemlede uyuyakalıyordu. Son günlerde oyun odasının en sessiz saatleri işte böyle saatlerdi. Yine öyle geçirdiği günlerden biriydi aslında bugün de. Ama birdenbire yine çıldırıvermişti yanına gelen hemşire onu uyandırdığında. Sessizliği bölen bir çığlıkla ayağa kaldırmıştı yine oyun odasını.
Anlaşılmaz kelimelerle bağırdığını duyuyordu onun, karşısındaki hemşireye. Bir ara parmağındaki yüzüğü fırlatıp attığını görmüştü yere. Yüzük yerde yuvarlanarak kapının önüne, -o zamana kadar fark etmediği- genç adamın ayaklarının dibine kadar gelmişti. Adamın şaşkın bakışlarını o mesafeden bile görebilmişti. Genç adam eğilerek yerde bulunan yüzüğü almıştı ve şaşkın bakışlarla hâlâ olup biteni anlamaya çalışıyordu. Hemşire yaşlı kadını sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da kapıda beklemekte olan genç adama gitmesini rica ediyordu. Görülen o ki genç adam yaşlı cadının yeni ziyaretçisi olmalıydı. Kadının onu kabul etmek bir yana tanıdığından bile şüphesi vardı sanki. Kapıdan içeri koşarak giren iki iriyarı hastabakıcı genç adamı iterek pencere kenarına ulaştılar. Bir anda yaşlı kadının kolları tutarak onun kendisine zarar vermesini engellemeye çalıştılar. Arkalarından gelen Doktor Jones hastaya sakinleştirici iğne yapılması için komut vermişti bile. Yapılan iğnenin ardından hâlâ delicesine etrafa bağırmakta olan kadını odasına doğru götürdüler az sonra. Oyun odasındaki az önceki çılgın gürültü yerini sessiz mırıltılara bırakmıştı şimdi. Birkaç dakika içinde odadaki herkes eski durumlarına dönecekti hatta çoğu yaşananları anımsamayacaktı bile.
Kapıda ise hastanın durumu hakkında sarışın genç adama hararetli hararetli bir şeyler anlatan hemşirenin sesleri duyuluyordu. Bu mesafeden söylediklerini duymasa bile ziyaretçiye endişe edilmesi gereken bir durum olmadığını söylüyor olmalıydı. Genç adamın avucundaki yüzüğü yavaşça cebine koyduğunu gördü hemşireyi dinlerken.
–Sıra sende Isaac ama sanırım oyun bitti dedi karşısındaki ihtiyar adam yılışık bir şekilde sırıtarak. Kafası iyice karışmıştı. Yüzünü buruşturarak oturduğu yerden kalktı. Susamıştı…
XXX
Garson nazikçe yaklaştı masaya. Genç çiftin memnun kalması için gereken yapılacaktı. Yüklü bir bahşişin kokusunu bir mil mesafeden bile alabilirdi. Yumuşak bir ses tonuyla sordu:
—Hoş geldiniz efendim. Ne alırdınız?
Garsonun beklediği yanıt konuşmaya hazırlanan genç adam yerine karşısındaki güzel kadından gelmişti.
—Sanırım siparişimizi birkaç dakika sonra verebiliriz. Öyle değil mi hayatım? Bir yandan da gülümseyerek karşısında oturan adama baktı. Genç adam omzunu silkerek:
—Evet dedi. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu ama yine de sevgilisinin kafasından geçen bir şeyler olduğundan emindi. Biraz sonra gelin lütfen.
Garson peki anlamında başını salladı ve:
—Nasıl isterseniz efendim dedi. İlgilenmesi gereken diğer masalara doğru yöneldi sonra. Garsonun masadan ayrılmasını yüzündeki mutlu gülümse ile izledi genç kadın. Onun söyleyeceklerini duyma mesafesini terk ettiğine ikna olduktan sonra döndü karşısındaki adama:
—Bugün biliyorsun özel bir gün sevgilim. Genç adam ensesindeki tüylerin dikildiğini hissetti o anda. Genç kadın devam etti:
—Bu günü özel kılan şey… Hımmm uzun uzadıya konuşamayacağım. Sabırsız hareketlerle yanındaki çantaya uzandı eli. Bir çocuk gibi heyecanlıydı adeta. Karşısındaki adamın hayret dolu yüz ifadesi eşliğinde çantasından çıkardığı kutuyu uzattı kıkırdayarak.
—Bu senin dedi sonra gülümseyerek. Gözlerinden okunan saf sevgi dışında bir şey değildi. Adam böyle bir şeyi beklemiyor gibiydi. Şaşkın gözlerle kadının uzattığı kutuya baktı ve sonra onu eline aldı. Söyleyecek şey bulmakta güçlük çektiği belliydi. Beceriksiz hareketlerle kutuyu açtı. Gözleri iri iri olmuştu şimdi. Bir rolex beklemiyordu. Hele hele nedenini bilmediği bir hediye almayı hiç düşünmemişti.
–Aman tanrım diye kekeledi saate bakarak. Şimdi aklından geçenleri tarif etmek olanaksızdı. Bugünü tamamen unutmuştu. Bugün tanışmalarının birinci yıldönümü olmalıydı. “Kahretsin” diye geçirdi içinden. Bunu nasıl unutabilirdi. Zaman kazanmalıydı. Oturduğu sandalyeden uzanarak minik bir öpücük kondurdu sevgilisinin dudaklarına.
—Teşekkür ederim dedi fısıltıyla. Genç kadın yanaklarında oluşan hafif pembelikle gülümsedi tekrar. Şimdi de kendisine sıra geldiğini düşünüyor olmalıydı. Genç adam pahalı saati bileğine takarken şimdi bu durumda ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu.
—Şimdi… Ben diye bir şeyler gevelerken aklına gelen şeyle yüzü aydınlandı birden. Elini ceketinin cebine götürerek bulduğu şeyi kavradı. “Elindeki şey hiçbir şeyden daha iyidir” diye geçirdi aklından. Sabah büyükannesini ziyareti sırasında onun fırlattığı yüzük onun tek kurtuluşuydu. Sabırsızlıkla hediyesini bekleyen kadına uzattı sonra onu Martin.
—Seni seviyorum Rita diyerek...
Son |