FRP FORUM  |  Kayıt  |  Üyeler  |  Giriş       

Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki  
DENETMEN

   Kayıt: 25 Nis 2009
   Mesajlar: 373
Nerede olduğunuz farketmez, sadece gece bekleyin yeterli Twisted Evil
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
yok daha yeni baktım sayın kızıl gölge. ilgileneceğim. Ama önce incelemem lazım.
Şey ben orta dünyayı fazla sevmem. Smile) Kendi maceramı yazabilir miyim Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Hzr 2008
   Mesajlar: 3461
Mavikral yazmış:
yok daha yeni baktım sayın kızıl gölge. ilgileneceğim. Ama önce incelemem lazım.
Şey ben orta dünyayı fazla sevmem. Smile) Kendi maceramı yazabilir miyim Smile


Kendi maceran için seni fısıltı tepelerine alalım.  Haryy potter da serbest bölgedir orası. Seversin çünki orada hayal gücüne göre yazıyorsun.

Tasvir denince akla ne gelir? FRP. O zaman ne diyoruz, gelin hepberaber yazıyoruz. Fantastik Edebiyat Resim

_________________
Yokluğun içindeyim...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Hzr 2008
   Mesajlar: 3461
Kubrat Ryon yazmış:
Nerede olduğunuz farketmez, sadece gece bekleyin yeterli Twisted Evil


Fantastik Edebiyat Resim Hımm, bul beni o zaman.  Korkunun anlamını ben de öğreneyim. Şuan fısıltı tepesindeyim, cesaretin varsa gel.

_________________
Yokluğun içindeyim...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 25 Nis 2009
   Mesajlar: 373
Geliriz dostum... Çığlık tepesine geçeriz oradan  Cool (Cesaretin varsa tabi  Wink )

_________________
Şşşş
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
Tasvir denince akla iyi bir şey gelir. Ne gelsin bir mekanı bir kahramanı bir bölgeyi anlatmak. Neyse yarışmayı daha fazla sabote etmeyeyim.Smile Herkese kolay gelsin.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 29 Ekm 2009
   Mesajlar: 1
Şöyle bir düşünüldüğünde kuru kuru mekan tasviri pek iyi olmaz gibi duruyor. Anlatıştaki kurguyu beş, altı satır eşliğinde tasvirin önüne yazma zorunluluğu getirilirse daha anlayışlı ve seçici davranılmış olur.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Misafir

   
   
    Tasvir başlı başına bir edebî tür olmadığı halde roman ve hikaye gibi eserlerde olayların, varlıkların, mekanın anlatımında vazgeçilmez bir yoldur. Tasvirin başarısı yazanın iyi gözlem yapmasına, duyulardan olabildiğince yararlanmasına, kendinden bir şeyler katmasına ve planlı olmasına bağlıdır. Eşyayı veya manzarayı sadece dış görünüşüyle, bir sıraya koymadan uzun uzadıya, gelişigüzel anlatmak okuyucuyu sıkar, bıktırır.


    Tasvir edilenler karşısında duyulan hislerin anlatıma dahil edilmesi, tasvire, canlılık katar, ruh verir. Dış dünyayı beş duyusuyla algılayan yazar, tasvir ederken duyularından yararlanır, benzetmeler yapar, kendi hislerini, öznel değerlendirmelerini de tasvire katar ama bunda aşırılığa gitmez. Yazıyı dağınıklıktan kurtarmak ve okuyucunun anlatılan yeri veya nesneyi zihninde daha kolay canlandırmasını sağlamak için konunun özelliğine göre anlatılanı yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, uzaktan yakına, yakından uzağa, soldan sağa, genelden özele, özelden genele, dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya, büyükten küçüğe… gibi bir sıraya koymak gereklidir.
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
Kayıp bölge’de bulunuyordu gizemli şehir. Dış dünya’dan çok az insanın görebildiği, üç bü-
yük gizli şehirden birincisinin en görkemli binasıydı. Efsaneye göre bu bina tamamen altınla
çevrili, gizemli şehrin sihirli kralına aitti. Sarayı çepeçevre kuşatan bu altın dış dünya’daki
bilinen altından değil, sadece bu gizemli şehirin sınırlarında bulunan, büyülü bir altında. O
kadar özel bir cevherdi ki yalnız krallık sarayında ve bir iki üst yönetim binalarında kulanı-
lıyordu.
   Altın saray gizemli şehirin en yüksek tepesi, Güney İzland adı verilen şehre hakim bir tepe
üzerinde bulunuyordu. Gizemli şehire çok uzak mesafelerde bile saray açık seçik görülebili-
yordu. Sisli havalarda uzaktan kuş bakışı bakıldığında tek o saray görünüyordu. Sarayı çevi-
ren bu altın çeşitli nedenlerle ayrılan insanların, tekrar döndüklerinde şehiri bulmalarına ola-
nak sağlıyordu. Altının sihiri de zaten burada yatıyordu. Bir nevi altın saray gizemli şehirin
anahtarı gibiydi.Sarayın bulunduğu İzland tepesi aşağıdan yukarıya doğru eğik bir açı ile yük
seliyordu. Bu yüzden İzland tepesinin altından ya da şehirin başka bir bölgesinden saraya ilk
defa bakanlar sanki saray üzerlerine yıkılacakmış gibi bir hisse kapılırlardı. Altın sarayın ha-
kim olduğu bu tepenin üzerinde, sarayın her iki tarafından suları hangi zamanlardan beri aktı
ğı bilinmeyen biri mavi, diğeri yeşil iki şelale akıyordu. Bu şelalerden bir tanesi kraliyet ailesi
ve saray çevresini temsil ederken, diğeri de şehir halkını temsil ediyordu. Mavi sarayı, yeşil
ise halkı simgeliyordu. Bunun anlamı kralla-halkın birbirine eşit, birbirini bütünleyen bir an-
lam taşıyordu. Bu iki şelale akmaya devam ettiği sürece bu eşitlik hiçbir zaman bozulmayacak
tı. Altın saray yarım disk şeklinde bir bahçe ile çevrilmişti. Bir kısmı sarayın ön tarafında, bir
kısmı arka tarafında, bir kısmı ise güneşin battığı taraftaydı. Yani yarım disk şeklindeki bahçe
üç kısma ayrılıyordu. Geriye kalan yarım diskin bir tarafı boşluk, bir tarafı ise altın sarayın in-
sanı rahatlatacak ezgiler söyleyen huzur gölünü oluşturuyordu. Huzur gölünde su içilmez ve
yüzülmezdi. Bu suyun berraklığı kadar ne gizemli şehirin ne de kayıp bölgenin hiçbir tarafın-
da başka berrak bir su yoktu. Huzur gölüne isteyen gelir, suyun dinlendirici ezgilerini dinleye-
rek üzerlerindeki stresi ve dertleri silkerlerdi.
     Altın sarayın mimari tasarımı, dış dünya’daki klasik birçok sarayın tasarımından oldukça
farklıydı. Saray birbirine paralel üç yüksek silindir şeklindeki kuleler ile, kulelerin arasında
bulunan yarım daire şeklindeki ana binadan oluşuyordu. Ana binanın yüksekliği üç yüksek
kulenin orta yükseklikleri ile eşitti. Altın sarayın arka tarafı yarım daire şeklinde iken, şehire
bakan ön kısmı dikdörtgen şeklindeydi. Kulelerin iki tanesi ana binanın yan taraflarındayken,
bir tanesi de binanın tam arkasındaydı. Bu üç kule birbirlerine hem ana binanın içerisinde,
hem de havada köprülerle bağlanıyordu. Birbirlerine eşit yükseklikte ve hemen hemen aynı
tasarıma sahip olan bu kuleleri zirve noktaları birbirlerinden ayırıyordu. Bu zirve noktalarının
en büyük özelliği gizemli şehirin dört temel simgesinden üç tanesi bu kulelerin tepesinde bulu
nuyordu. İşte en önemli ayrıntı buradaydı, sarayın tamamına yakını sihirli altınla inşa edilmiş-
ken, bu simgeler özel altından değildi. Sarayın altın kaplı olmayan bölgeleri bir bu simgeler
bir de sarayın içerisinde bulunan çok özel bir odaydı.
    Yarım daire şeklindeki binanın arkasında bulunan birinci kule de, gizemli şehir için çok ö-
nemli olan gökyüzünü simgeleyen, yıldırım imgesi bulunuyordu. Yıldırım simgesi gökyüzünü
maviliğine paralel olarak saf mavi elmastan yapılmıştı. Kulenin üçgen biçimindeki zirvesine
kırkbeş derecelik eğik bir açı ile yerleştirilmişti, bu simge gizemli şehirin kudretli ordusunu
temsil ediyordu. İkinci kulede ise beyaz saf elmastan yapılmış, özgürlüğü simgeleyen  yıldız
imgesi bulunuyordu. Bu beyaz yıldız simgesinin özgürlüğü simgelemesini en büyük nedeni
gizemli şehir halkının özgürlük kavramını gökteki sayısız yıldızların sayısı kadar geniş gör-
meleriydi. Saf beyaz elmastan yapılmış bu beyaz yıldız ikinci kulenin düz zirvesine doksan
derecelik dik açıyla yerleştirilmişti. Üçüncü kule ise bilim temsile ediyordu. Kulenin tepesin
de saf yeşil elmastan yapılmış halkalı bir gezegen bulunuyordu. Gezegen bilimi, gezegeni
çevreleyen halka ise bilim adamlarını temsil ediyordu. Kulenin tepesine hafif eğimli olarak
yerleştirilmişti.
   Sarayın ana etkeni olan yarım daire bina iki kattan oluşuyordu.Zaten bu durum, katların ay-
rıldığı noktalar dış taraftan bantlarla belirtilmişti. Ana binanın üstünde sadece küçük bir yapı
ile krallığın dördüncü simgesi bulunuyordu. Bunun haricinde binanın çatı kısmı tamamen
düz ve boşluktu. Binanın üstünde bulunan küçük yapı bilim kulesine yapışık bir biçimde inşa
edilmişti. Kayıp şehir kralları burasını bilim insanlarına özel olarak yaptırmışlardı. Çünkü
bilim başka hiçbir alana bulaşmadan bağımsızca çalışmalıydı. Bağımsız bir bilim, gelişmeye
en müsait bir bilimdi. Bu bina aslında o kadar küçük değildi, onlarca bilim adamı çeşitli alan-
larda ayrı şekilde çalışabiliyorlardı. Ancak kulelerin devasa yüksekliği ve ana binanın genişli
ğine kıyasla cüce bir biçimde görünüyordu. Bina kare şeklinde çatısı eğimliydi, dış cephesi
sade altınla çevrilmişti. Binanın üzerindeki dördüncü simge kraliyet simgesiydi. Yani krallı-
ğın resmi simgesiydi. Bu simge kartal ve kartalın üstünde bulunan güneş- kartal imgesi olarak
yapılmıştı. Güneş- kartal simgesine şehirin pek çok tarafında rastlamak mümkündü. Kartal,
kralı dolayısıyla krallığı, güneş ise sadece kralın kullanabildiği sihiri temsil ediyordu. Kartal
simgesi, diğer simgelerin elmastan yapılmasının aksine çelikten tasarlanmıştı, elmas ve çelik
her ikisi de son derece sert maddelerdi, ama kralın şahsiyetini temsil ettiği için kartal erkekli-
ğe işaret ederek çelikten yapılmıştı. Çelik özel bir madde türü ile kahverengiye boyanmıştı,
kartalın tüm gövdesi çelik-kahverengi ile yapılmışken bu durumu kartalın gözleri, gagası ve
kanat uçları değiştiriyordu. Kartalın gözlerine kırmızı elmas yerleştirilmiş, yine aynı kırmızı
elmas gaga da kullanılmıştı. Bunun özel bir anlamı yoktu, sadece simgeyi daha güzel ve gös-
rişli gösterebilmek için yapılmıştı. Her iki yana doğru açılan ve oldukça gösterişli bir atmos
fer yaratan kahverengi değil, siyah olarak bırakılmıştı. Bunun tek nedeni vardı, gizemli şehir
kralları her ne kadar barışsever krallar olsa da gerektiğinde savaştan çekinmeyecekleri anlamı
nı taşıyordu. Kartalın her iki kanadının birleştiği yere hafif dokunan bir nevi kartalın sırtınday
mış gibi andıran güneş imgesi bulunuyordu. Kartal binanın çatısında, şehire bakan uç kısımda
hafif yan dururken güneş dik bir bakış hizasıyla kartalın üstünden şehire bakıyordu. Bu güneş
simgesi, işte yalnızca kralın çok özel durumlarda kullanabildiği, yalnızca gizemli şehiri değil
gizemli şehirin bulunduğu tüm coğrafyayı kayıp gösteren asayı temsil ediyordu. Ama bu asa
dan yalnızca bir tane yoktu, gizemli şehirdeki gibi kayıp bölgede bulunan iki ayrı gizli krallık
ta daha bulunuyordu.
  İşte dış dünya’ya kapalı olan bu bölge, bu asaların sayesinde, dış dünyadaki hiçbir güç tara-
fından bilinmiyordu. Kayıp bölgenin bu üç güçlü krallığını yanında ufak birkaç tane daha
şehir krallığı bulunuyordu. Çok uzun süren anlamsız acı dolu bir savaşın ardından çok eski
zamanlarda gizemli şehirin de aralarında bulunduğu üç şehirin genç kralları üçün asaları adı
verilen bu asaları ele geçirdikten sonra hem savaşa son vermek hem de kendi bölgelerinin
yıkımını engelleyebilmek için asaların gücünü şehirlerini gizlemek için kullandılar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Misafir

   
   
KusursuZaLim yazmış:
    Tasvir başlı başına bir edebî tür olmadığı halde roman ve hikaye gibi eserlerde olayların, varlıkların, mekanın anlatımında vazgeçilmez bir yoldur. Tasvirin başarısı yazanın iyi gözlem yapmasına, duyulardan olabildiğince yararlanmasına, kendinden bir şeyler katmasına ve planlı olmasına bağlıdır. Eşyayı veya manzarayı sadece dış görünüşüyle, bir sıraya koymadan uzun uzadıya, gelişigüzel anlatmak okuyucuyu sıkar, bıktırır.


    Tasvir edilenler karşısında duyulan hislerin anlatıma dahil edilmesi, tasvire, canlılık katar, ruh verir. Dış dünyayı beş duyusuyla algılayan yazar, tasvir ederken duyularından yararlanır, benzetmeler yapar, kendi hislerini, öznel değerlendirmelerini de tasvire katar ama bunda aşırılığa gitmez. Yazıyı dağınıklıktan kurtarmak ve okuyucunun anlatılan yeri veya nesneyi zihninde daha kolay canlandırmasını sağlamak için konunun özelliğine göre anlatılanı yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, uzaktan yakına, yakından uzağa, soldan sağa, genelden özele, özelden genele, dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya, büyükten küçüğe… gibi bir sıraya koymak gereklidir.




ALINTI:
Sitemizdeki linkleri görebilmeniz için kayıtlı üye olmalısınız.
Lütfen KAYIT olun yada ÜYE GİRİŞİ yapınız.


NOT: Lütfen alıntı yaparken, yararlandığınız kaynağı belirtiniz.
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
Tiran bende ilk anda bana mı diyor sandımVery Happy
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Misafir

   
   
direk altına yazılınca öyle anlaşılmış Very Happy

Sorun yok devam lol
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
anlıyorum Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 02 Eyl 2009
   Mesajlar: 54
Bu yarışmanın düzenlenmesinden dolayı çok müteşekkirim. Yarışmaya talepte bulunacağımı sevinerek dile getiriyorum. Artık yarışmacılara kolay gelsin. İlk yarışmanın tarihini duyduğum anda kaleme aldığım yazım bitim aşamasında. Vizelerim dolayısıyla herşeyi askıya aldım. Hatta Fe dergisine olan yazımı da bugün göndereceğim. Dolu dizgin dakikalar ve günler bizi bekliyecek... İnşallah güzel çalışmalarla birlikte amacı eğlenmek, gelişmek ve yenilik olan  çıkarımlarda bulunuruz. 26 Eylül'de yazımı bu başlığa koyacağım. İşiniz çok zor çünkü bütün bedenim ve düşünsel gücümü buna verdim. Neye mi benzeyecek? biraz merak edin!  Fantastik Edebiyat Resim   Fantastik Edebiyat Resim
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et Yahoo Messenger MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 21 Ekm 2009
   Mesajlar: 114
bende bir süredir bu yarışmaya niye katılım yok diye üzülüyordum siftahı ben açtım devamı gelir inşallah :DDD
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 02 Eyl 2009
   Mesajlar: 54
Yıpranan Yaprağın Düşüşü

         Gözlerimden kar taneleri akıyordu. Sanki bu kar taneleri yüzüme soğukluklarını bırakıp gidiyorlardı. Aynı bir sevgilinin diğer sevgiliyi bıraktığı gibi, yüz mimiklerimden acı çektiğim anlaşılıyordu. Bu diyarlar bensiz olmayı unutmuştu. Hep beni arıyorlardı. İncinmiş bir kalbin acısını sonbaharın  düşen yaprak tanesi nasıl anlatabilirdi. Yaprak tanesinin içinde kaybolmuştum. Yaprak tanesi yıpranmış, tükenmişti. Artıklarından gözyaşlarım süzülüyordu. Düşünen bazı insanlar vardı, onun içinde. Bu insanlar sonsuzluğun içinde kaybolmak için çabalıyorlardı. Benim evim yıpranmış yaprağın ta kendisiydi. Onun kahverengisi toprağı anlatırdı ki toprağın içinde yaşayan milyonlarca masumane canın yaşadığını. Tekrar göz yaşlarım dökülüyor, aynı kökleşmiş bir ağacın dallarından kendini sonsuzluğun şemsiyesi altında yaşam alanı açmak isteyenler... Bir yıpranmış yaprak içinde neler var acaba? Binlerce mikroorganizma Unguard! diyor, tüm diğerlerine. Bir merak salmış her tarafı. Yaprağın imparatoru nerede diye. Çığlıklar atılıyor. Feryat  ediliyor. Yıpranmış yaprağın kral ve kraliçesi, yarının kelebeklerinin ömürlerini bir hiç uğruna veriyorlarmış gibi. Aslında onlar yalnız başlarınalar. Yaşamın zaman çarkı umursamazca çalışıyor, onlar lehine.

Yıpranmış yaprak yıpranmış olmadan önce bir ağacın gövdesinde asılıyken bize yaşamı anlatır. Her birimizin bir düşüşü vardır. Her birimiz bir  çıkmaz içinde hayatımızda bir kere kalırız, öylece. Bu çıkmaz, hüzün sesleri eşliğinde yaşamın sonudur. Son dakikalarında toprakla öpüşmeden önce yıpranmış yapraklar son olmadan önce duymak zorunda oldukları özgürlüğün sesini duyarlar, bir rüzgarın onları sallamasıyla birlikte. Yıpranmış yaprak ben sana isim buldum der, o. Senin adın artık "Leriy" sen bizim fantastik misafirlerimiz için bir evsin. Bir çoğunun adını ilk defa seni anarken duyabileceğiz.

Yaprağımızın olgun evresine veya daha öncesi kıvrımlı bir ağacın dallarında bir çocuğun hareket etmesi gibi nazikçe, kendine has hareketlerle Merhaba! diyen ve güneşin o güzel renginden kendine pay çıkaran, bütün güzelliklerin malikanesi, çiftliği ve sarayı. İçinde barınan tüm fantastikler ona farklı gözle bakıyor. Onu kırılacak cam parçası ya da bir heykel zannediyorlar. Kolayca kırılmasın diye onu güzelce uyutuyorlar ve aslında besliyorlar. Beslemek için sevgiyi kullanıyorlar. Ah! Sevgi; bitmeyen gün ışığı...

Yaprak krallığında yaşayanlar bu saatlerde çok mutludurlar. Çünkü krallık intihar sürecine daha geçmemiştir. Hep rüyalarında farklı şeyler görür, fantastik halk. Fantastik halkın kimler olduğuna gelince, binlercesi var ama biz onların bir avuç kadarını inceleyeceğiz.

Yaprağın yüzeyi altında gözlerini açan birin’ler yaşam doludurlar. Böcek ırkındadırlar. Böceklerin atalarıdırlar. Kanatları yoktur, kırmızı gözleri ve karıncaya benzeyen vücutları vardır. Vücutları iki bölümlüdür. Birinci bölümünde dört ayak ikinci bölümünde altı ayakları vardır. Amaçları yaprak içindeki dengeyi sağlamak ve krallığı korumaktır. Çok çalışırlar, çok az uyurlar. Dünyalarına bağlıdırlar.

Yaprağın içinde yaşayan en küçük canlılar; librix'ler yapraktaki haberleşmeyi düzenleyen küçük böceklerdir ve biriciklerdir. Onlar olmazsa yaprak krallığında kargaşa çıkardı. Yeşil renklidirler, iki ayakları vardır. Vücutları tek bölümdür. Gözleri küçüktür. Çok hızlı hareket ederler.

Burnumdan nefes alışım hızlanmış, önünde durduğum cam buğulanmıştı. Sanki ağlıyordu. Bir şey istiyordu benden. Ne olduğunu anlamamıştım. Camdan aşağı bakıp, tüm güzelliğiyle kışın bile kendini göstermek isteyen meşe ağacı duruyordu. Acaba benimle konuşmaya mı? çalışıyordu. Evet! Sanki... Onu nasıl konuşturabilirdim ya da onunla konuşabilirdim. Bir yaşlı adam kulağıma bir şeyleri fısıldıyordu sanki. Kadim sözler damarlarımdan aşağıya doğru yol alıyordu. Bir şeyler hissediyorum. Gözlerimi kapadım, geri döndüm. Bir sarsıntı aldı, beni. Bu sarsıntı neye işaretti. Sara hastasıydım. Hastalığımın ayaklarımdan bedenime doğru yaklaştığını hissediyordum. Üzülüyordum. Bu üzüntülerimin daha başıydı.

Ağacımız rüzgarın esintileriyle hoş gıcırtılar çıkarıyordu. Yapraklar ise genç bir kızın genç bir erkeğe yaptığı naz gibi çeşitli ritüeller sergiliyordu. O zaman mevsimler kışı gösteriyordu. Kış yalnızlık demektir, dış dünya için. Ancak yapraklar dökülmüş müydü? Ne anlamı vardı. Dökülse dahi dökülmeyen yapraklar da vardı.

Yaprak krallığına döndüğümüzde Marinleri unutmamalıyız. Marinler yaprak krallığının polisleridir. Marinler düzeni sağlamak için çalışırlar. Siyah renklidirler. Gözleri ortacadır.  Antenleri vardır, ikişer tane. Toplam dört ayağı vardır.

Yaprak krallığı olabildiğince çok topraktan oluşmaktaydı. Kralllık hüzünlüydü. Ancak bundan önce ki zamanlarda hep neşeliydiler. Hüzünlü olmalarının sebebi yaprağın yıpranmış evreye gelmiş olmasıydı. Artık krallık günün birinde her krallığa olduğu gibi yok olacaktır.

Beynimdeki düşünceler beni benden almıştı. Sanki hayaller dünyasına kendi isteğimle adım atmıştım. Bir yaprağın içindeydim. Burası halkının söylediği üzere yaprak krallıktı. Yaprak krallığının halkı yani fantastik halk yaprakla uyum gösteriyorlardı.

Yaprak krallığında geçirdiğim dakikalar sanki yıllar geçmiş gibi hissetmeme neden olmuştu. Dikkatimi ilk çeken burada ki evlerin birkaç odun ve bir sürü ottan oluştuğuydu. Ama bazı binalar taşlardan oyulmuştu.  Bu polis merkeziydi. Diğer taraftan sadece tahtadan yapılmış yapılarda bana gözükmüştü. Ama göze en hoş geleni ise; yaprak krallığı halkının inanç toplanma yeriydi. Sanki buna fazla önem veriyorlarmış gibi. Yüksekliği nedir? tam kestiremedim. Ama bana yüksek göründü.

Birkaç dakika içinde gözlerim sulandı ve gördüklerim tamamen kayboldu. Hayatımda o günden sonra bir daha böyle bir görüntü göremedim. İlla krallık mı olmalıydı? Yağmurlu bir günden sonra bir yapraktan kayan su damlalarının sesini duyarak uyanmak istiyordum. Çok üzüntülüydüm. "Bana yardımcı olabilecek bir şey yok" derken yaprak krallığı halkı bana yardımcı oldu. Ama o görüntüde elimden alındı. Ne yapmalıydım? Bu dünyada yalnızdım. Ama kendime çeki düzen verip yaprakları hayal etmeye karar verdim. Yaşamımın her saatini, her saniyesini yaprakları araştırarak geçirdim.

Bir ağacın kökleri arasında uyuya kalmışım. Çevremi bazen kuşlar sarıyordu. Sanki cennet bahçesinde ki gibi. Yakınımdaki çiçeklerin kokuları ciğerlerime iyi geliyor, renkleri ise aklımı ahenkleştiriyordu. Her geçen zaman dilimi bana büyülü anlar gibi geliyordu. Özellikle öğlen vakitleri ağacımla birlikte yalnız kalıyorduk. Çünkü etraftaki tüm canlılar bir şeyler aramaya gidiyorlardı.
Bir gün ağacımın çevresinde ki bir sincabı kovalamaya gitmişken çok terlediğimin farkına vardım. Sonra bayılmışım. Kendimi ameliyathanenin ışıklı ortamında buldum. İçime bir acı saplandı. Sonum bu mu olacaktı? Sessizce ağacım ve ben bir şeyler bekledik. Ama…
Yaprak tanesinin diğer dünyaya göçme vakti gelmişti. O da her yaprak gibi kendi intiharını ya da özgürlüğe son uçuşunu gerçekleştirecek ve yere indiğinde özgürlük timsali bir kuşun bakışları altında rüzgarın altın hançeriyle parçalanıp, ufalanacaktı. Bu işlemler olmadan önce yaprak krallığı halkı için oradan ayrılmak kolay olacaktır. Toprakla buluştukları vakit sanki onlara sonsuz gibi gelecek o dünyada kök salacaklardır.



Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et Yahoo Messenger MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 02 Tem 2009
   Mesajlar: 351
Sen okulunu gene hobi olarak yaparsın yahu. Rpye devam et, okulu bırak diyen var mı ki? Fantastik Edebiyat Resim



Büyük huzurlarınızın önünde yarışmada yarmak ve yarılmak istediğimi arz ederim efendim... Yara yara ilerleyeceğim inşallah Fantastik Edebiyat Resim

_________________
Şimdi... Beni o ufuktan uzaklaştırın!!!
Fantastik Edebiyat Resim
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 06 Ksm 2009
   Mesajlar: 63
Ya ben tam anlamadım şimdi en az iki sayfa sınırı neden var? bir de mesela punto belirtilmemiş.. Hani biri 12 ile yazar iki sayfa olur biri 15le yazar yine iki sayfa olur.. Bence kelime sayısı sınırı daha iyi olurdu Wink bi de benim word 2007 paragraftan sonra boşluk atıyo ben iki sayfa yazdım sanarım sonra siz başka sayfaya atarsınız bir buçuk çıkarsa ne olacak, elenir miyim mesela? Ya biraz ayrıntı oldu ama sağlamcıyımdır biraz XD
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 12 Tem 2008
   Mesajlar: 2825
Nynaeve yazmış:
Ya ben tam anlamadım şimdi en az iki sayfa sınırı neden var? bir de mesela punto belirtilmemiş.. Hani biri 12 ile yazar iki sayfa olur biri 15le yazar yine iki sayfa olur.. Bence kelime sayısı sınırı daha iyi olurdu Wink bi de benim word 2007 paragraftan sonra boşluk atıyo ben iki sayfa yazdım sanarım sonra siz başka sayfaya atarsınız bir buçuk çıkarsa ne olacak, elenir miyim mesela? Ya biraz ayrıntı oldu ama sağlamcıyımdır biraz XD


Sen bize 2 sayfa teslim et belirlenen şartlar doğrultusunda. Bir bucuk sayfa da olur, eğer tabii o bir bucuk sayfada yeteri kadar herşeyi verebildiysen çok iyi.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 02 Tem 2009
   Mesajlar: 351
Çılgınlık

Kasvetli şehrin iki yakasını da yalayarak boylu boyunca uzayıp giden nehir; şehre ilk gelenler kadar, yıllarını onun tozlu yollarında harcayanlarında ilgisini çekerdi her zaman...
Şairlerin ilhamlarında, ressamların modellerinde, şarkıcıların güftelerinde akar giderdi yıllardır. Güneş hem batarken hem de doğarken, nehrin tutku dolu büyüsüne kapılanlar işlerinden evlerine dönerken veya bunun tam tersini yaparlarken, banketini nehrin kıyısına yakın tutan bir yolu tercih ederlerdi bazı günler
.


Ben onların neden buraya geldiklerini anlıyorum. Pırıltılı kıvrımlarıyla ışıltısı herkesi kıskandırabilecek kadar mükemmel olan bu sanat eserinin kıyısında yürümek, bireyin bütün hayatını göz ardı etmesini sağlayabiliyordu. İnsanları bu ıssız yola çekende buydu zaten...

Eskiden, yani üzerinden geçen asfalt bir yolla bölünmeden önce uzun metreler boyunca sürüp giden kıyının, kuzey yakasındaki dev bahçenin içine inşa edilmiş bu yer benim evim. Kadim, çürümeye yüz tutmuş, küflerle kararmış, çatısının bir bölümü ve tırabzanlarındaki işçiliği bir zamanlar parmak ısırtan balkonlarının çoğu yıkık olan bina. Çocukların en derin kâbuslarına konu ettikleri o beyaz şato.

Uzaktan bakanlar için, sakin bir şehrin uzak bir köşesinde bulunduğundan, kimse yaşamıyor sanılıyordu bu evde. Duruşundan güç yayıldığı sürece ilhamlara ilâhi olan varlığı, yalnız görüntüsüyle birlikte davetkâr bir hüzün yayıyordu etrafına. Sislerin bastırdığı bazı günlerde, o yoğun beyazlığın ardında güzel bakirelerin kötü şeyler tarafından kaçırılıp hapsedildiği, yaşlı ve şehrin bu günkü modernliğine aykırı düşen bir şato. Evet, evim ve ben.. biz burada olmamalıydık!

Eskiden giriş kapısında konuklarımı heybetleriyle karşılayan, asi Roma işçiliğinin bir numunesi olan kolonların bulunduğu duvarın yan cephelerinde saklanmış, Nehrin en güzel manzaralarını sımsıcak güneş ışığıyla içeri buyur eden ejderha işlemeli vitraylar; günün değişik saatlerinde, yuvamın değişik yerlerini aydınlatırdı. Yıllar içinde yaşadığım kaotik dramların esrarını birer birer aydınlatmak istiyordu sanki bu evdeki her madde.

Ah bu ağlayan duvarlar... Kâğıtları soyulmadan önce evimin her koridoru, her odası renklerine göre uyandırdığı hislere göre adlandırılırdı. Şimdi yüzeyleri çiziklerle kaplı, tavana kadar uzanan dev ahşap kapılar artık açılırken acı ağıtlar yakıyorlardı bu evde. Giriş kapısı, üzerindeki oymaları tozlarla dolmuş haliyle bile hâlâ saygıdeğerliliğini koruyordu. Ancak şimdilerle kırılmış kilidi ve esen soğuk rüzgârlarla sallanan kanatları onu görenleri dehşete sokabiliyordu.

Kapıdan girildiğinde sizleri karşılayan o maundan oyulmuş melek heykeli için modellik yapan benim öz ağabeyimdi. Nice yıllar geçmişti onu yapışımın üstünden. Kanatlarını sonuna kadar açmış, sol kolunda kalınca bir kitabı koruyan, sağ elini ise heykeltıraşçılığı veya ressamlığı öğrenen her sanatçının ilk günlerinde yapmaya çalıştığı bir figürle ileri ve yukarı doğru kaldırmış duruyordu. “Işığa!” yazıyordu göğsünde başlayan kaidenin üzerindeki pirinç plakada: “Işığa!  Ve sonsuzluğun gücüne doğru!”… Heykelin sağından ve solundan yukarı kıvrılan geniş merdivenler, eskiden üzerlerinde kan kırmızısı renklere ve desenlere sahip kaşmir halılarla döşeliydi. Şimdi ise basamaklarında eksikler bile vardı. Her birini ellerimle yapmıştım onların, değerini bilemeyen ölümlülere lanet olsun!

Cesaret edebildiklerini çalmışlar, taşıyamadıklarını sürükleyebildikleri yerde bırakmışlardı sanat eserlerimin. Adi hırsızlar... Aşağı katların uğultularını yerinde dinlemeyeli çok zaman geçmişti. Ben ise her zamanki gibi atölyemde duruyordum; Melek heykelinin arkasındaki çifte kapının ardında bulunan uzun salonun devamında. Zorlayıp da açamadıkları o demir kapının gizlediği merdivenlerin sonundaki ürkütücü tavan arası sanatoryumunda. Kapının üzerindeki aslan başı kabartmasının gerçekçi olabilmesi için çok emek vermiştim. Demek ki evin en huzurlu yerini koruyan o demir gardiyan yeterli olmuştu bu basit Çingeneler için?

Uyumak gibi bir lüks verilmeyip sonsuz yalnızlığımı her gün aksatmadan yaşamaya bırakılmıştım. Kederli bir tavır takınıp da atölyemde attığım voltalar sırasında vitraylardan huzmeler halinde yüzüme vuran ala renkler ruhumun bir parçası olmuştu artık... Onlarsız yaşayamazdım. Karanlık pelerin Güneşin üzerine çekildiği her seferde sabırsızlıkla gün ışığıyla aydınlanmayı beklemek, her yağmur damlasında neye dönüştüğümü görmek, her kar tanesinde ölümü hissetmek, artık bana fazla geliyordu!

Gündüzleri ilâhi bir değişiklik, geceleri ise yıkım dolu bir sabahı beklediğim günlerin bir kopyasıydı bu gün de. Sol tarafımdaki kırık camdan esen uysal rüzgâra eşlik ederek oturduğum yerden, önümdeki açık pencereden taklidi imkânsız bir sükûnetle akıp giden nehre bakarken gerilere, çok gerilere dönmüştüm. “Eskisi kadar dayanıklı değilim artık!” diye düşündüm kendimce. Yaşlıydım, hatta kadim denecek kadar çok uzun sürdü hayatım. Evimden bile yaşlıydım ben… Gençliğimde yaptığım olağanüstü işlerin yarı kalitesinde bile olan bir işe kollarımı sıvamış olsam hemencecik yoruluveriyor, yapılacak işlere ne zaman ne de cesaret gösteremiyordum artık. Atölyemdeki masalarımın üstü yarım kalmış sanat parçalarıyla doluydu. Benim için yaşamak artık eskisinden de çok zordu.

Ruhsuz bir maddeye hayatın dokunuşunu verebilmek… Heyhat! Bir kerecik daha olsun; gençliğimde değer vermediğim bir biçimde, eserimi görüp de gerçekliğin ayırt edilmez bir kopyasının olduğunu kabullenmelerinin ardındaki hayranlık dolu o kıskanç bakışları görmek için, şimdi neler vermezdim! Normalde bir kelebeğin çiçeklere konuşundan daha da hafif bir dokunuş yeterdi maddelere; ister tahta, ister taş, isterse demir… Tabiat sanatımın mükemmelliği karşısında boyun eğerdi resmen! Bu düşüncelerin kafamdaki çarkları döndürdüğü bir durumdayken; pencereye dönük olan eski, pörsümüş, siyah deri koltuğumdan kalkıp ellerimi cama dayadım. Hayranlıkla:
Ah, nehir.. o sisler içinde kıvrılırkenki görüntünle, sanki Cennet’ten bir hediyesin sen bana! Sen benim olmalısın, sadece ve sadece benim… Tanrı seni bu ölümlülerin ruhları hakkında uyarmamıştı bile. Onların kirliliğinden haberin olamayacak kadar safsın sen!” dedim.

Hiçbir zaman cevap alamadığım gibi, şimdi de alamadığım cevap yüzünden gölgelenmişti yüzüm. Arkamı Nehir’e dönerek odada yürümeye devam ettim. Duvarların her birine bulunan ve görüntüleri birbirlerine yansıyan yaldız çerçeveli taş aynalardan birine yaklaştığımda büyük bir dikkatle baktım suretime; görüntü aynı olsa bile kendimi yakınmaktan alıkoyamıyordum: “Şimdi genç olmak vardı. Artık bütün güzellik, ilham, tazelik ve duygular hayatımın geride kalan bir kıyısında takılıp kaldı!

Yüzümü yukarıya, aşağıya, sağa ve sola çevirdim. Evet; görüntü aynıydı, her aynadan, o aynalardan görünen her açıdan bakıldığında 20 yaşındaki yüzüm yapışıp kalmıştı bana. Yüzüm ve vücudum hiç ama hiç değişmemişti… Pencereme geri döndüm ancak koltuğa oturmadan, elimi onun üzerine dayayıp sanki bir dostummuşçasına bir edayla yanında durdum. Durduğum yerden nehrin açık lacivert ve daha açık tonlarıyla pırıltılaşan kıvrımlarını görebiliyordum. Işıltısı ne kadar da şımarıktı.. kimse onu görüntüsüyle sorgulamıyordu ancak, oda benim gibi asırlar bile geçse aynı güleç yüzle bana bakacaktı!

Bir adım vardı.. evet; bir adım vardı ama, uzun süredir kullanmıyordum.

Karım ve oğlum benim asla iyileşemeyeceğimi bilerek yaşamışlardı; ve asla uzun bir süreydi... Rüya bile göremiyor olmam can sıkıcı ve boğucu bir etkendi benim için; en azından, belki bir ihtimal, eğer rüya görebilseydim onları görebilme şansım olabilirdi? Şükürler olsun ki gençliğimde bir kere için bile olsa sevdiğim ilk ve tek kadını sanatımla ölümsüzleştirebilmiştim. Ellerimi ceplerime sokmuş bir hâlde, gözlerimi kapatıp odanın uzaktaki diğer ucuna doğru yöneldim havada süzülürcesine.

Eğer olurda, kendimi tutamayıp yanlışlıkla bakarım diye önünü kalın, kırmızı kadifeden yapılma bir perdeyle kapattığım o heykelin yanına gittim. Gözlerimi açtım; odanın neresinde olursam olayım, beklide trilyonlarca kez gelip önünde tutarsızlıkla beklediğim o mihrabın yerini her şeyden daha iyi biliyordum ve bir kez daha bir milim bile ileri veya geride kalmadan durmam gereken yerde durdum. İşte hayatımın anlamı olan şeyler bu perdenin arkasında saklıydı, gözlerimi tekrar kapattım ve sağ elimle perdeyi kenara kaydırdım.

Önce hasret kaldığım cilalı maun. O’nun soğuk bir yansıması. Her hücresinin bile aynısına sahip, o genç yaştaki ve hayatta olan gerçek insandan en ufak farkı olmayacak şekilde ellerimde yontulmuş gerçek boyutlu heykel:
Kıvırcık bukleli saçları…
Yeşil, badem gözleri…
Kusursuz, ufak burnu…
Dolgun ve biçimli dudakları…

Her şeyiyle sanki karşımda gibiydi; uyanıkken rüya görmek buydu işte! Ona dokunabiliyor ve varlığını hissedebiliyordum neredeyse.

Hayat arkadaşımla hasret giderdikten sonra sıra hayatım boyunca yarattığım en mükemmel sanat eserimin soğuk yansımalarına gelmişti. Tek oğlumun…
İlk doğduğu gün annesinin kucağında süt emerken, 15 yaşında ilk kez birisini kaybetmenin acısıyla ağladığında ve onu son gördüğüm zamanki fiziksel halinin üç ayrı büstü... Ellerimle dokundukça o geniş alnı, çatık kaşları, ailemin bir nişanesi gibi durup kanıma ait olan düz burnunu tekrar tekrar kapalı gözlerimin ardında canlandırıyordum. Ne cesur bir bakışla süzerdi kızıl ufukları ve gitmeden önce o müthiş kararlılıkla söylediği sözler ne acıydı... Evet, kendi adımı bile unutmuş veya aldırmıyor olabilirdim, ama hayatım boyunca unutmayacağım iki şey vardı: Karımın ilk görüşte âşık olduğum yüz ifadesi ve oğlumun son sözleri…

İşte buydu benim yeteneğim; gerçekliğin ayırt edilmez kopyalarını yaratmak! Ancak o kopyalara dokunmaktan daha ötesine geçemeyecek olmanın verdiği acı lanet.
Ölmek, ölmek ardı ardına… İnsanlık artık boşlukta sürünen sıcaklıklardan başka bir şey değil! Savaşmalı veya ölmeliydi bu boyutta, bundan başka bir gayret cılız bir ziyandı sadece… Ölmek veya tamamen silinmek önemli değildi, çünkü tüm evren senin kurtuluş yakarışına sadece gülecekti!” diye haykırdım ve gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte arkamı döndüm onlara. Bakmadan elimi arkaya uzatıp perdeyi geri kapattım. Hayır, onlara bakmaya dayanamazdım!

Konuşmadan, bakışmadan sevişmeden geçmişti onca zaman. Onlara dokunmak veya bakmak yeterli gelmiyordu artık. Neden mutlu anılarımı hatırladıktan sonra gelen kızgınlıklarım hep öne geçip diğer bütün duygularımı önemsiz kılıyordu? Nasıl bir yaşam sürmem gerektiğine artık karar vermen gerekiyordu; gündüzleri ilâhi bir değişiklik, geceleri ise yıkım dolu bir sabahı beklediğim günlerin sonu gelmişti artık. Yoksa kısır döngüye sahip sonsuz bir bunalıma girecek, tek dayanağım olan çelişkilerimi de kaybedecektim!

Ta ilk günden beri, neden kimseye güvenemiyordum ben? Neden nereye ait olduğuma karar veremiyordum!? Karım ve ilham perim olan oğlum beni sonsuzluğa terk ettiklerinden sonra hayata küsmüş, gözlerimin saydam pencerelerini bütün renklere kapatıp ellerimi ceplerime sokmuştum. Ancak şimdi, damlalarca gözyaşı akıyordu o küçük pencerelerden aşağı. Dizlerimin üzerine çökmüş, göğsümde kavuşturduğum kollarımla bir sfenks gibi hareketsiz ancak sert hıçkırıklarla inip çıkarak sarsılıyordum: “YETER ARTIK! YETER!

Geçen yüzyıllardan kalma saat yedi defa çaldı; kısık bir sesle ancak aksi bir tonla. Odamın içinde ılık bir esinti vücut bulmuştu şimdi, saatin ürpertici gonguyla birlikte. Sanki şefkatli nefesiyle beni sararak ısıtmaya çalışıyor, teselli ediyordu bu rüzgâr. Bu kucaklama o kadar doğaldı ki, sanki yıllardır odada bana eşlik eden soğuk yansımaların ruhları bütün duyguları ve özlemleriyle yanıma gelmişlerdi. Gözlerimi ardı ardına kırptım ve derin bir soluk aldım. Yanağımdan süzülen son bir damla rüzgârın etkisiyle benden uzağa, uzandığımda dokunamayacağım bir uzaklığa uçuvermişti o an.

Onun bir dost olduğunu anladım hemen. Oysa Ölüm’ün karşısındaki çaresizliğimi çok kez sorgulamıştım; ama en önemlisi yıllar önce karımın adi bir hastalık sebebiyle maddi dünyayı terk ettiği günkü isyanım en ağırıydı... Fakat şimdi, şimdi Hayat tekrar beni Ölüm’e karşı ayakta dikilmeye zorluyordu. Aniden nehre bakan açık pencerem gürültüyle kapandı. Sanki aynı rüzgâr beni harekete geçirmek için bilerek kapatmıştı onu? Çarpma sesinden irkilmiş bir hâlde titreyen vücudumu koltuğuma sürükledim. Koltuktan destek alarak ilerledim ve kollarımı kaldırıp pencerenin soğuk camının üzerine koydum. Biraz önce yaşadıklarım neydi?

Keşke insanları kendinden bu kadar uzakta tutmasaydın” dedi bir kıpırtı içimden. Nehir’e bakarken yapacağım şeyi, daha doğrusu yapmam gereken şeyi fark etmiştim:
Hayatımı nasıl harcadıysa Evren, ben de merhamet göstermeyecek ve bütün güzellikleri yok edecektim!

Koşar adımlarla merdivenlere yöneldim. Bir sanat eseri olan, üzerinde aslan başı işlenmiş ağır, demir kapıyı açmak için elimi giysimin koynuna uzattım. Boynumdaki kolye bu kapının açılmasını sağlayan bir anahtara sahipti ancak çok basit ve eski bir malzemeden yapılmıştı. Eğer kendimi tutamaz ve aceleyle elimin ayarını kaçırırsam bu mükemmel kapı bir daha tamir edilememek üzere bozulacaktı. Metanetimi koruyarak sakinleşmeye çalıştım ve bu soğuk demiri elimdeki minicik anahtarla ehlîleştirdim.

Korkunç bir gürlemeyi andıran gıcırtısıyla kapım açılmıştı nice yıllar sonra. Tek kolumla belki ağırlığı yüzlerce kiloyu bulan kapıyı rahatça kapattım. Kapandıktan sonra tekrar kilitlenecek olacağının bilinciyle yüzyıllardır yaptığım gibi ellerimi ceplerime koydum ve evin çıkışına yöneldim…

Nehir kıyısında yavaş yavaş, ancak uzun adımlarla yürürken, ince uzun demetlerle bedenime dolanan ve arkamda buluşturduğum ellerime ufak dokunuşlarla temas eden kara saçlarım rüzgârla dans ediyordu. Bu görüntüyü dışarıdan birileri görseydi içimde kaynayıp duran nefreti hiçbir şekilde fark edemezdi: Siyah, apoletlerinde pirinç düğmeleri olan dar montum, Sert deri ve kumaş karışımı pantolonum, eskimiş botlarım… Sadece nehrin tadını çıkaran birisiydim ben.

Nehir boyunca ne kadar ilerledim bilemiyorum. Ancak karşıma çıkan genç bir ağaç birden dikkatimi çekti; ne kadar da güzel ve yalnızdı. Üzerinde taşıdığı tek yaprağının o lekeli rengi, neredeyse kurumuş damarları... Her şeyiyle sadeliğin bir emsaliydi. Yoksa bana birazcık da olsa benziyor muydu?
Başımı yana çevirip şefkatle baktım o tek yaprağa. Sonra sessizliği bozup:
Belki değişebiliriz ha? Sen bana dönüşsen, bende sana. Benliğimizde keşfedemediklerimizi birbirimize bakarak öğrenebilirdik belki? Söylesene, ben neden ölemiyorum ha?” dedim şefkatle. Kesilmezse eğer uzun yıllar yaşayacak bir ağaç olarak, yarı-ölümsüz bir bedene sahip olduğu için suskun, şüpheci, tedirgin veya mesafeliydi bana karşı.
Demek sende kararsızsın… İyi, bende düşüneyim bari; sen nasıl bir hayat süreceksin diye.” Bekleyebilirdim, dünyayı yakıp kavurmadan önce bu ağacın hayatını bitirmesini bekleyebilirdim. Benim gibi yaşlı adamların zamandan bol bir şeyleri yoktu zaten. Evet, kesinlikle bekleyebilirdim!

Esen soğuk bir rüzgârla o tek yaprak da sahibini bırakıverip kumlu toprağa düştüğünde kederle gözlerimi kapattım. Gözlerimi geri açtığımda karşımda nehir vardı.
Hiç olmazsa nehir nereye gideceğini biliyor.” dedim, canlı olan ağaç dostuma. Güneşin yükselmesiyle hızlanan rüzgâr –aynı rüzgâr mı değil mi bilemiyorum-  dairesel hareketlerle nehir boyunca uzun aralıklarla döşenmiş ağaçlarda gezindikçe, şimdi kızıla çalan renkleriyle gökyüzünde ölüm kuşlarının tüyleri gibi uçuşan kuru yapraklara bakıp, neden hem kendimin hem de oğlumum aynı sonbahar mevsiminde doğduğunu düşündüm...

Beni çelişkilerimden ayıran o ses, hayatımda yepyeni bir sayfayı çevirmişti: üzerinde aslan başı figürü olan kapının sesiydi bu! Koşarak evime gittim, evin yakınlarında park etmiş arabayı görmezden gelerek girişi ve salonu geçtim. Ağır kapının üzerinde boynumdaki anahtarın bir eşi ince bir zincire takılı bir şekilde sallanıyordu işte! Üçer beşer zıplayarak merdivenleri aştım ve atölyeme ulaştım. Bu bir düş müydü yoksa gerçek miydi bilemiyorum.

Rengi solmuş, ancak eskiden kahverengi olduğu anlaşılan pardösü giyinmiş birisi o kalın perdeyi açmış ve arkasındakileri inceliyordu. Sessiz adımlarla ona yaklaştım ve derin bir sesle sordum: “Kimsin sen?

Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bir insanla konuşmak farklıydı. Arkasını döndüğünde nerede görsem tanıyacağım buruna sahip genç bir adam, fal taşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu. “Sen” dedi, “Sen O’sun!” ne olduğunu anlayamadan adam bana sıkıca sarılmıştı. Birkaç dakika gözyaşları dökerek bana sarıldıktan sonra kollarını uzattı ve beni baştan aşağı süzerek: “Ben senin kanındanım.. ve bende senin gibiyim!” dedi. Şaşkınlıktan bayılacaktım neredeyse. Genç adam durmadı ve açıklamaya devam etti: “Kapını açmakta kullandığım anahtar bana dedemden kalmıştı!

Evet şimdi hatırlamıştım! Oğlum beni terk etmeden önce, ona zorlada olsa kapımı açmak için kullandığım narin anahtarın bir eşini verebilmiştim. Fakat bu... bu hiç mantıklı değildi. Oğlum benden nefret ederek ayrılmıştı, beni çocuklarına anlatacağını hiç düşünmemiştim. Genç adam heyecanla: “Gerçekten dedikleri kadar mükemmel bir sanatçıymışsın!” dedi eliyle karımın ve oğlumun heykellerini göstererek. “On yıllarımı seni bulabilmek için harcadım. Belki göstermiyorum ancak ben tamı tamına 76 yaşındayım!

Birden ağzımdan güçlü bir kahkaha kopuverdi: “İnan bana evlât... Ben inanamayacağın kadar yaşlıyım!”. Ondan sonra saatlerce oturduk ve konuştuk. Ona planlarımı anlattım, o da benim gibiydi; Ölüm karşısındaki çaresizliği onunda acıma duygusunu köreltmişti. Sonunda kararımızı verip evden ayrıldığımızda güneşin parıltısıyla bana göz kırpan Nehir’e son bir kez baktım ve heyecanla torunuma hitaben konuşmak istedim:
Şimdi… Yapmakta anlaştığımız şey. Zamansızlığı mıydı? Yo, yo.. Hayır... Kesinlikle, kesinlikle bu topraklara-” derken sözümü yarıda kesip sonunu getirdi:
Kesinlikle bu topraklara Çılgınlığını geri vermeliyiz!

“Çılgınlık”
Çağrı Can YONGA
05/11/2009 01:55

_________________
Şimdi... Beni o ufuktan uzaklaştırın!!!
Fantastik Edebiyat Resim
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Yeni başlık gönder Başlığa cevap gönder   Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki