Çılgınlık
Kasvetli şehrin iki yakasını da yalayarak boylu boyunca uzayıp giden nehir; şehre ilk gelenler kadar, yıllarını onun tozlu yollarında harcayanlarında ilgisini çekerdi her zaman...
Şairlerin ilhamlarında, ressamların modellerinde, şarkıcıların güftelerinde akar giderdi yıllardır. Güneş hem batarken hem de doğarken, nehrin tutku dolu büyüsüne kapılanlar işlerinden evlerine dönerken veya bunun tam tersini yaparlarken, banketini nehrin kıyısına yakın tutan bir yolu tercih ederlerdi bazı günler.
Ben onların neden buraya geldiklerini anlıyorum. Pırıltılı kıvrımlarıyla ışıltısı herkesi kıskandırabilecek kadar mükemmel olan bu sanat eserinin kıyısında yürümek, bireyin bütün hayatını göz ardı etmesini sağlayabiliyordu. İnsanları bu ıssız yola çekende buydu zaten...
Eskiden, yani üzerinden geçen asfalt bir yolla bölünmeden önce uzun metreler boyunca sürüp giden kıyının, kuzey yakasındaki dev bahçenin içine inşa edilmiş bu yer benim evim. Kadim, çürümeye yüz tutmuş, küflerle kararmış, çatısının bir bölümü ve tırabzanlarındaki işçiliği bir zamanlar parmak ısırtan balkonlarının çoğu yıkık olan bina. Çocukların en derin kâbuslarına konu ettikleri o beyaz şato.
Uzaktan bakanlar için, sakin bir şehrin uzak bir köşesinde bulunduğundan, kimse yaşamıyor sanılıyordu bu evde. Duruşundan güç yayıldığı sürece ilhamlara ilâhi olan varlığı, yalnız görüntüsüyle birlikte davetkâr bir hüzün yayıyordu etrafına. Sislerin bastırdığı bazı günlerde, o yoğun beyazlığın ardında güzel bakirelerin kötü şeyler tarafından kaçırılıp hapsedildiği, yaşlı ve şehrin bu günkü modernliğine aykırı düşen bir şato. Evet, evim ve ben.. biz burada olmamalıydık!
Eskiden giriş kapısında konuklarımı heybetleriyle karşılayan, asi Roma işçiliğinin bir numunesi olan kolonların bulunduğu duvarın yan cephelerinde saklanmış, Nehrin en güzel manzaralarını sımsıcak güneş ışığıyla içeri buyur eden ejderha işlemeli vitraylar; günün değişik saatlerinde, yuvamın değişik yerlerini aydınlatırdı. Yıllar içinde yaşadığım kaotik dramların esrarını birer birer aydınlatmak istiyordu sanki bu evdeki her madde.
Ah bu ağlayan duvarlar... Kâğıtları soyulmadan önce evimin her koridoru, her odası renklerine göre uyandırdığı hislere göre adlandırılırdı. Şimdi yüzeyleri çiziklerle kaplı, tavana kadar uzanan dev ahşap kapılar artık açılırken acı ağıtlar yakıyorlardı bu evde. Giriş kapısı, üzerindeki oymaları tozlarla dolmuş haliyle bile hâlâ saygıdeğerliliğini koruyordu. Ancak şimdilerle kırılmış kilidi ve esen soğuk rüzgârlarla sallanan kanatları onu görenleri dehşete sokabiliyordu.
Kapıdan girildiğinde sizleri karşılayan o maundan oyulmuş melek heykeli için modellik yapan benim öz ağabeyimdi. Nice yıllar geçmişti onu yapışımın üstünden. Kanatlarını sonuna kadar açmış, sol kolunda kalınca bir kitabı koruyan, sağ elini ise heykeltıraşçılığı veya ressamlığı öğrenen her sanatçının ilk günlerinde yapmaya çalıştığı bir figürle ileri ve yukarı doğru kaldırmış duruyordu. “Işığa!” yazıyordu göğsünde başlayan kaidenin üzerindeki pirinç plakada: “Işığa! Ve sonsuzluğun gücüne doğru!”… Heykelin sağından ve solundan yukarı kıvrılan geniş merdivenler, eskiden üzerlerinde kan kırmızısı renklere ve desenlere sahip kaşmir halılarla döşeliydi. Şimdi ise basamaklarında eksikler bile vardı. Her birini ellerimle yapmıştım onların, değerini bilemeyen ölümlülere lanet olsun!
Cesaret edebildiklerini çalmışlar, taşıyamadıklarını sürükleyebildikleri yerde bırakmışlardı sanat eserlerimin. Adi hırsızlar... Aşağı katların uğultularını yerinde dinlemeyeli çok zaman geçmişti. Ben ise her zamanki gibi atölyemde duruyordum; Melek heykelinin arkasındaki çifte kapının ardında bulunan uzun salonun devamında. Zorlayıp da açamadıkları o demir kapının gizlediği merdivenlerin sonundaki ürkütücü tavan arası sanatoryumunda. Kapının üzerindeki aslan başı kabartmasının gerçekçi olabilmesi için çok emek vermiştim. Demek ki evin en huzurlu yerini koruyan o demir gardiyan yeterli olmuştu bu basit Çingeneler için?
Uyumak gibi bir lüks verilmeyip sonsuz yalnızlığımı her gün aksatmadan yaşamaya bırakılmıştım. Kederli bir tavır takınıp da atölyemde attığım voltalar sırasında vitraylardan huzmeler halinde yüzüme vuran ala renkler ruhumun bir parçası olmuştu artık... Onlarsız yaşayamazdım. Karanlık pelerin Güneşin üzerine çekildiği her seferde sabırsızlıkla gün ışığıyla aydınlanmayı beklemek, her yağmur damlasında neye dönüştüğümü görmek, her kar tanesinde ölümü hissetmek, artık bana fazla geliyordu!
Gündüzleri ilâhi bir değişiklik, geceleri ise yıkım dolu bir sabahı beklediğim günlerin bir kopyasıydı bu gün de. Sol tarafımdaki kırık camdan esen uysal rüzgâra eşlik ederek oturduğum yerden, önümdeki açık pencereden taklidi imkânsız bir sükûnetle akıp giden nehre bakarken gerilere, çok gerilere dönmüştüm. “
Eskisi kadar dayanıklı değilim artık!” diye düşündüm kendimce. Yaşlıydım, hatta kadim denecek kadar çok uzun sürdü hayatım. Evimden bile yaşlıydım ben… Gençliğimde yaptığım olağanüstü işlerin yarı kalitesinde bile olan bir işe kollarımı sıvamış olsam hemencecik yoruluveriyor, yapılacak işlere ne zaman ne de cesaret gösteremiyordum artık. Atölyemdeki masalarımın üstü yarım kalmış sanat parçalarıyla doluydu. Benim için yaşamak artık eskisinden de çok zordu.
Ruhsuz bir maddeye hayatın dokunuşunu verebilmek… Heyhat! Bir kerecik daha olsun; gençliğimde değer vermediğim bir biçimde, eserimi görüp de gerçekliğin ayırt edilmez bir kopyasının olduğunu kabullenmelerinin ardındaki hayranlık dolu o kıskanç bakışları görmek için, şimdi neler vermezdim! Normalde bir kelebeğin çiçeklere konuşundan daha da hafif bir dokunuş yeterdi maddelere; ister tahta, ister taş, isterse demir… Tabiat sanatımın mükemmelliği karşısında boyun eğerdi resmen! Bu düşüncelerin kafamdaki çarkları döndürdüğü bir durumdayken; pencereye dönük olan eski, pörsümüş, siyah deri koltuğumdan kalkıp ellerimi cama dayadım. Hayranlıkla:
“
Ah, nehir.. o sisler içinde kıvrılırkenki görüntünle, sanki Cennet’ten bir hediyesin sen bana! Sen benim olmalısın, sadece ve sadece benim… Tanrı seni bu ölümlülerin ruhları hakkında uyarmamıştı bile. Onların kirliliğinden haberin olamayacak kadar safsın sen!” dedim.
Hiçbir zaman cevap alamadığım gibi, şimdi de alamadığım cevap yüzünden gölgelenmişti yüzüm. Arkamı Nehir’e dönerek odada yürümeye devam ettim. Duvarların her birine bulunan ve görüntüleri birbirlerine yansıyan yaldız çerçeveli taş aynalardan birine yaklaştığımda büyük bir dikkatle baktım suretime; görüntü aynı olsa bile kendimi yakınmaktan alıkoyamıyordum: “
Şimdi genç olmak vardı. Artık bütün güzellik, ilham, tazelik ve duygular hayatımın geride kalan bir kıyısında takılıp kaldı!”
Yüzümü yukarıya, aşağıya, sağa ve sola çevirdim. Evet; görüntü aynıydı, her aynadan, o aynalardan görünen her açıdan bakıldığında 20 yaşındaki yüzüm yapışıp kalmıştı bana. Yüzüm ve vücudum hiç ama hiç değişmemişti… Pencereme geri döndüm ancak koltuğa oturmadan, elimi onun üzerine dayayıp sanki bir dostummuşçasına bir edayla yanında durdum. Durduğum yerden nehrin açık lacivert ve daha açık tonlarıyla pırıltılaşan kıvrımlarını görebiliyordum. Işıltısı ne kadar da şımarıktı.. kimse onu görüntüsüyle sorgulamıyordu ancak, oda benim gibi asırlar bile geçse aynı güleç yüzle bana bakacaktı!
Bir adım vardı.. evet; bir adım vardı ama, uzun süredir kullanmıyordum.
Karım ve oğlum benim asla iyileşemeyeceğimi bilerek yaşamışlardı; ve asla uzun bir süreydi... Rüya bile göremiyor olmam can sıkıcı ve boğucu bir etkendi benim için; en azından, belki bir ihtimal, eğer rüya görebilseydim onları görebilme şansım olabilirdi? Şükürler olsun ki gençliğimde bir kere için bile olsa sevdiğim ilk ve tek kadını sanatımla ölümsüzleştirebilmiştim. Ellerimi ceplerime sokmuş bir hâlde, gözlerimi kapatıp odanın uzaktaki diğer ucuna doğru yöneldim havada süzülürcesine.
Eğer olurda, kendimi tutamayıp yanlışlıkla bakarım diye önünü kalın, kırmızı kadifeden yapılma bir perdeyle kapattığım o heykelin yanına gittim. Gözlerimi açtım; odanın neresinde olursam olayım, beklide trilyonlarca kez gelip önünde tutarsızlıkla beklediğim o mihrabın yerini her şeyden daha iyi biliyordum ve bir kez daha bir milim bile ileri veya geride kalmadan durmam gereken yerde durdum. İşte hayatımın anlamı olan şeyler bu perdenin arkasında saklıydı, gözlerimi tekrar kapattım ve sağ elimle perdeyi kenara kaydırdım.
Önce hasret kaldığım cilalı maun. O’nun soğuk bir yansıması. Her hücresinin bile aynısına sahip, o genç yaştaki ve hayatta olan gerçek insandan en ufak farkı olmayacak şekilde ellerimde yontulmuş gerçek boyutlu heykel:
Kıvırcık bukleli saçları…
Yeşil, badem gözleri…
Kusursuz, ufak burnu…
Dolgun ve biçimli dudakları…
Her şeyiyle sanki karşımda gibiydi; uyanıkken rüya görmek buydu işte! Ona dokunabiliyor ve varlığını hissedebiliyordum neredeyse.
Hayat arkadaşımla hasret giderdikten sonra sıra hayatım boyunca yarattığım en mükemmel sanat eserimin soğuk yansımalarına gelmişti. Tek oğlumun…
İlk doğduğu gün annesinin kucağında süt emerken, 15 yaşında ilk kez birisini kaybetmenin acısıyla ağladığında ve onu son gördüğüm zamanki fiziksel halinin üç ayrı büstü... Ellerimle dokundukça o geniş alnı, çatık kaşları, ailemin bir nişanesi gibi durup kanıma ait olan düz burnunu tekrar tekrar kapalı gözlerimin ardında canlandırıyordum. Ne cesur bir bakışla süzerdi kızıl ufukları ve gitmeden önce o müthiş kararlılıkla söylediği sözler ne acıydı... Evet, kendi adımı bile unutmuş veya aldırmıyor olabilirdim, ama hayatım boyunca unutmayacağım iki şey vardı:
Karımın ilk görüşte âşık olduğum yüz ifadesi ve oğlumun son sözleri…
İşte buydu benim yeteneğim; gerçekliğin ayırt edilmez kopyalarını yaratmak! Ancak o kopyalara dokunmaktan daha ötesine geçemeyecek olmanın verdiği acı lanet.
“
Ölmek, ölmek ardı ardına… İnsanlık artık boşlukta sürünen sıcaklıklardan başka bir şey değil! Savaşmalı veya ölmeliydi bu boyutta, bundan başka bir gayret cılız bir ziyandı sadece… Ölmek veya tamamen silinmek önemli değildi, çünkü tüm evren senin kurtuluş yakarışına sadece gülecekti!” diye haykırdım ve gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte arkamı döndüm onlara. Bakmadan elimi arkaya uzatıp perdeyi geri kapattım. Hayır, onlara bakmaya dayanamazdım!
Konuşmadan, bakışmadan sevişmeden geçmişti onca zaman. Onlara dokunmak veya bakmak yeterli gelmiyordu artık. Neden mutlu anılarımı hatırladıktan sonra gelen kızgınlıklarım hep öne geçip diğer bütün duygularımı önemsiz kılıyordu? Nasıl bir yaşam sürmem gerektiğine artık karar vermen gerekiyordu; gündüzleri ilâhi bir değişiklik, geceleri ise yıkım dolu bir sabahı beklediğim günlerin sonu gelmişti artık. Yoksa kısır döngüye sahip sonsuz bir bunalıma girecek, tek dayanağım olan çelişkilerimi de kaybedecektim!
Ta ilk günden beri, neden kimseye güvenemiyordum ben? Neden nereye ait olduğuma karar veremiyordum!? Karım ve ilham perim olan oğlum beni sonsuzluğa terk ettiklerinden sonra hayata küsmüş, gözlerimin saydam pencerelerini bütün renklere kapatıp ellerimi ceplerime sokmuştum. Ancak şimdi, damlalarca gözyaşı akıyordu o küçük pencerelerden aşağı. Dizlerimin üzerine çökmüş, göğsümde kavuşturduğum kollarımla bir sfenks gibi hareketsiz ancak sert hıçkırıklarla inip çıkarak sarsılıyordum: “
YETER ARTIK! YETER!”
Geçen yüzyıllardan kalma saat yedi defa çaldı; kısık bir sesle ancak aksi bir tonla. Odamın içinde ılık bir esinti vücut bulmuştu şimdi, saatin ürpertici gonguyla birlikte. Sanki şefkatli nefesiyle beni sararak ısıtmaya çalışıyor, teselli ediyordu bu rüzgâr. Bu kucaklama o kadar doğaldı ki, sanki yıllardır odada bana eşlik eden soğuk yansımaların ruhları bütün duyguları ve özlemleriyle yanıma gelmişlerdi. Gözlerimi ardı ardına kırptım ve derin bir soluk aldım. Yanağımdan süzülen son bir damla rüzgârın etkisiyle benden uzağa, uzandığımda dokunamayacağım bir uzaklığa uçuvermişti o an.
Onun bir dost olduğunu anladım hemen. Oysa Ölüm’ün karşısındaki çaresizliğimi çok kez sorgulamıştım; ama en önemlisi yıllar önce karımın adi bir hastalık sebebiyle maddi dünyayı terk ettiği günkü isyanım en ağırıydı... Fakat şimdi, şimdi Hayat tekrar beni Ölüm’e karşı ayakta dikilmeye zorluyordu. Aniden nehre bakan açık pencerem gürültüyle kapandı. Sanki aynı rüzgâr beni harekete geçirmek için bilerek kapatmıştı onu? Çarpma sesinden irkilmiş bir hâlde titreyen vücudumu koltuğuma sürükledim. Koltuktan destek alarak ilerledim ve kollarımı kaldırıp pencerenin soğuk camının üzerine koydum. Biraz önce yaşadıklarım neydi?
“
Keşke insanları kendinden bu kadar uzakta tutmasaydın” dedi bir kıpırtı içimden. Nehir’e bakarken yapacağım şeyi, daha doğrusu yapmam gereken şeyi fark etmiştim:
Hayatımı nasıl harcadıysa Evren, ben de merhamet göstermeyecek ve bütün güzellikleri yok edecektim!
Koşar adımlarla merdivenlere yöneldim. Bir sanat eseri olan, üzerinde aslan başı işlenmiş ağır, demir kapıyı açmak için elimi giysimin koynuna uzattım. Boynumdaki kolye bu kapının açılmasını sağlayan bir anahtara sahipti ancak çok basit ve eski bir malzemeden yapılmıştı. Eğer kendimi tutamaz ve aceleyle elimin ayarını kaçırırsam bu mükemmel kapı bir daha tamir edilememek üzere bozulacaktı. Metanetimi koruyarak sakinleşmeye çalıştım ve bu soğuk demiri elimdeki minicik anahtarla ehlîleştirdim.
Korkunç bir gürlemeyi andıran gıcırtısıyla kapım açılmıştı nice yıllar sonra. Tek kolumla belki ağırlığı yüzlerce kiloyu bulan kapıyı rahatça kapattım. Kapandıktan sonra tekrar kilitlenecek olacağının bilinciyle yüzyıllardır yaptığım gibi ellerimi ceplerime koydum ve evin çıkışına yöneldim…
Nehir kıyısında yavaş yavaş, ancak uzun adımlarla yürürken, ince uzun demetlerle bedenime dolanan ve arkamda buluşturduğum ellerime ufak dokunuşlarla temas eden kara saçlarım rüzgârla dans ediyordu. Bu görüntüyü dışarıdan birileri görseydi içimde kaynayıp duran nefreti hiçbir şekilde fark edemezdi: Siyah, apoletlerinde pirinç düğmeleri olan dar montum, Sert deri ve kumaş karışımı pantolonum, eskimiş botlarım… Sadece nehrin tadını çıkaran birisiydim ben.
Nehir boyunca ne kadar ilerledim bilemiyorum. Ancak karşıma çıkan genç bir ağaç birden dikkatimi çekti; ne kadar da güzel ve yalnızdı. Üzerinde taşıdığı tek yaprağının o lekeli rengi, neredeyse kurumuş damarları... Her şeyiyle sadeliğin bir emsaliydi. Yoksa bana birazcık da olsa benziyor muydu?
Başımı yana çevirip şefkatle baktım o tek yaprağa. Sonra sessizliği bozup:
“
Belki değişebiliriz ha? Sen bana dönüşsen, bende sana. Benliğimizde keşfedemediklerimizi birbirimize bakarak öğrenebilirdik belki? Söylesene, ben neden ölemiyorum ha?” dedim şefkatle. Kesilmezse eğer uzun yıllar yaşayacak bir ağaç olarak, yarı-ölümsüz bir bedene sahip olduğu için suskun, şüpheci, tedirgin veya mesafeliydi bana karşı.
“
Demek sende kararsızsın… İyi, bende düşüneyim bari; sen nasıl bir hayat süreceksin diye.” Bekleyebilirdim, dünyayı yakıp kavurmadan önce bu ağacın hayatını bitirmesini bekleyebilirdim. Benim gibi yaşlı adamların zamandan bol bir şeyleri yoktu zaten. Evet, kesinlikle bekleyebilirdim!
Esen soğuk bir rüzgârla o tek yaprak da sahibini bırakıverip kumlu toprağa düştüğünde kederle gözlerimi kapattım. Gözlerimi geri açtığımda karşımda nehir vardı.
“
Hiç olmazsa nehir nereye gideceğini biliyor.” dedim, canlı olan ağaç dostuma. Güneşin yükselmesiyle hızlanan rüzgâr –aynı rüzgâr mı değil mi bilemiyorum- dairesel hareketlerle nehir boyunca uzun aralıklarla döşenmiş ağaçlarda gezindikçe, şimdi kızıla çalan renkleriyle gökyüzünde ölüm kuşlarının tüyleri gibi uçuşan kuru yapraklara bakıp, neden hem kendimin hem de oğlumum aynı sonbahar mevsiminde doğduğunu düşündüm...
Beni çelişkilerimden ayıran o ses, hayatımda yepyeni bir sayfayı çevirmişti: üzerinde aslan başı figürü olan kapının sesiydi bu! Koşarak evime gittim, evin yakınlarında park etmiş arabayı görmezden gelerek girişi ve salonu geçtim. Ağır kapının üzerinde boynumdaki anahtarın bir eşi ince bir zincire takılı bir şekilde sallanıyordu işte! Üçer beşer zıplayarak merdivenleri aştım ve atölyeme ulaştım. Bu bir düş müydü yoksa gerçek miydi bilemiyorum.
Rengi solmuş, ancak eskiden kahverengi olduğu anlaşılan pardösü giyinmiş birisi o kalın perdeyi açmış ve arkasındakileri inceliyordu. Sessiz adımlarla ona yaklaştım ve derin bir sesle sordum: “
Kimsin sen?”
Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bir insanla konuşmak farklıydı. Arkasını döndüğünde nerede görsem tanıyacağım buruna sahip genç bir adam, fal taşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu. “
Sen” dedi, “
Sen O’sun!” ne olduğunu anlayamadan adam bana sıkıca sarılmıştı. Birkaç dakika gözyaşları dökerek bana sarıldıktan sonra kollarını uzattı ve beni baştan aşağı süzerek: “
Ben senin kanındanım.. ve bende senin gibiyim!” dedi. Şaşkınlıktan bayılacaktım neredeyse. Genç adam durmadı ve açıklamaya devam etti: “
Kapını açmakta kullandığım anahtar bana dedemden kalmıştı!”
Evet şimdi hatırlamıştım! Oğlum beni terk etmeden önce, ona zorlada olsa kapımı açmak için kullandığım narin anahtarın bir eşini verebilmiştim. Fakat bu... bu hiç mantıklı değildi. Oğlum benden nefret ederek ayrılmıştı, beni çocuklarına anlatacağını hiç düşünmemiştim. Genç adam heyecanla: “
Gerçekten dedikleri kadar mükemmel bir sanatçıymışsın!” dedi eliyle karımın ve oğlumun heykellerini göstererek. “
On yıllarımı seni bulabilmek için harcadım. Belki göstermiyorum ancak ben tamı tamına 76 yaşındayım!”
Birden ağzımdan güçlü bir kahkaha kopuverdi: “
İnan bana evlât... Ben inanamayacağın kadar yaşlıyım!”. Ondan sonra saatlerce oturduk ve konuştuk. Ona planlarımı anlattım, o da benim gibiydi; Ölüm karşısındaki çaresizliği onunda acıma duygusunu köreltmişti. Sonunda kararımızı verip evden ayrıldığımızda güneşin parıltısıyla bana göz kırpan Nehir’e son bir kez baktım ve heyecanla torunuma hitaben konuşmak istedim:
“
Şimdi… Yapmakta anlaştığımız şey. Zamansızlığı mıydı? Yo, yo.. Hayır... Kesinlikle, kesinlikle bu topraklara-” derken sözümü yarıda kesip sonunu getirdi:
“
Kesinlikle bu topraklara Çılgınlığını geri vermeliyiz!”
“Çılgınlık”
Çağrı Can YONGA
05/11/2009 01:55