FRP FORUM  |  Kayıt  |  Üyeler  |  Giriş       

Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki  
DENETMEN

   Kayıt: 27 Şub 2009
   Mesajlar: 1052
Güzel olmuş Çağrı. Bize hiç böyle şeyler yazmıyosun. Razz Yarışmada başarılar dilerim, kötü olan kazansın ki ben kazanıyım...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Misafir

   
   
~HAYÂL KENT~


    Uçaktan indiğimde, beni bol oksijenli bir atmosfer karşılamıştı. Havaalanı denize yaklaşık elli metre yakındı. Denizin üzerinde süzülen martılar, sahile vuran dalgalar... Doğa ile bütünlenmiş bu ahenk, adanın hoş karşılayan diğer tarafını oluşturuyordu. Özel şöfürüm valizlerimi bagaja yerleştirdi. Yolculuk uzun ve yorucu geçmişti. Artık cennet adasında yolculuğuma başlamadan evvel sağlam bir uyku çekmenin vakti gelmişti.

  
   Otele giderken adanın bana kendini tanıtışını izliyordum; Sahil kentinin yerleşim biçimi ormanlarla özdeşleşmişti. Yeşil manzaralar içine kurulmuş evler, usta ressamın elinden çıkmış fırça darbelerinin simgelemekteydi sanki. Yarım saat sonra otele vardım. Odamın anahtarını aldım ve eşyalarımı yerleştirdim. Güzel bir duş alıp kendimi yatağa bıraktım.


   Sabahın ışıkları, gözlerime hafifçe dokunmaya başladığında gözlerimi açmışım. Güneş, karşıdaki kıyının ardından göz kırpıyordu. Balkona çıktım. Otelin manzarası da azımsanamayacak kadar güzeldi. Yedi katlı otelin duvarları granit seramik ile özenle örülmüştü. Balkon köşeleri, Seramarmi desenli bordürleriyle göze çarpmaktaydı. İçeri doğru hafif oval olan otelin tam ortasında koca bir havuz dizayn edilmişti. Proje üzerinde çalışan tasarımcı ve mühendisler iyi iş çıkarmışlar; Özellikle mimarını son derece takdir etmekteydim.


   Bir müddet sonra kahvaltım geldi. Doyma ihtiyacımı giderdikten sonra adayı keşif için otelden ayrıldım. Şöfürüm, inmem için kapıyı açtığında, bir anda burnumu leylak kokusu abluka altına aldı. Bu enfes kokuyu, derin nefeslerle ciğerlerime doldurdum. Sağlıklı yaşamak için bundan daha iyisi olabilir miydi? Beni bir rehber karşıladı. Kendisi ile tanıştık, hoş beş sohbet ettik. Konuşmamız arasında gezintiye çıkmadan evvel, gezi formunu doldurmam gerektiğini söylemişti. Prosedürün bu olduğunu, bu adım geçildikten sonra gezinin mümkün olduğunu, üzerine basa basa belirtmişti. Rehberin, adanın en albenili manzarasındaki ofisine gittik.


   İçeri girdiğimde bu sefer bayıltıcı sabun kokusu karşıladı beni. Sanki içerisi şampuanla yıkanmıştı. Odanın içi, Yeni banyodan çıkmış bebek gibi kokuyordu. Rehber karşımdaki koltuğu gösterdi ve ''Şöyle buyurun'' dedi, kibar bir ses tonuyla. Adam, balıkları seviyordu anlaşılan. Ya da akvaryum hastasıydı. Masasının arkasındaki bölümde koca bir akvaryum vardı. Hayatımda böyle büyük bir akvaryumu ilk kez görüyordum. Akvaryum o kadar büyüktü ki, camı kırılsa, içindeki suyla adam bile boğulurdu. Akvaryum içindeki balıklarda, akvaryumdan aşağıya kalır değildi hani. Hele bir tanesi vardı ki, büyülmüşte küçülmüş balina gibiydi. Rehber, önüme kalem ile birlikte forumu uzattı ve ''Boşlukları doldurunuz'' dedi. Artık keşif için herşey hazırdı. Adaya gitmek üzere yola koyulduk...


   Adanın dar koridorlarında aracımızla ilerliyorduk. Olağanüstü bir yeşillik eşlik ediyordu bize. Hava masmavi ve bulutsuzdu. İlk kez gördüğüm yapraklarıyla adeta serviste bulunan ağaçlar, yol boyunca simokinini giymiş garsonlar gibi dizeleniyordu. Aracı kullanan rehber bir yandan da bana, ada hakkında bilgiler sunuyordu:


- Ada, Avrupalılarca ilk kez Kewin Anacled tarafından 1493' de görülmüş, sonraki 150 yıl boyunca da birçok ulusun egemenliğine girmiştir. 1636'dan beri, arada başka ülkelerce ele geçirilmesine karşın, Hollanda'nın egemenliğinde kalmıştır. Adanın adı, Brezilyalı Kaşif, Fa De Santos'dan gelmektedir. Ada, eyer biçiminde olup, güneydoğusunda 602 metre yüksekliğindeki (sönmüş bir yanardağ olan) Wonudeur Dağı (bilimsel adı "Buill"), kuzeybatısında ise daha küçük Signal Hill/Little Mountain ("Küçük Dağ") dağları vardır. Wonudeur dağındaki yanardağı ağzı, gezginlerin ilgisini çeken bir yerdir.


   Rehber, ada hakkında bana bilgiler verirken, bende hızla geçen manzarayı izliyor, gözümü bile kırpmıyordum. Park alanına yaklaşırken çamurlu bir yola girdiğimizi farkettim. İnce, uzun, koyu kahverengi dallardan, yosun tutmuşa benzeyen yeşilimsi dallara sıçrayan bir maymun gördüm. Dallar, maymunun eğlenmesi ve mesafe alması için o kadar müsaitti ki, sanki bilinçli ve özenle yapılmışa benziyorlardı. Nihayet, artık yayan şekilde gezebileceğimizin habercisi olan park yerine gelmiştik.

  Reheber, arabayı yanaştırdıktan sonra yanım sokuldu, kulağıma eğildi;


- Ben buraya ''Hayal Kent'' diyorum. Cennet gibi görüldüğüne bakmayın; bir o kadar vahşidir de.


Bu ayrıntı heyecanımı körüklemişti.


15:49

Fantastik Edebiyat Resim
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 06 Ksm 2009
   Mesajlar: 63
NEDEN?!

Büyük taşlardan yapılmış, kocaman kubbe şeklinde bir odaydı. Mekanın kendisi soğuk değildi ama büyüklüğü ve sadeliği insanın içinden gelen bir ürpertiyle üşümesine neden oluyordu. Aslında düşününce oda, kendisini ısıtacak her türlü şeyden yoksundu. Ama burada düşünceyi bile donduran bu soğukluk hissedilirken düşünmek mümkün müydü ki.. Yine de yerdeki kat kat halıların altından gelen sıcaklık hissedilebiliyordu. Öyle bir sıcaklık ki; sanki o kat kat halıların amacı insanı bu ürkütücü sıcaktan korumak içinmiş gibiydi. Sanki halıların altında cehennem, tüm ürkütücülüğüyle uzanıyordu. Hangisi daha kötüydü? Bu nedeni belirsiz soğukluk ve uzaklık hissi mi yoksa geldiği yön itibariyle insanda kötülüğü çağrıştıran sıcaklık mı…

Deli edici bir sessizlik hakimdi odaya. Her şey durağandı sanki… Odanın geride bir, ileride dört kapısı bulunuyordu. Arkadaki kapıdan gelen rüzgar düşünülünce bu durağanlık tuhaftı. Sanki oda kendisine gelen tüm hareketi ve sesi emiyordu.
Odanın bir yere açılmaktan çok karanlığa uzanan dehlizlere benzeyen kemerli 4 kapısı eşit aralıklarla girişin karşısında dizilmişti. Her kapının kenarlarında farklı oymalar bulunuyordu.

İlk kapıdaki oymalar sarmaşık şeklinde kapının etrafını sarmıştı. Dikenli, kurumuş, keskin hatlı sarmaşık dalları kapıdan duvarlara doğru yayılıyormuş gibi görünüyordu. Dikkatli bakıldığında bu karmaşık motifin içinde küçük insan ve hayvan motiflerinin acı içinde dikenlerden kaçmak için kıvrandığı görülebilirdi. İnsanın tüylerini diken diken eden bir manzaraydı.

İkinci kapının kemeri yumuşak hatlarla oyulmuştu. Spiraller, kıvrımlar, girdaplar birbiriyle birleşip ayrılıyor, nehirlerin birleşip ayrılması gibi dönüp duruyorlardı. Orada burada bir gözyaşı damlası şekli göze çarpıyordu. Sade ve karmaşık motifler birbirini takip ediyor, insanın duygusal iniş çıkışlarını anımsatıyordu.

Üçüncü kapı çok daha sade ve dingin görünen oymalarla süslüydü. Kapının iki yanı farklı oymalardan oluşmuştu. Bir tarafı nedense insana daha karanlık görünürken diğeri daha aydınlık, neredeyse beyaza yakın görünüyordu. Beyaza yakın olan tarafta birleşmiş eller, kanatlar, bulutlar oyulmuştu. Diğer tarafta ise yılanlar, mızraklar, çarpılmış tuhaf yaratıklar vardı.

Dördüncü kapıyı süsleyen oymalarda solmuş ve canlı başaklar yanyanaydı. Altınlar kapının üzerine oyulmuş küplerden dökülüyor, sanki başakların hemen üzerindeki bir girdapta sonsuzluğa karışıyordu.  Öyle gerçekçi tasvirlerdi ki insan ne demek istediklerini anladığını hissediyordu. Ve belki de bu yüzden kapılardan geçmek konusunda kararsız kalıyordu.

Tavana bağlı zincirlerin ucundan sarkan kırmızılı kahveli cam mozaikten yuvarlak mumluklar odaya tuhaf renkli, titrek, loş bir ışık sağlıyordu. Bu ışık insanı güvende hissettirmek yerine onu daha savunmasız ve korkmuş hissettiriyordu. Bu histen kurtulmak için neler vermezdi ki bir insan..

Oda ürkütücü derecede tanıdıktı. Ama bir o kadar da yabancı… Sanki çok iyi tanınan, defalarca kez karşılaşılmış ama ismi bir türlü akla gelmeyen biri gibi tanıdık geliyordu. İnsanın aklında tek bir deli edici kelimenin dolaşmasına izin veriyordu yalnızca: “Neden?!”

Hayal meyal hatırlıyordu… Açık mavi badanalı beyaz tavanlı sade odasında olduğunu hatırlıyordu. Bej renkli bir giysi dolabı, kapanabilen minik bir çalışma masası ve beyaz örtülü yatağını hatırlıyordu. Dolabının yanında duvara asılı duran aynada kendine baktığını hatırladı. Sert yüz hatlarına sahip genç bir adamdı. Koyu yeşil gözleri ve çatık kaşları onu biraz daha olgun ve düşünceli gösteriyordu. Koyu kestane renkli saçları iki günlük, aralarda kızıl renk de bulunan sakalına karışıyordu. Hissettiği kadar yorgun görünmüyordu. Son zamanlarda tanımakta en çok zorlandığı kişiyle, kendiyle, çatışıyordu.

Akşamdı… Yatmak için başucundaki mumları söndürdüğünde odada kimsenin olmadığından emindi. Ama işte yattığı zaman ay ışığıyla belli belirsiz aydınlanan odada kendine doğru ilerleyen karaltıyı hatırlıyordu. Kendisine ne söylediğini hatırlayamıyordu bir türlü. Ama işte burada, bu deli edici yerde tek başınaydı. Neden?

Bu bir rüya mıydı acaba… Hayır! Öylesine gerçekti ki rüya olduğunu kabullenmesi kendinin de gerçekte olmadığını kabullenmekti sanki. Bu yüzden hatırlamak için kendini zorladı. Aniden nereden geldiği belli olmayan kör edici beyaz bir ışık odayı doldurdu. Yalnızca bir an için parladı ve yokoldu. Gözleri bu ani ışık parlamasıyla körleşmişti ama zihni açılmıştı sanki…

Hatırlıyordu…

Nerede olduğunu biliyordu…

Burası…

Kendi… bilinçaltıydı!

Neden?!

---------------------
Yarışmaya katılmam için beni cesaretlendiren bıyıklı beye teşekkürler  wink
---------------------
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 06 Ksm 2009
   Mesajlar: 63
benimki biraz kısa oldu ama ilk denememdi mazur görün ^^;
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 07 Ksm 2009
   Mesajlar: 2
Nynaeve yazmış:
NEDEN?!

Büyük taşlardan yapılmış, kocaman kubbe şeklinde bir odaydı. Mekanın kendisi soğuk değildi ama büyüklüğü ve sadeliği insanın içinden gelen bir ürpertiyle üşümesine neden oluyordu. Aslında düşününce oda, kendisini ısıtacak her türlü şeyden yoksundu. Ama burada düşünceyi bile donduran bu soğukluk hissedilirken düşünmek mümkün müydü ki.. Yine de yerdeki kat kat halıların altından gelen sıcaklık hissedilebiliyordu. Öyle bir sıcaklık ki; sanki o kat kat halıların amacı insanı bu ürkütücü sıcaktan korumak içinmiş gibiydi. Sanki halıların altında cehennem, tüm ürkütücülüğüyle uzanıyordu. Hangisi daha kötüydü? Bu nedeni belirsiz soğukluk ve uzaklık hissi mi yoksa geldiği yön itibariyle insanda kötülüğü çağrıştıran sıcaklık mı…

Deli edici bir sessizlik hakimdi odaya. Her şey durağandı sanki… Odanın geride bir, ileride dört kapısı bulunuyordu. Arkadaki kapıdan gelen rüzgar düşünülünce bu durağanlık tuhaftı. Sanki oda kendisine gelen tüm hareketi ve sesi emiyordu.
Odanın bir yere açılmaktan çok karanlığa uzanan dehlizlere benzeyen kemerli 4 kapısı eşit aralıklarla girişin karşısında dizilmişti. Her kapının kenarlarında farklı oymalar bulunuyordu.

İlk kapıdaki oymalar sarmaşık şeklinde kapının etrafını sarmıştı. Dikenli, kurumuş, keskin hatlı sarmaşık dalları kapıdan duvarlara doğru yayılıyormuş gibi görünüyordu. Dikkatli bakıldığında bu karmaşık motifin içinde küçük insan ve hayvan motiflerinin acı içinde dikenlerden kaçmak için kıvrandığı görülebilirdi. İnsanın tüylerini diken diken eden bir manzaraydı.

İkinci kapının kemeri yumuşak hatlarla oyulmuştu. Spiraller, kıvrımlar, girdaplar birbiriyle birleşip ayrılıyor, nehirlerin birleşip ayrılması gibi dönüp duruyorlardı. Orada burada bir gözyaşı damlası şekli göze çarpıyordu. Sade ve karmaşık motifler birbirini takip ediyor, insanın duygusal iniş çıkışlarını anımsatıyordu.

Üçüncü kapı çok daha sade ve dingin görünen oymalarla süslüydü. Kapının iki yanı farklı oymalardan oluşmuştu. Bir tarafı nedense insana daha karanlık görünürken diğeri daha aydınlık, neredeyse beyaza yakın görünüyordu. Beyaza yakın olan tarafta birleşmiş eller, kanatlar, bulutlar oyulmuştu. Diğer tarafta ise yılanlar, mızraklar, çarpılmış tuhaf yaratıklar vardı.

Dördüncü kapıyı süsleyen oymalarda solmuş ve canlı başaklar yanyanaydı. Altınlar kapının üzerine oyulmuş küplerden dökülüyor, sanki başakların hemen üzerindeki bir girdapta sonsuzluğa karışıyordu.  Öyle gerçekçi tasvirlerdi ki insan ne demek istediklerini anladığını hissediyordu. Ve belki de bu yüzden kapılardan geçmek konusunda kararsız kalıyordu.

Tavana bağlı zincirlerin ucundan sarkan kırmızılı kahveli cam mozaikten yuvarlak mumluklar odaya tuhaf renkli, titrek, loş bir ışık sağlıyordu. Bu ışık insanı güvende hissettirmek yerine onu daha savunmasız ve korkmuş hissettiriyordu. Bu histen kurtulmak için neler vermezdi ki bir insan..

Oda ürkütücü derecede tanıdıktı. Ama bir o kadar da yabancı… Sanki çok iyi tanınan, defalarca kez karşılaşılmış ama ismi bir türlü akla gelmeyen biri gibi tanıdık geliyordu. İnsanın aklında tek bir deli edici kelimenin dolaşmasına izin veriyordu yalnızca: “Neden?!”

Hayal meyal hatırlıyordu… Açık mavi badanalı beyaz tavanlı sade odasında olduğunu hatırlıyordu. Bej renkli bir giysi dolabı, kapanabilen minik bir çalışma masası ve beyaz örtülü yatağını hatırlıyordu. Dolabının yanında duvara asılı duran aynada kendine baktığını hatırladı. Sert yüz hatlarına sahip genç bir adamdı. Koyu yeşil gözleri ve çatık kaşları onu biraz daha olgun ve düşünceli gösteriyordu. Koyu kestane renkli saçları iki günlük, aralarda kızıl renk de bulunan sakalına karışıyordu. Hissettiği kadar yorgun görünmüyordu. Son zamanlarda tanımakta en çok zorlandığı kişiyle, kendiyle, çatışıyordu.

Akşamdı… Yatmak için başucundaki mumları söndürdüğünde odada kimsenin olmadığından emindi. Ama işte yattığı zaman ay ışığıyla belli belirsiz aydınlanan odada kendine doğru ilerleyen karaltıyı hatırlıyordu. Kendisine ne söylediğini hatırlayamıyordu bir türlü. Ama işte burada, bu deli edici yerde tek başınaydı. Neden?

Bu bir rüya mıydı acaba… Hayır! Öylesine gerçekti ki rüya olduğunu kabullenmesi kendinin de gerçekte olmadığını kabullenmekti sanki. Bu yüzden hatırlamak için kendini zorladı. Aniden nereden geldiği belli olmayan kör edici beyaz bir ışık odayı doldurdu. Yalnızca bir an için parladı ve yokoldu. Gözleri bu ani ışık parlamasıyla körleşmişti ama zihni açılmıştı sanki…

Hatırlıyordu…

Nerede olduğunu biliyordu…

Burası…

Kendi… bilinçaltıydı!

Neden?!

---------------------
Yarışmaya katılmam için beni cesaretlendiren bıyıklı beye teşekkürler  wink
---------------------

Sonuna kadar severek okudum. Başarılar dilerim. gerçekten güzel olmuşFantastik Edebiyat Resim
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 07 Ekm 2007
   Mesajlar: 1473
Ne de güzel bir gündü ama.  Burcu’nun içini kıpır kıpır eden sıcacık,güneşli bir yaz sabahıydı. Yeşillikler arasında şakıyan kuşlar koro halinde şenşakrak şarkılarını söylerken, ortalıkta cirit atan birkaç çekirge de, etrafaneşe yayan bu koroya tempo tutmaktan geri kalmamaya gayret gösteriyordu. Burcubu doğal ezgileri sonsuza kadar zevkle dinleyebilirdi. Gözlerini kapamış,duyabildiği tüm seslere konsantre olmuştu. Hafif bir esinti dik yamaca dizilmişotları süpürüyordu. Otların seslerini duyar gibiydi. Kestane rengi, düz ve kısasaçları esintiyle beraber tel tel salınıyordu. Rüzgarın taşıdığı türlü kokularıiçine çekti. Toprak ve yeşil kokusu alıyordu. Gözlerini açtı, yeşil gözleri,karşısındaki eşsiz manzaranın yansıttığı ışıklarla parıldadı. Pembe bir teni,belli belirsiz çilleri ve sol yanağının altında bir gamzesi vardı.Gülümsüyordu.

Bu kadar güzellik etrafını kuşatmıştı ve mutluydu amabulunduğu yerde pek de rahat olduğu söylenemezdi. Üstüne tünediği zavallıağacın sert kabukları yüzünden poposu rahat değildi. Ağaç çok tuhafgörünüyordu. Gövdesi bir şekilde eğilmiş bükülmüş, bukle halini almıştı. Çarpıkköklerinin yarısı dışarıda kalmış gibiydi ve kalan köklerinin iyitutunamamasından olacak, güneye, yamacın aşağısına doğru eğilmişti. Ağaçta hiçama hiç düz bir hat yoktu. Bütün dalları lastik gibi eğilip bükülmüştü; kollarıve bacakları yamuk doğmuş spastik özürlü insanlar gibiydi. Sadece yamaç aşağıbükülmüş tepesinde yapraklar vardı. Açıkta kalmış köklerinin etrafı birkaçkayayla sarılmıştı; yarısı toprağa gömülü küçük kayalar. Hemen altında dayeşillikler arasında yamaç aşağı kıvrılarak inen, bir adım genişliğinde birpatika uzanıyordu. Burcunun yapmak istediği, bu dar ve temiz patikanın,üzerinde kıvrılarak ilerlemeye devam ettiği sıra sıra tepeleri betimlemekti.Ellerinde bir defter ve kalem vardı. Boş bir sayfa açtı ve içinden geldiği gibiyazmaya başladı.

* * *                                          



Karşımda sıra sıra tepeler dizili. Hepsi uzaktan bana gözkırpıyorlar. Ben de üzerinde bulunduğum bu yamacın tepesinden onlara gözkırpıyorum. Güneş sol taraftan yamaçlara vuruyor. Benim durduğum yamacın yüzühafiften batıya meyilli olduğu için gölgedeyim ama birazdan burası daışıldamaya başlar. Biraz daha sıcak olması iyi olurdu. Üstüne oturduğum ağaçtam bir ucube ama yine de onu seviyorum; çok gariban ve mütevazı duruyor. Boynubükük ve yaşlı bir ağaç, hala nasıl yaprak çıkarıyor anlamıyorum. Neyse, manzaramıza dönelim.

Karşımda yeşilin her tonu mevcut. En grisinden enfosforlusuna bütün yeşiller karşımda dans ediyor. Üzerinde durduğum dik yamacınhemen bitişiğindeki minik ve eğimsiz sırtta yeşilin sarı tonları hâkim vesırtın üst kısmına yakın bir yerde, doğu yamacında tek başına duran bir ağaçvar. Etrafı boş ve doğusunda, hemen aşağısında on adım mesafede patikanındevamı uzanıyor. Minik tepenin beri tarafında birkaç ağaç topluluğu daha var.Aralarından bir dere geçiyor ama buradan görünmüyor. Sırtın hemen ilerisinde,güney doğu tarafında parıl parlayan yeşiliyle daha yüksek bir tepe uzanıyor.Patika, yoluna buradan devam ediyor. Bu tepe de çıplak sayılır. Etrafınadüzensizce saçılmış geniş yapraklı birkaç ağaç tepenin üstünü örtmektefazlasıyla yetersiz kalıyor. Böyle olması daha iyi çünkü, patika yol boyunca rahatlıklatakip edilebiliyor. Az bir eğim var bu tepede; üstü ağaçlardan ziyade yemyeşildüzlüklerle kaplı ve tüm manzaranın en canlı yeşiline sahip. Tepenin batıtarafı gölgede kaldığından koyu bir yeşil hâkim. Bu tepenin ötesinde de iriliufaklı başka tepeler sıralanmış. Çok uzak kaldıklarından renkleri giderekgrileşiyor. Masmavi gök ufka kadar pamuk gibi kabarık bulutlarla kaplı. Bumanzara bir ressamın elinden çıkmış gibi, kim bilir, belki de öyledir. Butepelerde kim bilir kimler gezdi, tozdu? Şu an mezarda olan kim bilir kaç insanbu manzaraya kapılıp mest oldu? Kaçı yemyeşil düzlüklerde coşkuyla koştu, nefesnefese kaldı. Bin yıl önce bu tepelerde gezen ya da buraları seyre dalaninsanlar bu güzellikler hakkında neler düşünmüşlerdir acaba? Bu patika, butepeler için geçmişten kalan tek hatıra.




                                                                                              

_________________
The Wheel of Time

Zaman Çarkı
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 07 Ekm 2007
   Mesajlar: 1473
Hikayemi beğenmedim ama, yine de koyayım dedim.  Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
DENETMEN

   Kayıt: 08 Oca 2009
   Mesajlar: 1036
Ateşin Yurdu 

Asla patlamayacak da olsa,asla da sönmeyecek olan yüce volkan K’hror,tüm haşmetiyle, göğün yedi katını da acımasızca aşarak ve Ateşin Efendisi Orphan’ın kalesini hiç zorlanmadan taşıyarak yükseliyordu.

K’hror’un  üstündeki yüce kale,sanki kökleri varmış ve dağa sarınıyormuş gibiydi,büyüyle yaratılan binlerce kaya parçası,o kim bilir kaç ton ağırlığındaki kaleyi hiçbir zaman bir çatırtı bile duyurmadan taşıyordu.Bunlar aynı zamanda korkunç dikenleriyle birlikte kaleyi koruyordu,çünkü bir yılanın dişlerinde nasıl zehir varsa,o dikenlerin içinde de karanlık bir lanet vardı,karşı laneti olmayan,değdiğini anında öldüren korkunç bir lanet,şimdiye kadar hiçbir büyücünün çözümünü bulamadığı…

Kale,K’hror’un ağzı kadardı ve onun gibi inanılmaz derecede genişti.Tek bir kapısı vardı,girilmesin diye nasıl kalelerin etrafından su akıyorsa bunun etrafından da lav akardı,fakat lava düşmeyen,o ısıdan kurtulan biri de eninde sonunda o lanetli dikenlerin birine çarpardı.

Kale,aynı zamanda K’hror kadar yüksekti,her bir bölüm yıkılmaz kulelerin üstüne oturtulmuştu,K’hror’un ve kalenin en tepesine çıkmaya çalışan bir ölümlü,oraya ancak 5 yılda varırdı,fakat Ateşin Efendisi Orphan,oraya,ateşin kudretiyle bir anda çıkardı,öyle ki Orphan’ın kuleye çıkması dünyanın dört bir tarafından da görünürdü,aynı kule ve K’hror gibi.

Ve kulenin en tepesi,en haşmetli noktası olan Ba’ruk Ehzan,Karanlık Doruk,dört köşesinin üstünde dört yarım çember taşırdı.Yerde de kudreti sonsuz rünler yazardı.Tanrı Orphan onlara ateşinden bir güç verirdi,ve onlar bunun karşılığında Orphan’a tüm dünyayı gösterirdi,savaşları,afetleri,yapılan büyüleri,korkunç ölümleri,ve en önemlisi ateşin diğer hizmetkarlarını…Onlar,Ateşin Efendisi Orphan’a hizmet etmeye yemin etmiş 7 hizmetkardı, V’il Orph adıyla anılırlardı,gittikleri yerlere isterlerse sonsuz huzur,isterlerse sonsuz yıkım getirirlerdi.Dünya üzerinde Ophan’dan sonra yaşayan en kudretli varlıklar onlardı.

Ve orası,Ba’ruk Ehzan,aynı zamanda Orphan’ın Yücelerin Yücesi’ne hesap verdiği yerdi.O öyle bir varlıktır ki,adını Orphan bile bilmez,fakat farklı adları vardır her ırkta,en fazla kullanılanı Mhurliar’dı,Tek Efendi anlamına gelirdi bu söz,fakat bu sözü Orphan kullanmazdı,çünkü küçümsendiğini düşünürdü,ve onun yerine başka bir ad kullanırdı,fakat o adı kimseye söylememiştir.Bu adı sadece Mhurliar bilir.


Orphan’ın kalesinin etrafındaki bulutlar korkunç olurlardı,içlerinde ateşi taşırlardı,Orphan isterse ateşi bırakırlardı,ve bu ateşi bıraktıklarını görüp de sağ kalan olmamıştır.Ama yine de söylentiler şöyledir ki,Orphan ateşi bıraktırdığında bulutlar yağmur yağacakmış gibi tamamen siyaha keserler,sonra büyük bir gölge oluşur ateşin düşeceği yerde.Ardından ateş damlaları,yağmur gibi düşmeye başlar,fakat bunlar yağmur gibi küçük bir alana etki etmez,yere düşerken güçleri artar ve birleşerek büyürler,ve tam yere inmek üzereyken,ejder nefesi halini alırlar,ki bu Orphan’ın içindeki ateşten sonra en kudretli ateştir.O ateş düştüğü an derler ki,Güneş o yere bakmaya utanır,çünkü orada kendisininkinden kat kat güçlü ve sıcak ateş vardır,o ateş oradaki toprağı deşer,yok eder ve lavlar oraya hızla akarak o boşlukları doldurur.Lavlar yeniden donduğunda o bölge düzelir,fakat dibinde binlerce kemik yatar,hiç kimsenin fark etmediği…

            Ama bu kuleyi sadece cansız varlıklar korumaz.Bu kuleyi koruyan canlılar da vardır ki,bunlara ejderha derler.Her birinin rengi kırmızı ya da siyahtır,yüreklerinden gelen ateşi püskürtürler ve damarlarında kan akmaz,lav akar,o vücudunu besler ejderin.Onun için ejderin,büyük ve kudretli bir ejderin vücuduna değilemez,değenin değdiği yeri erimez ya da yanmaz,tam anlamıyla yok olur.Sonsuz derecede kudret taşır onlar,ve isterlerse başka ateşleri sihirle yönlendirerek kendi emelleri için kullanırlar.Öyle ki bir ateşin yanında ejderle savaşmak,su atarak bir seli durdurmaya çalışmak gibidir,bu sadece onu güçlendirir ve yok oluşunu hızlandırır.

İşte böyle bir yerdir Ateşin Efendisi Orphan’ın kalesi,Tek Olan gelmedikçe asla aşılamaz ve yıkılamaz,Tanrı Orphan büyüyle yerleştirmiştir her bir parçasını,kendi kanını karıştırmıştır bu binanın harcına,o nedenle Orphan ölmeden kale yıkılmaz,kale yıkılmadan da Orphan ölemez.

_________________
Fantastik Edebiyat Resim

Quis custodiet ipsos custodes-Bekçilere kim bekçilik edecek?
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 08 Oca 2009
   Mesajlar: 1036
Yapabildiğimi yaptım,umarım beğenilirFantastik Edebiyat Resim

_________________
Fantastik Edebiyat Resim

Quis custodiet ipsos custodes-Bekçilere kim bekçilik edecek?
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Nis 2009
   Mesajlar: 367
Eli Baltuti Ima"Idu Mituti



Bu metni, ruhunu boğmak için yazıyorum.


Şüphen olmasın, kasveti ruhunun derinliklerinde hissedeceksin.






Ben Kara İlah, senin Tanrı'nım. Ben kötülüğün doğuşuyum. Cehennemin efendisiyim ve cenneti hiç yaratmadım.

Aç o kara gözlerini. Uzun tırnaklarımla oymadan aç. Evet çocuk, ağlamanı istiyorum; saçlarından tutup başını kaldırdığım zaman ve bu görüntü retinandan geçtiğinde ağlamanı istiyorum.

Dev bir bulut gibi göğü kaplayan milyonlarca tonluk rahimleri gör. Birazdan tüm dünyaya senin gibi insanlar dökülecek. Kanlar içinde yağacaksınız toprağa.

Hava sıkıntılı ve boğucu. Koku seni rahatsız etsin. Toprağa yarı yarıya gömülmüş mamut, dinozor ve insan leşlerinin kurtlanmış etinden havaya karışan bu tiksindirici kokuyu çek ciğerlerine.

Kan çiseliyor.

Şimdi yere eğ gözlerini. Cehennem topraklarını kaplayan muz boyundaki minik insancıkları görüyor musun? Siyahıyla, kahverengisiyle, beyazıyla, pembesiyle… nasıl da sevimliler! Nasıl da dişliyorlar birbirlerini. Ya yılanlara saldırmalarına ne diyeceksin? Yılanın o kıvrımlı, soğuk derisini ısırmaları ve kanın o küçük dillerinin üzerinde dolaşması nasıl bir haz ki afyon çekmiş gibi kendilerinden geçiyorlar? Nasıl!?

Toprağın derinliklerinden kendilerini inşa ederek çıkan şatoları görüyor musun? Karanlık ve kasvet ancak bu kadar canlı ve ancak bu kadar özdeksel olabilirdi, değil mi? Mağaramsı pencerelerinden sarı ışıklar çakıyor. Uzun kuleler göğü kaplayan et bulutunu mızrak gibi deliyor! Ne hoş!

Tanrı'n çıldırıyor.

Lav ve kan nehirleri şatolarımın arasından kıvrılarak akıyor; şu gördüğün toprakta lav ve kandan örümcek ağı örüyor. Gökte ateş kuşlarım acı çekenlerin kahkahasını andıran çığlıklar koparıyor. Keskin ve pis tırnağımla etini çıplak omzundan dirseğine kadar yarıyorum. Bu senin işaretin! Kolundan dökülen kan sızıntısını içmeye çalışan insancığı görüyor musun? Nasıl da telaşlı ve bencil! Hiç kimseye kaptırmak istemiyor madenini!

Üç yüz altmış derece dön ve otuz derece aralıklarla, kızıl gökdelenler gibi topraktan fışkıran kayalara bak? Şimdi onların üzerindekileri anlatacağım sana. Yerde kaynarcasına birbirini ezen minik insancıklar kayalara tırmanmaya, onlara ulaşmaya çalışırken üzerlerinde olan biteni söyleyeceğim.

İyi dinle beni. Her şeyi kavramanı istiyorum. Şimdi saat on iki yönüne bak. Benim gerçek suretimi, bir dağ heybetiyle yükselen bedenimi göreceksin.

Kılcal damarlarla sarmalanmış çıplak bedenimi. Sırtımdan çıkan rengârenk, tavus tüyünü andıran kirli kanatlarımı görüyor musun? Göz çukurlarımın sonsuz boşluğu, içine asla girmek istemeyeceğin kadar karanlık değil mi? Kâbuslarında bile anlamlandıramayacağın, uyandığında bilinçaltına yerleşecek ve ömrünün sonuna dek orada saklı duracak kadar; bilinç yüzeyine çıkarmayı asla istemeyeceğin kadar korkunç değil miyim?

Hayır! Bu gördüğün ben değilim! Senin gördüğün: o acınası beş duyu organınla algıladıklarından ibaret. Ağzımdan dökülen karanlık maddeleri göremiyorsun. Birazdan yağacak insanlar için burnumdan soluduğum anti-maddeleri ve ruhları göremiyorsun. Önümde secde eden cinleri algılayamıyorsun! Sen önündeki Tanrı'nı bile idrak edebilmekten aciz bir zavallısın. Sen yarattıklarımın en bayağı olanısın! Sen insansın!

Otuz derece kaydır siyah gözlerini ve saat bir yönüne bak Mahluk'um. Şeytan ateşi diye adlandırdığınız şeyi görüyor musun? Ateşten hortumlar, yer kabuğunu örten insancıkları ve yılanları yaka yaka, ateşine kata kata temizliyor topraklarımı.

Kendini nimetten sayan insancıklar, benim için hiçbir değeri olmayan alev hortumu karşısında ne kadar da acizsin. Kaçmaya çalışmanın faydası yok!

Düşünce yumağının çözülüşünü hissetmek istiyorum! Gözlerinden dökülen yaşların tuz oranı ne? Ya saf tuz akıtsaydım kara gözlerinden? Korkma demeyeceğim; korkmalısın benden.

Saat iki yönüne dön hemen. Orası zamanın kırılıp vücut bulduğu yer. Her şeyin orada yaşandığını ve hiçbir şeyin aslında yaşanmadığını göreceksin. Kendini zeki varlık sayan insan, bu görüntü karşısında ne düşüneceksin? Zaman nedir, bildiğini zanneden insan, vaktin önemsizliğini ne zaman(!) fark edeceksin? Bak insan! Karşındaki görüntüye bak! Her şeyi bütünüyle göreceksin!

Saat üç yönüne dön hemen, basit bir sevgili göreceksin. Başkasının kolları arasında hayatının en mutlu anlarını yaşıyor. Eşinin öpmeye kıyamadığı dudakları, ısırıyor yabancı. Aldatmanın verdiği haz onu nasıl da heyecanlandırıyor; nasıl da tüm vücudu titriyor görüyor musun? Kaslarının gerilip gevşemesine de bak!. Bu görüntü sadece onun beyninde dolaşanlar. Eşini düşlerinde böyle aldatıyor.

Dört yönüne dön; daha fazla bakmanı istemiyorum. Merhamet yok; çıldırmadan evvel tüm acıları görmeni istiyorum.

Dar ağacına giden adamı görüyor musun? Tam sekiş kişiyi öldürdü ve mahkeme idam emrini verdi. Ölen insandan gözlerini çevirip kalabalığı izle; nasıl da heyecanlılar. Ağızlardan çıkan küfürler nasıl da coşkulu. Ölümü izleyecek olmanın yüreklerinde uyandırdığı hayvanı görüyor musun? "Asın o katili!" diye bağıran adamlar "Öldürün pis sapığı!" diye bağıran kadınlar ne kadar masum? İzin verilse, urganı kendileri geçirmez mi katilin boğazına? Oradakilerden saygı duyabileceğim tek kişi: katil; çünkü o öldürdüğü kişilerin masumiyetini kabul ediyor; çünkü o cinayete tesahup ediyor.

Tımarlanmayı bekleyen insan ordusu, dünya tımarhanesinde amaçsızca geziniyorsunuz!

Saat beş yönüne dön Deli Mahluk'um! Şimdi göreceğine milyarlarca yıldır hiç kimse tanık olmadı. Büyük bir ayrıcalık tanıyorum sana. Havada asılı duran bir dağ büyüklüğündeki toprak parçasının ne olduğunu merak ediyor musun? Bir huni gibi aşağıya doğru sivrilen toprak parçası, ilk gezegen Yugitoh'un bir prototipi. Sizin zaman kavramınızla açıklayacak olursam Big Bang'den evvel tek bir gezegen vardı. Şimdiki bütün yıldızlar, galaksiler, her şey ama her şey bu Yugitoh'un bir parçasıydı. Tanrı'ların, kardeşlerimin, halkımın yaşadığı tek bir gezegen! Onu yok ettim. Big Bang onu yok edişimdir. Böylece yeniden vücut bulacak ve var oluşun tek tanrısı ben olacaktım. Tanrı'n da tapınıyor... güce.

Saat altı yönüne bak mahluk! Yarattıklarımın içinde en sevdiğim kişiyi göreceksin. Siyah Peygamber! Sen o olacaksın! En yüce ben'li, en cesur, en kendini beğenmişidir insanoğlunun. İleri görüşlü, iradeli ve yetenekli "biricik üst insan".

Onunla rüyasında konuştum ve İnsan Yağmuru'nu başlatacağını, beni geri döndüreceğini söyledi. Tanrı'sını, beni sonsuza dek yok etmek için yeniden doğmamı sağlayacak. Etimle, kemiğimle karşısına dikilmemi istiyor. Düşlerini, üç dişli çatal kargımı elimden alıp beni zıpkınlayarak öldürmek süslüyor! Benden daha güçlü olduğunu sanıp; bana şirk koşuyor! Ne büyük asalet! Ne büyük gurur! Ne büyük ego! Kibrinin köpekliği onu efendiliğe yükseltmemi sağlayacak; henüz bilmiyor.

Birazdan, tepesinde Azrail ikonu bulunan asasını yere vuracak ve evrenin kalbinden, dünyanın yüreğinden dört kilometre yarıçapında damar yükselip yerden aldığı kanı gökteki rahimlere pompalayacak. Bu ânı Big Bang'den beri bekliyorum.

Saat yedi yönüne dön evlat. Göreceklerin seni şok edecek. Yatağın üzerindeki kadının içinden karnını yararak çıkan bebek heykeli nasıl da kaslı. Ya ikizini boğazından tutup havaya kaldırmasına ne demeli? Kardeşini boğarak öldürmesi değil ilgimi çeken, gözlerindeki nefret! Nasıl da aşağılarcasına, tiksinerek ve alaylı bir kinle bakıyor! Sanki annesinin karnında dikilen minik bir dev! Tanıdık geldi mi? O da sensin! Katil doğan sevgili kulum!
Miniğin babası bir metre geride şeytan görmüş gibi korkuyla eline küreği almış ve bebeğini bir böcek gibi ezmek için hızla indirirken taşlaşmış. Babanın heykelini saran boğa yılanı taş bedeni çatırdatıyor Sanki tüm kötülükler katil doğan bebeği korumak ister gibi.

Kıhkıhkıh!

Saat sekiz yönüne bak. Cehennem ordusunu göreceksin. Çirkin, çarpık suratlı şeytani yaratıklarım. Ters ayaklı cinlerim. Bal bedenleri, pür kılla donatılmış karabasanlarım. Çıplak göbeğine dokunmasını asla istemeyeceğin iblislerim. Asitli diliyle sırtını yalayarak etini eritmek isteyen zebanilerim. Bedenleri gagalayarak canlı canlı yemeyi seven azap kuşlarım. Kafadan bacaklılarım. Kemik kanatlı meleklerim.

Dokuz yönüne bak çocuk. İnsan ve hayvan kemiklerinden yapılmış Yogibliss sarayımı göreceksin. Tüm duvarlar ve süslemeler kemiklerle işlenmiştir. Ana sütunlar ilk yarattığım hayvan, büyük dinozor Muladret’in ayak kemikleriyle tutturuldu. Ara katlar ise göğüs kafesiyle örüldü. Cinayete kurban gitmiş insanların etleri de dövülerek sertleştirildi ve taş yerine onlar kullanıldı. Etlerin arasına katılan kulak sıvısıyla birebir örtüşen zehir ise bakterilerin ve böceklerin sarayımı yemesini engellemekte. Ne büyük bir şaheser değil mi? Yeniden var olduğumda o sarayı sana, Siyah Peygamber’e, en sevgili kuluma hediye edeceğim!

İyi biri  olduğunu düşünen aptal insan, saat on yönüne bak! En leziz yemekleri göreceksin! Şeytan sofrasına bak! Uzun kolları kemiksiz bir yılan gibi sarkmış, yüzleri hiç de komik olmayan renklerle boyanmış palyaçolara bak! En başta oturan kral soytarısının elindekini görüyor musun? İnsan şarabı derler ona. Kafa tasının üst kısmı kesilmiş ve bedeni kızgın bir çubukla karıştırılmış küçük bir insancık şişesi. Nasıl da kana kana içiyor! Ya şu kadın palyaçonun ağzında çiğnediği ne? Hayal gücüne bırakıyorum; tahmin et! Hah, şu beridekinin kaplumbağa kabuğundan yapılmış kâsesine boşalttığı kımıl kımıl yaratıklara da bak. Kim bilir ağzında oynaşması ne güzeldir! Salata tabağında da rengârenk gözler dizilmiş. Şu şeytan suratlı palyaçonun elinde tuttuğunu görüyor musun? Portakal büyüklüğündeki lav gibi eriyen pirosferi, ortası insan beyni olan etli meyveyi? En nadide yiyecektir bu. Sadece büyük iblis yer onu. Milyonlarca yıldır Yogibliss'lilerin atıldığı ya da gömüldüğü yeraltı mağarası Deruniyuk'ta büyüyen ağaçta yetişir. Bu biricik ağaç her yıl tam 365 meyve verir. En günahkarların beynini kökleriyle emip meyvelerinin her birine dağıtır. Ne güzel kötülükler öğretir onun bir ısırığı!

On bir yönüne bakalım birlikte. En güzelini sona sakladım. Ah! Bu şey içimi öyle yakıyor ki tüm atmosferi ciğerime çekmek istiyorum!

Bir nesnenin hiç kutsiyetini hissettin mi? Dokunduğunda heyecandan ölecek gibi oldun mu? Ya da her şeyiyle ayan beyan karşındayken bile gizemle dolup taşan garip bir yönü olduğunu düşündün mü? Şu kahverengi yapıyı görüyor musun? Yarı açık, devasa bir şemsiyeyi toprağa sokmuşlar gibi kızıl kayanın tepesinde duran ve içinde yeşil suların biriktiği esrarengiz yapıyı görüyor musun!? Hangi maddeden yapıldığını çözemediğim ve hiçbir zaman yok edilemeyeceğini içten içe bildiğim şu ters şemsiye! Dışını süsleyen korkunç kafaların ağızlarından oluk oluk yeşil su, gözlerinden ise kan akıyor, görüyor musun? O kafaların her biri Yugitoh’ta yok ettiğim halkıma ait! O kafaların her biri birer Tanrı'nın! O ters şemsiyevâri yapıda bir tek benim başım eksik; bir tek ben yokum! Şafağın her söküşünde milimetrenin trilyon üzeri milyonda biri kadar mesafeyi kendi ekseninde dönüyor. Ve çok yakında, on yıl kadar sonra kendi çevresindeki dönüşünü tamamlayacak. Dünyayı ve evreni neler bekliyor, hayal et! Beni yok etmek için dönecekler! Tanrı'nı yok etmek için dönecekler.  Tanrı’ların savaşacak!

Ve evlat, bütün Tanrı’ların canına okuyacağım



Kubrat RYON
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 18 Oca 2007
   Mesajlar: 143


   İri yumrular halinde yükselen dağlar yaşlı kızılçam ormanına ev sahipliği yapıyordu. İlk bakışta birbiri ardına dizilmiş bu dağların arkasındaki vadiye hiçbir yol girmiyor gibi gözükürdü. Ama dağlar en kıymetli mücevherini özenle koruyan bir kuyumcu gibi saklıyordu arkasındaki vadiye kurulmuş şehri. Uzaktan, güneş vadiyi ışığına boğmadan önce şehir göze güzel gelebilirdi. Sisin ve geceden kalan gölgelerin arasında yıkılmış heykelleri, hiddetli kış fırtınalarının kırıp parçalarını taş döşeli sokağa fırlattığı vitraylı camları, delirmiş bir devin gazabına uğramış gibi görünen, tepeleri yıkılmış, duvarları yer yer göçmüş, bir zamanların ihtişamını artık hüzünle anan minareleri görmemeyi başarabilenler için şehir halen çok güzeldi. Yedi Gizlerin Mabedi diye bilinirdi şehir. Kızılçamdan oluşan denizin ortasındaydı ve on kilometre yakınında akıl sahibi tek bir canlı bulunmazdı. Mabedi çok kişi aramıştı. Bazıları efsaneleri ve gerçekliği bir hayli tartışılır haritalarıyla, bazıları ise aslında dolandırıcı olan yerel rehberleri sayesinde bu ormanda sırra kadem basmışlardı. İçlerinden çok azı gerçekten Mabet’e ulaşmayı başarabilmişti. Ama hiçbiri buradan ayrılamamıştı.

   Ormanın kıyısına kurulmuş köylerde yaşayanlardan bazıları Gizlerin Muhafızları’nın mabedi koruyup gözettiklerine inanır, Ölümün Nefesi denen kadim lanetin Yedi Gizlerin Mabedinin etrafını sardığını iddia ederlerdi. Cehaletleri ya da açgözlülükleri ile cesaretlerini bileyenler hariç, aklı başında hiçbir köylü bu ormana adımını dahi atmazdı. Belki bu yüzden, belki de mabedin görkemli kapısının üstünde yazan o yazı yüzünden, şehrin girişine bağdaş kurup oturmuş olan adam içinde çırpınan korkuyla güneşin dağıtmaya çalıştığı sise bakıyordu. Gece kadar kara gözleri kapının üzerine altın harflerle yazılmış o yazıya kaydı. “Bu kapının ardında umut yoktur.”

   Yavaşça ayağa kalktı. Dizine kadar uzanan siyah pelerinini silkeledi. Şehrin içinden geçen avare bir rüzgâr pelerininin başlığını geriye atıp kar kadar beyaz saçlarını gün ışığına çıkardı. Yüzü, saçlarının iddia ettiği yaşını yalanlarcasına, yirmili yaşlarının sonlarındaki bir gence aitti. Kapının eşiğine kadar yürüdü ve ihtiyatlı gözleriyle olası bir tehdit aradı. Ardından ilk adımını attı.

   Kapının ardında uzanan mermer döşeli yol geniş bir spiral çizerek şehrin merkezindeki asıl mabede uzanıyordu. Yolun iki yanında ikisi de birbirine benzemeyen iki savaşçı heykeli vardı. Sağında yükselen heykelin sol gözü yoktu. Ağzı hırıltıyla aralanmış, bir eli belindeki tuhaf kılıcının kabzasını tutuyordu. Diğer heykel ise sağ elindeki mızrağını kapıdan geçen her şeye saplamak istermiş gibi kaldırmıştı. Kafasına işlenen süslü miğferden arta kalan taş parçaları heykelin ayaklarının dibinde yatıyordu. Şehrin davetsiz misafiri taştan oyulmuş o gözlerde ölümün soğuk pençelerini hissederek ürperdi. Kavisli yolu takip ettikçe şehrin geçmişteki ihtişamını daha iyi anlıyordu. Düzenli aralıklarla yerleştirilmiş beyaz mermerden çeşmelerin sağlam kalan tarafları yosun bağlamıştı. Yolun iki yanına dizilmiş evlerin kapı çerçevelerine işlenen oymalar zamanın acımasız yüzüyle karşılaşmıştı.

   Kavisli yol birden daire şeklinde bir açıklığa çıkmıştı. Meydanın tam ortasında kayanın üzerine oturmuş bir adamın heykeli vardı. Gür sakalı ve bilgiççe bakan gözleriyle tam da beyaz saçlı adamın bulunduğu yere bakıyordu. Daire şeklindeki meydanın kenarında düzenli aralıklarla yerleştirilmiş yedi heykel vardı. Her birisinin yüzlerine onları daha da hırçın gösteren grotesk maskeler işlenmişti. Yedi heykel de, etrafa yaydıkları tehdit duygusunun aksine, büyük bir itaatle meydanın ortasındaki heykele diz çökmüşlerdi. Beyaz saçlı adam meydandaki heykele daha yakından baktı. Ve işte o zaman omzuna tünemiş kuzgunları fark etti. Heykele daha da yaklaştı. Kuzgunlar sanki onu ölçüp biçiyor, hakkında bir karara varmaya çalışıyor gibi geldi. Derken aklında tek bir ses yankılandı. “DÜŞÜNCE”…

   Meydandaki heykeli geçti ve yoluna devam etti. O ses hala aklında yankılanıyordu. Ayağının altında ezilen çakıl taşları ve cam kırıklarının sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Yoluna devam etmeye, aklındaki o yabancı sesi bastırmaya çalıştı. Harabeye dönmüş evlerin, yolun üzerine devrilmiş minarelerin üzerlerinden geçti. Bir adım bile duraksamadı. Eğer duraksarsa, eğer yıkıntıların arasında açgözlülükle hazine aramaya başlarsa hayatında yapacağı son hatayı yapmış olurdu. Şehrin içerisinde yaptığı bu küçük yolculuk ona Ölümün Nefesi’nin yalnızca heyecanlı bir çocuk masalından ibaret olmayacağına dair bir fikir vermişti.

   Yolu tekrar bir meydana çıktı. Bu sefer geniş bir havuzun ortasında düz bir kayaya bağdaş kurmuş, iki koluna dolanmış yılanlarla bir kadın heykeli vardı. Yılanlardan birinin kafası ön tarafa, diğerininki arkaya bakıyordu. Kollarındaki yılanlara rağmen kadının yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Genç adam meydanın kenarına baktı. Orada da eşit aralıklarla dizilmiş yedi kadın heykeli vardı. Avuçlarında biri siyah, diğeri beyaz renkli elmaya benzer meyveler tutuyorlardı. Ortada duran heykele yaklaştı. Gözü meydanın kenarından içeri doğru süzülmeye başlayan sise takıldı. Daha bir dakika önce orada sis olmadığına yemin edebilirdi. Derin bir nefes alıp aklını endişelerden arındırdı. Tekrar kadın heykeline döndü. Yılan ruhunu delen bakışlarla ona baktı. Bir an için saniyeler ona yıllarmış gibi geldi. Heykelin arkasından hafifi bir rüzgâr iniltiler çıkararak esti. Aklında ise bir kelime çan gibi çınlamıştı. “ZAMAN”…

   İşte o andan itibaren sisin kaybolduğunu fark etti. Hızlı adımlarla meydanı geçti. Arkasına bakmaya korkuyordu artık. Yolun iki yakasında artık daha geniş binalar vardı. Geniş kapıları, yüksek pencereleri, özenle işlenmiş mermer sütunlu ön cepheleri, girift süslemeleri ile bu yapılar daha önce gördüğü evlerden çok daha farklıydı. Daha önceki evler, zaman onları ne kadar yıpratırsa yıpratsın, bir hüzün duygusu yayıyorlardı. Ama bu binalar görkemliydi. Duvarlarına işlenen her bir süsleme bu ihtişamı vurgulamak için yapılmıştı. Şehrin üzerinde amansız fırtınalar da kopsa, güneş var gücüyle kavursa da bu binaların yaydığı ihtişam duygusunu yok edemezdi.

   Yolu yine geniş bir meydanla kesildi. Bu sefer meydanın ortasında yüce bir meşe ağacı yükseliyordu. Ağacın dibinde kendisinden daha uzun, tepesine bir baykuş tünemiş olan asaya yaslanmış, sakalı karnına değen yaşlı bir adam heykeli vardı. Meydanın kenarında ise yine yedi heykel dizilmişti. Her biri yüzleri meydanın ortasındaki adama bakacak şekilde bağdaş kurmuştu ve ellerindeki parşömen destelerini inceliyorlardı. Arkasını dönüp baktı. Evet, işte oradaydı. Sis meydanın kenarında oynaşıyor, içeri girebilmek için fırsat kolluyordu. Ama ak saçlı adam bu fırsatı vermeyecekti. Heykele doğru uzun adımlarla yürüdü ve önünde durdu. Daha önce yaptığı gibi aklını her türlü düşünceden, endişeden ve korkudan arındırdı. Güneşin ışığından bir parça baykuşun üzerinde parladı. Adamın kulakları olmayan bir sesle doldu. “BİLGELİK”…

   Sis yine kaybolmuştu. Tek bir saniye bile geçirmeden yoluna devam etti. Elinden gelse koşardı da. Ama bunu yapmadı. Düşünce, zaman, bilgelik… Üç kavram da kafasının içinde nabız gibi atıyordu. Sanki artık daha farklı, daha yüce bir anlamları vardı. Evrenin barındırdığı binlerce sır içinden sadece birkaçı…

   Artık etrafında binalar yoktu. Görkemli sarayların yerini yuvarlak tepeli ya da tepesiz kuleler almıştı. Bazıları yarı yarıya yıkılmış, bazıları zamanla verdikleri amansız mücadeleye devam ediyordu. Ama kazanan zaman olacaktı, elbette. Kuleleri günlük hayatın keşmekeşinden kaçmak isteyen münzevilerin veya göğün sırlarına erişmek isteyen âlimlerin kullandığını düşündü bir an. Yolu bir sonraki meydanda yine son buldu.

   Ortada yere oturmuş, saçlarını sağ omzundan öne çekmiş, kısık gözlerle ona bakan bir kadın heykeli vardı. Kadının kucağına ise bir tilki oturmuştu. Sinsi gözlerle etrafına bakınıyordu. Meydanın kenarında kadınlı erkekli yedi çift heykel dizilmişti. Her çift birbirine sırtını dönmüştü. Bunun dargınlık ifadesinden çok yanındaki kişiye karşı duyduğu güveni gösterdiğini düşündü. Çünkü heykellerin her biri ihtiyatla ileriye bakıyordu. Meydanın ortasındaki heykele yaklaştı. Bu seferki ses bir fısıltı halinde geldi ve ensesindeki tüyleri kabarttı. O ses adamın kulağına “ŞÜPHE” diye fısıldamıştı.

   Sisin artık olmadığını görmek için arkasına bakmaya gerek yoktu. Artık onu hissedebiliyordu. İlerideki yıkılmış duvarın arkasındaydı. Yolun öbür ucundaki iki katlı evin çatısında asılıydı. Ya da çeşmenin yosun ve kurumuş çamur dolu geniş kurnasının arkasına gizlenmişti. Onun hata yapmasını bekliyordu. Ve yaptığında da avının üstüne çullanan bir şahin gibi atılacaktı üzerine.

   Korkulukları karmaşık taş işçiliğiyle süslenmiş, pek uzun olmayan bir köprüyü geçti. Köprünün altından akan cılız ırmaktaki yosun tutmuş taşların üzerinde iki kurbağa karşılıklı ötüşüyordu. Irmak sert kıvrımlarla şehrin içlerine doğru uzanıyordu. Köprünün diğer tarafında yol biraz daha genişlemişti ve dik açılarla birçok küçük sokağa ayrılıyordu. Dar ara sokaklardan birinin başında durup ileriye baktı. İrili ufaklı yıkıntıların arasında sisin kıpırdandığını güç bela fark etmişti. Adımlarını hızlandırıp bir sonraki meydana geldi.

   Bu sefer meydanın ortasında dev bir kaplumbağa vardı. Sırtında yüzünde kararlı bir ifade yerleştirilmiş, belden üstü çıplak olan genç bir adamın heykeli vardı. Adamın sağ elinde küreye benzer bir şey vardı. Meydanın kenarlarına ise yine eşit aralıklarla yedi tane yaşlı adamın heykelin dikilmişti. Kimisinin sakalı uzun, kimisi ise kel olarak işlenmişti. Tek ortak yanları yüzlerindeki o ifadeydi. Kaplumbağanın sırtındaki adamın kararlılığını paylaşıyorlardı adeta. Ak saçlı genç kaplumbağanın önünde durup aklını yeni sırlara açtı. İçine kanını donduran, çelik kadar sert bir duygu belirdi. Önünde eğilmemek için kendini zorlaması gerekti. Volkan kadar haşmetli bir ses adeta tüm varlığıyla ezdi onu. “İRADE”…

   Meydandan çıktı ve ilerlemeye devam etti. Ulu çınar ağaçları yolun iki kıyısına eşit aralıklarla dizilmişti. Haşmetli dalları arkalarındaki binaların boyunu geçiyor göklere erişmeye çalışıyordu. Bazılarının dallarını rüzgâr budamıştı, birkaçı ise çürüyüp yolun üzerine devrilmişti. Çınarların muhafızlığından olsa gerek, zamanın açtığı yaralar buradaki evlerde daha az hissediliyordu.

   Uzun adımları onu bir sonraki meydana getirmişti. Bu seferkinde bir kadın sağ elinde tuttuğu mızrağıyla bir kurdun yanına diz çökmüştü. Sol eliyle kurdun boynunu okşuyordu. Gözlerindeki o soğuk his ise kurdunkilerle yarışacak kadar keskindi. Düşmanlarının cesetleri kurt ile sahibesinin etrafına halka şeklinde yayılmıştı. Meydanın kenarında ise kargılarıyla kurt ve sahibesini selamlayan yedi asker vardı. Kadın heykelinin önünde durdu ve zihnini boşalttı. İlk önce vücudunu bir korku dalgası sardı. Tüm varlığıyla bağırmak, çığlık atmak istiyordu. Derin bir nefes aldı ve tuttu. Aklını korkunun pençesinden kurtarmaya çalıştı. Yavaşça nefesini verdi ve kayaları döven amansız dalgaları hatırlatan o sesi duydu. “CESARET”…

   Kubbelerindeki mavi mozaik işlemeleri dökülmüş bir kütüphanenin önünden geçti. Siyah granit döşeli geniş basamaklarını kanatlı, kıvrık boynuzlu, hırlayan grotesk figürler koruyordu. Bazılarının taştan kanatları kırılmış, bazılarının ise dışarı sarkan dili kaidelerinin dibindeki çakıllara karışmıştı. Genç adam şehirdeki binalar arasında en çok burasını merak etmişti. Bin Sır Kütüphanesi’ni… Üç adam boyunda, uzun ve dar pencereleri de devasa, altın çizgili kapıları gibi sıkı sıkıya kapatılmıştı. Kütüphane kadim sırlarını korumak için davetsiz bütün misafirleri dışarıda tutmaya and içmiş gibi görünüyordu.

   Kütüphaneyi huşu içinde seyrederek bir sonraki meydana geldi. Ortada bir kaplan gösterişli bir tahtın önünde oturmuş genç adamın olduğu yola bakıyordu. Tahtta ise tek gözü bantla kapatılmış bir adamın heykeli vardı. Dizlerine yatırdığı kılıcın kabzasını sağ eliyle gelişigüzel kavramıştı. Sol eliyle ise hükümdarlara yaraşacak kadar süslü bir asayı tutuyordu. Adamın yüzünde aman vermez bir ifade vardı. Heykel canlanıp tek bir sözüyle vadiyi saran dağları başına yıksa şaşırmazdı. Bu sefer meydanın kenarlarında başka heykeller yoktu. Onun yerine tahtın etrafına muntazam aralıklarla dizilmiş yedi kılıç vardı. Genç adam heykele bir kralın yanına yaklaşır gibi yaklaştı. Hürmetle… Dikkatle… Ve dinledi. Duyduğu şey, hissettiği şey ile aynıydı. “GÜÇ”…

   Böylelikle şehrin yedi gizine vakıf oldu. Ama yolculuğu daha bitmemişti. Meydan daha büyük, daha görkemli bir alana açılıyordu. Oraya doğru yürürken duyduğu, hissettiği yedi kavramı düşündü. Kuzgun’un sakladığı düşünceyi, Yılan’ın yönettiği zamanı, Baykuş’un kadim bilgeliğini, Tilki’nin efsanevi şüpheciliğini, Kaplumbağa’nın buz kadar soğuk, çelik kadar sert iradesini, Kurt’un ölüme ve ötesine meydan okuyan cesaretini ve Kaplan’ın ilahi kudretini gördü, hissetti, anladı. Artık sisin soluk tehdidi kalmamıştı. Kurt’un cesaretiyle, Kaplumbağa’nın iradesiyle geniş, görkemli açıklığa adımını attı.

   Açıklığın her yanı göz alabildiğine insan kaynıyordu. Kilden yapılma heykeller kadar hareketsizdiler. Birkaçını yoklamak için yanlarına gitti. Hiçbiri nefes almıyordu. Hepsi etten kemiktendi, en az kendisi kadar insandılar. Fakat gözlerinde canlılıktan eser kalmamıştı. Korkuyla irileşmiş gözlerine ölümün gri tortusu yerleşmişti. Kimisi kadın kimisi erkek olan bu kalabalıktaki her kişi alanın ortasına bakıyordu.

   Kömür karası gözleri alanın ortasına kaydı. Ve huşu içinde bakakaldı. İki ağaç, bugüne kadar gördüğü en büyük ağaçlar güneşe doğru uzanıyorlardı. Yavaş adımlarla ağaçlara yaklaştı. Sol taraftakinin gövdesi kardan daha beyazdı, altın rengi yapraklarında güneşin saçtığı ışınlar dans ediyordu. Ağacın her kıvrımında gümüşsü çizgiler akıyordu. Genç adam bir an adımını şaşırdı. “Bu Yaşam Ağacı!” diye nefesini verdi. Beyaz ağaç her dalıyla, her yaprağıyla hayat saçıyordu etrafına. Ağaca daha da yaklaştıkça bir şeyi daha fark etti. Yaşam Ağacı’nın altın yapraklarla süslenmiş dalları elmaya benzeyen meyveleri taşıyordu. Bunlardan bazıları, ağacın kendisi kadar beyazdı. Bazıları ise siyah renkliydi. Derken Yaşam Ağacı’nın arkasındaki diğer ağacı gördü.

   Kış gecesi kadar karanlıktı gövdesi... Üzerine düşen ışık huzmeleri bile aydınlatamıyordu onu. Uzun, simsiyah dalları, siyah ve beyaz renkli meyveleri, soluk mor renkli yapraklarıyla Yaşam Ağacı’na ikizi kadar benziyordu. Aynı yükseklikteydiler ve genç adam sayacak kadar sabrı ve zamanı olsa yapraklarının da aynı sayıda çıkacağına emindi. Yaşam ağacının altındaki toprak ne kadar canlı ve ışıl ışılsa ikizinin altında uzanan toprak o kadar cansız, soluk ve ölüydü. “Bu da Ölüm Ağacı olmalı” dedi genç adam. Haklıydı da…

   Ağaçların altına ulaştı. Bir şekilde ikisinin de aynı kökten toprağın üzerine yükseldiğini anlamıştı. Yaşam Ağacı’nın gövdesine dokundu. İçi bir anda hayat dolmuştu. Her şeyi yapabilirdi, üzerinden aşamayacağı dağ, meydan okuyamayacağı savaşçı yoktu. Elini istemeye istemeye çekti. Bu sefer Ölüm Ağacının gövdesine, çekinerek de olsa, dokundu. Ölümü hissetti. Damarlarında, ruhunun derinliklerinde hissetti onu. Getirdiği hüznü, kayıp hissini, korkuyu ve acıyı hissetti.

“Meyvelerden yemelisin.”dedi bir ses fısıltı halinde. Genç adam hızla arkasını döndü. Sis yükseliyor, şekilleniyordu. Camdan bir kalıba dökülmüş gibi bir anda insan suretini aldı. Dumandan ağzı sözlerini tekrarladı. “Meyvelerden yemelisin.”

“Nesin sen?” diye haykırdı korkuyla genç adam. Kurt’un cesaretinden eser yoktu artık.

“Şu an sen rehberinim. Onlar gibi olmak istemiyorsan,” dedi etrafını saran ölü kalabalığı işaret ederek, “meyvelerden yemelisin.”

   Genç adam kalabalığa bir daha baktı. Baykuş’un bilgeliğinden midir bilinmez, onların gerçek halini görebilmeyi başarmıştı. Onlar ölüydüler ama aynı zamanda yaşıyorlardı. Gözlerinin önünde binlerce yıl akıp geçiyordu ve binlercesi daha akıp geçecekti. Ama onlar açgözlülüklerinin, yanlış kararlarının, korkaklıklarının bedelini kendi bedenlerinde hapsolarak, Yaşam’dan da Ölüm’den de birkaç adım uzakta, ikisine de hasret kalarak sonsuza kadar bekleyeceklerdi. Korkunç bir cezaydı bu. Ve kendisi de onların kaderine yalnızca bir yanlış karar kadar uzaktaydı.

   İki ağacın da meyvelerine baktı. Siyah ve beyaz… Ölüm ve yaşam… Her iki ağaçta da eşit miktarda vardı. Yaşam’ın içinde Ölüm saklıydı. Ölüm’ün içinde de Yaşam. Genç adam Ölüm Ağacı’ndan beyaz bir meyve kopardı. Yaşam Ağacı’ndan da siyah bir meyve koparıp sisin içinde beliren yaratığa baktı.

“Seçimini yaptın.”diye inilti koptu sisten ağzından. “Artık geri dönüş yok. Devam et!”

   Genç adam süt beyazı saçlarını ön koluyla geriye süpürdü. Ağzı eğlentiyle büküldü ve siyah meyveyi iştahla ısırdı. O ilk adımı attığından anlamıştı geriye dönüş olmadığını. Ölüm boğazından aşağı yuvarlandı. Yaşam’dan doğan Ölüm’ü tattı. Bir buz kadar sıcak, güneş kadar soğuk… Çaresi olmayan korkuyu, kaçınılmaz olanı cesaretle yuttu. Siyah meyvenin kalanı toza dönüşüp rüzgâra karıştı. Elinde kalan tozları silkeledi. Sağ elinde tuttuğu beyaz meyveyi elinde tarttı. Ölüm’ü tatmıştı. Sırada Yaşam vardı.

   Yaşam’dan iri bir parça ısırdı. İçine hayat doldu. Öfkeyi ve sevgiyi, zayıflığı ve kudreti, acizliği ve ihtişamı tattı. Ölüm’den doğan Yaşam boğazından aşağı indi. Beyaz meyvenin kalanı da toza dönüştü. Rüzgâr meyveyi önüne kattı ve şehrin üzerine serpti.

   Genç adam dönüp sisten adamın olduğu yere baktı. Sis yaz ortasında güneşi görmüş gibi kaybolmuştu. Artık anlamıştı. Ölümü ve ötesini görmüştü, biliyordu. Yaşamı ve öncesini görmüştü, anlıyordu.

   Mabedin Yedi Gizi’ne sahipti. Kuzgunlar düşüncelerine önderlik edecekti. Yılanlar zamandan azad edecekti. Baykuş bilgeliğini bahşetmişti ona. Tilki kadim kurnazlığıyla şüphelerini dile getirecekti. Kaplumbağa’nın iradesi vardı artık ruhunda. Ve Kurt’un cesareti… Kaplan’ın kudretiyle hükmedecekti.

   O artık Yaratıcı’nın Kılıcı, Gizlerin Muhafızı idi.


_________________
Önce gülümsemeler gelir,
Ardından yalanlar
Ve sonunda silahlar...

Calla'nın Kurtları, Roland Deschain
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 18 Oca 2007
   Mesajlar: 143
biraz aceleye geldi ama umarım beğenirsiniz.

bu arada hatırlatayım. son gün 20 aralık. tasvirlerini eklemek isteyenler elini çabuk tutusunlar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 12 Tem 2008
   Mesajlar: 2832
Son katılım tarihine yaklaşmış bulunuyoruz. Tasvirlerini yazan arkadaşlar ellerinizi çabuk tutun.  Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 06 Ksm 2009
   Mesajlar: 63
vay be geçmek bilmedi şu 20 gün ben kendime çok güvenmiyorum açıkçası ama kim kazanacak merak ediyorum ;D
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1401
     Yoğun istek üzerine son başvuru tarihi sadece bir kereliğine olmak üzere ertelenmiş ve yarın geceye alınmıştır. Maalesef süre daha fazla uzatılmayacaktır. Yarışmamıza katılmak isteyen üyelerimizin tasvirlerini bu başlıkta yayımlamaları yeterli olacaktır. Herkese şimdiden başarılar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 27 Şub 2009
   Mesajlar: 1052
Güzel bir gelişme olmuş. Herhalde yarına kadar birkaç öykü daha katılır yarışmaya.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 08 Arl 2009
   Mesajlar: 473
Aşağıda bir şehir. Tam ayakların altında. Metropol, büyük bir metropol. Hem de en büyüğünden. On milyonu geçti bu şehir. Dünya'nın kesinlikle en büyük metropolü en sıkışık yollara sahip olanından. Burada her an yoğunluk vardır. Her saatte sokaklarda insan görülür. Gece sarı ışıklar yıldızları gizler. Ancak, belki çok uzaklarda tekrar görebilirsiniz yıldızları. Işıkların göz kırptığı da görülmüştür hani arada. Arabalar öyle önünden geçer ya onların. Beş milyon kadın ve beş milyon erkek; erkeklerden hiç biri arkadaşım, kadınlardan hiç biri sevgilim değil.

Buralar her zaman metropoldü. Üç bin yıllık tarih, sayısız antik bina. . . Hadi kolaysa sayın bana, sayın antik yunanı, ilk çağ devletlerini, Roma'yı, Bizans'ı, Osmanlı'yı. Ama aldatmasın sizi geçmiş, son buldu rüya. Şimdilerde yalnız turist kazıklamaya yarar bu çürük binalar. Öldü bu şehir öldü. Hala en kalabalık metropol ama ölü.

Şimdi gerçekten ölüyor. . . Havada uçan ayaklar vardı ya iki çift. Tepeden bir şehre bir birbirlerine bakıyorlar kinle. Siyah olan aşağıdan görünmüyor çünkü hava karanlık. Sarışın olan bir yıldız sanılıyor yada bir UFO; adamına göre değişiyor bu. Uçmalarının nedeni siyah olanın uçması. Uçtu ki şehri kolayca yok edebilsin ama sarışın sevmedi bu fikri, siyahı da sevmezdi. Yine de onlar kardeş gibiydi. Akrabalar seçilebilinemez, öldürebilinebilebilir belki ama seçilebilinemez. Biz de beğenmediklerimizi ikisinin yaptığı gibi ayıklamalıyız.

Hangisi daha hızlı uçar? Parayı siyaha mı koysak sarıya mı? Ne yazık ki kırmızımız yok. Siyah biraz sabırsız. Kol ve bacakları aç ve saat yönünün tersine bir tekerlek gibi dön ama sağa veya sola doğru ilerleme çünkü ilerisi yalnız önünde. Saniyede binlerce devir hızla dön kendi merkezinin çevresinde. Bu sarı için pek hayret verici değil, siyah bunu hep yapıyor ama yana kaçılınca sarı olan siyahın şehre düşeceğini fark ediyor. İstanbul yanabilir ama bu Roma gibi değil, tam bir facia tabi eğer sarışın, siyah meteoru durdurmazsa.

Kılıç çekildi ve kendi etrafında dönen yaratıkta bir delik açıldı. Bu onun şimdiye kadar aldığı yaralardan ölümcüldü. Sarışın ne yapıyorsun? Sence bu gerekli mi? Siyah olan ezik büzük duruyordu kılıcın etrafında. O kaybetmişti bitmemiş mücadeleyi. Sarışının şefkati siyahı aşağı bıraktı. Ceset yere yapıştı. Cansız bir et gibi. Siyah olan yine ezildi. Onurluca geri çekilmek istedi ama bu şehrin insanları cinayet işlemişti. Onları affedemiyordu. En azından korkutmalıydı yeteri kadar.

Yerden kalktı siyah ceset. Sarıya hayır dedi kafasıyla. Sarı zaten merak ve öfkeyle bakıyordu. Yukarıda uçtu ve kılıcı sallamak istedi. Siyah kaybolmuştu bile sarının altından geçerek. Bir bina çöktü. Bir bina daha. . . Molozlar çok büyüktü. Bina temeline aldığı darbelerle çöküyordu. Ölüm seslerini dikkatli olan herkes duyabilirdi. Sarışın dikkatliydi. O o kadarcık insanı koruyamamıştı. Öldürmek yanlış siyah, onlar öldürse de sen yapma! Doğru zorla da olsa anlaşılacak ama sen onları inciterek her şeyi zorlaştırıyorsun.

Molozların bir bölümü parçalanarak havalandı. Yıkıntının içinden siyah çıktı. Sarı onun üstüne atıldı. Siyah, sarışını fırlattı. Kılıç ile pençe çarpıştı. Bir sonuç alınamazdı ustaların dövüşünden. Siyah sağ kolunun parçalanmasına izin verdi; sol elinin parmaklarını göğsündeki iyileşmeyen yarığın üzerinden yarığı yeniden yararcasına geçirebilmek için. Kilit açılmıştı ve yarık kırmızı keskin ışını taa siyahın ruhunun derinliklerinden çıkarıp sarışına fırlattı. Sarışın zincir zırhı sayesinde etkilenmeden çirkin binanın bir camından içeri girdi. Pencere dahil kırılmıştı. Tozlar onu rahatsız ediyordu ama siyah ceset tozdan etkilenmemişti molozun altındayken. Sehpanın üzerindeki cep telefonu sarsıntıdan etkilenerek düştü. Ardından bina çöktü. Sarışın tozu beğenmemişti. Siyah onu öldürmeyeni öldürmüştü; bir ucubeden beklendiği gibi.

Oturup şehri seyre daldı. Gün ışığı yarın ki vahşeti daha iyi gösterecekti. Artık ona engel olabilecek bir sarı yoktu. Şimdi istediğini istediği gibi yapacaktı. Korkunç ölüm gökyüzünden düştü yıllar önce. Önce onu dost sandık fakat felaketleri geldi aceleyle. Şimdi her şey güvensiz ve belirsiz, yalnız bir kaçın elinde. O gelenler gerçekten ucube.

24 saat açık taksiler, 24 saat açık eczaneler, 24 saat açık bakkaliyeler, 24 saat açık fabrikalar ve kimbilir daha neler. İstanbul gerçekten sonsuzdur. İki yüz metre uzakta yaşıyanları bile tanımazsın. Her tür insan vardır ama aslında hepsi tek tür. Benim açımdan bakarsan öyle. Bina ve moloz yığını. Sokak başı bir ağaç düşerse bu taşlar yeşillik. Her yerde her zaman tehlikeli trafik. Çöp kokuları, bitli köpekler, şerefsiz kediler ve kafası güzel tinerciler. Ahh, Allah'ım bu şehri affetmem için bir neden göster. Her mahallede en az bir dilenci, üç-beş internet kafe, binlerce mal insan. Tükürüklü kaldırımlar, boğucu hava ki zaten ortam çok kalabalık, yüz vermeyen kızlar, görünüşüne çok önem veren erkekler. Öyle ki bu erkekler kendi kimliklerini kaybetmiş. Pek çok kişide eşcinsellik gördüm ama hiç biri bunu dışa vurmadı. Gizledi kızlar yüzünden. Cinsel hayatın erkekler için en zor olduğu şehir burası ve sonunda yıkılacak. Erkekler umrumda değil ama beş milyon kız ölecek. Güzel cesetleri molozlar gizleyecek. Olay yerine en önce yağmalama timleri intikal edecek. Sonra yine her şey aynı. Emlak fiyatları uçacak ve hemen yeni binalar dikilecek. Bu şehir ne olursa olsun göç almaya devam edecek çünkü salak insanlar burada altın var sanıyor. Benimse tek gördüğüm çürümüş binalar, tükürüklü topraklar, yer yer hayvan pisliğe nadiren de insan pisliğiyle süslenmiş asfalt ve leş kokan hava. Denize hiç değinmeyeceğim. Gerek bile görmüyorum. Yarın bu şehir layığını bulacak; güpe gündüz, ulu orta.

_________________
Forumu daha iyi gezin. Benden iyi gezin en azından.
www.youtube.com/user/yuno44907
yuno44907.blogspot.com
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
DENETMEN

   Kayıt: 27 Şub 2009
   Mesajlar: 1052
İmparator’un Dünyası

   Göğün beyaz çiçeklerinin arasından uzanan geniş huzmeler dev bir şehri ışıldatmaktaydı. Yalnız bir filozof geniş bir pencereden çevreyi izliyordu. Saatlerce dışarı bakarak zaman geçirebilirdi.

   Binaların muntazam dizilişleri arasında kusurlar aramaya çalışıyordu. Yıllardır kuruntusu onu rahatsız ediyordu, bundan sonra da rahatsız etmeye devam edecekti.

   Sıra sıra binalara dikkatlice göz gezdiriyordu. Beyaz kiremitli, çatısı dışarıya taşan yapılar görkemli bir manzara sunsa da gözlerini biraz yukarıya kaydırdığında bu binaların diğeri karşısında oyuncakmış gibi kalması sinirini bozuyordu.

   İmparator’un dünyası ne yazık ki fazla mükemmeldi. Gözlerini demin uzak tutmaya çalıştığı saraya dikti. Saraydan öte bir mezarlıktı. Dışarı bakan tek bir açıklık veya bir pencerenin olmamasını artık mantıkla izah etmeye çalışmıyordu. Bir anıta daha çok benziyordu. Yirmi kat daha küçük olursa… Alasyos’un tuhaflıklarını anlamak mümkün değildi. Genellikle bu akıl sır ermeyen garipliklerin altından olağanüstü sürprizler çıkıyordu. Filozof vaktiyle insanların ağızlarını bir karış açarak baktığı bu saraya ilk kez gittiğinde delirmemek için çabalamıştı.

   Bu adam çok güçlüydü. Göğün rengi bile doğal haliyle durmuyordu. Kırmızı, yeşil, mor… Kimileri onun soğuk metale can verdiğine iyiden iyiye inanmışlardı. Bu inanışın kanıtları gözler önünde duruyordu. Şehrin muhafızları çelikten heykellerdi. Yemiyorlardı, içmiyorlardı; Dondurucu soğuğun altında kıpırtısızca durabiliyorlardı. Kimisi bir platformun üzerinde duruyor kimisi bir havuzu süslüyordu. Her birinin sanatsal pozlar vermesi işin komik yanıydı. Şehrin dekorlarıydılar, ama meyhane önlerinde çıkan kavgalarda bir tanesinin uzaktan tıkırtılarıyla yaklaşması elli kişilik bir kalabalığı rahatlıkla kaçırırdı.

   İnsanlar arasında İmparator’un tanrı olduğuna inanan önemli bir kitle vardı. İmparator’un bunu şimdiye kadar inkâr etmemesi bu güruhun sayısını artırmıştı. Bir de benim gördüklerimi görselerdi? Filozofun kuruntusu buydu. Onun tanrı olduğuna inanmasa da aksiyle mücadele edecek bir kanıt yoktu. Alasyos asırlardır yaşıyordu ve bu dünyada hiçbir şey değişmemişti.

   Yıllar önce sarayın kemerli kapısının altından geçtiğinde neyle karşılaşacağı konusunda bir fikri yoktu. İmparator yıllardır oluşturduğu birikimi kendisiyle paylaşmasını istemişti.
***
   Kapının iki tarafında duran heykellere aldırmadan adımını attı. Pek tuhaf olmasa da farklı bir manzarayla karşılaştı. Kendisini metal muhafızlardan biri beklese de bu seferkinin kadınsı hatlarla şekillenmiş hali garibine gitmişti. Bu şeylere alışmak mümkün değildi, insan selam verip vermemek, yüzünün olduğu yere bakıp bakmamak konusunda kararsız kalıyordu. Konuşup konuşmaması konusunda tereddüt etti, karşısında gerçek bir kadın varmış gibi hissetti. Bir heykelin adımlarına ayak uydurarak Alasyos’un cennet bahçelerinde uzun bir yürüyüşe başladı. Her renkten çiçek sarayın dev bahçesini süslüyordu. Uzunca bir süre yeşilliklerden oluşan duvarların arasından ilerledi. Çiçekler desenler oluşturuyor küçük sevimli hayvanlar bu güzelliklerin arasında fink atıyordu.

   Daha bunlara alışacağım derken yirmi adım ötedeki bir sayvanın altından güzel kızlar başını uzattı. Bir tanesi gülüp koşarak yaklaşırken filozof olduğu yerde kaldı. Mezarlığın içinde perilerin yaşaması insanı hortlak görmekten beter ediyordu.

   Kız yaklaştığında pürüzsüz yüzünün detayları daha iyi seçiliyordu. Yüzünde eğlencenin, güzelliğin aşırıya kaçan bir ifadesi vardı. Çıplak ayakları sanki hiç kirlenmemişti. Yüzünde alaycı bir gülümsenin olduğunu düşünecekken bir melekten kötücül tavırların gelmeyecek olması başka bir olasılığı sunuyordu. Kendini beğenmişlik bu gizemli mekânın her köşesine yakışıyordu. Filozof yivli sütunların, kubbeli çardakların arasından geçti. Güzel kelebekler, var olmayan meyveler gördü. Onlara bakmakla kendisine çiçek uzatan kıza bakmak arasında tereddütler yaşadı. Gerçek şudur dostlarım, insan hayatı kısa olduğu için çekilmezdir, ama bitmeyen yaşam perili bir dünyada güzellikleri vazgeçilmez yapar.

   Şimdi güzel kızın kusursuz yürüyüşünü takip ederken mukayeseler yapmaya başlamıştı. Adımları arasındaki zamanlama yavaş ve eş ritimlerdi. Bakışları yavaş yavaş yukarı tırmanırken kızın bir anda başını çevirip gülücükler saçması filozofun kıpkırmızı kesilmesine neden oldu. Yanlış anlamamasını dilemek için biraz geç harekete geçmişti. Hata yapmaktan hoşlanmaması bilgeye ardı ardına çok hata yaptırırdı. Böyle bir karşılaşma için ne yazık ki hazırlıklı değildi.

   Diğer yandan İmparator’u unutmuş olduğu aklına gelince asıl korku kendisini sardı. Filozof daha anlamadan bir kapıya eşlikçisiyle yaklaşmışlardı. Ne kadar yol gittiğini bilmiyordu, ama yolun daha da uzun olmasını her açıdan diliyordu. Güzel kız gülücükleriyle içeriye başını utangaç bir çocuk gibi uzattı, sonra çekingenliğine tezat bir şekilde misafiri kolundan çekerek içeri soktu, sonra koşarak uzaklaştı.

   Filozof ilerlemesi gerektiğini düşündü, resimler, heykeller halılarla süslü bir alanda yürüdü. Başka düşler başını döndürdü. Uzunca bitmeyen bir yol kendisini beklerken neşelendi. Öyle bir an geldi ki bir anda karşısında hiç bitmeyeceğini sandığı yol yok oldu. İki kişi muazzam bir açıklığın altında belirdi. Açıklığa yukardan bir şelale dökülüyor ama yeri asla ıslatmıyordu. Su sesi sessizce içerde yankı yapıyordu. Alasyos’un o zamanlar insanların yüzlerindeki şapşalca ifadeyi izlemekten hoşlandığını anlamıştı.

   Birisi tahtta oturuyordu, diğeri uzun saçlı güzel bir kadındı. İmparator Alasyos önünü kapatan pelerininin altında bacak hatlarını sergileyen güzel bir pantolon vardı. İmparator tebessüm etti. Uzun sarı saçları omuzlarına dökülüyordu. O zamana kadar bir ayrıntıyı daha fark etti, bahçedeki perilerin kraliçesi buradaydı ve asıl mükemmellikler ona sunulmuştu. Saray bahçesindeki kızlar kısa saçlı şirin şeylerdi, Alasyos en güzellerini başucunda tutuyordu.

   “Hoş geldin Yorno bana neler sunacaksın?” Sanki neler getirdiğimi bilmiyordu.
    
   Yorno konuşmaya başladığında yanılsamalar kayboldu. Yeni fark ettiği şeyler son derece tuhafına gitti. Saray'ın içinde çokça geniş pencereler sıralanmaktaydı. Vitraylar kristallere dönüşüp Yorno dışarıyı gördüğünde başka bir mekanda olmadığına emin olabildi.

   İmparator filozofun sözlerini saygıyla dinledi. Yorno yıllardır paylaşmak istediklerini kendi hisleriyle eş olan birini bulmuşçasına her şeyi anlattı. Sonra zaman durgunluğundan çıktı. İmparator'un takdirlerini almak heyecanlandırdı. O vakit Alasyos'un neler dediğini bilmiyordu, kötü bir şey söylemedikçe sorun yoktu.

   Saraydan ayrılırken fark etti, yükseklerden şehrin tamamını izlemiş olmasına rağmen iki düzine merdivenden daha azıyla yukarı çıkmıştı. Uzaklaşırken ayakları zangır zangır titriyordu Periler, cennet çiçekleri, görkemli yapılar ve mucizeler geride kaldı.

***
   Bu hikâyenin bir kahramanı daha vardı ve belirtmediğimiz birkaç ayrıntı daha vardı. İmparator arenada onuruna düzenlediği mücadelelerde halka şenlikler sunuyordu. Kendisini temsilen mücadeleye vekilleri katılırdı. İmparatorluk bilinen tarihi boyunca vekil savaşçılardan tek birinin yenilgisine şahit olmamıştır. Bu döngüyü vaktiyle Zülfikar adında bir adam kırmıştı.

   Bu tuhaf düzeni eğer birisi değiştirmeyi istiyorsa imparatoru üç kez yenmeliydi. Bu onursal başarı uzun boylu, yakışıklı bir gence düşmüştü. İmparatorun vekillerinden biri ne olduysa genç adama yenilmişti. Çoğuna göre bu bir tesadüftü. Genç adam başlarda intihara meyilli bir şapşalken bunun ardı gelmemişti. Yine de İmparator’un kusursuzluğu ilk kez gölgelenmişti. Zülfikar’ın görüntüsü de Alasyos gibi masallardaki prensleri andırıyordu ve o da biraz deliydi.

   Zülfikar’ın yaşantısı ilginç detaylarla doluydu. Eğer bu evrende güçlü bir isyancı varsa o da Zülfikar’dı.

   Sıkça dolaşan hikâyeler karşısında insan ağzı açık kalsa mı karnını tutup gülse mi diye şaşırırdı.

   Bu tuhaf adam Alasyos’un mükemmel dünyasının ilizyonlarla gizlenmiş bir aldatmacadan ibaret olduğunu savunuyordu. Çoğuna göre Zülfikar bir küfürbazdı. Bir ara meyhanenin birinde İmparator’un vekillerinden biri  düzen hakkında Zülfikar’ı ileri geri konuşurken kıskıvrak yakalamış. Eliyle işaret edip kendisini takip etmesini söylemiş, ötekinin konuşması daha bitmemişmiş. Zülfikar’dan “bekle” cevabını almış. Tuhaf adam şu Zülfikar.

_________________
Dumrul
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
DENETMEN

   Kayıt: 27 Şub 2009
   Mesajlar: 1052
Arkadaşlar belirtiyim yazının üçüncü kısmı tasvir içermemektedir, ama huyum kurusun yazıyı bir sonuca bağlamadan edemedim. O kısmı hesaba katmanıza gerek yok.

Yarışmanın daha geniş katılımlı olması daha güzel olurdu, ama son derece eğlenceli ve güzel geçtiğine inanıyorum. İyi eğlenceler.

_________________
Dumrul
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 18 Oca 2007
   Mesajlar: 143
dumrul iznin olursa tasvirin hakkında bir iki söz söylemek isterim. (meraklanma kötü eleştiri değil. Very Happy )

penceresiz devasa saray çok ilginç olmuş. keşke içini, sağını solunu biraz daha anlatsaydın. ne bileyim, merak ettim işte.

dökme çelikten heykel muhafızlar da bana golemleri anımsattı. bu figürleri goleme metafor olsun diye mi kullandın? yoksa farklı birşey olduğu için mi öyle yazdın? her iki durumda da farklı olmuş. mor renkli göğe doğru yükselen penceresiz saraya da öyle muhafızlar yakışırdı zaten.

herneyse... daha önce de belirttiğim gibi bunlar bir edebiyat eleştirmeni olmaktan fersah fersah uzak olan benim düşüncelerim.

nihai kararı sitenin "yüce meclisi" verecektir. Very Happy

_________________
Önce gülümsemeler gelir,
Ardından yalanlar
Ve sonunda silahlar...

Calla'nın Kurtları, Roland Deschain
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yeni başlık gönder Başlığa cevap gönder   Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki