Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜ ATÖLYESİ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 21 Ağu 2007
Mesajlar: 15
Konum: emekli
TUZAK

     Can, köyün bekçisi Celal’in öldüğüne çok üzülmüş-tü. Nede olsa iki senelik öğretmenlik  günlerinde,  Can öğ-retmenin çok yardımına koşmuş, kimi zaman evine su ta-şımış, kimi gün yoğurt süt getirmişti. Bir köy düğününde sinsin oynanıyordu da Can Hocayı  nasıl arkasından  ku-caklayıp  meydandaki ateşin yanına kadar  götürüp bırak-mıştı. Can Hoca  gençlerden  nasıl yumruk  yemişti. Can askerliği bitirip de Ankara’ya döndüğünde,  köyde olup bi-tenden haber aldığı zaman  öğrenmişti  bekçi Celal’in öldü-ğünü. Şunun şurasında beş ay olmuştu terhis olalı. Ev yap-tıracaktı Celal. İçersine saman katılmış toprakla  hazırladığı çamurdan, kerpiç dökmüş, kerpiçler kuruduktan sonra   arabaya yüklemiş, atı olmadığı için, at yerine  kendisini koşmuştu arabaya. Götüreceği yer, yokuş aşağı olduğu için yüklü arabayı zaptedemediğinden, arabanın  tekeri ayağı-nın üzerinden geçmişti.Teker  kemiğe kadar dayanmış  ve  ayak bileği  kemiğini  kırmıştı. İlk yardım olarak hacdan gelen yaşlılar, beraberinde getirdikleri ve kutsal sandıkları zemzem suyuyla hazırlanmış  bir karışımı sürmüşlerdi Ce-lal’e.Tabi tıbbi müdahalede yapılmadığı için iki ay içersinde yara kangrene  çevirip ölmüştü  Celal.
Can’ın öğretmenliği bitip  terhis olduktan bir süre sonra Devlet Suişlerinde ‘Ressam’ olarak göreve başlar. Göreve başlamasının üzerinden neredeyse dokuz ay gibi bir zaman geçmiştir. Saygı ve sevgiye dayalı bir çalışma içersinde arkadaşlarının Can’a, Can’ında arkadaşlarına muziplikleri ve şakaları olmaktaydı. Hatta bir keresinde  Can  kız arkadaşı  tuvalete gittiğinde, çantasını açıp  yüzü-ne sürdüğü kremlerden birinin içersine, içersinde yapıştırıcı olan bir tüpü ağız ağıza getirmiş,  yapıştırıcı tüpün arkasın-dan sıkarak  kremin  içersine  biraz yapıştırıcı doldurmuştu da ertesi gün kız arkadaşı yarım gün gecikmeyle iş yerine geldiğinde suratı kıp kırmızı olmuş bir durumda, arkadaşla-rına dert yanmıştı.
“-Kremin terkibi mi değişmiş ne! Akşam  sürdüm  sabah kalktığımda yastığın  kılıfı  suratıma yapışmıştı,  suy-la ıslatarak  zor çıkardım yüzümden yastık kılıfını”  demişti, kızarmış suratını göstererek.Firmayı şikayet edeceğim” dediğinde, kimde can kalmıştı gülmekten.
Zayıflamak için öğle yemeği yemeyen arkadaşımı-zın çekmeceleri kuru yemiş ve bisküvi deposuydu. Güya zayıflayacaktı; ama kimseye çaktırmadan  sürekli atıştırırdı. Sorsalar, hep diyet yaptığını fakat bir türlü zayıflayamadığı-nı söylerdi. Büyük bir salonda on arkadaştılar. Kendi arala-rında uzaktan uzağa birbirlerine laf atarlar, bir taraftan da  ciddi bir şekilde çalışırlardı.   Şakalaşmaları işlerini engel-lemezdi.
Personelin servisler arası şakalaşmaları da eksik olmazdı. Hayali olarak kimine tayin yazısı gelir, kimine jeo-loji mühendisleriyle araziye çıkma yazısı gelir, kimilerine de  bir bayana telefon ettirilerek  bir yerde seni bekliyorum de-nilip, boş bir randevuyla  kişi boş yere bekletilip ertesi gü-nün  gırgır geçme malzemesi olurdu.
Şakalaşmaların sıkça yapıldığı bir zamanda  Can’a bir telefon gelir. Can’ın en mutlu anıdır telefonun gelmesi. Neredeyse öğretmenlik yaptığı köyden ayrılalı dokuz ay geçmişti. Bu zamanda bekçi Celal’in öldüğünü işitmiş,   aradan bir iki ay geçmiş Celal’in çocuklarının  ‘Çocuk Esir-geme Kurumuna’ yerleştirmek için Can’dan yardım isten-mişti.  Can da ‘bir araştırayım sizi bilgilendiririm’ demişti. Ama şimdi telefondaki kişi Bulak köyünden kendisini ziyare-te gelmiş, öğretmen arkadaşlarından selamlar getirmiş, Can’a müsait bir zamanda görüşelim demişti. Can da ken-disini tanımadığı  köyden gelen misafirle iş çıkışı  Ulus’taki bir kahvede buluşacaklardı. Öyle anlaştılar. Ama  Can’ın içinde acaba ‘işletiliyor muyum?’ ki diye bir histe  vardı. Bir taraftan çalışıyor, bir taraftan da sürekli kafası meşguldü. Çaktırmadan arkadaşlarını kontrol ediyor, hiç kimsenin mi-miklerinde işletildiğine ait bir değişiklik göremiyordu. Tele-fonu kapattığında  yüzündeki sevinci arkadaşları anlamış-lardı. Arkadaşlarının içinden yaşça en büyüğü Kenan Bey Can’a:
“-Anlayalım yani bilmediğimiz bir şey mi  var”?
“-Yooo! ne olacak canım öğretmenlik yaptığım köy-den birisi gelmişte Ankara’ya  onunla  buluşacağım mesai çıkışında akşam”.
“-Hadi hayırlısı bakalım” deyip  geçiştirmişti Kenan Bey.  Can kılık kıyafetleri ile  birbirlerini nasıl bulacaklarını  anlattıkları şekilde akşam masada otururlarken buldu gelen misafirleri.
“-Selamün aleyküm hoş geldiniz” dedi Can misafir-lere. Gelenlerde:
  “-Hoş bulduk” dediler. Telefonda ismini Mustafa olarak  söyleyen kişi ‘okul müdürünün,  selamı var’ dediğin-de  Can:
  “-Çok sağ olsun Abdülkadir Hoca  çok iyi bir insan-dı bana köye ilk gittiğimde çok yardımı dokundu” dedi misa-firlere.  Misafirler diyorum çünkü gelen iki kişiydi. Mustafa:
  “-Abdülkadir Hoca  Can Beyi benim için bir kucakla öp” dedi  deyip  Can’a sarıldı  ve yanaklarından öptü. Can:
“-Eğitmen  Mehmet Bey nasıl” dediğinde:
  “-Eh işte idare ediyor,  nede olsa  biraz  yaş sorunu var, bir gün iyi, bir gün kötü” dedi Mustafa Bey. Can’da:
  “-Uzun süreler eğitmenlik yaptı. O köydeki hemen hemen herkes onun öğrencisidir. Okuma yazmayı öğrenip üçüncü sınıfı bitirdiğinde  kırkbeş  yaşındaymış Mehmet  Hoca. Nerede  şimdiki gibi öğretmen bolluğu, devlet okuma  yazma bilenleri  maaşla ‘eğitmenlik’ adı altında öğretmen olarak atıyor  okullara, onlara maaş veriyordu.  Mehmet Hocada böyle bir hocaydı”. Can köyde  tüm bildiği isimleri kendi söyleyip,  misafirlere de  ‘iyidir, hoştur  çok selamları var’ demek düşüyordu. Can’ın, gelen misafirlerin ne muh-tardan, nede kahveci Talip’ten bahsetmemesi dikkatini çe-kiyor, nede köy ağası  sarı Yusuf’tan. Nede olsa  Can’ın toyluk zamanıydı. ’Nereden bilecekti ki gelenlerin gayeleri başka’. ‘Şimdi olsa mümkün mü, Can’a bir şeyler yuttursun-lar’. Can ve misafirleri  daha pek çok şey konuştular,  dere-den tepeden şurdan burdan. Can çaycının getirdiği  çayları  biten misafirlere:
“-Bir şeyler daha için” diye üsteledi ama  misafirler:
“-Bugün geldik Ankara’ya, iki gün sonra döneceğiz. Hükümetle ilgili işlerimiz var”  deyip kalktıklarında Can’a:
”-Öğretmen arkadaşlarına mektup yazarsan gidece-ğimiz zaman uğrar alırız” dediler.  
“-Size zahmet olacak, tabi ki yazarım”.
“-İki gün sonra akşamüzeri, gene aynı yerde bu-luşmak üzere” deyip ayrıldılar.     
Can akşam eve gittiğinde olanı biteni anneannesine, annesine,  kardeşlerine anlatır. Köyden haber  aldıkları için hepside mutlu olmuşlardı. Hatta  anneannesi:
“-Yavrum neden misafirleri davet etmedin, bir iki günde bizde kalırlardı” demişti de  Can’da:
           “-Söyledim.  Ankara’da ki tanıdıklarımızı gücendiririz.  Başka  zaman inşallah misafiriniz oluruz”  dediler.
Can iki gün sonrası misafirlerine verilmek  üzere bir-kaç mektup yazmış, mektubunda işinden, annesinden, kar-deşlerinden, anneannesinden bahsetmiş, ‘sizleri hiç unut-madım inşallah ilk fırsatta sizleri görmeye gelirim’ deyip mektuplarını selamla bitirmiş, sonrada  mektuplarını zarfa koyup, hazır etmişti. İş çıkışı kahveye gittiğinde misafirlerini kendisini bekler bulmuştu. Gene  selam ve hoşbeşten son-ra ayrılma zamanı geldiğinde Can üzerlerinde  isimleri ya-zıldığı gibi ‘birini Abdülkadir Hocaya,  birini de eğitmenim Mehmet Beye verirsiniz’ deyip  mektupları  Mustafa Beye vermişti. Can misafirlerine ertesi gün için ‘hayırlı yolculuklar’ dilemiş, içilen çayların parasını ödedikten sonra hep birlikte kahveden ayrılmışlardı.
Mustafa Ankara’nın bir kazasında oturuyordu. Bağ bahçe işleriyle uğraşıyor  rençperlik yapıyordu. Altı  çocuk sahibiydi. En büyük kızı Fatma, mavi gözlü kumral, güzel bir kızdı. Mustafa kızını  kazada kim istemişse vermemiş kızının da  ‘bağ bahçe işleriyle, hayvancılıkla ilgili çalışıp ezilmesini’ istememişti. Şehirden kim isterse verecekti. Tam dört sene öncede Ankara’dan  kız görmeye birileri gelmişti ama kısmet olmamıştı demek Ankara’dan gelenlerle ev-lenmesi.
Sonra zaman geçer Mustafa kızını evlendirir. Amas-ya’nın Merzifon kazasının bir  nahiyesine  gelin gider Fat-ma.  Gurbet ellerde yalnızdır. Küçük yaşta anadan babadan ayrılır. Üstelik  kocasıyla geçimi de pek iyi değildir. Bir gün Mustafa kızının ölüm haberini alır yıkılır. Ateş düştüğü yeri yakar tabi. Kızın ailesi, yani babası,  dayısı damatlarının çalıştığı nahiyeye giderler kızlarının ölüsünü alıp kendi ka-zalarına getirip defnederler. Kız kendini asmıştır. Gencecik, daha hayatının baharındaki Fatma  intihar etmiştir. Tabi kızın ailesi buna inanmaz ama yapacakları pek bir şey de yoktur.  Damat  kayınbabasına  cenazeyi almaya nahiyeye geldiklerinde  bir mektup verir. Üzerinde ismi açıklanmayan bir aşk mektubudur bu. Mustafa  kızının evli iken bir başka-sının sevgilisi olduğuna inanmamaktadır. ‘Sevgilisinin kıza yüz vermemesi, gizli bir aşk yaşayıp, sonrada yüz üstü bı-rakılması neticesi  intihar  ettiğini’ söylemektedir damat.
     Seneler öncesi  kızını istemeye  gelenler aklına  gelir kızın babası  Mustafa’nın.  Kızının  bulunduğu nahiye-ye  yakın bir yerde öğretmenlik yapan  Can’la ilişkisi var mıydı acaba kızının? Baba Mustafa ve dayısı  bu işin peşini bırakmayacaklardı. Gene  kızın bulunduğu yere yakın bir kazada  hava as subayı olarak görev yapan bir başka tanı-dıklarının parmağı var mıydı acaba bu olayda? Babanın ilk  aklına gelen  Can olmuştu. Can seneler öncesi  ölen kızı istemeye gitmemişler miydi? Can’ın teyzesinden, Can’la ilgili  bilgi alan ve  Can’ın  devlet suişlerinde çalıştığını öğ-renen baba Mustafa  ve dayı  bir plan yapmışlar, önce Can’dan bir el yazısı örneği almalıydılar. Sonra bunu kızla-rına yazılan mektupla karşılaştırıp yazı karakteri tutuyorsa,  Can’ı kaçırıp öldürmeliydiler. Nasıl olursa olsun işe bir yer-den başlayacaklardı. Onun için ilk defa  Can’dan, Bulak köyündeki  öğretmen arkadaşlarına iletilmek  üzere  iki  mektup almışlar, büyük bir titizlikle Can’ın el yazısını ince-lemişler ve Can’ın yazmadığına kanaat getirmişlerdi.  
          Aradan birkaç ay geçmiş Can’ın yolladığı mektuplara  karşılık bir cevap gelmemişti. Kendi içinden hep  arkadaşla-rını vefasızlıkla suçlamaktaydı.  İşte bu duygu ve düşünce-ler içinde Can okul müdürü arkadaşı  Abdülkadir Beye bir mektup yazar. Köye gidecek tanıdıklarından  mektup yolla-dığından da bahsedip  cevabını alamadığını belirtir mektu-bunda. Tabi ki karşılığı olan  mektubu da en kısa bir za-manda  alır Can.  Ne kendisinden bir mektup almışlardır nede Mustafa isimli öyle bir kişiyi tanımaktadırlar  Can’ın köydeki  öğretmen arkadaşları. Bu olay Can’ın epey bir zaman çözemediği  ve  sürekli beynini kurcalayan  bir sorun olarak kalır.
     Aradan  zaman geçer.  Can bir gün teyzesine  git-miş,  konu köydeki  öğretmenlikten açılmış ve bu arada mektup olayından bahsetmişti  teyzesine. Teyzesi kendisini zor tutar. Bir hayli ‘söyleyeyim mi,  söylemeyeyim mi’ diye  düşünmüştür. Canın teyzesi  Osmanlı bir kadındır. Sözünü kim olursa olsun esirgemez.  Hele argo konuşmayı da pek bir  sever. Can’a:
“-Olum o mektup olayını kafana o kadar takma. O Mustafa puştunun işi.  Ben onun azının payını verdim. Sen üzülmeyesin diye söylemiyordum şimdiye kadar. Seni sor-dular benden. Seninen bi alıp verecekleri yok ki. Sonrada  çekip gittiler. Aradan  epey bi zaman geçti bir gün bana gene uğradılar. ‘O senin  ablanın torunu iyi kurtardı paçayı, yoksa temizleyecektik onu’  dediler. Olanı biteni bir güzel anlattılar bana. Akrabamız olur bide olmaz olasıcalar. Sana tuzak kurmuşlar olum. Pisipisine öldüreceklerdi seni”. Tey-zesi böyle konuşurken sanki  Can’ın başından kaynar sular dökülüyordu. İçini kemiren bu huzursuzluktan kurtulmuştu ama en önemlisi kendisine hazırlanan tuzaktan kurtulmuş-tu. Can:
“-İnsanlara körü körüne güvenmeyeceksin demek ki  teyze” diyebilmişti.                 

Ahmet Canbaba

_________________
1941 Ankara/Kalecik  doğumluyum. İlk şiir  kitabımı  1967 yılında  bastırdım. Halen  edebiyatla  ilgimi  amatörce  sürdürmekteyim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 181
Temel bir çok sorun var hikâyede -zamansal kullanımlardaki hatalar, yazım yanlışları, ne amaca hizmet ettikleri anlaşılamayan tire kullanımları, hikâyenin denetimsiz bir biçimde sürekli bağlamından kopup dağılması, odakların çok ve gereksiz olması v.b...-, ama nedense durup tam da ayrıntı kâbilinden bir soruna takılıp kaldım:

Can niçin arkadaşının çantasını karıştırıyor?

Ve bunun adı niçin terbiyesizlik değil de muziplik oluyor?

(Bunları, bu bölümleri hikâye içinde niçin dinlediğimiz, dinlememiz "gerektiği" ise, kuşkusuz bambaşka ve bu kez biçimsel bir sorun, ama geçelim...)

Bir de, şayet yazdığınız bir meselse; yani biz okuduğumuzdan bir ders çıkarıp hayata ilişkin bir çeşit bilgelik edineceksek, bu bilgeliğin Can'ın durumundan çıkmadığı şüphesini taşımaktayım. Güven, her nedense, bana başka yerlerde ve başka biçimlerde sınanmalıymış gibi geldi- şahsi kanaatimdir.

Sizden, ilerleyen günlerde daha iyi yapılandırılmış ve düşünülmüş hikâyeler okuyacağımızdan eminim.

Şimdilik,

Kolay gelsin.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> ÖYKÜ ATÖLYESİ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri