TUZAK
Can, köyün bekçisi Celal’in öldüğüne çok üzülmüş-tü. Nede olsa iki senelik öğretmenlik günlerinde, Can öğ-retmenin çok yardımına koşmuş, kimi zaman evine su ta-şımış, kimi gün yoğurt süt getirmişti. Bir köy düğününde sinsin oynanıyordu da Can Hocayı nasıl arkasından ku-caklayıp meydandaki ateşin yanına kadar götürüp bırak-mıştı. Can Hoca gençlerden nasıl yumruk yemişti. Can askerliği bitirip de Ankara’ya döndüğünde, köyde olup bi-tenden haber aldığı zaman öğrenmişti bekçi Celal’in öldü-ğünü. Şunun şurasında beş ay olmuştu terhis olalı. Ev yap-tıracaktı Celal. İçersine saman katılmış toprakla hazırladığı çamurdan, kerpiç dökmüş, kerpiçler kuruduktan sonra arabaya yüklemiş, atı olmadığı için, at yerine kendisini koşmuştu arabaya. Götüreceği yer, yokuş aşağı olduğu için yüklü arabayı zaptedemediğinden, arabanın tekeri ayağı-nın üzerinden geçmişti.Teker kemiğe kadar dayanmış ve ayak bileği kemiğini kırmıştı. İlk yardım olarak hacdan gelen yaşlılar, beraberinde getirdikleri ve kutsal sandıkları zemzem suyuyla hazırlanmış bir karışımı sürmüşlerdi Ce-lal’e.Tabi tıbbi müdahalede yapılmadığı için iki ay içersinde yara kangrene çevirip ölmüştü Celal.
Can’ın öğretmenliği bitip terhis olduktan bir süre sonra Devlet Suişlerinde ‘Ressam’ olarak göreve başlar. Göreve başlamasının üzerinden neredeyse dokuz ay gibi bir zaman geçmiştir. Saygı ve sevgiye dayalı bir çalışma içersinde arkadaşlarının Can’a, Can’ında arkadaşlarına muziplikleri ve şakaları olmaktaydı. Hatta bir keresinde Can kız arkadaşı tuvalete gittiğinde, çantasını açıp yüzü-ne sürdüğü kremlerden birinin içersine, içersinde yapıştırıcı olan bir tüpü ağız ağıza getirmiş, yapıştırıcı tüpün arkasın-dan sıkarak kremin içersine biraz yapıştırıcı doldurmuştu da ertesi gün kız arkadaşı yarım gün gecikmeyle iş yerine geldiğinde suratı kıp kırmızı olmuş bir durumda, arkadaşla-rına dert yanmıştı.
“-Kremin terkibi mi değişmiş ne! Akşam sürdüm sabah kalktığımda yastığın kılıfı suratıma yapışmıştı, suy-la ıslatarak zor çıkardım yüzümden yastık kılıfını” demişti, kızarmış suratını göstererek.Firmayı şikayet edeceğim” dediğinde, kimde can kalmıştı gülmekten.
Zayıflamak için öğle yemeği yemeyen arkadaşımı-zın çekmeceleri kuru yemiş ve bisküvi deposuydu. Güya zayıflayacaktı; ama kimseye çaktırmadan sürekli atıştırırdı. Sorsalar, hep diyet yaptığını fakat bir türlü zayıflayamadığı-nı söylerdi. Büyük bir salonda on arkadaştılar. Kendi arala-rında uzaktan uzağa birbirlerine laf atarlar, bir taraftan da ciddi bir şekilde çalışırlardı. Şakalaşmaları işlerini engel-lemezdi.
Personelin servisler arası şakalaşmaları da eksik olmazdı. Hayali olarak kimine tayin yazısı gelir, kimine jeo-loji mühendisleriyle araziye çıkma yazısı gelir, kimilerine de bir bayana telefon ettirilerek bir yerde seni bekliyorum de-nilip, boş bir randevuyla kişi boş yere bekletilip ertesi gü-nün gırgır geçme malzemesi olurdu.
Şakalaşmaların sıkça yapıldığı bir zamanda Can’a bir telefon gelir. Can’ın en mutlu anıdır telefonun gelmesi. Neredeyse öğretmenlik yaptığı köyden ayrılalı dokuz ay geçmişti. Bu zamanda bekçi Celal’in öldüğünü işitmiş, aradan bir iki ay geçmiş Celal’in çocuklarının ‘Çocuk Esir-geme Kurumuna’ yerleştirmek için Can’dan yardım isten-mişti. Can da ‘bir araştırayım sizi bilgilendiririm’ demişti. Ama şimdi telefondaki kişi Bulak köyünden kendisini ziyare-te gelmiş, öğretmen arkadaşlarından selamlar getirmiş, Can’a müsait bir zamanda görüşelim demişti. Can da ken-disini tanımadığı köyden gelen misafirle iş çıkışı Ulus’taki bir kahvede buluşacaklardı. Öyle anlaştılar. Ama Can’ın içinde acaba ‘işletiliyor muyum?’ ki diye bir histe vardı. Bir taraftan çalışıyor, bir taraftan da sürekli kafası meşguldü. Çaktırmadan arkadaşlarını kontrol ediyor, hiç kimsenin mi-miklerinde işletildiğine ait bir değişiklik göremiyordu. Tele-fonu kapattığında yüzündeki sevinci arkadaşları anlamış-lardı. Arkadaşlarının içinden yaşça en büyüğü Kenan Bey Can’a:
“-Anlayalım yani bilmediğimiz bir şey mi var”?
“-Yooo! ne olacak canım öğretmenlik yaptığım köy-den birisi gelmişte Ankara’ya onunla buluşacağım mesai çıkışında akşam”.
“-Hadi hayırlısı bakalım” deyip geçiştirmişti Kenan Bey. Can kılık kıyafetleri ile birbirlerini nasıl bulacaklarını anlattıkları şekilde akşam masada otururlarken buldu gelen misafirleri.
“-Selamün aleyküm hoş geldiniz” dedi Can misafir-lere. Gelenlerde:
“-Hoş bulduk” dediler. Telefonda ismini Mustafa olarak söyleyen kişi ‘okul müdürünün, selamı var’ dediğin-de Can:
“-Çok sağ olsun Abdülkadir Hoca çok iyi bir insan-dı bana köye ilk gittiğimde çok yardımı dokundu” dedi misa-firlere. Misafirler diyorum çünkü gelen iki kişiydi. Mustafa:
“-Abdülkadir Hoca Can Beyi benim için bir kucakla öp” dedi deyip Can’a sarıldı ve yanaklarından öptü. Can:
“-Eğitmen Mehmet Bey nasıl” dediğinde:
“-Eh işte idare ediyor, nede olsa biraz yaş sorunu var, bir gün iyi, bir gün kötü” dedi Mustafa Bey. Can’da:
“-Uzun süreler eğitmenlik yaptı. O köydeki hemen hemen herkes onun öğrencisidir. Okuma yazmayı öğrenip üçüncü sınıfı bitirdiğinde kırkbeş yaşındaymış Mehmet Hoca. Nerede şimdiki gibi öğretmen bolluğu, devlet okuma yazma bilenleri maaşla ‘eğitmenlik’ adı altında öğretmen olarak atıyor okullara, onlara maaş veriyordu. Mehmet Hocada böyle bir hocaydı”. Can köyde tüm bildiği isimleri kendi söyleyip, misafirlere de ‘iyidir, hoştur çok selamları var’ demek düşüyordu. Can’ın, gelen misafirlerin ne muh-tardan, nede kahveci Talip’ten bahsetmemesi dikkatini çe-kiyor, nede köy ağası sarı Yusuf’tan. Nede olsa Can’ın toyluk zamanıydı. ’Nereden bilecekti ki gelenlerin gayeleri başka’. ‘Şimdi olsa mümkün mü, Can’a bir şeyler yuttursun-lar’. Can ve misafirleri daha pek çok şey konuştular, dere-den tepeden şurdan burdan. Can çaycının getirdiği çayları biten misafirlere:
“-Bir şeyler daha için” diye üsteledi ama misafirler:
“-Bugün geldik Ankara’ya, iki gün sonra döneceğiz. Hükümetle ilgili işlerimiz var” deyip kalktıklarında Can’a:
”-Öğretmen arkadaşlarına mektup yazarsan gidece-ğimiz zaman uğrar alırız” dediler.
“-Size zahmet olacak, tabi ki yazarım”.
“-İki gün sonra akşamüzeri, gene aynı yerde bu-luşmak üzere” deyip ayrıldılar.
Can akşam eve gittiğinde olanı biteni anneannesine, annesine, kardeşlerine anlatır. Köyden haber aldıkları için hepside mutlu olmuşlardı. Hatta anneannesi:
“-Yavrum neden misafirleri davet etmedin, bir iki günde bizde kalırlardı” demişti de Can’da:
“-Söyledim. Ankara’da ki tanıdıklarımızı gücendiririz. Başka zaman inşallah misafiriniz oluruz” dediler.
Can iki gün sonrası misafirlerine verilmek üzere bir-kaç mektup yazmış, mektubunda işinden, annesinden, kar-deşlerinden, anneannesinden bahsetmiş, ‘sizleri hiç unut-madım inşallah ilk fırsatta sizleri görmeye gelirim’ deyip mektuplarını selamla bitirmiş, sonrada mektuplarını zarfa koyup, hazır etmişti. İş çıkışı kahveye gittiğinde misafirlerini kendisini bekler bulmuştu. Gene selam ve hoşbeşten son-ra ayrılma zamanı geldiğinde Can üzerlerinde isimleri ya-zıldığı gibi ‘birini Abdülkadir Hocaya, birini de eğitmenim Mehmet Beye verirsiniz’ deyip mektupları Mustafa Beye vermişti. Can misafirlerine ertesi gün için ‘hayırlı yolculuklar’ dilemiş, içilen çayların parasını ödedikten sonra hep birlikte kahveden ayrılmışlardı.
Mustafa Ankara’nın bir kazasında oturuyordu. Bağ bahçe işleriyle uğraşıyor rençperlik yapıyordu. Altı çocuk sahibiydi. En büyük kızı Fatma, mavi gözlü kumral, güzel bir kızdı. Mustafa kızını kazada kim istemişse vermemiş kızının da ‘bağ bahçe işleriyle, hayvancılıkla ilgili çalışıp ezilmesini’ istememişti. Şehirden kim isterse verecekti. Tam dört sene öncede Ankara’dan kız görmeye birileri gelmişti ama kısmet olmamıştı demek Ankara’dan gelenlerle ev-lenmesi.
Sonra zaman geçer Mustafa kızını evlendirir. Amas-ya’nın Merzifon kazasının bir nahiyesine gelin gider Fat-ma. Gurbet ellerde yalnızdır. Küçük yaşta anadan babadan ayrılır. Üstelik kocasıyla geçimi de pek iyi değildir. Bir gün Mustafa kızının ölüm haberini alır yıkılır. Ateş düştüğü yeri yakar tabi. Kızın ailesi, yani babası, dayısı damatlarının çalıştığı nahiyeye giderler kızlarının ölüsünü alıp kendi ka-zalarına getirip defnederler. Kız kendini asmıştır. Gencecik, daha hayatının baharındaki Fatma intihar etmiştir. Tabi kızın ailesi buna inanmaz ama yapacakları pek bir şey de yoktur. Damat kayınbabasına cenazeyi almaya nahiyeye geldiklerinde bir mektup verir. Üzerinde ismi açıklanmayan bir aşk mektubudur bu. Mustafa kızının evli iken bir başka-sının sevgilisi olduğuna inanmamaktadır. ‘Sevgilisinin kıza yüz vermemesi, gizli bir aşk yaşayıp, sonrada yüz üstü bı-rakılması neticesi intihar ettiğini’ söylemektedir damat.
Seneler öncesi kızını istemeye gelenler aklına gelir kızın babası Mustafa’nın. Kızının bulunduğu nahiye-ye yakın bir yerde öğretmenlik yapan Can’la ilişkisi var mıydı acaba kızının? Baba Mustafa ve dayısı bu işin peşini bırakmayacaklardı. Gene kızın bulunduğu yere yakın bir kazada hava as subayı olarak görev yapan bir başka tanı-dıklarının parmağı var mıydı acaba bu olayda? Babanın ilk aklına gelen Can olmuştu. Can seneler öncesi ölen kızı istemeye gitmemişler miydi? Can’ın teyzesinden, Can’la ilgili bilgi alan ve Can’ın devlet suişlerinde çalıştığını öğ-renen baba Mustafa ve dayı bir plan yapmışlar, önce Can’dan bir el yazısı örneği almalıydılar. Sonra bunu kızla-rına yazılan mektupla karşılaştırıp yazı karakteri tutuyorsa, Can’ı kaçırıp öldürmeliydiler. Nasıl olursa olsun işe bir yer-den başlayacaklardı. Onun için ilk defa Can’dan, Bulak köyündeki öğretmen arkadaşlarına iletilmek üzere iki mektup almışlar, büyük bir titizlikle Can’ın el yazısını ince-lemişler ve Can’ın yazmadığına kanaat getirmişlerdi.
Aradan birkaç ay geçmiş Can’ın yolladığı mektuplara karşılık bir cevap gelmemişti. Kendi içinden hep arkadaşla-rını vefasızlıkla suçlamaktaydı. İşte bu duygu ve düşünce-ler içinde Can okul müdürü arkadaşı Abdülkadir Beye bir mektup yazar. Köye gidecek tanıdıklarından mektup yolla-dığından da bahsedip cevabını alamadığını belirtir mektu-bunda. Tabi ki karşılığı olan mektubu da en kısa bir za-manda alır Can. Ne kendisinden bir mektup almışlardır nede Mustafa isimli öyle bir kişiyi tanımaktadırlar Can’ın köydeki öğretmen arkadaşları. Bu olay Can’ın epey bir zaman çözemediği ve sürekli beynini kurcalayan bir sorun olarak kalır.
Aradan zaman geçer. Can bir gün teyzesine git-miş, konu köydeki öğretmenlikten açılmış ve bu arada mektup olayından bahsetmişti teyzesine. Teyzesi kendisini zor tutar. Bir hayli ‘söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi’ diye düşünmüştür. Canın teyzesi Osmanlı bir kadındır. Sözünü kim olursa olsun esirgemez. Hele argo konuşmayı da pek bir sever. Can’a:
“-Olum o mektup olayını kafana o kadar takma. O Mustafa puştunun işi. Ben onun azının payını verdim. Sen üzülmeyesin diye söylemiyordum şimdiye kadar. Seni sor-dular benden. Seninen bi alıp verecekleri yok ki. Sonrada çekip gittiler. Aradan epey bi zaman geçti bir gün bana gene uğradılar. ‘O senin ablanın torunu iyi kurtardı paçayı, yoksa temizleyecektik onu’ dediler. Olanı biteni bir güzel anlattılar bana. Akrabamız olur bide olmaz olasıcalar. Sana tuzak kurmuşlar olum. Pisipisine öldüreceklerdi seni”. Tey-zesi böyle konuşurken sanki Can’ın başından kaynar sular dökülüyordu. İçini kemiren bu huzursuzluktan kurtulmuştu ama en önemlisi kendisine hazırlanan tuzaktan kurtulmuş-tu. Can:
“-İnsanlara körü körüne güvenmeyeceksin demek ki teyze” diyebilmişti.
Ahmet Canbaba |