arkadaşlar, birkaç öneri ve açıklamada bulunmama izin verin..
öncelikle arkadaşlar farklı bir konuda yazışta'nın ve minikbalina'nın tartışmalarının sebebi olan konunun benzeri burada da tezahür etmiş.. Tasvirler mananın önüne geçmiş.. Yani bana göre tasvir ve betimlemelere çok fazla özen göstermek, öyküde bazı şeyleri doğru bir şekilde görememenize neden olmuş.
| Tanin Majere yazmış: |
On Yıl Savaşları'nda Kuzey Dağları kana boyandı,binlerce elf,cüce,insan katledildi,sürüldü... Lakin tanrılar bu soykırıma göz yummadılar ve Feeruların en cesurunu yeni doğan bir çocuğun bedeninde dünyaya getirdiler...
Denir ki doğumunda ona Feeru gücü,Tanrı bilgeliği,Kış Ruhu(tanrıların bir armağanı olan bu ruh insanı somut her cisme karşı korur),Feeru yeteneği verilen elflerin erdemi verildi...
Görülmemiş güçte bir büyücü,cesur bir savaşçı,kadim bir bilge oldu...Ünü tüm diyarlara yayıldı ve Feerular başka birinin geldiğini anlayarak korktular...Ve onu temizlemek için iğrenç yöntemlere başvurdular...
Ve o, Sessiz Yaylalar'da,Tanrıların Sancağı'nı dikip,altın miğferini başına geçirdiğinde elfler ve insanlar,cüceler ve buçukluklar toplandı,kuzeye yürüdüler,kanın aktığı diyarlara... |
Bu kısımda bir arkadaş doğmuş, kendisi bir çocuğun bedenindeki bir Feeru.. (çocuğun hangi ırktan olduğu önemli değil herhalde

) Ve bu genç, Sessiz Yaylalar'da bir sürü aksiyon yapmış, böylelikle bütün ırkları kuzeydeki kanın aktığı diyarlara doğru kendi komutasında yürütmüş...
Fakat işte hikayedeki karışıklık tam burda çıkmış:
| ELRIC yazmış: |
dünya tek biri canlıya karşı birleşmişti.kendikanlarında boğulmamk için O'nun ölmesi gerekiyodu.Barbar olmalarınakarşı savaşmaktan ilk defa korkuyorlardı.O'nu süşündükçe adımları gerigidiyor,damarlarında ki kanın daha yavaş aktığınıhissediyorlardı...Korkunun ecele faydası yok.Ya kazanıp bütün dünyayıgözlerinde ki alev kırmızısına bayuyacaklardı,ya da geldikleri pusludağlara gei dönüp eski tanrılara umarsız yalvarışlarına devamediceklerdi |
ELRIC zaten belirtmiş sonra
| ELRIC yazmış: |
(umarım ayak uydurabilmişimdir,aklımdan geçenleri yazdım) |
diye

Burda yanlış anlaşılma olmuş, millet bu arkadaşa saldırmayacak, bu arkadaş milleti toplayıp kuzeye, kanın aktığı topraklara ilerleyecek..
Fakat bence burada yapılan asıl hata evrenin yaratılması işleminin büyükten küçüğe yapılması.. Yani evrenin yaratılışına ışık tutup, tanrılardan, kadim ırklardan bahsetmektense, bence hikaye bütünlüğü açısından küçükten büyüğe gitmek daha uygun olur... Örneğin ufak bir ailenin yaşantısından bahsederek başlanılabilir, önemsiz bir ailedir belki fakat hikaye boyunca bu aile üzerinden anlatım yapılarak evren çok enteresan bir şekilde anlatılabilir.. Ben örnek bir giriş yapayım, dilerseniz buyrun burdan devam edin:
devam için bir öneri: hikayeyi devam ettirirken koca koca savaşlardan, etkileyici kocaman olaylardan ya da kadim yaratıklardan bahsetmeye çalışmayın. Basitçe ilerlemeye çalışın, hikaye git gide etkileyiciliğini kazanacaktır.
"
On Yıl Savaşları sürerken tanrılar bu savaşta kontrol sahibi olmazlarsa, ırkların birbirleri ile mücadele etmelerinden dolayı, savaşın başlıca nedeni olarak bilinen kadim iblisi unutacaklarını, onun ve daha gelecek olanların dünya üzerinde rahatça dolaşabilmelerine ortam hazırlayacaklarını öngörmüşlerdi. Zaten ırkların birbirleri ile savaşmak konusunda bu kadar inatçı olmalarının nedeni de hepsinin bu iblisi diğer bir ırkın getirdiği üzerine olan düşünceleriydi.
Bunun üzerine tanrılar artık durum üzerinde kontrol sahibi olmanın ve bu soykırıma bir dur demenin yerli olacağını düşünmüşler...Ve bir plan hazırlamışlardı.
---
"Çabuk su getirin!!", diye bağırıyorlardı evin içinde.Etrafta koşuşturup duran, büyüklerin panik hallerinden dolayı telaşlanmış yedi çocuğundan sonra sekizincisini de dünyaya getirmek üzere olan Ann, diğer yedisinden farklı olarak bu sefer pek acı çekmiyor, rahat bir şekilde ortalıkta olan biteni izliyor ve bitmesini bekliyordu. Sonunda sekizinci çocuğu, beşinci oğlunu kucağına alıp sevgiyle sarmanın tadını çıkartabildi. Bir yandan da kafasında nasıl bu kadar rahat olabildiği hakkındaki düşünceler beliriyordu, fakat sonunda güldü kendi kendine:
"Eh, yedi taneden sonra ne bekliyordun ki!!"
Artık akşam olmuş, herkes sakinleşmiş, kızlarının en büyüğü, aynı zamanda en büyük çocukları olan Maryn'ın yardımlarıyla Ann yavaş yavaş iyileşiyordu. Diğer bütün çocukların dikkati yeni kardeşlerindeydi.Onun neler yaptığını inceleyip duruyor, gözlerini ondan alamıyorlardı. Sonra bir anda kapı açıldı ve içeriye çiftçi olan babaları, yüzünde büyük bir şaşkınlık ifadesi ile girdi. Çocuğun doğumundan birkaç saat sonra, akşam doğumun şerefine yapılacak olan kutlama yemeği için mahsüllerinden biraz toplamak için tarlalarına gitmiş ve elleri taşıyamayacağı kadar çok çuval ile dolu olarak dönmüştü. Sonra bir sandalyeye oturdu, nefes nefeseydi.
"Ann buna inanmayacaksın!! Tarlalarımın oraya gittiğimde, bütün mahsüllerin harika bir şekilde büyüdüklerini gördüm, tam bir şekilde ve olağanüstü güzellikteydiler. Sanki sihirli bir peri gelmiş de tarlalarımın üzerine peri tozundan biraz dökmüş gibiydi. Yeni çocuğumuz bize bereket ile geldi biliyorum, ve umuyorum ki bu mahsüller gibi o da harika bir şekilde ve hızlı büyür. Onun bir an önce büyüdüğünü görmek için sabırsızlanıyorum."
Artık bütün mahsüller masaya konmuş, yemekler hazırlanmış, bütün aile masanın etrafına oturmuş afiyetle yemeklerini yiyorlardı. Yeni bebek uyumuş, rahatça yatağında yatıyor, olan bitenden habersiz olarak keyfine bakıyordu. Ve evin içinde tüm bu olan bitenden sonra, bütün ailenin kafalarında soru işareti bırakıp bütün gece düşünmelerine neden olacak soruyu küçük kardeş Jearl sordu:
"Peki onun ismi ne olacak??"
"