Saat gecenin kaçıdır bilmem. Gökyüzü o denli simsiyah! Tophane’de, küçük bir meyhanede, karşılıklı oturmuş içiyoruz. Küçük bir pencereden içeri karanlık sızıyor. Tek bir atmışlık ampul dışında aydınlık olan hiçbir şey yok. Bir de gözlerimizin dışında! O yüzden olsa gerek, gözlerini her kırpışında sırtım ürperiyor. Sandalyemden düşeceğimi sanıyorum.
İkimiz de yol yorgunuyuz. 3 koca dağı devirdik de geldik, kaç tane insan gömdük toprağımıza. Sonra burada buluştuk işte. Sanki sırf bunun için yaşamıştık. Bu, en son geceydi. Kıyametimiz, bir şafak vakti kadar uzaktaydı en fazla. İkimiz de biliyorduk ki, sabahı görmeden öleceğiz. Aslında zaten, tam burada ölmek için yaşamış gibiydik. Ölmek, bize fazla gelmiyordu. Karanlık ürkütüyordu, o kadar!
Bu bir sevda masalı değildi. Onun tüm gözlerinden bunun böyle olduğunu anlayabiliyordum. Benim de bildiğim bir hakikatti bu tabi. Çünkü bu masalın diğer kahramanıydım ben.
Bardaklarımızı dudaklarımıza değdirip bırakıyorduk ve ben ne içmekte olduğumuzu biliyor değildim. De ki, onun gözlerini içiyordum. İçim eziliyordu. Suskunluk, ağzımı dolduruyordu. Konuşmaktan öte bir durumdu bu. Birbirimize söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktu. Çünkü ikimiz de tüm şu gizemli hallerden haberdardık. Kainat tarafından lanetlenmiştik ve susmak bir lütuftu artık.
“Sen Mecnun’sun!” dedi bana aniden. Sanki o değil de gözleri konuşuyordu.
“Evet!” dedim. “Sen de Leyla’sın!”
“Biliyorum!” dedi. “Senin gibi Mecnun görmemiştim daha önce”
Ben de en Leyla olan ile karşı karşıyaydım, biliyordum. Bunları bilmemiz için, birbirimize bildirmemize gerek yoktu. Onu susmaya teşvik ediyordum.
Halbuki sanki, asırlardır susuyormuş gibiydim. Sanki biraz da kafam dumanlanmıştı. Gece geçip gidiyordu. Geçip gitmek bir görevdi.
“Sen de benimle ölecek misin?” diye sordu. Yok, o değil, gözleriydi bunu soran.
Cevabını biliyordu zaten. Susmaktan vazgeçmem için hiçbir sebebim yoktu.
“Bütün Leylalar ve bütün Mecnunlar, yan yana ölmek için mi vardırlar?” dedi sonra
“Öyle olmalı!” dedim. “Yoksa biz niye ölelim?”
“Bu bir masal, öyle değil mi?” dedi.
“En az her şey kadar!” dedim.
“O halde hiç yaşamadık biz!”
“Hayır!” dedim. Gözlerim buğulanıyordu. “En az herkes kadar yaşadık!”
Susmak artık çare değildi. Bir teselli de değildi. Belki hiç iyi bir şey olmamıştı susmak. Aldanmıştık, en az herkes kadar…
“Öldükten sonra yeniden buluşabileceksek,” dedim “hüzün duymamız çok anlamsız olmaz mı?”
“Hayır!” dedi, “Çünkü, yalnızca hüzün duyabilmek için ölüyoruz. Biz ölmezsek eğer, hüzün kaybolur gider!”
“Kimse hüzün duymaz!” dedim, onu anlayarak. “Biz fedaileriz!”
“Hayır!” dedi, “Biz Leyla ile Mecnun’uz.”
“Bu başka ne anlama geliyor ki?” dedim.
“Hiçbir anlama gelmiyor!” dedi. “Anlamsızlık da değil bu yine de. Zira biliyorsun,”
“Anlamlı olabildiğimiz için ölüyoruz biz!” dedim. “Evet, biliyorum.”
İkimiz de biliyorduk yani. Bu, bir yok oluş macerası değildi. Fakat var oluş macerası olmasına da imkan yoktu. İşte belki de sırf bu yüzden ölmeliydik. Çünkü sahip olduğumuz tüm anlamlar, kainatın sahip olduğu tüm değerleri aşıp geçiyordu. Aşıp geçmek bir görevdi.
“Biliyorum,” dedim “Sen Leyla olduğun için ölüyorsun. Fakat sen Leyla isen ben de Mecnun olmalıyım ve en az senin kadar ölmeliyim.”
“Evet!” dedi, “Ben Leyla’yım, çünkü sen Mecnun’sun. Ve ikimiz de ölmeliyiz.”
Kafamı salladım. Bardağımı bir kez daha dudaklarıma götürdüm. Halbuki ne içmekte olduğumdan bihaberdim. O ise sanki, benim gözlerimi içiyordu.
“Ölmesek?” dedi, usulca.
“Ölürüz!” dedim. O anladı.
Pencereden sızan siyahlık, gözlerimi kamaştırıyordu adeta. Siyahın böylesini ne görmüş, ne de işitmiştim. Sanki şafak, ansızın ölüp gitmişti de, meydanlar hep geceye kalmıştı.
“Yine de yaşadık!” dedim. “Hepsi sancılı ve çok uzun oldu. Fakat sonunda bulmam gerekeni bulmak için onları yaşamalıydım.”
“Ve bulunca ölmek için!” dedi. Nasıl da haklıydı!
“Bunu hep göze aldım.” dedim “Ben Mecnun’um, unuttun mu?”
“Hayır,” dedi, “Unutmam olası değil. Çünkü ben de Leyla’yım.”
Fakat artık gece büyümüştü. Gece yaşlanıyordu. Uzun boylu bir garson geldi yanımıza. Bardaklarımızı önümüzden çekip aldı. Bize bakarken, sanki gülümsüyordu. Halbuki apaçık surat asıyormuş gibiydi.
“Tan vakti ermek üzere!” dedi, sanki konuşan o değildi.
Tüylerim ürperdi. Baktım, onunki de ürpermişti.
Garsona teşekkür ettik. Halbuki son kez de olsa gözlerinden bir kadeh daha içmek isterdim. Fakat gece ölüyordu.
Ve ölmek, bir görevdi… |