Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 05 Şub 2007
Mesajlar: 1399
Konum: aramızda konumun lafı mı olur canım...
Han yavaşça yatağında doğruldu. Başı zonkluyordu; sanki geceleyin şu an hatırlamadığı bir sürü şey yapmış ve içip sarhoş olup sızmıştı. Bir an bu düşünce ona gerçekçi geldi; kısa bir süre düşündü acaba gerçekten böyle bir şey oldu mu diye. Sonra hemen vazgeçti; uzun zamandır içki içmediğini hatırladı. Zaten burada nasıl içecekti ki? Bunun üzerine yavaşça başını sağa sola sallarken ve yanan gözlerini elleriyle iyice ovarken aklına başka bir ihtimal geldi: Herhalde gece iyi uyuyamamıştı. Bir rüya gördüğünü hatırlıyordu, ve bu rüya tüm uykusunu kaplamıştı sanki; bölük pörçüktü bu rüya ve arada bir uyandığında duruyor, sonra uykuya tekrar dalınca devam ediyordu. Ama gerisini hatırlamıyordu.
Vücudunun, uzun bir aradan sonra tekrar hareket etmesini yadırgayıp uyuşmasıyla beraber başı feci şekilde dönüyordu. Gözlerini açsa bir şey göremeyeceğini biliyordu. Öylece birkaç dakika durduktan sonra bedeni yavaşça çevresine ayak uydurmaya başladı, baş dönmesi geri çekilen düşman orduları gibi azalmaya başladı.
Ellerini dizlerine koydu, ağzını sonuna kadar açarak esnedikten sonra gözlerini açıp etrafına baktı, her gün aynısını gördüğü ve yaşadığı bir başka gün daha onu bekliyordu.
Karşı hücredeki adama baktı uzun zamandır yapmanın verdiği bir alışkanlıkla; Trisdan her zamanki gibi ondan önce uyanmış, yatağında sessizce otururken elindeki ufak dal parçasıyla oynuyordu. Han onu görünce –ki görmeyeceğini ummuyordu zaten- ayağa kalkarak hafif neşeli hafif uykulu bir şekilde seslendi:
‘’Günaydın, Trisdan’’
Trisdan’ın verdiği tepki de her zaman yaptığı gibiydi: Sessizce başını salladı, bir süre duran parmakları tekrar dal parçasını çevirmeye başladı. Başını sallarken önüne düşmüş uzun beyaz saçları kıpırdadı, sonra tekrar durdu. Yüzü pek gözükmüyordu.
Han ayağa kalktı ve kollarını iki yana açarak gerindi, altı metrekarelik hücresine baktı, şu anki evine; ve görünüşe göre hayatında bundan sonra göreceği tek evine.
Hücresi ufacıktı, bir yanında tahta eski bir yatak, karşısında duvarın dibinde duran eski ve ufak bir sehpa, yanındaki duvarın ortasına ve Han’ın boyunu biraz geçen ve tek amacı odaya ışık ve hava getirmekten başka bir şey olmayan ufak pencerenin altına da öylece bırakılmış pis iki üç tane tabak vardı. Tüm bunlar birbiriyle inanılmaz bir uyum oluşturuyor ve ortaya çıkan uyum ise Han’la karşılaştırılınca inanılmaz büyük bir çelişki yaratıyordu. Ama Han artık bu çelişkiyi düşünmüyordu. Belki de çoktan unutmuştu.
Duvarı oluşturan toprak rengi tuğlalara baktı, eskiden bunları saydığını hatırladı birden; ufak bir tebessüm yüzünü yalayıp geçerken bir eliyle parmaklığı tuttu ve Trisdan’a baktı. Yaşlı adamın üzerinde hala sanki o yaşlı adamlara özgü giysiymiş hissi veren paçavrası vardı ve giderek onunla mistik bir şekilde birleşiyordu elbise. Bu fikir aklına başka bir düşünceyi getirdi: Trisdan öldüğünde acaba o mistik bağ nasıl kopacaktı? Yoksa Trisdan ölümsüz müydü? Bir süre Han merakla yaşlı adama baktı. Sonra kafasından attı bu düşünceyi, ilgiyle yaşlı adamcağızın hücresini izledi. Garip, dedi içindeki düşünce, hücrelerimiz aynı sanki. Yaşlı adama sordu:
‘’Sıkılmadın mı bunu yapmaktan?’’
‘’Neyi?’’ diye sert sesiyle sordu yaşlı adam duruşunu hiç bozmadan.
‘’Şu dalla oynamaktan ve sürekli o yatakta oturmaktan. Bazen ayağa kalksan ne olur?’’
Yaşlı adam sanki ne demek istediğini düşünürmüş gibi bir süre kıpırdamadı, elindeki dal parçası parmaklarının arasında durdu ve yaşlı adam onu, sanki ilk defa görüyormuş gibi ilgiyle inceledi. Birkaç saniye sonra omuzlarını silkti ve hareketlerine devam ederken:
‘’Her zaman yaptığım şeyden neden sıkılayım ki?’’ dedi. Han cevap vermedi, belli ki yaşlı adamın konuşmaya hevesi yoktu.
Aslında Trisdan’ın konuşmaya hiçbir zaman hevesi yoktu. Buraya ilk geldiğinde de –ki o günü unutalı yıllar oluyordu- adam çok az konuşmuştu, tıpkı şimdiki gibi. Bazen ondan etkilenen Han, kendini inanılmaz karamsar ve içine kapanık buluyordu birden. Sonra tekrar eski haline dönüyor, her şeye ilgi duyuyordu.
Dal parçasına baktı adamın elindeki; acaba onu nasıl getirdi buraya? Hiç dışarı çıkamadığı bir yere nasıl dışarıdan bir şey getirebilirdi? Muhafızlardan istemiştir kesin, diye düşündü ama düşüncesi hızlıca kayan bir yıldız gibi zihnini terk etti hızlıca. Çünkü yaşlı adamın muhafızlarla konuştuğunu hiç görmemişti. Zaten muhafızlar tarafından da sevilmezdi.
Dışarıya bakmak için pencerenin dibine gitmeden evvel son kez düşündü adamı, eskiden onunla daha çok konuşurdu. Ve bu konuşmaları tek yönlüydü, cevapsız kalan sorularla düzenlenmişti sanki. Hiçbir zaman adamın geçmişi hakkında bilgi edinememişti. Ne geçmişi ne de kendisi hakkında.
Dışarıya bakmasına izin veren pencerenin görmesini istediği alan engin denizle kaplıydı. Masmavi deniz ne zaman görse aynıymış gibi bir his uyandırıyordu içinde, ne bir kaya ne de bir gemi görmüştü bu denizde. Belki de ondan saklanıyordu hepsi, sonra o geri dönünce ortaya çıkıyorlardı. Bir gün muhafızlardan birine denizin adını sorduğunda muhafız gelen soru karşısında şaşkınlığını gizleyememiş ve soruya cevap vermekten kaçınmıştı. O günden sonra da aklına gelmemişti bu soru. Genç adam alamadığı cevap sonucunda şüphelenmişti ama merakı sönmeye yüz tutan ateş gibi giderek azalmıştı. Trisdan’a da sormuştu ama aldığı cevap aynı olmuştu.
‘’Hey.’’
Kalın sesli birinin bağırtısı üzerine pencereden ayrıldı ve geriye döndü. Bir muhafız vardı hücrenin önünde, elinde kenarları yamuk yumuk bir tas vardı ve adam bir şeyden tereddüt edermiş gibi parmaklıktan uzak durmaya özen gösteriyordu. Çorba olduğunu, daha önceki günlerden dolayı bilen Han, tası almak için parmaklığa yaklaştı, muhafız yerdeki parmaklığın yatay boşluğuna tası sokarken bir an evvel gitmek için acele eder gibiydi. Han tası hemen aldı, sehpayı ayağının biriyle yatağın önüne çekerken çorbayı dökmemeye dikkat etti. Muhafız da elindeki yarım bayat ekmeği ona yakın bir yere atıp gitti, ekmek düşerken muhafızın ayak seslerini anımsatan tok bir ses çıkardı.
Pencerenin olduğu duvarın dibindeki tabaklara bakındı ve eski kaşığını buldu ve yatağına oturup iştahla sıcak çorbayı içmeye başladı. Hafif acı bir tadı vardı ama önemsemedi, ekmek taş gibiydi.
Bir ara yemeğini yerken adama baktı. Trisdan öylece oturuyor, yüzü saçlarından dolayı her zamanki gibi pek gözükmüyordu. Birden ilgiyle sordu:
‘’Sen niye yemiyorsun?’’
Yaşlı adam öksürükten başka cevap vermedi. Bir süre cevap verecek mi diye bekledikten sonra vazgeçip yemeğine döndü. Aklına sabahleyin gördüğü rüya geldi, bazı şeyleri anımsamaya başlamıştı. Biraz rüya hakkında düşündü. Sonra konuşmaya başladı:
‘’Bu sabah garip bir rüya gördüm, bölük pörçüktü ve bana pek bir şey anlam ifade etmiyordu. Kalabalık bir yerdeydim, bir evdeydim, hem de çok büyük bir evdeydim ve bir oraya bir buraya gidiyordum. Sürekli tanıdığım insanlar vardı ve benimle konuşuyordu.’’ Üstelik bana cevap ta veriyorlardı, diye düşündü sert ekmeğinden bir parçayı ön dişleriyle koparmaya çalışırken, sonra dolu ağzıyla konuşmaya devam etti. ‘’Onlarla sürekli konuşuyordum ve eğleniyordum. Garip; daha önce bu kadar eğlendiğimi pek hatırlamıyorum.’’
‘’Rüyanda eğleniyordun demek..’’ dedi yaşlı adam ilgisiz ve yavaş bir şekilde.
‘’Evet. Çok garip bir rüyaydı. Çayırlar, ağaçlar ve tepeler de görüyordum sanırım. Acaba bir daha görebilecek miyim?’’ diye sordu kendi kendine. Sonra çorbasına döndü, birkaç saniye sonra aklına birden bir soru geldi, önceden de kendisini meraklandıran. Sonra dayanamadı ve sordu:
‘’Hey, Trisdan. Sana bir soru soracağım. Sen ölümlü müsün, yoksa ölümsüz mü?’’
Trisdan durdu, yüzü ona dönerken elindeki dal parçasını hafifçe bükmeye başladı. Han adamın yüzüne bakınca garip bir ifade gördü; sanki cidden bir konu hakkında ondan şüpheleniyormuş ve endişe duyuyormuş gibi. Sonra dal parçası birden ikiye bölündü, parçaları yere hafif bir ses çıkartarak düştü. Sakallarla çevrili ufak ağzı büzülen yaşlı adam, masmavi gözlerini yine aynı ifadeyle kıstı. Sorusuna cevap alamadığı için birden öfkelenen Han, elindeki sert ekmeği ona doğru fırlatırken bağırdı:
‘’Cevap versene, ihtiyar!’’
Ekmek parmaklığa çarparak sesli bir şekilde yere düştü. İhtiyar adamın yüz ifadesi yerini korkuya bıraktı, gerçek bir korkuya; çekinerek Han’a yan gözle baktı ama gözlerini kaçırdı hemen. Han’ın yüz ifadesi bundan zevk alırcasına aniden değişirken, tüm hapishaneyi inleten bir kahkaha memnun olurcasına eşlik etti ona; Han’ın son hatırladığı şey, yaşlı adamın aynı korkulu ifadeyle kendisine bakarken ve eğilip yerdeki dal parçalarını titreyen elleriyle alırken, kendisinin kahkahalar atarak önündeki sehpayı üzerindekilerle birlikte duvara fırlatması oldu.

_________________
Bir keşiş insanların aya çıktığına inanmayabilir, ama onlar bunu başardı.
Bir bilim adamı da keşişlerin, bir insan ömründe aydınlanmayı başardığına inanmayabilir, ama onlar da bunu belki başardılar?
Hiçbir doğru gerçekten kutsal ve tek değildir...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Forum Neşesi
Forum Neşesi

Kayıt: 09 May 2007
Mesajlar: 2167
Konum: Karanlık
İlk fırsatta okuyacağım(kahvaltıdan sonra) bu hikayeni ve Korkuluk'u.En sıkı eleştirilerimle de kafanı ütüleyeceğim.Sonra yok Nefer okumadın yok şu hikayeme bakmadın deme.   wink  Razz

_________________
Şövalye yaşlı yeşil ejderhaya atıyla hücum ederken: "Tanrılar, kral ve ülkem için"


Ejderha: " Öğle Yemeği için "
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 02 Mar 2007
Mesajlar: 292
Konum: Ankaranın Dorukları
Hoşuma gitti hapis öykülerine bayılırım zaten imlayla ilgili eleştirim olmayacak çünkü pek anlamam onuda daha profosyeneller yapsın.Sonuçta ben çok beğendim Wink Wink Very Happy Very Happy

_________________
Hayat..Sessiz bekleyiş ve intikam...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri