| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 25 Arl 2007 |
| Mesajlar: 11 |
|
|
|
musalla... benim romanım... acımasızca eleştirin lütfenn.... 14.08.2008, 17:40 |
|
|
burada ilk iki bölüm yer alıyor. yorum gelirse devamını koyabilirim...
-----------------------------------------------------------------------------------------
MUSALLA
“Kurban Seçimi”
Kaç geceden beri aynı rüyayla uyanıyordum. Rüyamda karşımda kirli sakallarıyla bacak bacak üstüne atmış bir adamı görüyordum. Bana boş boş bakıyor ve anlamsız bir kahkaha patlatıyordu. Aniden ona bağırıyor neden böyle yapıyorsun diyordum. Ama bir cevap alamıyordum. Sonra susuyor, derinlere dalıyordu. Öylece oturup saatlerce birbirimizin gözünün içine bakıyorduk. Ve aniden “anladın mı” diyordu. Bense hiçbir şey anlamıyordum. Sonra o görüntü siliniyor ve karşıma yüzünün her yerinde çıpırcıklar olan bir kadın çıkıyordu. Sevecen bir ses tonuyla “yavrucuğum nasılsın” diyordu, cevap veremiyordum. Tekrar tekrar soruyor ben gene cevap veremiyordum. Sanki dilim tutulmuş gibi kalıyordum. Çaresizliğin ıstırabını yaşıyordum onun karşısında. Konuşmak istesem de olmuyordu. Hareket etmek istiyor başaramıyordum. Vücudumu sanki bir iğne kadar ince hissediyordum o an ve gözlerimden başka hiçbir yerimin varlığından emin olamıyordum. Kadın yüzüme bakıyordu bir müddet ve arkasını dönerek uzaklaşıyordu. O giderken arkasından özür dilemeliyim, diyerek koşmaya çabalıyordum ama kıpırdayamıyordum. Her şey kararıyor sonsuz bir karanlık deryası içinde kalıyordum. Zifiri karanlığın içinde kendi seslerimi duyuyordum, “dur” diyordum birisine ama yanıt alamıyordum. Tekrar “dur” diyordum, ses yok. Koştuğumu hissediyordum ama ben koşmuyordum. Ve ayağım boşluğa takılıyor, kocaman bir uçurumdan aşağıya uçuyordum. Yere çakılamadan uyanıyordum. Her gece aynı karabasanlı eşkıya rüyasıyla boğuşuyordum.
Her sabah yaptığım gibi o sabah da babamın cebinden para alıp sokağa fırlamalıydım. Sabah kahvaltısını yapamadan evden çıkmak zor, ama her seferinde kaşıma taktırdığım piercingi görünce azar işitiyordum. Bundan başka çarem yoktu. Yatağımı toplamadan çıkmak içime sinmiyordu. Ama annem beni bu seferlik affetmeli diye düşündüm. Bıktım artık azar işitmekten.
Babamın cebinden o gün beni idare edecek kadar para aldım. Gerçi pek almak gibi olmamıştı, hatta dürüst olmak gerekirse düpedüz hırsızlıktı yaptığım. Kendimi bir şekilde aldığım parada benim hakkımda var diye avutuyordum. Ama ailemden ufaklıktan beri aldığım din dersleri ve onların eşliğindeki iyi kötü kavramlarının katılığı, vicdanıma devamlı tokat atıyordu.
Ortaokuldan beri en yakın arkadaşım olan Kaan’ın yanına gidecektim. Zaten böyle bunalım durumlarımda ondan başka sığınacağım bir kapım da yoktu. Kaan, liseden sonra okumayı bırakıp babasının kafesini işletmeye karar vermişti. Bense geleceğim için üniversiteyi okumaktan başka bir yol görememiştim kendim için. Dershaneye gidip sınavlara hazırlanıyordum.
Acaba açmış mıdır kaffeyi Kaan diye de kara kara düşünüyordum yolda giderken? Bu saatte kaffenin açık olması biraz ihtimal dışı da olsa içimde yine de umudum vardı.
Kapının önüne gittiğimde kepenklerin açılmamış olduğunu gördüm. Bu benim en az bir saat boyunca kapıda bekleyeceğim anlamına geliyordu. On dakika kadar bekledikten sonra biraz dolaşmak geldi aklıma ve kaffenin karşısındaki eski hana girdim.
Bu han bana sanki bulunduğum semtin en eski yerleşim birimi gibi gelirdi hep. Nedense bilmiyorum ama oranın sanki müze veya tarihi eser gibi garip bir kokusu vardı. İçinde her zaman uğradığım korsan cd satan bir dükkan bulunuyordu. Bu dükkanda ki Halil abide benim sevdiğim iyi bir insandı. Ondan oyun cd’leri ve bazı program cd’lerini alırdım. Bazen de film cd’lerini aldığımı inkâr edemem. Her ne olursa olsun bu han benim içine girmekten çekindiğim ama devamlı ziyaret ettiğim bir yerdi. Halil abiden başka handa iki tane daha esnaf vardı. Birisi incik boncuk türü şeyler satar, diğerinin ise ne iş yaptığını bilmezdim. Hanın geri kalan tüm dükkânları boştu.
Rüzgârdan etkilenmemek amacıyla içine girdim ve ellerimi ovuşturarak parkama sarıldım. Ama yine de kapı ağzı olduğundan rüzgâr geliyordu. Biraz daha içerilere doğru ilerledim. Alt kata dolanarak inen bir merdiven bulunuyordu hanın tam ortasında. Bu merdivenin orda olduğunu biliyordum ama asla aşağıya inmemiştim. Bana orası sanki derinlere gizlenmiş bir mahzen gibi gelirdi hep. Ama şu an gayet cazip geliyordu oraya inmek. Hem daha sıcak olduğunu hem de sabah erken saat olduğundan beni kimsenin göremeyeceğini düşünmüştüm.
Hiç tedirgin olmadan oranın merdivenlerini inmeye başladım. Her merdivende biraz daha kararıyordu ortam. Merdivenlerin bittiğini ve eksi birinci kata geldiğimi hissediyorken aşağıya doğru kıvrılarak inen bir merdiven daha olduğunu gördüm. Oraya inmeye biraz çekinsem de içimdeki merak beni inmeye zorluyordu.
Yavaş ve dikkatli adımlarla aşağıya doğru indim. Sanki aniden önüme bir canavar sıçrayacak gibi geliyordu bana.
Neyse ki herhangi bir şey olmadan gittikçe karanlıklaşan eksi ikinci kata inmiştim. Sıcak olacağını düşünürken burası daha da soğuk ve rutubet kokuyordu. İçimden bir his hemen yukarı çıkmam gerektiğini söylese de burayı incelemek istiyordum nedense. Cebimden her zaman övündüğüm “1100” model telefonumu çıkarıp LED ışığını yaktım. Yere doğru tuttuğumda yerden bir damar biçiminde akmış olan sıvıyı gördüm. Telefonun ışığını biraz daha yaklaştırdığımda bunun kırmızı bir sıvı olduğunu fark ettim. Bu hiç şüphesiz kandı.
Sıvının akış yönünü izledim ve koridorun sonundaki demir kapının altından aktığını gördüm. Herhangi bir kilit taşımayan bu demir kapı itilerek açılabilecek bir şey gibi görünüyordu.
Çok yavaş adımlarla onu iterek açtım ve gördüğüm manzara karşısında az daha felç oluyordum. Odanın tam karşı duvarında bir musalla taşı vardı. Üstünde çırılçıplak bir kız vücudu uzanıyordu. Kafası boynundan taşın arkasına doğru sarkmıştı. Evet bu kızın kafasını acımasızca kesmişlerdi.
Soluk alamıyordum. Ve bakışlarımı zorda olsa oradan çevirip çevresine bakabildim. Her yerde yatan genç kızlar ve erkekler vardı. Kızların çoğunun üzeri yarı çıplaktı. Yerlere bira şişeleri, içilmiş sigara ve esrar izmaritleri atılmıştı. Hepsinin sarhoş olup sızmış olduğunu fark ettim. Onların yüzlerine uzun uzun baktım. Bu kızın kafasını bu insanlar kesmişti hiç şüphesiz. Peki ama neden?
Bir an kendime geldim ve oradan hemen uzaklaşmak için kapıyı açtığım gibi yavaşça kapatıp, parmak uçlarımdan merdivenleri çıktım. Tüm düşünce sistemim çökmüştü. Hiçbir şey düşünmemek sanırım böyle bir duyguydu…
Hemen koşup handan dışarıya çıktım. Gördüklerimi kimseye anlatmayacaktım. Yinede oradan hemen uzaklaşmak istiyordum. Koşarak sahile kadar geldim. Sahil kenarındaki taşların birisinin üzerine çıkıp oturdum. Her yer bana sanki kırmızı geliyordu. Her yerde kan, her yerde ölü insan cesetleri var gibiydi. Orada ne kadar zaman oturduğumu bilmiyorum. Gözlerimi açıp kendime geldiğimde aklımda tek bir şey vardı: oradaki pisliklerin hepsini öldürmek.
Ama bu böyle bir anda olmazdı. Onlardan daha fazla olabileceğini biliyordum. Ne kadar olduklarını öğrenmek için içlerine girmeliydim. Pislikler… Toparlanıp taşın üzerinden kalktım ve biraz sahilin kenarında yürüyerek dinlendim.
Cebimden telefonumu çıkarıp saatime baktığımda saatin on üç olduğunu sıkıntıyla fark ettim. Uzun zamandır sahilde olmalıydım. Şimdi aklımda ne yapacağıma dair birkaç tane seçenek belirivermişti. İlki polise haber vermekti, ikincisi aralarına sızıp hepsini teşhir ettikten sonra polise haber vermek ve sonuncusu hepsini teşhir edip cezalarını ellerimle vermek.
Sahilden Kaan’ın kafesine doğru yürüme başladım. Aklımdaki düşünce selini bir türlü kovamıyordum. Aniden önüme bir araba park ettiğini görüp ilkindim. Arabanın etrafını dolaşıp kaldırıma çıkacaktım ki arkamdan enseme yapışan bir el hissettim. Ensemi var gücüyle sıkıp beni aşağıya doğru ittirdi. Hiçbir şey yapamamıştım. Bacaklarımın arasına doğru kıvrıldım. Beni arabaya doğru götürdü yüzünü göremediğim adam. Arabanın kapıları açıldı ve içindeki adamı gördüm. O da beni içeriye doğru çekti. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu, zorla kaçırılıyordum. Ama neden? Beni ne yapacaklardı ki?
Sağlamca bir hırpalanmadan sonra, bayılmış olacaktım ki kapalı bir odada uyandım. Vücudumun her kıvrımı yediğim dayağın etkisiyle bana acı veriyordu. İşte şimdi ne kadar aciz yaratılmış bir insan olduğumun farkına varıyordum. Gücümün el verdiğince sert zeminin üzerinde doğruldum. Yüksek ihtimalle beni uzunca bir süre dövdükten sonra bu beton zeminli odaya atmışlardı.
Bu dayağı yemeden önce nasılda orda gördüğüm çocuklara küfürler ediyordum. Hepsine vereceğim cezayı düşünüyordum. Oysa şu an yaşadıklarım bana ne kadar çaresiz olduğumu öğretti.
Çok geçmeden kapının kilitlerinin açıldığını duydum. Yerimden hiç kıpırdamadım. Bu benim kendimi tatmin etmemi sağlıyordu. Bir nebzede olsa sanki onlardan intikam alıyordum korkmuyormuş gibi davranarak. Kapı açıldı. İçeriye beni arabaya doğru çeken insan azmanı girdi. Elinde yarım ekmek ve bir parça kaşar peyniri vardı. Yüzüme bile bakmadan besinleri yere fırlattı. Ben hala herhangi bir tepki vermedim. Yanıma geldi, annemin ısrarına rağmen kestirmediğim saçlarımı rahatça kavradı. Yüzümü, yüzüne doğru yanaştırıp, alnıma kuvvetlice tükürdü. Yüzüme vuran balgamla karışık tükürük karşısında sakinliğimi daha fazla koruyamayarak, oturduğum yerden ani bir hareketle zıpladım ve kendimi üstüne attım. O anki sinirimle herifi yere düşürüp kafasına defalarca vurdum. Yaklaşık 5 saniye kadar adamı hırpaladım ama daha fazla zapt edemedim. Beni yukarı doğru fırlattı vücudu kaslarla dolu insan müsfettesi. Yere yığıldım ve yine sonu gelmez bir dayak fırtınası başladı.
Birken üç kişi oldular. Her yerden tokatlar yumruklar tekmeler yağıyordu vücuduma sanki. Kendimi kaybettim tekrar bayıldım.
Tekrar gözlerimi açtığımda soğuk bir taşın üstünde yattığımı fark ettim. Tam baktığım noktada yani tavanda kırmızı yazıyla yazılmış kan yazıyordu. Kafamı sağa çevirdiğimde ise onlarca kız ve erkeğin bana dönmüş olarak diz çöktüklerini fark ettim. Hepsinin elleri kalplerinin üzerindeydi. Yüzleri yere bakıyordu ama hepsi bana dönüktü. Çevreme baktığımda ise sanki ben kâbeymişim gibi bana dönmüş genç insanları gördüm.
Kıpırdamak istediğim anda bağlı olduğumu fark ettim. Kalınca bir ip belimden, yine kalın ipler ayaklarımı bileklerimden masaya bağlıyordu beni. Ayrıca omuzlarımdan da geçirilmiş halkalar beni masaya sıkıca yapıştırmıştı. Yapabileceğim hiçbir şey yok gibi görünüyordu.
Aniden bir hareket hissettim. Kafamı sağa doğru çevirdiğimde, bana en yakın olan çocuk ayağa kalkıp yerden aldığı baltayı kafama vurmak için hazırlanıyordu. Bu simayı tanıyordum. Bu çocuk benim en samimi arkadaşım Kaan’dı. Bağırmak istedim ama olmadı. Sesim ilginç biçimde kısılmıştı. Bağıramıyordum…
İşte şimdi üzüntüyle gördüğüm, başı vücudundan ayrılmış kızın yattığı taşta ben yatıyordum. Canlı canlı, kefensiz, namazı kılınmadan musalla taşına yatan kızın yerinde şimdi ben vardım. Elinde paslı bir balta taşıyan arkadaşım şimdi benim cellâdım olmak üzereydi.
Bunu asla tahmin edemezdim…
Ben böyle ölemezdim…
“Cellât Olmaya ilk Adım”
“Zamanını iyi kullanmalısın, çünkü oğlum vakit nakittir” Babamın bu nasihatleriyle büyümüş biri olarak her sabah işe erken gitmeyi öğrenmiştim. Sabah erken saatlerde kafeyi açar, yerleri süpürür, masaları düzenler sonra elemanların gelip müşteriler için yaptıkları hazırlıkları kontrol ederdim. Her gün evden işe, işten eve; bu monotonluğun içine hapsolmuş gibi sürekli babamın istediği şeyleri yapardım.
Arada sırada en iyi arkadaşlarımdan olan Hakan beni ziyaret ederdi. Yine o gün ailesiyle tartıştığını söyleyerek kafeye geldi. Her zamanki gibi müşterilere hazır bekleyen bir masaya oturup uzun uzun benimle konuştu. Ailesinin onu anlamadığını, onu hep üniversite sınavlarına yeterince hazırlanmadığı konusunda sıkıştırdıklarını söyledi.
Bu huysuz ve aptal arkadaşım, beni yeterince anlamıyordu. Elindekilerin kıymetini bilmediği konusunda onu uyardım. Beni anlamayacak kadar gözü kararmış olduğuna inanamıyordum. Oysa benim durumumu düşünse annesi ve babasının haklılığı konusunda kesinlikle bana katılacağına emindim.
O gün, hakan kendini biraz benim yanımda avutarak evine gitti. Bense her günkü gibi, akşam 10:00 olduğunda dükkânı kapatıp eve doğru yola çıktım.
Ne diyebilirim, her günüm aynı şekilde tekdüze geçiyordu. Bende lise günlerimin anısına o akşam bir iki kutu bira içmeye karar verdim. Ne günlerdi o günler. Her Cuma akşamı koskocaman bir haftanın stresini arkadaşlarla sahildeki taşların üstünde bir iki tane bira içerek atardık.
Yolumun üzerindeki tekel bayiinden dört tane bira alıp akşamın ayazında sahile doğru gittim. Taşların birinin üzerine çıkıp ilk biramın halkasını tıslama sesiyle çektim. Acı bir yudum aldıktan sonra yanına nevale olarak aldığım tuzlu fıstığı çıkardım. Biraz ondan yedikten sonra tekrar kocaman bir yudum daha aldım. Ve tekrar kocaman bir yudum daha…
Eskiden tek başıma asla içmeye gitmezdim. Nedeni ise korku falan değil, daha çok tek başıma zevk alamamamdı. Ama artık tek başıma aldığım zevk daha da fazlaydı. Kendi kendime yaptığım itirafları kendimden başka kime yapabilirdim ki. Her insan gibi benimde iç dünyamda sadece kendime açabileceğim sırlarım vardı. Bunları herkes bilir sanırım. Hani sözlere döktüğünüzde anlamını yitiren duydular vardır ya… Hani başkasına söylediğinizde kendinizi aptal gibi hissedersiniz. İşte ben bunları, içerken sadece kendime söyleyebiliyorum. Benim en büyük mezemde işte bu düşünceler…
Biralarımın sonuncusunu büyük bir şevk duygusuyla siyah dalgaları izleyerek yudumluyordum. Farkına varamadığım bir noktadan “merhaba” sesi geldi kulağıma. Algılarımın zayıflaması gayet normal diye düşündüm, çünkü içtiğim dört bira beni hayli uçurmuştu. Önce arkama baktım orada kimse yoktu. Soluma ve nihayet sağıma baktığımda yanımdaki kayaya oturmuş zarif kızı fark ettim. Elinde benim asla tercih etmediğim ekstra bira vardı. Önce anlayamadım ama hemen karşılık verdim “merhaba”. Kız hiç beklemeden bana gecenin bu saatinde burada ne işim olduğunu sordu. Bende aynı soruyu ona sordum. Beni gördüğünü söyledi. Güya beni takip etmiş. Bende “biraz efkârlıydım” dedim.
Bana; onun takıldığı bir yer olduğunu, istersem benimde gelebileceğimi söyledi. Bende bu güzel kızla yaşayabileceğim bir ilişki umut ederek kabul ettim. Beraberce bizim kafeye doğru gittik. Buralarda bildiğim bir gece kulübü veya eğlence mekânı olmamasına rağmen kızı takip etmekte bir sakınca görmedim. Zaten gözlerimde içtiğim biraların oluşturduğu mayhoş dumanlarla sadece kızın arkasından gidebiliyordum.
Bizim kafenin karşısındaki hana girdik. Gecenin yarısında ne kadarda karanlıktı burası. Ama bunca güvensizliğe rağmen kıza asla nereye gidiyoruz diye sormadım. Bir kat aşağı indik; Sonra bir kat daha. Ben hiçbir şey göremiyordum. Ve artık nihayet kızın elimden tutmasıyla göremediğim koridorda karşıya doğru ilerledim.
İsmini bilmediğim bu kızın açtığı kapıyla kırmızı fulü bir ışık vurdu gözlerime. İçeride bir çok kişi vardı. Yarısından fazlası kızdı. Çoğunun üzeri yarı çıplaktı. Kapının tam karşısında bir taşın üzerinde baygın bir kız yatıyordu. Anlam veremedim…
İçeriye girdiğimizi sanki kimse görmedi. Herkes kafasına göre müziksiz ortamda ilginç danslar ediyor, esrar içiyordu. Kimisinin elinde bira kutuları da vardı. İçeriye girer girmez kızla öpüşmeye başladık. Bu ortam hoşuma gitmişti. Herkes biri biriyle sevişiyor isteyen oturup biraz dinleniyor ya da bir yudum alkol alıp devam ediyordu.
Bu böylece sabah saat 03:00’e kadar sürdü. Bitkin düşmüştüm ki, gurubun lideri olduğunu düşündüğüm çocuklardan biri “ayin başlasın” dedi. Bu büyülü sözle beraber herkes yüzünü taşın üzerinde baygın şekilde yatan kıza doğru çevirip diz çöktü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes yere bakıyor, ellerini kalplerinin üzerinde tutuyordu. Derken fark ettim ki bende onların bu büyülü hareketlerinden etkilenmiş ve taklit etmeye başlamıştım.
Ansızın gurubun lideri olduğunu zannettiğim o çocuk ayağa kalkarak yerden aldığı baltayla baygın kızın kafasını vücudundan ayırdı. Bende ise herhangi bir hayret duygusu oluşmamıştı. Sanki bu manzarayı her gün görüyordum. Aldığım uyuşturucu ve alkolün etkisi olmalıydı bunlar.
Kızın kafası musalla taşının arkasına yavaşça düşerken kopmamış bir deri parçası onun yere düşmesini engellemişti. Herkes sanki büyük bir orgazmdan sonraki haz ve sakinlik duygularına ulaşmıştı.
Bulabildiğim bir yere oturup uykuya daldım. Herkes benim gibi sızmıştı. Gözümü kapıdan sızan beyaz ve zayıf bir ışıkla açtım. Kapıyı biri açmış bizi izliyordu. Tanıdık bir siması vardı. Evet bu en iyi arkadaşım Hakan’dı. Yapabileceğim bir şey yoktu. Gidene kadar bekledim. Sonra kalkıp gurubun başkanını kaldırarak durumu anlattım. Bana hakan ile ilgili her şeyi sordu, bende bildiklerimi ona anlattım. Dışarı çıkarak bir telefon görüşmesi yaptı. Geri geldi ve bana “musalla’ya hoş geldin” dedi. Telefon numaramı, adresimi aldı. Beni takdis ettikten sonra, herkesi uyandırıp bir daha ki ayinde haber vereceğini söyleyerek gurubun dağılmasını sağladı.
O sabah sanki gece boyunca uykusuz kalan, sabaha kadar sigara, alkol ve esrar kullanan ben değilmişim gibi kafede çalıştım.
Bu ve bunu takip eden üç gün boyunca da her hangi bir farklılık yaşamadım. Üçüncü günün akşamı telefonum çaldı. Telefonun diğer ucunda beni gizli numaradan arayan reis vardı. Bana sadece “aynı yerde, biraz daha erken” dedi. Telefonu kapattığımda saat 19:00 civarıydı.
Havanın kararmasını bekleyip, ayin salonuna gittim. Herkes ordaydı. Fakat bu sefer musalla taşının üzerinde bir kız değil Hakan yatıyordu. İşte şimdi en iyi arkadaşımı nasıl bir belanın içine çektiğimin farkına varmıştım. Hiçbir şey yapamadan elim kolum bağlı bir şekilde ayine hazırlık aşaması olan eğlenceye katıldım. O anın verdiği şevkle deliler gibi seks yapıyor, içki içiyor ve uyuşturucu alıyordum. Bu böylece ta ki Reis’in “ayin başlasın” dediği saniyeye kadar sürdü. İlginç biçimde kalabalık beni musallaya en yakın safa doğru itmişti. Ben de o safta oturup ayine katıldım. Öylece biraz oturduktan sonra yanımda ki Reis, “sıra sende” dedi “kendini belli etme zamanı”, anlayamıyordum…
Ayağa kalktım, elime baltayı alıp yedi yıllık arkadaşımın boynunu kesmek için hazırlandım. O anda sağa doğru baktı. Gözlerimin içine doğru sessiz çığlıklar gönderdi. Ama yapmak zorundaydım. Onu öldürmek zorundaydım.
Ayrıca bunu yapmayı istemiyor da değildim. Ben buydum, bunun için yaratılmıştım. Kanı akıtıp huzur bulacaktım…
Bundan zevk alacaktım…
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Arl 2007 |
| Mesajlar: 11 |
|
|
|
acımasızca eleştirin lütfen arkadaşlar 14.08.2008, 17:41 |
|
|
arkadaşlar ilk iki bölümü... yazımı sürüyor... yorumlarınızı esirgemeyin. ama |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 645 |
| Konum: Boşluk |
|
|
okudum 14.08.2008, 20:44 |
|
|
İlk bölümünü okurken kendimi bir günlük okuyormuş gibi hissettim. Herşey çok sıradandı. İkinci bölümü ise ilkinden çok daha kötü geldi. Hikayenin içinde ruh yok. Duygular iyi analiz edilememiş, bir şeyler eksik.
Yalnız bir konuda hakkını yememeliyim çok düzgün cümle kuruyorsun.Bence birazda devrik cümleleri denemelisin.
Daha iyi olabileceği düşünüyorum. |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Arl 2007 |
| Mesajlar: 11 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 24 Şub 2008 |
| Mesajlar: 25 |
| Konum: Kaos Bilgelik Vadisi |
|
|
Eleştiri 14.08.2008, 21:53 |
|
|
Bence aslında güzel bir hikaye fakat mine adlı arkadaşa katılıyorum gerçekten duygu yok... Sanki bir şeyi hep unutmuşsun gibi bir izlenim uyanıyor bende...xD |
_________________ Eğer düşünemiyorsan, konuş...
Eğer hissedemiyorsan, ağla...
Eğer sevemiyorsan, bak....
Çünkü ben an etkisiyim...
Benim hayallerim ve bilgimle kimse yarışamaz...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 94 |
|
|
|
yorum :) 14.08.2008, 23:30 |
|
|
Cümlelerizin sonu hep yüklemle bitiyor, ana sorun bu. Bu şekilde bir cümle kurgusu öyküde akıcılığın kaybolmasına yol açıyor. Mine^ye katılıyorum devrik cümleler öykü dili için idealdir.
Asla vazgeçmemelisin.
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 12 Tem 2008 |
| Mesajlar: 178 |
| Konum: Var la Yok aRasI |
|
|
... 03.09.2008, 1:46 |
|
|
ama yinede emeğe saygı |
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|