O SENE HİÇ KAR YAĞMADI
BİRİNCİ BÖLÜM
Anılar bizi rahat bırakmazlar. Ne kadar iddialı olursanız olun, aklımda yer etmiş bu düşünceyi değiştirmeniz sizin açınızdan gerçekten zorlayıcı olur. Sebeplerim var çünkü, beni rahat bırakmayan anılarım var çünkü. İnsan yaşamadan anlayamaz, bilemez hatta hissedemez derler ya –kimin dediğinin ne önemi var ki bu arada-, yanılmıyorlar.
Çok zaman geçmedi anlatmak istediğim günden bu yana. Güzel bir gündü ama öyle olmaması gerekiyordu. Kar yağmalıydı. Yağmak zorundaydı. Henüz bir öğrenciydim ve karın yağmaya başlaması demek, okulların tatil olmasıyla eşdeğerdi. İstanbul’da yaşıyorduk çünkü. Ne kadar uğraşsalar da bu durumun önüne geçemiyorlardı belediyeler, çaresizlerdi onlar da belki de. Geçememeleri de tabi ki beni ve benim gibi binlercesini mutlu ediyordu.
Ama o sene ne olduysa oldu ve şubat ayının ortalarında olmamıza rağmen neredeyse bir tek kar tanesi bile düşmedi. Bir gün bile kar tatili yapamadık. Ülkenin dört bir yanında kar yağarken, Tanrı şehrimizi es geçiyordu adeta. Ve anlayamıyordum neden bunu bana yaptığını. Tabi bir sebebi vardı onun da kendine göre ama sınırlı kapasiteli beynimle, kendi açımdan bir anlam arıyordum çaresizliğimin soğuk sessizliklerinde. Belki de benim sorunum buydu, hiçbir şeyi oluruna bırakmayışımdı. Her zaman nedenlerle boğuşmamdır belki de sıkıntılarımın kök saldığı toprakların koyu kahverengi rengine renk katan minerallerim; düşüncelerim.
O gün artık canıma tak etmişti. Bir tek kar tatilinin bile olmadığı bir yarıyıl geride kalmış, bir diğeri de başlamak üzereydi. Ama benimle değil, evet benimle birlikte başlayamayacaktı bu yarıyıl, bundan emindim ve emin olmamın ardında yatan sebepse oldukça basitti; okulu kıracaktım.
Okumaya aşık bir insanın boş vaktini anlamlandıracak mekanların sınırlı olduğu bir coğrafyada yola koyuldum. Keşfedilmemiş diyarları ve oralarda geçen esrarengiz olayları konu edinen hayatları bulmak amaçlarıyla daldım sayfaların insanı derinden etkileyen, eskimişliklerini burnumun direğini sızlatarak belli eden hudutlarına.
Binlerce okunmayı bekleyen kitabın öne çıkma, kendini belli etme ve okuruna kavuşma mücadelesine tutuştuğu bu diyarda seçimler çok önemlidir. Buradaki kitaplar, herhangi bir kitapevinin raflarında görmeye aşina olduğunuz türden eserler değillerdir. Buradaki kitaplar eşlerine nadir rastlanır özel kitaplardır. Ve o kadar çoklardır ki insan kendini kaybedebilirdi okumaya olan bu derin aşkın yoğun tesiriyle.
Çoğunu almaya niyetlendim ama bir tekini bile alamadım, bir şekilde okuma arzumu alevlendirememişti o ana kadar üstün körü incelediklerim. Nedendir bilinmez hüzün kapladı yüreğimi, onlar kim bilir ne hayallerle kaleme alınmışlardı? Kim bilir onları yazanlar nelerin peşindeydiler? Belki ün belki de para, kim bilebilir ki?
Ama oradan çıkmaya ve eli boş geri dönmeye karar verdiğim sırada o kitabı gördüm. O, kaygılardan uzaktı. O, okunmak istemiyordu. O, okuyucuya saldırmıyordu. Kim bilir yazarı ne amaçlar gütmüştü derken elime aldım kalın kahverengi, bordo karşımı bir renkte olan deri ciltli bu eseri. Üzerinde bir iki kelime yazıyordu altın renkli harflerle bir zamanlar ama artık onlardan geriye sadece silik birkaç kelime hatta harf parçacığı kalmıştı.
Bu bir günlüktü. Ama uzun zaman önce meraklı kimselerce yayınlanmış bir günlüktü yahut belki de bu şekilde yazılmak istenmişti yazarı tarafından. Neyse, önemli olan benim ilgimi çekebilmiş olmasıydı. Artık ne yapacağımı düşünmek zorunda değildim kendime armağan ettiğim bugün süresince.
Fazla insan tarafından bilinmeyen bir mekandı gittiğim yer. Oturup düşünmek ya da bir şeyler okumak için ideal bir yerdi benim açımdan böyle bir günde. İki garsonu vardı, ikisi de yirmili yaşlarında kızlardı. Oraya çok sık gitmesem de beni tanırlardı ya da tanıyorlarmış gibi davranırlardı. Belki de bu tenha mekana pek müşteri gelmediğindendir beni tanıyışları. Ama bugün ne istediğimi sormaya gelen garson ayrı bir güzel gelmişti gözüme, nedenini bilmiyordum ve artık nedenler üzerinde de durmak istemiyordum. Hayat güzeldi, yaşanmaya değerdi.
Orta şekerli bir Türk kahvesi rica ettim. Sonra kendimi yabancı bir ülkede hissettim, neden Türk kahvesi demiştim ki, aslında neden Türk kahvesi diyorduk ki? Yine nedenler yine, bitmez mi bu nedenlerim? Belki de onlar biterse ben de biterdim. Neyse, düşüncelerimin puslu yollarında oradan oraya atlaya durduğum sırada garson kız kırıtarak kahvemi getirdi. Koyu kahverengi gözlerinin derin bakışları üzerimdeyken, aklından neler geçtiğini gerçekten merak ettiğimi söyleyebilirim. Birkaç saniyelik bakışmanın ardından gitti.
Kitabımla yalnızdım. Kitap, ısrarla ellerime gelmek istiyor, satırlarını gözlerim vasıtasıyla aklıma işlemek için sabırsızlanıyordu. Eski kitaplar kokarlardı. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, kokan bir kitabı zevkle okuduğumu hatırlamam bugüne dek.
Gözlerim kitabın kabında sabitlenmişlerdi. Kahvemden yudumlamaya başladım. Kahvenin damağımda bıraktığı o hoş tadı hiç bir şeye değişmeyeceğimi geçirdim içimden. Ve her yudumu alışımdan evvel, o mis kokusunu ciğerlerime hafif soluklarla çekerdim. Kahve içmek bir sanattı. O küçücük bardaklarda saklı tatları ve kokuları kaybolmadan yakalayabilmek bir ustalıktı. Bu konuda oldukça deneyimliydim ancak kendimi bir usta olarak addedebileceğimi zannetmiyorum ne yazık ki.
Düşüncelerimin seline kapılıp gitmekten korkarak kitabın ilk sayfasını okumaya başladım. Anlaşılması oldukça güçtü, oldukça eski bir zamana ait olmalıydı. Eski İstanbul Türkçesi hususunda pek yetenekli olmadığımdan bu işin biraz yorucu olacağını tahmin ettim ve bir anlık sıkıntıyla kendimi kitaptan ayırdım adeta. Şimdi sudan çıkmış bir balıktım sanki. Çırpınışlarıma tanık olamıyordu kimse, içten gelen çırpınışlardı bunlar.
Bunlara şahit olması imkansızdı. Ama sanki içinde bulunduğum durumdan beni çekip almak istiyordu. Ruhumu huzura kavuşturmak ister gibi bakarak bana yaklaştı garson kız. Belki de ben onu böyle bir kurtarıcı olarak tasavvur ediyordum, olsun ne önemi var ki, sonuçta içten gelen bir gülümsemenin aydınlattığı ve bana kadar ulaştığını hissediyordum. Adeta kızın bedeninden yayılan bir çeşit sıcaklık beni huzura kavuşturuyordu. Bilmiyorum ama bu kızın beni derinden ve sarsıcı bir şekilde etkilediği aşikardı.
Belki de yalnızlığın tesirindeydim. Arayışlarım beni bu kadar çaresiz kılmış olmamalıydı. Hayır, kesinlikle bu kızda farklı bir şeyler vardı. Gülümsemesi, bakışları ve içimi ısıtışı kesinlikle onu diğerlerinden farklı kılıyordu.
Sonra gelip boş kahve fincanımı aldı ve yine gülümseyerek mutfağa doğru ilerledi. Aramızda merhabalaşmaktan başka bir muhabbetin geçmediğini anımsayarak boşuna o kızla ilgili hayaller kurmakta olduğumu düşündüm. Vazgeçmeyi denedi, olmadı. Olsun, o hep hayallerimde var olsa da, hayallerime kimsenin karışabileceğini zannetmiyorum benden başka.
Her zaman kitapları incelerken kapağına ve ilk birkaç sayfasına bakardım. Şimdiye kadar, daha doğrusu o güne kadar sahip olduğum bu alışkanlık sayesinde belki de hayatımdaki en büyük heyecanı tatma fırsatını yakalamış oldum. Kitabın sıkıcı gidişatı ve anlamsız sözleri beni adeta boğacaktı ve içimden şöyle bir sayfaları karıştırmak geldi. Ama yapamadım çünkü sayfaları bükmemi engelleyen bir katman vardı muhtemelen sayfalar arasında bir yerlerde, bu arada kitap, hani şu gazetelerin bir zamanlar kuponla verdiği kırmızı britannica ansiklopedileri büyüklüğündeydi ama içinde daha fazlasını saklıyordu. Adeta sayfaları kesilmiş ve içine neredeyse yarı yarıya küçük siyah deri ciltli bir defter yerleştirilmişti.
İşte bu fazlasıyla ilgimi çekmişti. Kitap üzerinde yoğunlaşamayışım ve garson kıza karşı hissettiğim garip duyguların kapladığı yeri bu siyah deri ciltli defter hemencecik fethetmişti. Onu özenle uzun zamandır saklandığı bu delikten çıkardım. Nazik hareketlerle dışını inceledim en ufak bir iz bile yoktu, kelimeler bir yana dursun.
Garip bir mutluluk, heyecanla karışmıştı ruhumda. Dikkatle ilk sayfasını açtım. Beklediğimin aksine akıcı ve modern bir Türkçe ile kaleme alındığını fark edip biraz hayal kırıklığına uğradım. Ama hemen daha da mutlu olmam gerektiğini anladım, bu bir öykü derlemesiydi, hem de elde yazılmıştı. Her öykünün bir tarihi vardı; yazılmaya başlandığı ve yazımının sona erdiği tarihlerdi bunlar. Ama yazarına dair en ufak bir bilgi dahi bulamayışım beni biraz daha meraklandırdı. Kimindi acaba bu defter? Kim öykülerini böylesine sapkın bir yola başvurarak saklamak isterdi ki?
Aradan birkaç saat geçmişti, minik öykü defterimin son yaprağını da çevirip kalın siyah cildini kapattım. Aşağı yukarı bir cep kitabı büyüklüğündeydi ve yaklaşık yüz sayfaydı. Yanlış hatırlamıyorsam ki hatırlamadığıma neredeyse eminim on dört adet öykü barındırıyordu. Öyküler bir insan hayatında en fazla pay sahibi olan birkaç duygunun ağına takılmışlardı adeta. Korku ve aşktı öykülerin temellerinin dayandığı sağlam zeminin iki devasa katmanının adı. Ve bu temellerden yükselen dev malikanede yalnızlık, tereddüt, mutluluk, dostluk, kardeşlik, şüphe, telaş adlarında binlerce oda ve salon bulunuyor ve daha niceleri başka adlarla bulunmayı, belki de keşfedilmeyi bekliyorlardı gizlendikleri köşelerinden.
Saatime baktığımda havanın çoktan kararmış olduğunu anladım ve telaşa kapıldım. Bugün rahatsız edilmek istemediğimden telefonumu kapatmıştım, bahanem basitti; cep telefonumun bataryası yine bitmişti. Bunları düşünmekten ne kadar hoşlanmasam da birkaç bahane daha bulmalı ve eve bunları da yanıma almayı unutmaksızın dönmeliydim.
Bu saatlerde, bu civarların pek tekin olmayacağını var sayarak garson kızlardan birinden, bir duraktan taksi çağırmalarını rica ettim. Yine o masum ve içten gülümsemeyle aynı garson kız bu işle ilgilendi. Hesabı istedim ve paranın üstüyle birlikte, bir zarf getirdi. Tam ona bu zarfın da neyin nesi olduğunu soracakken taksimin geldiğini ve beni oraya tekrar beklediklerini nazikçe söyleyerek kapıya kadar eşlik etti.
Adeta kelimeler düğümlenip kalakalmışlardı ağzımda. Ruhumda şekillendirdiğim cümleler ses olup dilimin ucuna ulaşamıyor dolayısıyla derdimi daha doğrusu isteğimi, sorularımı soramıyor, merakımı dindiremiyordum. Apar topar taksini beklediği kapıya kadar çıkarıldım sanki. Defterimin yanımda olduğunu kontrol edene kadar kız iyi geceler dileyip yanımdan ayrıldı ve zarftan başka bir şey kalmadı benim için ondan geriye, bu akşamlık hiç değilse.
Taksiye evimi kısaca tarif ettikten sonra sağ elimde hala sımsıkı duran zarfa bakmaya başladım. Önce açmaya davrandım, sonra bir anda vazgeçtim. Eve gidene kadar beklemeliydim belki de. Onun benden ne gibi bir isteği ya da beklentisi olabilirdi ki? Hem bu üst üste geçirdiğim ilginç olaylar kafamı iyice karıştırmıştı. Siyah öykü defterimi bulmadan önce kalbimin adeta delicesine ve onun -o kız- için attığını var sayarsam, bu mektup benim için hayati denebilecek kadar önemliydi. Hayati demek belki de doğru değil ama bu mektupta yazanlar, o güzelden banaysa ki başka türlü bir çıkarımda bulunmak mantıksızlık olur, hemen okumalıydım.
Aslında birkaç saniyeden ibaret olan bu karmaşık düşünceler arasından sıyrıldım ve zarfı açtım. İçinde bembeyaz bir kağıt beni bekliyordu.
Beyaz, saflık ve masumiyeti barındıran beyazdı. İçimde uzun zamandır yer sahibi olamamış beyaz, bir kağıt olup beni bulmuştu, nihayet varlığından haberdar etmişti beni tekrar.
Taksi, karanlık İstanbul sokaklarında son sürat ilerliyordu. Arabanın içindeki yoğun dumandan rahatsız olmuş ve camı hafifçe aralamıştım, şimdi rüzgar saçlarımı dalgalandırıyordu. Serin havayı tenimde hissetmek, tarif edilmesi imkansız denilebilecek türden mutlulukları ve hazları salıveriyordu ruhuma. Bir insan mutlu olmak için arayışlarından vazgeçmeli ve hayatına şöyle bir göz ucuyla da olsa bakmalı, orada bir yerlerde mutlaka mutlu olunabilecek bir şeyler gizlidir. O gizler ki bulunmayı beklerler ve nice gizler bulunamadan kayba giden yolun müdavimleri arasına karışırlardı. İşte bu noktada ben gizlenmiş mutluluklarımın kayboluşuna izin veremem diye düşündüm. Gözlerimi iç dünyamın gizemlerine doğru açtım. Ne yahut neler gördüğüm, bilinen hiçbir dilde anlatılacak türden gelmiyor. Sanki hayal alemine yaklaşıyor ama aynı zamanda bir ayağımı mutlaka gerçekliğe basıyordum, gerçekliklerden belki de boş yere, basit bir destek arzuluyordum.
Belki oldukça anlamsızlaştırdım her şeyi ama olsun, eğer bunları yazmam gerekiyorsa, elimden geleni ardıma koymam yakışık almaz. Ey aziz İstanbul! Ne de güzelsin ay ışığında ve gölgeler arasında. Bağırmak geliyor içimden soluksuz kalıncaya kadar. Haykırışlarımla atmak geliyor sana olan aşkımı bağrımdan, yapamıyorum. Ben sana bağlanmışım ta ilk dakikamdan, ilk soluğumdan bu yana.
Ayılmak mı desem, irkilmek mi desem bilemiyorum. Eve gelmiştim. Araba durmuştu. Taksici arkasını dönmüş tuhaf bir şekilde bana bakıyordu. Bir anlık duraksamamın ardından, adamın parasını verdim ve indim taksiden. Serindi hava. Herhalde uzun zamandan bu yana özlemle arzuladığım kar geliyordu İstanbul’a. Gelsin, gelsin. Onu karşılayacak kimse olmazsa da ben vardım. Onu hasretle beklerken gözlerim göğün karanlığını aydınlatan bulutlara takıldı.
O an fark ettim, beyaz kağıt ikiye katlanmış şekilde elimde duruyordu. Henüz okumamıştım. Belki de okumuş ama hatırlamıyordum. Bu durum bana pek olası gelmedi, okumamıştım ve yine dalmıştım bazen anlamsız bazense derinleşen anlamların saklandığı derinlerden kurtulup gözüme görünür olduğu o meşhur düşüncelerime. Ne inciler çıkarmamıştım ki ben o derinliklerin köhne, nemli dehlizlerinden. Ne altınlar, ne gümüşler ve ne yakutlar bulmuştum Allah bilir.
Her daim bir düşünce kılığına girerdi bunlar ve saklanırlardı bir köşesinde aklımın. Benim onları bulacağım, keşfedeceğim günü beklerlerdi.
Öylece kalakaldım ve okumaya başladım beyaz kağıtta yazanları;” Belli ki okumaya sevdalısınız. Sizinle benim için çok önemli olduğuna inandığım bir hususta konuşmak istiyorum. Size, bu şekilde yazamayacağım bazı şeyler hakkında, danışmak amacındayım. Ve eğer beni kırmazsanız, sizi en yakın zamanda görmek niyetindeyim. Beni nasıl ve nerede bulacağınızı bildiğiniz şüphe götürmemektedir. Zaman benim için çok hızlı geçmeye başladı, size söyleyeceklerim hem benim hem de sizin geleceğinizin şekillenişi açısından tahmin ettiğinizin ötesinde önem arz eden husustadır. “
Bu satırlar bana hiçbir şey ifade etmemişlerdi. Büyük olasılıkla da etmeyeceklerdi. Aslında bir şeyler ifade etmişlerdi ama bunların acılıkları bana söylettirmiyor diyorum hatta yazdırmıyor da diyecektim. Lakin yazacağım, sizin de bildiğiniz gibi o zarfı aldığım anda bir duygu seline kapıldı yüreğim. Ama sonuçta karşılaştığım durumla hayallerimin paralellik içinde olmaması beni rahatsız edendir. Bir diğer husus daha var aslında ama nasıl desem bilmiyorum, sanki bir alev bütün bedenimi kaplıyor ve ruhumu gündüz kabuslarımın buhranlarında hapsediyor. Yanıyorum adeta turuncu alevler içinde.
Önce apartmanın sonra da asansörün kapısından içeri girdim. Asansör oldukça yavaş ilerliyordu. Sebebini bilmesem de aynada aksime bakmaktan bir tek burada zevk alırdım, eğer yalnızsam tabi. Aksimde gördüğüm, gerçek olan bendim çünkü. Kimsenin görmediği, göremediği gerçek bendim. Orada hiçbir kaygı yoktu ya da hiçbir yabancı. Orada tanıdıklarım da yoktu, orada tam anlamıyla yalnızdım ve yalnızlığımın hüküm sürdüğü bu boy aynalı asansör kabini, benim en büyük sırdaşımdım. Çünkü beni ben olarak bir tek o görmüştü bu kadar uzun bir süre zarfı boyunca. Ondan hiçbir şeyi saklayamazdım, saklamamıştım. Zaten istesem de yapamazdım bunu. İtiraflarım sessizdi ona karşı ve o da biliyordu ki ben o garson kızdan daha sıcak bir not bekliyordum. Kalbimi biraz daha hızlı çarpıtacak birkaç satır arzularken, hiç de tasavvur etmediğim şeylerle karşılaştım. Ve karşılaştıklarım hiçbir şekilde ilgimi çekmedi. Karşılaştıklarımdan kastım tabi ki de beyaz kağıttaki satırlardan başka bir şey değildi. Öte yandan, tabi ki siyah deri ciltli öykü derlemem beni ziyadesiyle mutlu kılmıştı.
Sonunda elli saniye kadar zaman geçmiş ve asansördeki yalnızlığım dokuzuncu ve son katın kapısının belirivermesiyle sona ermişti. Kapı kendiliğinden aralandı ve...
İKİNCİ BÖLÜM
Taksici, yorgunluktan göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyor ve zar zor işine devam etmeye çalışıyordu. Bir de şu geceleri çalışmasa, hayat belki daha güzel olacaktı onun için. Ne zor şeydi şu yaşam dedikleri. Hayatın boyunca, canını dişine takarak çalışıyorsun ama dinlenmeye bir fırsatın dahi olmuyor. Her daim çalışmalı ve para kazanmalısın. Çünkü içtiğin bir yudum su bile para demekti artık.
Eskiden böyle miydi diye içini çekti yaşlı adam. Hayat belki çok daha zordu ama yaşanılır kılan mutluluklarla bezenmişti. Anadolu’nun bağrından kopup gelmişti tabiri caizse o. Temiz havayı ciğerlerine çekmişti doyasıya ve kana kana içmişti buz gibi sularını dağların eteklerinden süzülüp gelen kaynakların, zamanında. O buz gibi sular bir şeycikler yapmazdı sana, aksine iyi de gelirdi.
Ama rahat, huzur ona da dert oldu, her insana olduğu gibi. O da kalktı geldi İstanbullara. Ne işi vardı ki buralarda? Ne güzel okumuş, üniversite bitirmişti. Ziraat bölümünden mezun olduğu sene düşmüştü aklına şehre gitmek. Ne vardı sanki şehirde onu bu kadar cezbedecek.
Gece gündüz canını dişine takıyor çalışıyordu. Karısı hastaydı, yatağa düşeli çok olmamıştı. Bir ay kadar önce acı haberi duydular. Onun baba yüreği dayandı, göğüs gerdi evlat acısına. Ama anası dayanamadı, duyar duymaz uğursuz haberi, tutmaz oldu dizleri ve sereserpe yığılıverdi. Bir daha da kalkamadı. Biricik evladı kara toprağın bağrındayken ona hak mıydı yürümek, onun yattığı topraklara basa basa.
Ahmet Bey emekli olalı dört ay olmuştu. Eşi Hanife Hanım ve biricik evlatları Murat’la mutlu mesut bir hayat sürmekteydi adamcağız. Emekli oluca taksiciliğe başlamıştı adamcağız, oğlunu ve eşini biraz daha mutlu kılacak, o biraz daha fazla kazanılacak paraydı tabi ki amaçladığı bu işten. Oğluyla gurur duyardı. Duymakla da haklıydı hani, Murat avukat çıkmıştı evvelki sene. O günler, hayatındaki en mesut anları barındırıyorlardı belki de. Bir baba için nedir ki hayatta mutluluk kaynağı, Ahmet Bey yerinde olunca. Tabi ki evladının parlak istikbaline giden yolun ışıl ışıl parladığını görmek.
Murat, adalete vurgundu. Her genç o güce sahiptir. O güç ki sadece genç bir bedenin damarlarındaki kanda mevcuttur ve sanki her genç dünyayı değiştirebilecek hatta kendi açısından kurtarabilecektir. Hayallerin ve duyguların sınırsız denilebileceği bir dönemdir gençlik. O da adalette buldu kendi arayışlarının çözümünü.
Ama ne yazık ki adalet, aklımızın alamayacağı sonuçlara vesile oluyordu. Ahmet Bey ne yapmıştı da hayattaki tüm dayanakları bir bir tuzla buz olmuşlardı? Zavallı Hanife Hanım’ın ne suçu vardı sanki. O, yıllar yılı üstüne titreyerek büyütmüş, avukat etmişti evladını.
Musalla taşında yatıyordu şimdi Murat. Gözleri görmese de hissediyordu etrafında olup bitenleri. Duydukça anasının sesini, içi burkuluyordu. Babası karlarla kaplanmış heybetli bir dağ gibiydi muhtemelen. Ya kendisi, o nasıldı? Ölü bir insan nasıl olabilirdi ki? Defnedilmeyi bekliyordu. Defnedildikten sonra cennete gideceği hayaliyle avunuyordu, gidecekti belki de...
Anılar bir bir canlanıyordu aklında. Askerdi. O gece nöbetçiydi iki dört arası. Havada sert bir soğuk vardı. İliklerine kadar donmuştu. Ama ne kıpırdadı bir an olsun yerinden ne de bir an olsun yumdu gözlerini. Vatani görevini yerine getirirken bunlar aklından ve bedeninden çok uzaktaydılar. Ama ana hasreti çok ama çok yakınındaydı. Ta yüreğinin çırpınışlarındaydı. Az kalmamıştı ama sayılı gün hızlı geçer diyor kandırıyordu kendi kendini.
Sonra bir anda her yer kızıla boyandı. Kan oluk oluk akıyordu. Cehennem adeta fani dünyada ona ulaşmıştı. Çok fazla hatırlamıyordu ayrıntıları. Ölüyordu. Ama herkesin sandığının aksine ne bir film şeridi geçmişti gözlerinin önünden ne de daha sonra beyaz bir kapıya doğru süzülmüştü ruhu. Hapsolmuştu ruhu bedenine. Peki ya gömüldükten sonra ne olacaktı diye düşünüyordu ki o insanın içini parçalayan çığlığı işitti.
Anılarından ve karamsar düşüncelerinden sıyrılıp tabutundan dışarı bakmaya çalışıyordu. Ne mümkün, kaskatı kesilmişti. Sonra sesin kimden geldiğini anladı. Hıçkırıklara boğulan ve tabutuna sarılan babasıydı. Her insanoğlunun bir sınırı varmış demek diye düşündü ve üzüldü. O, hep bir dağ misali dayanıklı kalsın isterdi babasının, anılarında. Aslında öyle de kalacaktı.
Ahmet Bey artık kendini tutamıyordu. Gözyaşları hıçkırıklarına onlar da haykırışlarına vesile oluyorlardı. Sonra biraz duruldu. Derin derin nefes aldı ve tabuttaki evladı sanki yanı başında capcanlı duruyormuş gibi onunla konuşmaya başladı.
“ Oğlum, evladım hatırlıyor musun yıllar önceydi. Sen henüz okula başlamamıştın. Sokaklarda koşuşturmaya bayılırdın ama mahalledeki köpeklerden de bir o kadar korkardın. Bir köpek gördün müydü hemen bacaklarımın dibine gelirdin, sarılırdın bana. Baba beni koru derdin, beni sakın yalnız bırakma derdin. Hatırlıyor musun oğlum? Sonra bir gün işten dönerken seni görmüştüm. Can havliyle koşuyordun eve doğru, arkanda iki köpek. Ben hemencecik elimdekileri fırlatıp sana koşmuş, seni kucağıma almıştım. Sonra da bir sopa geçirmiştim elime, birlikte kovalamıştık köpekleri. O gün bana demiştin ki;
“ Baba beni bir daha yalnız bırakma, hep yanımda kal!” Ben de sana;
“ Sen iste ben her daim yanı başında olurum oğlum, yeter ki sen iste. Ve ben senin yanındayken değil köpek isterse çakallar gelsin, senin kılına dokunamazlar. Hadi, şimdi gel de eve gidelim, sen de bir bardak su iç, çok korkmuşsun canım benim...”
Hatırlıyorsun değil mi oğlum o günü. O gün sana hep yanında olacağıma dair söz vermiştim. Ben sözümü tutamadım oğlum, zalimin kurşunu bağrını delerken önüne siper olamadım oğlum! Beni affet oğlum!
Ey her şeyi yaratan tanrı, niye bana bu acıları yükledin? Niye tanrım, niye aldın her şeyimi? Al benim de canımı hadi, al da kurtar beni bu bitmek bilmez ıstırabın pençesinden. Bir kötülük yapıp, bir kulunu canına kıymadım. Hakkımla kazanıp, kazandığımla geçindirdim hanemi! Ben nerde yanlış yaptım, söyle bana ey tanrım, söyleee!”
Herkes sessizliğin derinliklerindeydi sanki. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Acılı babanın son feryatlarını duyanların gözlerinden birer damla gözyaşı süzülüyordu. Ama ne fayda, akan gözyaşları sel olsa da gideni döndürmüyorlardı.
Gidenlerin ardından ağlamak, feryat edip kendini harap etmek belki de boşunaydı ama bunları söylemek kolay. Ahmet Bey şimdi hayatta yapayalnızdı. Ne bakıp gururlanabileceği bir oğlu ne de oturup iki sohbet edebileceği Hanife’si kalmıştı. O, belki de kendine ağlayıp sızlanıyordu. Ama o yüzü gören bir kimsenin, adamın acısından nasibini almaması ve bir damla gözyaşını salıvermemesi imkansızdı gözlerinden.
“Genç adam, evet biraz önce taksisinden inen genç adam bu anıları anımsamasına sebep olmuştu. Onda, onun siluetinde sanki oğlunu bir kez daha görmüş, öylece bakakalmıştım. Arabayı kenara çektim. Kafamı direksiyona dayayıp düşüncelere daldım. Oğlumla geçirdiğimiz günlerle doluydu hatıralarım. Hepsi acı veriyorlardı bana. Ama sanki yıllardır süregelen hasretim biraz önce bitmişti, oğlumu bulmuştum” diye geçirdi içinden.
Arkasını dönüp koltuğa baktı ve gözüne siyah deri ciltli küçük bir kitap çarptı. Oğlu düşürmüş olsa gerekti diye geçirdi içinden. Onu bir kez daha görmesi için bir bahaneye sahipti artık. Mutluluk dolup taşıyordu adeta ruhundan. Kitap sanki oğlunun ta kendisiymiş gibi öpüp koklamaya başladı onu. Ne eskimişliği ne de kokusu önemliydi artık, tek önem arz eden şey oğlunun elinde bulunmuş olan bu kitabın şimdi onun ellerinde olmasıydı. Bu ilahi bir işaret olsa gerekti.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Korkuyordum, ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Herkes beni bir katil olarak mı görecekti acaba? Bilmiyordum ama yapmak zorundaydım. Eğer yapmazsam, bu kez muhtemelen ölen ben olacaktım. Bu işlere neden karışmıştım ki sanki? Küçüklüğümden beri silahlardan nefret ederdim zaten. Yo, sakın beni yanlış anlamayın, nefretimin sebebi sizinki gibi değil. Evet, siz sıcak bir yuvada, mutluluk içinde büyüdünüz. Anneniz, babanız size şefkatle yaklaştı. Sonra da silah kullanmanın da kullananın da kötü şeyler olduğunu öğrettiler değil mi? Benim hayatımdaki silah nefretinin sebebi bu değil, ben silahların içinde büyüdüm. Sevdiklerimin ertesi güne sağ çıkamadıklarını gördüm. Ben acının manasını çok genç yaşta öğrendim.
Peki, ey her şeyi bildiğini iddia edenler, o zaman söyleyin, niçin benim gibi zavallı bir çocuk sevgiye hasret büyüdü? Ben de sizin gibi bir insan değil miyim? Söyleyin bana ey çok bilmişler! Benim sizlerden farkım neydi? Ben hep, okuyup doktor olmak istemiştim. Neden mi? Anlamazsınız siz ama ben anlatayım yine de dilim döndüğünce, insanlık bende kalsın, insanlık da ne demekse bu dünyada.
Bundan dokuz sene önceydi. Mardin’de doğmuştum ve dokuzuncu yaşıma da orada girmiştim. Okula gidiyordum. Üçüncü sınıfa geçmiştim. Okumayı en erken ben sökmüştüm bizim köyde. Sonra bir gün geldi ve beni bir daha okula göndermediler. Soramadım neden diye, diyemedim okumak istediğimi. Benim bir şey diyecek hakkım yoktu. Onların gözünde bir çocuktum, kendileri gibi olması gereken bir çocuk. Cahil olması gereken bir çocuktum.
Öğretmenimi çok severdim. O, bize Atatürk’ü anlatırdı her zaman. Onun yaptığı yüce şeyleri anlatırdı bizlere. Ben de bunları duya duya üç sene geçirdim okulda. Sonra bir gün geldi, tarladan dönerken eve, o tabutu gördüm. Camiye doğru giden o tabutu. Birkaç adam sırtlamışlardı tabutu, üstünde hiçbir şey yoktu, kuru tahtası vardı bir tek tabutun. Adamlar sevdiklerinden değil zorunluluktan taşıyorlardı anlaşılan.
Eve gidince babama kimin tabutu olduğu sordum. Öğretmenin dedi.
O olaydan bir hafta sonra anam kardeşimi doğururken öldü. Kardeşimin adını da Hacer koydular, anamın adıydı. Çocuk aklımla babama sordum niye hastaneye götürmediğini. Bana dedi ki “ Oğlum ecele karşı gelinmez. Allah onu almak istedi, karşı gelinmez. Günahtır. Hem sen kafanı takma böyle şeylere.”
Kafamı böyle şeylere takmaya fırsatım mı vardı sanki? Tüm günümü tarlada ekin ekerek, ekin biçerek geçiriyordum. Güneş tenimi durmaksızın yakıyordu. Düşüncelerin, kaygıların buharlaşıp uçtuğunu söylesem zihnimden, yalan demiş olmam inanın ki.
Geceleriyse ayrı bir dertti. Dört kardeşim, babam ve yeni anamla yaşıyordum. Babam anamın kırkı çıkmadan getirmişti bize Hatce Ana’mızı. Çok genç değildi ama yaşlı da değildi. Onu hiç sevmedim, o da bizleri sevmezdi. Kardeşlerimle beni sevmezdi yani. Bazı geceler, bizi gece uykumuzda boğazlayacak diye korkardım. Uyku girmezdi gözüme.
On bir yaşımdaydım. Teröristler köye indi. Ne var ne yok her şeyi talan ettiler. Babam karşı koymaya çalıştı, vurdular. Artık hem öksüz hem de yetimdim. Hatce diyorum, ana demeye dilim varmıyor çünkü evden attı beni ve üç kardeşimi. İnsafı kuruyasıca, acıdı da Hacer’i yanına aldı. Küçük kız yeni yürümeye, dillenmeye başlamıştı. Hatce akıllı kadındı, kız çocuğu iyidir, iş yaptırılır, zamanı gelince de başlık parası getirir diye tutmuş olsa gerek onu evde.
Ben, bacımdan sonra en küçük kardeştim. Ağabeylerim beni de yanlarına katıp dağa çıktılar. Babamızın kanını dökenlerin kapılarına gittiler, kapı da ne kapıydı hani. Öyle bir hayatım olacağına olmaz olsun hayat tenimde demiştim bir kere içimden. Söz ağızdan bir kere çıkardı, henüz dile gelmemişti bu söz ama aklımda yer etmişti bir hayli.
Velhasıl kaçtım, büyük şehre geldim. Elimden bir şey gelmezdi, nasıl para kazanıp karnımı doyuracağım derken çıktılar karşıma. Kim olduklarının önemi yoktu, beni kim yapacaklarının önem vardı; bir katil. Sordular elim silah tutar mı diye, tutar dedim. Ve şimdi cebimde bir resim, bekliyorum Azrail’le meslektaş olmayı.
Aradan birkaç dakika geçmişti, çok değil. Aradığım kız yanında genç bir adamla gözüktü. Sonra kız durdu ve bir şeyler söyledi. Genç adamın suratında bir şaşkınlık vardı, merak ettim ben de neden diye ama sonra kendi kendime boş ver dedim, ne önemi vardı ki sanki.
Genç adam taksiye atlayıp uzaklaştı. Kızsa olduğu yerde bir heykel misli çakılı kalmış, sokak boyunca ilerleyen taksiyi izliyordu. Elimi ceketimin iç cebine attım, müstakbel maktulün resmine baktım. Emin olmak istiyordum. Madem bir cana kıyacaktım bari yanlış kişi olmasın aldığım canın sahibi diye.
Fotoğrafı tekrar cebime koydum. Hafif esen rüzgar kızın saçlarını dalgalandırıyordu. Akşamüstü güneşi de bacaklarına vurmuştu. Çok güzeldi.
Tabancasını çekti ve tetiği tam ateşleyecekken durdu. Şimdi kendi şakağına nişanlasa tabancasındaki kurşunu, ne olurdu diye düşündü. Tabanca yere düşer, tetiğine parmağını koyacak bir başka suç ortağı bulmayı bekleyerek dururdu. Kurşun zaten yaratılış vazifesini hakkıyla yerine getirmiş olurdu. “Ve belki de ben de bu lanet hayattan kurtulurdum “dedi içinden.
Ama ne tabancanın namlusunu şakağıma doğrulttum ne de kendimi vurmaya kalktım. Kızın ensesine doğru nişan aldım ve üç kez ateşledim silahı, ne de olsa Allah’ın hakkı üçtür. Kız kanlar içinde yere yığıldı. İş, tamamlanmıştı. Ben de arkamdaki dar ve pis sokaktan, evim dediğim o fare deliğine geri döndüm.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
“İyi bilirdik”
...
“Helal olsun!”
“Helal olsun!”
“Helal olsun!”
Musalla taşında yatan kurtulmuştu bu dünyanın sorunlarından ve acılarından. Ya da ben öyle umuyordum. Yeşiller içinde yatan bu buz kesmiş bedeni çok iyi tanırdım. Bir insan akrabalarını iyi tanır, değil mi? Bir de çocukluğunuz birlikte geçmişse aynı mahallede, daha bir sıkı fıkı olmuşsunuzdur. Ve yukarıdaki, onun için zamanın sona erdiğini söylediğinde acılar içinde boyun eğersiniz. Onun işine akıl erdirmek güçtür bazen.
Ama onu yanı başınızdan alıp götüren Azrail değilse ne yaparsınız? Nasıl mı anlayacağım onun Azrail olduğunu? Zor değil, çünkü o bir melek. O, Allah’ın sevdiği kullarından biri. O’nun görevi acı vermek değil, ruhun bedenden ayrılmasına yardım etmek ve her insanın gitmek zorunda olduğu o yolda ona eşlik etmektir. O bir katil değildir, o ihanet edenlerin babası olan şeytanın dölünden gelme değildir.
Gözlerim bakıyor ama ne görüyor ne de algılıyor. Acımı dindirmeye çalışanlar bir yandan, acısından yanıp kavrulanlar diğer yandan beni ve zavallı yüreğimi dağlıyorlar. Ruhum alevler içinde hapsolmuş çıkış yolunu bulamıyorum. Ateş gözyaşlarımı etmiş duman, duman ruhuma karışmış, acı içime, ta derinime yerleşmiş ve ben de acının içimdeki varlığında hapsolmuştum. Acıdan kaçış yoktu sadece onunla yüzleşmek vardı. Ve bende de onunla yüzleşecek bir yürekten eser yoktu.
Ruhum acımın buhranında kaybolmuş, gözlerim yaşlarının dumanından kararmış ve ben, yok oluyorum karanlığında acılarımın. Bedenimin içinde kor alevler beni eritiyor. Her şey acıyla harmanlanıyor ve acı özüm oluyor artık.
Ve siz bu yazıyı okuyan talihsizler, okumakta kararlıysanız hala, acımı paylaşacaksınız. Acımın kaynağı yüreğimden bir çağlayan gibi boşalacak bedenlerinize. Acımın kaynağı kuzenimi kaybetmem değildir, onu nasıl kaybettiğimdir. Kaybetmek hayatımızın temellerindendir zaten, alışkınım, alışkınız kaybetmeye ama bazı yükler vardır ki kaldıramaz onu hiçbir beni adem, diler insan kendi benliğini dahi kaybetmeyi ve o gün gelip çatınca kader çok insafsız davranır. Çoğunun almaz canını kapamaz bilincini. Çoğunu o beyaz odalara bırakmaz, bırakır onları acının kabusa dönüştüğü hiç bitmeyen gecelerin karanlıklarına.
Ve ben karanlığı hissetmeye başladım. Yazıyorum çünkü elimden gelen bu, çaresiz bedenimin yapabildiği yazmak, bir gün gelir de biri derdimi anlar belki. Derdimden kurtulamayacağım kesinse, bari derdim bilinsin. Hiçlik duvarının ardında kaybolanlardan biri olduğumda içimde bir umut yeşersin, ya bir gün gelir de bir zavallı da bu satırları okur diye. Ve ümit solsun ama ölüp karışmasın acıma. O solgunluğu ebedi kılsın yazdıklarım ve yazacaklarım.
Kendimden uzun uzun bahsetmek isterdim çünkü bu bir veda konuşması. Bugüne kadar yazamadıklarımı yazmak isterdim. Yapamadıklarımı söylemek, sevip de söyleyemediklerime haykırmak isterdim “seni deliler gibi seviyorum” diye. Ama artık çok ama çok geç her şey için, hayat için çok geç, geride bıraktıklarım için çok geç, benim için çok geç.
Ve beyazlarla kaplı o odalardan birinde olmak isterdim şimdi. Ne de rahat olurdu deliliğin gizli kapaklı duvarlarının korumasında hatırlamamak, hatırlayamamak hiçbir şeyi ilaçların tesirindeyken. Ama artık çok geç delirmek için bile.
Delirmek beni kurtarır mı bilmiyorum, aklım bir yolunu bulup da unutabilir mi bütün yaşanmışlıkları, çok zor, nerdeyse imkansız. İmkansızın ardındaki ihtimale ulaşmaya çabalamaktansa hala sahip olduğumu sandığım aklımla bu satırlara devam etmeliyim. Kalan aklımı, hayatımı değiştiren bu olayın tüm ayrıntılarını yazarak geçirmeliyim. Daha çok var gelmesine çok, ama zaman akıp gidiyor ellerimin arasından kayıp giden kum taneleri misali.
Rahatlatmalıyım ruhumu, ulaşmalıyım gerçeklere ve yazmalıyım her birini.
Genç yaştan itibaren yüreğimde ve zihnimde birçok aşk filiz verdi. Kimisi güzel bir tene kimisi güzel bir göze hayran kalmıştı. Ama bunlardan başkaları da vardı, aşklarımın bir insana karşı olmayanları, mesela kitaplara olan aşkım ya da yazmaya olan aşkım. Kitaplar en büyük tutkumdu, hayatımı onları okuyarak geçiriyordum ve daha da güzellerini yazmakla uğraşarak tam da hayal etmiş olduğum gibi gelecek günlerimi, o ilk kitabımın ilk satırlarını okuyacağım günleri.
Şehvetin, korkunun, heyecanın ve mutluluğun doruklarında bulunmuş insanlarca kaleme alınmış birçok roman okudum. Duyguların en yücelerinin tadına vardım, sararmış yahut pırıl pırıl olan sayfalarda.
Hayatı da tümüyle bir köşeye atmış değildim ama kitaplarım her şeyimdi. Duyguların en yücesini bana tattıran kitaplarım, evet duyguların en yücesi onu tarif edebilirim lakin ben onu bulana kadar çok uğraştım, çok mutluluk ve çok acı gördüm. Şimdi ona bir ad vermek ya da var olan adını zikretmek yanlış olur yahut onun bende uyandırdığı hisleri dökmek kağıda ve bakmak bu yüce duygunun kağıttaki yansımasına, kesinlikle yanlış bir davranış olur bence. İnsan bazı şeyleri ki bahsettiğim şeyler çok nadirdirler, kendileri bulmalıdırlar. Ve bazı şeyleri yaşamayı, hissetmeyi hak etmiş olmalıdırlar. Ben, acı çekmeyi hak etmişim bunca yılın ardından demek...
Güncel yayınların sadeliklerinden dolayı çevirdim meraklı gözlerimi tarihin tozlandırdığı kitapların sararmış sayfalarına. İnsan bazen geliştiğini zannederken özünden çok şeyleri kaybedebiliyor. Ve insan hoşlanmadığı gerçekleri gözünün önünden uzaklaştırıyor, bu gerçekleri ve onların yazıldığı ciltleri. Sonra yakıyorlar aptal insanlar içinde ne yazdığını bile umursamadan kitapları ve yazarlarının yaşanmışlıklarını; duman oluyorlar, kül oluyorlar ve anlatılanlarını hava alıyor bağrına ta ki ciğerlerimizden içeri süzülünceye de onlar sinsice.
Bu akıl almaz katliamların elinden kurtulmuş pek az kitap vardır, satırlarında yasaklanmış konuları işleyen. Ve bunlara ulaşmak zordur insan hayalinin sınırlarını zorlayacak kadar zordur. Ama bu işe kendini adamış olan ben, buldum onlardan birini yıllar önce. O kitap korkuyu anlatıyordu, korkunun karanlığının ardına saklanmış aptal insanlığı bekleyen korkuları anlatıyordu. Korku doğru sözcük mü bilemiyorum çünkü okuduktan sonra gördüm ki günümüzde kalmamış korkudan eser dahi.
Duyguları yok etmeye çalışmak felakete uğramak istemenin ta kendisidir. Ve çok uzun yıllardan beri bu dünyada kol gezmeyen bu duygu bedenimde vuku buldu. Adına korku diyebiliyorum bildiğiniz korkunun sadece sesteşi olan bu duyguya.
Ona hitaben bir kelime üretilmeli dilimizce yahut dillerimizce lakin bunu ben yapamayacağım merakıma yenik düşerek okuduğum bu kitap, dehşetengiz hislerin ruhuma sızmasına sebebiyet verdi. Başlarda katlanılırdı lakin her şey göründüğü kadar tekdüze değilmiş. Ve gönlüm razı olamadı bu dehşete bir isim bahşetmeye.
Onu bu dünyadan ebediyen göndermeyi amaçlamış ve hayatın dengesini bozmaya cüret etmişlerdi. Belki de haklılardı. Artık daha da dürüst olmalıyım çünkü varlıklarını zavallı ruhumun derinliklerinde hissetmeye başladım.
Ey bu satırları okumakla binlerce yıllık bir lanetin parçası olmuş zavallılar, sözlerimi dikkatle dinleyin. Elime geçen bu kitap ne benim arayışlarımın ne de merakımın meyvesidir. Allah’a kulluk görevimi yerine getirmekte olduğum, güneşin dünyaya umut vaat ederek ışık saçtığı mübarek bir günde, secde edecek iken yerde belirmiş uğursuz bir kitaptır. Allah’ın huzurunda alnımı yere koyacak iken bu kitabın lanet olasıca kabına koymuş idim alnımı. İstemeden ona secde etmiştim.
Önce tarif edilmesi imkansız bir mutluluk kapladı bedenimi ve ruhumu. Zamanla anladım ki bu, unutulmuş uğursuz öğretilerin bulunduğu bir lanetmiş. Bu şeytanın ta kendisi tarafından yazılmış olsa gerek diye düşündürtecek bir kitapmış. Ve bu uğursuz kitap önce merakımı cezbetti ancak içindekilerin taşıdıkları uğursuzlukları buyur edince bedenime ve ruhuma istemeden yahut isteklerimin sonuçlarının farkında olamadan, gördüm yaptığım hataların ağırlığını ve ezildi ruhum günahlarımın altında. Kalakaldım çaresizliğimle baş başa. Karşı gelmiştim dinimin kurallarına. Kıymıştım zevk için nice canlara ve kıydığım canların kanı kaplayınca ruhumu çok geç olduğunu da anladım affedilmemin onun huzurunda.
Tarif edilmez acılarla kavruldum ve kavrulan ruhum aynı kaderle yüzleşsin istedi bu kitap ta. Ama ona ne ateş işliyordu ne de başka bir şey. Sayfalarını ne kadar parça parça ettiysem de ardından yine eski hallerine büründüler.
Artık kaçış yoktu karanlığın ortasında benim için ve kitabın uğursuz sayfalarında aradım kurtuluşumu, her şeyin başladığı yerde olmalıydı bitişi de bu uğursuzlukların. Aklın sınırlarını çoktan terk etmiş, lanetlerin pençesindeydim. Ne bir lokma yemek yiyebiliyordum ne de açlıktan bayılabiliyordum. Anlayamadığım şeyler bedenimi ele geçiriyordu adeta. Kıymak istediğim canıma bile kıyamıyordum. Bedenim artık benim değildi sanki. Onu bir barınak gibi kullanıyorlardı adlarını bile zikretmekten tiksinti duyduğum tuhaf şeyler. Evet, şeyler. Onlara bahşedecek, kurban edecek başka bir kelime bulamıyordum. Ve benliğime sahip oluyorlardı benden çok.
Sesleri ruhumu donduran yeller, rüzgarlar duyuyordum dışarıda bir tek yaprak dahi yerinden oynamazken. Ve ölüm benden çok uzaktaydı artık. Ölebilmenin yollarını arar olmuştum. Aylar süren çevirilerim sonucunda kitabın sayfalarında bir söze rastladım. Bu sözü anadilimde yazacağım ve kitabın yerini, yazıldığı lisanını ve diğer her şeyini ruhumla birlikte Allah’ın cennetine götüreceğim hala orada bana bir yer varsa.
Şöyle diyordu kitap;” Hayatın sonuna erişmekse amacın çok yakınsın nihai sona ama bir o kadar da uzaksın amaçlarına” . Altında yazanlara göre bunları bir rituelin ardından ki kesinlikle açıklamam, açıklayamam bu lanet olası işi, duvara okumalıymışım yedi kez.
O gece yaptım bunları ve tamamlandı bu adını dahi anmak istemediğim rituel. Ve uyku bastırdı ruhuma, karşı koyamadım ve dalıp gittim düşler imparatorluğunun yabancı hudutlarına.
Kalktığımda amacıma ulaşmış sayıldığımı gördüm. Bedenim dün gece yattığım yerde cansız, buz gibi duruyordu ve duvarda işaretler vardı. Dün gecenin uğursuzluklarını bana hatırlatan, bilmediğim işaretler belki de unutmak istediğim işaretlerdi onlar ama başta zannettiğim ve zannettiğiniz gibi bir ruhtan ibaret değildim, bedenime sahiptim ama üzerimden yükümün bir kısmı kalkmış gibi tuhaf, düşünmesi bile tüylerimi diken diken eden bir duygu vardı. O an duvardaki şeffaf deliği fark ettim ve bu satırları yazmaya başladım hatırlamadığım bir zaman diliminden sonra bitirdim yazımı ve bıraktım kendimi deliğin renksizliğinin içine doğru. Atarken kendimi renksiz derinliklere kurtulmuştum sanki lanetli misafirlerimden ama bu yolculuk bir son değil nihai bir başlangıçmış ne yaparsam yapayım devam edecek.
Ezan sesi geliyordu uzaklardan, sonra ses yaklaştı yaklaştı ve yanı başımdan geliyordu artık. Bir uykudan uyanır gibi açtım gözlerimi avlusuna caminin ve tabutun önündeki resmi gördüm. Saf ve temiz bir çocuktu bu, aynalarda görmeye alışık olduğum yüzün gençliğiydi, çocukluğuydu; yalnız geçen çocukluğumun tek hatırasıydı...
“Hatıralarım kayboluyor ve yerine yenileri peydahlanıyor zihnimde ama hepsinin sonu aynı; musalla taşındaki yeşillere sarılmış tabut. Ve hayaliyle yaşıyorum musalla taşındaki tabutta olmanın ve kurtulmanın bu sonsuz işkencenin pençelerinden. Elveda, başka hatıralarla süslü başka bir hayatımda görüşünceye dek! Etrafına iyice bak zavallı şahidim, gördüğünü sandıklarından biriyim bugün ve yarın, kim bilir?”
“Hatıralarım sürekli değişirken bu yazılar kalıyor bir tek geriye ve artık kaybedemediğim hayatımda korkuyorum bir deli olmaktan ve saklayacağım bu defteri en gizli köşelerden birine sakladığım gibi o uğursuz kitabı. Ve eğer gün gelir de bunları okuyacak bir talihsiz gelirse bu dünyaya ona tavsiyem duvarlardan uzak durmasıdır. Çünkü duvarlar insanoğlunun aklının alamayacağı şeylerin önünde yükselmiş berzahlardır ve onlara bazı bilgilerden haberdarken yaklaşırsan senin daha fazla nefes almanı istemeyebilirler.”
“Ve böylece siyah deri ciltli kitaptaki on beşinci hikaye layıkıyla yerini aldı.” Diyordu derinlerden gelen bir ses. Bu nasıl bir rüyaydı ki beni iliklerime kadar dondurmuş ve anlatıcının uğursuz ağzından dökülen bir tek kelime bile zihnimden yitip gitmemişti. Ben de yazmaya karar verdim. Bir zamanlar da korkunç kabuslar görürdüm ve onları gizli defterlerimden birine yazardım. O defterleri şimdiye kadar benden başka kimse okumadı, görmedi. Bundan sonra da ne okumalılar ne de görmeliler.
Allah’ım, o uğursuz sesin tınısı kulaklarımdan ve zihnimden silinmiyor. Kanımı donduracak kadar ürkünç oluşu belki de tanıdık bir ses oluşundan kaynaklanıyordur; bu ses ağabeyime aitti çünkü...
BEŞİNCİ BÖLÜM
O uğursuz rüyayı gördükten sonra, korkularım ve kabuslarım peşimi bırakmaz oldu. Bundan kısa bir zaman önce ağabeyimin günlüğünün son sayfalarını okudum. Bu sayfalarda, onun hayatının son kesitlerinin var olduğu fark edişim benim açımdan hem korkunç bir üzüntüye hem de onun ölümünün yani yok oluşunun ardındakileri öğrenmemle mutlu olmama sebep oldu. Mutluydum denemezdi aslında. Onu en son televizyonda görmüştüm. Okulu kırdığı o gün, gece geç saatlerde eve geldi. Ben de tesadüfen apartmanın güvenlik kamerasını izliyordum kablolu televizyondan o sırada. Onu gördüm, elinde beyaz bir zarf vardı. Düşünceli, dalgın bakışlarla asansörlere doğru ilerledi.
Bu bir rüya değildi, emindim onu gördüğüme ama daha sonradan kameranın kayıtlarında hiç bir ize rastlanmadı ağabeyimle ilgili. Bu onsuz geçen on birinci gecemiz. Ve yazmaya karar verdim, onun son günlerinde ya da anlarında başına gelenleri. Zamanın ve mekanın adeta allak bullak olmuş olduğunu fark ettim bu sonda. Sanki ağabeyim hem o kameradaki görüntüde hem de başka bir alemdeydi. Hiç değilse birazdan kaleme alacaklarım bana bu izlenimi verdi. Ve o, yazmayı çok severdi, o kadar çok severdi ki belki de kendi sonunu bile bir hikaye gibi anlatmaya karar vermişti. Şöyle başlıyordu ağabeyimin son hikayesi;
Hayat artık benden çok ama çok uzaklarda yol alan bir gemi. O gemi ki yelkenlerini rüzgarla doldurmuş henüz adı verilmemiş o devasa su kütlesinde seyrederken ben yüzüyorum bu sonsuz suların bağrında. Kollarımda derman kalmayıncaya dek yüzeceğim ve sonra bırakacağım ruhumu bu denizin, okyanusun, yahut her neyse onun bağrına. Ve ebedi yolculuğumda bir yola daha sapacağım. Kim bilir belki de bu yol herhangi bir sokaktan farksız olacak ya da ana yolun ta kendisi olacak. Bilemem bunlar sadece tahminler, umutlar, hayaller ve hayal kırıklıkları şimdilik ve gelecek günlerin bunları ve nicelerini nasıl önüme dizeceğini bilemem ama bilmek isterdim hem de tahmin dahi edemeyeceğiniz ölçüde çok isterdim.
Bu dünyada görebildiklerinizden başka hiçbir şeyin var olmadığına inananlardansınızdır herhalde çünkü sizin gibilerin yani bahsettiğim gibilerin sayıları oldukça çok artık. İnsan çok çabuk unutuyor değil mi? Artık körüz hepimiz ne yazık ki.
Ben kim miyim? Sanki bu soru geliyor kulağıma. Ne önemi var ki bu sorunun cevabının. Asıl önem arz eden yazacaklarımdır. Merak mı ettiniz? Lütfen inkar etmeyiniz meraklarınızı ki şayet erteleyecek ya da saklayacak olursanız onları, sizi içten içe kemireceklerdir onlar. Güvenin bana. Diyorum ama güvenmeyeceğinizi biliyorum. Çünkü insanların zaafları vardır. Bu zaaflar ki birçoklarının akıbetlerini ölümle sonlandırmışlardır.
Gündüz gözüyle gördüğünüz rutin şeyler size ne hissettirir tahmin edebiliyorum. Çünkü ben de bir zamanlar sizler gibiydim. Bu rutinden sıkılırdım. Şimdi ne mi oldu bana, aslına bakarsanız hiçbir şey olmadı da diyebilirim. Çok mu alengirli oldu, olabilir. Rutinleri yazmak ne kadar kolaysa onların sakladıklarını yazmak da bir o kadar zordur. Zor kelimesini özünde yatandır. Zordur, çok ama çok zordur. Göremiyoruz gözlerimizin bize vaat ettiklerinden ötesindekileri.
İnsan bedeni çok ince bir dengede yaratılmıştır. Bu dengede her duyumuza bazı sorumluluklar yüklenmiştir. Duyarız bir ölçüde ama duyamadıklarımızı görürüz, ya göremediklerimizi onları ise hissederiz. Evet, sevgili dostlarım, biz artık hissetmiyoruz. Bundan sonra biz diyesim gelmiyor ne yazık ki. Çünkü ben hissediyorum.
Bundan yıllar öncesindeydi. O gece onu gördüm ve o da beni görüyordu bunu tarif etmek oldukça zor. Ne diyebilirim ki yaz sıcağında ürpermek hatta titremek gibiydi. Bir çocuktum o zamanlar, gariptir o güne kadar pek ağlamamıştım ama o gün gözlerimden akan gözyaşlarıma engel olamadım. Korkuyordum, o ana kadar görmediğim bir şeydi bu. Bir an bunun rüya olabileceği geldi aklıma. Herhangi bir hareketi yapmaktan acizdim. Kıpırdayamıyordum.
Onun bakışları ruhumu bedenimden söküp atıyordu adeta. Korkuyu iliklerime kadar hissediyordum onun beyaz bedenine bakarken. Bedenine oranla çok daha yoğun ve derin beyazlıktaki gözleri bedenimde kapatılamayacak yaralar açıyordu sanki. Ama yaralı değildim bedenen, yaralar ruhumu deşmişlerdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bana yaklaşmaya başladı. Beyazlığı karanlığı soğuruyordu adeta. Sonra o korkunç elini yüzüme doğru uzatmaya başladı. Korkunç diyorum evet kesinlikle öyleydi. Sivri beyaz tırnakları vardı, tırnaklarının tutunduğu parmakları neredeyse yetişkin bir insanın parmakların iki katıydı ve sanki bu uzunluğa boyun eğmişçesine bükülmüşlerdi, hiç düz olmamışçasına. Ve eli sımsıkı olmuş gergin bir kas yığınıydı ama buna rağmen oldukça zayıftı. El git gide bana yaklaşıyordu.
Sonrasını hatırlamıyorum. Ne yazık ki bayılmış olsa gerek zavallı zayıf bedenim.
Evet, daha önce de demiş olduğum gibi o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Artık dünya benim için eski dünya değildi. Ve artık burada yalnız olmadığımızı biliyordum. Burada kesinlikle yalnız değildik. Ve arayışım o şeyi bulmak adına yoğunlaştı. Kimisi karabasan dedi kimisi de basit bir kabus dedi. Ama ben biliyordum bu kadar basit olamazdı ve demiyorum ki kabuslar ve karabasanlar basit şeyler, ben onlara bahşedilen anlamların basitliğinden bahsediyorum.
Arayışlarım sonsuzluğun çukurlarında tek bir saç telini aramak gibi bir şeydi. Ve o bana o geceden sonra hiç o kadar net bir şekilde görünmedi. Ama her beni izliyordu bir yerlerden ve bu his hiçbir zaman yerini huzura bırakmayacaktı sanki. Velhasıl geçen gece yeni bir düş gördüm. Sonsuzmuş gibi gelen bir çayırda koşuyordum. Yeşilin her rengi buradaydı sanki. Sonra yanımda bana eşlik eden o güzeli gördüm. Bu kadar güzel olamazdı bir insan. Bu güzellik çok fazlaydı bir insan evladına. Bu bir melek yahut onun gibi bir şey olmalıydı. Ve düşlerimin bana getirdiği bu güzelle koştum, rüzgarı bedenimde mutluluğuysa ruhumda doyasıya yaşayarak.
Ve erkekliğimi yaşadım onunla. Beni tamamlıyordu adeta, bedenimin diğer parçasıydı o. Mutluluk denizindeydim artık. Aşkının sarhoşu olmuştum. Ne kadar inanmak, hatırlamak istemesem de bu bir rüyaydı. Ve günler geceleri kovaladı, artık ayrılık vakti çok yakındı bana. Ve o anda onun da bu durumdan haberdar olduğunu hissettim. Ve o masum bakışlarındaki huzur verici güzellik sözlerine aktı, o sözler de ömrüme ömür kattı adeta.
Bana onu bir daha göreceğimi ve eğer arzularsam onu sonsuza dek ayrılmak zorunda kalmayacağımız bir yerde bulabileceğimi söyledi. Ve artık gitmesi gerektiğini ekleyerek sonlandırdı o güzel tınısını konuşmasının ve dudaklarını dudaklarıma yaklaştırırken hissettim bir buz yeli gibi nefesini. Sonra bir veda öpücüğü verdi bana, dondurucu ve bir o kadar da tutkuluydu. Sanki o öpücük beni sonsuza dek ona bağlamıştı. “Cevabını verdiğinde sana yolu gösterecek” gibi bir şeyler mırıldandı ve sonra aniden beliren bir sisle kaybolup gitti.
Sonra düşüyormuşum gibi hissettim ve kalbim neredeyse yerinden sökülüp gidecekmiş gibi çarparken ter içinde uyanıverdim yatağımda, beyaz çarşaflar içinde.
Neden öyle dediğini anlayamıyordum. Cevabımı zaten vermiştim. Sonsuzluğu onunla paylaşacaktıysam cevabım kesinlikle neresi olursa olsun gitmekten yanaydı onun yanına.
O kadar da yaşlı bir bedene sahip olmadığımı tahmin ettiğinizi ummaktan vazgeçip bir lise öğrencisi olduğumu bildirme gerekliliğini hissettim şu anda. Hiçbir zaman gerekçeler üzerine uzun süreler kafa patlatmadım şimdi de niçin bunu yazdığımı uzun uzun anlatmayacağım. Belki de bu dünyadaki vaktim kısalıyor, bu nedenden ötürü yazmaktan çekiniyorum, evet belki de bu olabilir. Ama bana göre her şeyin bir zamanı vardır ve ilahi gücün takdir ettiği zamanlarda vuku bulacaklardır bu olaylar. Neyse çok uzattım lafı.
O gün okulumun kapısından içeri girdiğimde gayet normal bir güne başlıyor gibi hissettim kendimi. Uzun zamandır hoşlandığım kız yine aynı tavırlarla kendini bir yaklaştırıyor bir uzaklaştırıyordu benden. Ne olduğunu bilmiyorum, belki basit bir aşk oyunu ki hissettiklerim kesinlikle aşk değil o kıza karşı ya da basit bir çelişkide hapsolmuş o da.
Onunla boşuna zaman harcadığımı düşünsem de bedenim ona ya da onun hemcinslerinden birine ya da birçoklarına mecbur. Bedenim bunu çok sık hissettirmeye başladı bu günlerde. O bir araç kesinlikle bir amaç değil, olmadı ve olmayacak. Dün gece rüyayla karışık yaşadığım o duygulara yol veren güzelde buldum ben aşkı. Sonsuz bir mutluluktu yaşadıklarım. Adeta bir dakikanın içine hapsolup haftalar, aylar geçirmiştik birlikte, yeşilliklerin bağrında güneş ısıtırken aşkla çoktan yanıp kavrulmuş bedenlerimizi bir kez daha. Onu tahmin sınırlarınızın haricinde diye tanımlayabileceğim bir ölçüde seviyordum. Sonsuzluktan öte bir kavram bulamıyordum kelime dağarcığımda ne yazık ki. Ve bu sonsuz aşkın kölesi olmuştum adeta. Bedenim her an o güzeli arzuluyordu ve onsuz geçen her an aldığım her soluk beni boğuyordu adeta.
Şimdiye kadar tanımadığım duyguları tatmıştım onunla beraber ve belki de bunların hepsi sonu çoktan gelip geçmiş güzel bir rüyanın parçalarından ibarettiler. Böyle olduğuna inanmak istemiyorum. O kesinlikle var olmalı ve bedenim onunla aşka doymalı. Belki de hissettiklerim yoğun bir cinsel arzunun etkilerinin ruhumdaki tezahürlerinden ibaret. Bilmiyorum eğer tüm bunlar birer yalan ve rüyadan ibaretlerse bilmeyi de arzulamıyorum.
Zaman onu takip etmemden vazgeçmemi umuyormuşçasına hızla akıp geçerken ben de onu bir gün olsun daha şaşırtıyor ve takip ediyorum zar zor. Artık rutin haline gelmiş bazı şeyler bana gereksiz geliyor hayatımda. Bir insan olarak bu dünyadaki hayatım sorguluyorum. Niçin burada, böyle duruyorum ya da neden bu satırları yazıyorum şu anda ve bunları yapışımın altındaki tetikleyici sebepler beni hangi yöne doğru sürüklüyor? Bu sorulara cevap vermek oldukça zordur. Lakin imkansız değildir.
Bugüne çok da uzak olmayan bir zaman dilimi içersindeyken bu dünyadaki amacımın ölümsüzlük olduğuna kanaat getirmiştim. Bakıyorum da hala bu davada çaba sarf ediyorum. Neden mi? Cevabı zaten gözlerinizin önünde akıp gideduran satırlarda saklı ya da apaçık duruyor. Bu kesinlikle size bağlıdır.
Ve ölümsüzlüğe biyolojik olarak ulaşamayacağımı öğrenince yahut bu durum bana zorla öğretilince derin bir hayal kırıklığıyla baş başa kaldım. Kesinlikle büyük bir hayal kırıklığıydı bu çünkü hayatımı ona göre planlamıştım ve ömrüm zamanın akışına karşı koyarken hayat pınarından yudumlar almayı da ihmal etmeyecekti. Ne yazık ki hayal kırıklığıyla tanışmak da gerekiyordu ve bu olay ne kadar erken olursa acısı da o denli az olacaktı. Hayal kırıklığına uğradığın konunun ciddiyetine ve zamanına göre akıl sağlığını dahi kaybetmek mümkün olmaktadır.
Ve ne mutlu ki hala akli sağlığımı muhafaza etmekteyim. Ya da hala öyle olduğunu hayal ederek yaşamaya devam etmekteyim ki bunu düşünmek bile hemencecik keyfimi kaçırmaya yetiyor.
Sonra, gelen günler boyunca okudum. Okuduğum her satırda ölümsüzlük arzusunu bir kez daha tattım. Birçokları bu arzularını dindirmek uğruna kendilerini satırların ve harflerin bağrına hapsetmişlerdi ve yazıları onların hayatlarının tek amaçları olmuşlardı. Lakin bu fikirler bana pek de inandırıcı gelmiyordu sadece çok kapsamlı bir hayalden ibaretti ve ne kadar da büyük birer hayal olduklarına da bakarsak, ölüm vakti gelip çattığında yaşatacağı hayal kırıklıklarının boyutları da inanıyorum ki benim için olduğu kadar sizler için de aşikardır.
Ve bana göre yazmak bir aşktı ve aşk sadece karşı cinse duyulan cinsel dürtüden ibaret değildi. Aşk onu aradığın her yerdeydi. Ağaçta, denizde, kumda ve hayal edebildiğin yahut hayal gücünün ötelerin dahi ulaşan her yerdeydi. Ve ben aşkta bulum benliğimi. Yazmak ve okumak birer aşktı ve aşkı tatmak duyuların en güzeliydi. Sandığınızın aksine ben düşüncelerimi ölümsüz kılmak için değil sonsuz mutluluğa ulaşmayı hayal ettiğim için yazdım. Yani anlayacağınız ben mutlu olmak arayışı içerisinde kaybolmuş bir yolcuyum. O yolcu ki mutluluğu önceleri çok kereler tatmış ama aradan geçen zaman ona mutluluğun tadını dahi unutturmuş.
Belki çok anlamsız oldu mutluluk uğruna yazmak ama durum bundan ibaretken bunu çarpıtmak yalanlara sığınmak demekti ve aşkı bulduğum satırlardan kafamı kaldırdığım sınırlı zaman dilimlerinden birinde onunla göz göze geldik. Ve gözleri gözlerime tutkuyla dolu kaçamak bakışlar atarken kalbimdeki şiddetli çarpıntıyı hissettim. Daha önce hiç olmamıştı böylesine bir heyecan evet bir heyecan. Bu aşk değildi, olsa olsa karşılıklı cinsel etkilenmeydi ve heyecana yol veriyordu tenimin derinliklerinde. Niye hala aşkı, sevgiyi ve heyecanı sınırlandırmaya ve kalıplara hapsetmeye çabalıyorum bilmiyorum. Belki de cevap da bilmememden ileri geliyordur. Evet, durum kesinlik bilmeyişimdendir. Çünkü beni adem bilmediğine karşı hırçındır ve ister ki bilmedikleri onun aklına ve gözüne bilinir kılınsın ve belki de ben de içimdeki alevi bilinir kılmaya çabalıyorum.
Velhasıl uzun zaman duygularımın içinde hapsoldum. Ve ben artık bildiğim yahut bildiğimi sandığım ben değildim, değişmiştim. Geri dönülmesi olanak dahilinde olmayan bir yola girmiştim.
Rüyalarımı süsleyen güzeli hasretle bekleyerek geçiriyordum artık günlerimi ve gecelerimi. O güzelin ruhumda bıraktığı her şey güzelliğin tezahürleriydi adeta. Sanki o güzel Platon’un bahsettiği İdealar Dünyası’nda çıkagelmiş güzellik ideasıydı. O adeta dünyadaki güzelliğin kaynağıydı ve o kaynak ki benim kana kana içtiğim yaşam pınarımdı. Onsuzluk, onun varlığın bir yerlerde beni bekliyor olduğu gerçeğinden mahrumiyetimi, mahrum olduğum günleri düşündükçe boşa geçmiş yıllarımın ardından bir ağıt tutturmak geldi içimden.
Ve sonra hemencecik vazgeçtim bu anlık fikirden. Çünkü ben bir amaç uğruna yaşamıştım onca sene ve onun varlığına ulaşmak uğruna birçok araç kullanmıştım. İşte tüm bu arcılar, araçlar onu gördüğüm, görmüş olduğum günün tam anlamıyla o gün olması için vuku bulmuşlardı.
Artık ne korku vardı tenimin içerisindeki ruhumda ne de mutluluk ve heyecan haricinde kalan karamsarlıkla eşdeğer başka bir duygu. Artık ben, benliğimi onun benliğinde hissediyordum. Sanki o yanı başımdaydı ve belki de gerçekten yanı başımdaydı lakin gözlerimin görebildiği renklerden çok uzaktaydı.
Velhasıl arzular bir şelaleyse ben o şelalenin dibinde, arzulardan kana kana içen ve sarhoşluktan yıkılıncaya kadar arzularında yıkanandım. Ve beni onun varlığını hayal etmekten hiçbir şey mahrum kılamazdı. Onu tam da kalbimin ortasında hissediyordum. Ve onun bana bahsettiği zamanın gelip çatmasını hasretle bekliyordum.
Kah bir içki şişesinde kah bir tiyatro sahnesinde arıyordum onu. Ne yazık ki bulamadım günler birbiri ardına doğup batıyor ve aylara denk geliyorlardı. Artık bitap düşmüştü bedenim, gelmeliydi aşkım. İnanmak istemiyor tutunuyordu onun hayaline ruhum ama bir kenardan da sapkın, belki de gerçeğin ta kendisini ifade etmekte olan düşüncelerim kemiriyordu hayallerimdeki güzelin tezahürlerini. O düşünceler ki aklımdan savuşturmaya çalıştıkça bir virüs gibi yayıldılar ruhuma ve bedenime.
Artık bir elin parmaklarıyla sayılıyordu güneşin gezegenimi dolaşmaları bir ucundan diğer ucuna dek aşkımı ilk gördüğüm andan sonra.
Hayallerden ibaretti aşkım ve onun gelmesini bekledim. Rüyalarımda vuku bulduysa bile rüyalara yattım günler ve geceler boyu onu rüyalarda da olsa görebilme umuduyla.
Bu yazıda aşkımın ilk anlatılışı bir rüya ileydi. Ruhum hala öyle olmadığını savunuyor. Ve ruhum haklı o bir gün tekrar gelecek kollarıma ve ısıtacak onsuz geçen her gün biraz daha soğumuş, buz kesmeye yüz tutmuş yüreğimi arzularımla. Ve sonsuza kadar sarıp sarmalayacağım onu, bir daha bırakmayacağım, gidip beni benle bırakmasına izin vermeyeceğim. Tutkum gözlerimi köreltmeye başlıyor. Buna engel olmalıyım ve arzularıma dizgin vurmalıyım.
Ama söylemesi kolay ancak bunu yapmaya gelince biliyorum ki durduramayacağım içimden gelen azgın duygu selinin köpüklü sularını.
Bu gece içimde bir his var, o gelecek hissediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Gözlerimden tarifi imkansız yaşlar boşanıyor korku nedir bilmezken ve anlamsızlaşmaya başlıyor her şey, her yeri karanlık kapladığında. Ama diyorum, o geliyor. Niçin korku var bedenimde ve niçin içimde mutluluğu ve korkuyu aynı anda yaşıyorum.
Perdeyi aralayıp derin gökyüzünü seyre koyuluyorum. Sonsuz derinliklerdesin, hissediyorum ve bana geliyorsun. İnkar etme, o geceden sonra, o yeşillerin arasındaki günden sonra artık birbirimize bağlandık bunu inkar etme güzelim diyorum sessiz çığlıklarımda.
Ama duyulmuyor biliyorum ki çığlıklarım hiçbir beni adem tarafından. Önemli mi sanki bu ben isterim ki o duysun ve kollarımda bulunsun. Artık bu sevdadan çektiğim acı yeter güzeller güzeli. Gel ve al beni koynuna, gerekirse götür senin diyarına. Seninle olduktan sonra her yer bana güzel gelir aşkım...
Ve kapı kolundaki tıkırtı kalbimi bir anda durduracakçasına heyecanın seline sürüklüyor. Kapı yavaşça açılırken delicesine atan kalbimin sesi haricinde bir ses gelmiyor kulaklarıma. Ve onu görüyorum onu. Benden korkuyu alıp götüreni bekler iken korkularımın ta kendisini görüyorum.
O tam karşımda duruyor. Tarif edilemez korkular ruhuma ıstırap olurken, gözlerimden oluk oluk kanlı yaşlar geliyor ve bana şöyle diyor onun sesiyle, aşkımın sesiyle; “ İşte tatlım söz verdiğim gibi seni almaya geldim....”
ALTINCI BÖLÜM
Ahmet Bey’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü yanaklarına doğru. Sonra yeni bir müşteri bindi arabasına. Adam siyahlar bürünmüştü tam anlamıyla. Hava soğuktu diye normal karşıladı ama şöyle bir süzmekten de kendini alamadı. Siyah bir pardösü ve aynı renkte bir kaşkol vardı üzerinde. Ayağına bir pantolon geçirmişti aynı renkte ve kafasına siyah bir fötr şapka takmıştı.
Nereye gideceğini sordu, adamdan bir cevap gelmedi. Sonra arkasını döndü ve tekrar aynı soruyu sordu daha doğrusu sormak istemişti. Soramadı çünkü. Kelimeler ağzında tıkanıp kalmış, ses olup dilinden dökülememişlerdi.
Siyahlara bürünmüş adam rahatça oturmuş, Ahmet Bey’e bakıyordu gözleriyle; turuncu alevlerle yanan o gözlere, gözbebekleri olmayan o gözlere.
Ahmet Bey neye uğradığını şaşırdı. Kaçmak istedi olmadı, yapayalnızdı. Çaresizdi, çaresizliği ve ölümüyle baş başaydı. Ölüm, o uğursuz ağzını araladı. Temiz, bembeyaz dişleri gözüküyordu hafiften ve ardında bir yangın vardı sanki, bu öyle bir yangındı ki turuncu alevleri Ahmet Bey’in suratına kadar ulaşıyordu adeta.
Bu anı daha fazla anlatmak istemiyorum. Ahmet Bey öldü, en kolay açıklama bu olsa gerek zavallı adam için.
Taksi ertesi sabah alevler içinde bulundu, içindeyse dehşetle gerilmiş yüz hatlarına sahip yanmış ceset, Ahmet Bey bulundu. Gece boyunca alevler içinde kalmış olması bile ne denli yoğun bir dehşetle karşı karşıya kaldığını gölgelemek hususunda başarılı olamamıştı.
Ardından gözyaşı döken olmadı, olamadı. Karısı da hastaneye kaldırıldı. Ona kötü haber söylenmedi. Söylense de fark etmezdi zaten. Hayırsever bir hemşirenin odasına koyduğu bir demet çiçekten farksızdı, günden güne soluyordu.
YEDİNCİ BÖLÜM
O uğursuzlukların ruhumda yarattığı izleri silmem mümkün değil. Bir deli gibi sürekli kablolu televizyondan apartmanın güvenlik kamerasını izliyorum. Sanki ağabeyim o kapıdan gelecek ya da daha önce, on dört gün önce girdiği o kapıdan çıkacak. Bunların olmayacağını biliyorum ama olacaklarına inanmak istiyorum.
Bu ruh halimden dolayı oldukça üzgün olan ailem, belki de kalan çocuklarını korumak için ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Gitmediğimiz doktor kalmamıştı neredeyse İstanbul’da. Ama hiçbir netice alamadılar. Benimse aklım hep kameranın olduğu o kanaldaydı.
Sonunda yaz geldi ve yazlık evimize gittik. İstanbul’a o kadar uzak değildi. Bir, bir buçuk saatte gidilirdi oraya. Gittik de zaten. Açık hava, deniz, güneş iyi gelirmiş diye söylemiş doktorlar. Onlar da hemen yazlığa götürdüler beni apar topar. Aslında doktorlar haklı sayılırlar. Ömrümün şu son dakikalarında, bir an olsun huzuru bulduğum o anları hayal etmek ne de güzelmiş. Her şey çok güzeldi ta ki o uğursuz gün hayat ırmağıma su oluncaya dek. Bütün ayrıntılarını daha dünmüş gibi anımsıyorum.
Hayat ne zaman, nasıl bir sürprizle beni şaşırtacağını biliyor. Ruhumun huzuru bulduğunu zannettiğim o güzel günde başladı her şey.
Denizden gelen hafif meltem tenime huzuru taşıyor idi. Bu olağanüstü rüzgar, ruhumu bütün sıkıntılarından uzaklaştırıyordu.
Gökyüzünde tek bir parça bulut bile yoktu. Rüzgar, hafif esintisine ara verdi. Tekrar başlamasını umarken açık havanın keyfini çıkarmak arzusu ile attım kendimi hamağın üstüne.
Cennet bahçelerini de ancak bu kadar huzur dolu olabilir diye düşünürken, o çığlığı duydum. Derinden ve insanı iliklerine kadar korkutup, ruhunu donduran o korkunç çığlık.
Bedenim olduğu yerde kaskatı kesildi. Ne yapacağımı bilemeden gözlerimi çığlığın geldiği yöne doğru çevirdim. Evden geliyordu. Benim yaşadığım evden, şu anda boş olması gereken evden!
Tüylerim istem dışı bir şekilde diken diken oldu. Rüzgar tekrar esmeye başladı. Bu kez huzuru değil korkuyu bedenime doğru saldı rüzgar. Kasvet yüklü soğuğu yarı çıplak bedenimi sardı. Bulutsuz gökyüzü kara bulutların istilasına uğramıştı.
Hamağın yanında korkudan titreyerek dikili kalmıştım. Bir heykeli andırıyor olmalıydım korkudan beyaza vurmuş tenimle beraber.
Çığlık yerini garip konuşmalara bıraktı. Sisin yavaşça bileklerime değmesiyle tekrar irkildim. Bu manzara daha önce hiçbir şekilde hayal dahi edemeyeceğim kadar korkunçtu. Sis dizlerime kadar ilerledi beni yutmasından korktuğum sisten kurtulmak için evden uzağa doğru koşmaya başladım.
Evden çok uzakta olmayan ve her daim ışıl ışıl olan çay bahçesine geldiğimde yaşadığım şoku ömrüm elverdiği süreç içerisinde bir daha yaşayabileceğimi zannetmiyorum.
Sonra bir el beni omzumdan kavradı. İğrenç uzun yer yer kırık ve çatlak olan tırnaklar midemi fena halde bulandırdı. Derisi buruş buruştu. Esmer bir renge sahipti. Tam arkamı dönecektim ki, sonsuz uçuruma doğru inanılması güç bir hızla yuvarlanmaya başladım.
Korkunç siluetler anlık görüntüler olarak gelip gidiyorlardı. Tutunacak bir yer arıyordum ancak karanlığın sonsuz boşluklarında yapayalnızdım. O kadar hızlı düşmeye başladım ki bu sonsuz gibi görünen çukurda artık gözlerimi dahi açamıyordum.
Sonra korku yerini huzur aldı. Gözlerimi açtığımda yatağımda uzanmaktaydım. Bütün bu olanlar sadece bir kabustu.
Kabusun etkilerini üzerimden atmaya çalışarak ayağa kalktım. Tam kapıyı açacakken yere bir kağıt düştü, bir not. Annemden di. Şöyle yazıyordu.
“Oğlum, baban ve ben alışverişe gidiyoruz. Biraz geç kalabiliriz. Dolapta yemek var. Bizi merak etme.”
Evde yapayalnızdım. Korkacak bir şey yoktu. Hava oldukça sıcaktı. İnsanlar denize giriyordu. Bir kısmı da kumsalda güneşlenmekteydi.
Sert bir fincan eşliğinde kahvaltımı yaptım. Denizden esen hafif meltem beni oldukça davetkar bir şekilde kendine çağırıyordu. Dalga sesleri adeta denizin beni davet eden şarkısının nakaratlarıydı.
Bu kadar güzel bir daveti geri çevirmek olmazdı. Su o kadar da soğuk değildi. İnanılmayacak kadar çok mutluydum. Su o kadar berraktı ki ayaklarımın yanında dolaşan balıkların şirin renklerini ve minik yüzgeçlerini rahatlıkla görebiliyordum.
Bu güzellik beni büyülü bir güzellikle iç içe olmaya davet eden bir şarkının ilk sözleriydi. Daha sonra şarkı yükselecek ve huzur sadece huzur bana kalacaktı.
Bu güzel hayaller ışığında aydınlanmış gözlerim suya dalmadan evvel son kez gökyüzüne baktı. Her zamankinin aksine suya dalınca gözlerim yanmamıştı.
Suyun |