Reklam Arama Galeri Fantastik Edebiyat Ana Sayfa Üyelik Fantastik Edebiyat Forumu FRP - RPG Forumları Fantasiana Ansiklopedik Sözlük Kitapçı Site Arşivi Künye İletişim Ana Sayfa
 Kayıt  |  Üyeler  |  Arkadaşlarım  |  Giriş       

  
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 03 Ekm 2006
   Mesajlar: 193
Kentari (Küçük Dünya) Tarihi üzerine ufak bir deneme


Eski bir deneme... Yeniden gözden geçirdim... Umarım beğenirsiniz...


***


O gece Maruaba Şehri, yağmurun koynunda titreyen bir fani gibi ıslak ve mahzundu.

Sıradan bir geceydi. Çamura bulanmış sokaklarda kimseyi bulamazdınız. İnleyen rüzgârlar gecenin koyu gölgeleriyle kol kola girmiş tüm sokaklarda geziniyor; uğultusu kapılara yaslanıp pencereleri yokluyordu. Sağa sola –ama hep beraber savrulan yağmur damlaları, şimşek çakıp ta sokaklar bembeyaz bir aydınlıkla bir anlığına ışıldayınca şeffaf perdeler gibi görünüyor ve sert hareketlerle birbirleri içine karışıp dağılıyordu. Daracık ve çamur deryasına dönmüş sokaklar, eğer bir şimşek çakmamışsa kesinlikle kapkaranlıktı; bu sokakların uğursuz görünüşlerini naçizane bir tavırla silmeyi deneyen kandiller çoktan sönmüştü ve muhakkak rüzgâr bunu yaparken büyük bir keyif almıştı. Zira koyu gölgeler içinde Maruaba daha anlamlı ve kentin yokluğuna özlem duyan toprağın iç çekişlerini haklı çıkaracak denli çarpık bir yerleşimdi. Ne zaman güneş ışığı tozlu, bakımsız ve avare yollarına kavurucu gününü serpse ya da çarpık ve eğri büğrü evler o boğucu sokaklara garip gölgeler düşürse Maruaba, adeta bir şehir gibi görünmeye çalışan, eli ayağı aksak, pislik içindeki bir köyler topluluğunu andırırdı.

Ve işte bu içler acısı haldeki acuze kent –yani Maruaba, Laimzaran’ın başşehriydi.

Talihin üstüne yüklediği göreve aldırmadan günlerini kayıtsızlık ve düzensizlik içinde geçiren bu kentin şanı eskiden ciddiye alınır ve önemsenirdi. Ne var ki bu hikâyede öyle değil. Belki de –kim bilir?- geleceğin tahminden öteye geçilemeyecek günlerinde, toprağın bir kere daha üzerinde gururla taşımaktan şeref duyacağı mağrur ve şatafatlı bir yer olur.

Gelin görün ki bu geceyi de içine alan dönem, Kolonist Kral Kaledani’ nin, Laimzaran Ülkesi’nin başına ördüğü çorapları tarihe kaydeden yazmanların dönemini gelecek addeden bir zamandı. Yine de, Kapıyı müjdeleyen ve ölüleriyle başları belaya girmiş Tannahe halkına yardıma gelen rahiplerden sonra yaklaşık altı yüz yaz geçmişti ve hımbıl hükümdar Hurayfe’nin Laimzaran’ı sefalete mahkûm ettiği hükümranlığının günleri yaşanıyordu. Hurayfe’ nin sarayı, Maruaba’nın en tepesinde, çamurun üstünde pırıldayan bir inci gibi acayip ve akıl almaz bir yapıydı.

***

İşte böyle karanlık ve soğuk bir gecede, karmakarışık yolları adımlayarak tek katlı, metruk bir evin önüne uzun boylu bir adam geldi. Kapıyı yumruklarken, yağmur damlaları suratına hızla çarpıyor ve pelerinin etekleri uçuşup duruyordu. Bir yandan yere dayadığı kızıl asasından destek alırken, bu destek yorulmuş vücuduna yeteriz geliyormuşçasına hızlıca soluklar alıyordu. Geceyi esir almış yağmur ve soğuğun altında aceleyle ilerlediği belli olan bu yabancı, şimdi kapının öbür yanında ayak seslerini duydu. Ağlamaklı bir kadın ‘ geliyorum!’ diye bağırıyordu.

Kadın kapıyı açtığında rüzgar içeriye daldı. Kadının yıpranmış ve beyaz saçları gecenin haşin esintisiyle birbiri içine karışıp tel tel savruldu. Ne var ki o buna aldırmıyordu. Karşısında dikilmiş uzun boylu siluete azap çeken gözlerle baktı:

“ Şaman?”

Adamın uzun pelerininin başlığı yukarı aşağıya oynadı; bir suratın şekillenmesi gereken yer, yüzün kıvrımlarından sıyrılan koyu gölgelerle kararmıştı. Başlığın içindeki karanlıktan, şamanın aldığı soğuk nefesin bembeyaz dumanları salınıyordu. Şaman, gecenin müphem karaltısı altında bir tehdit unsuru, gecenin sadık bir neferi veya şüpheli imgelerin renksiz gardiyanı gibi dikiliyor ve hiç konuşmuyordu.

Kadın adamın karşısında asık ve acı içindeki yüz ifadesiyle durup ona bir müddet baktı. Gerçekten de yaptığı –yada yaptıklarını iddia ettikleri- işlerin tonuna uygun bir heybeti ve ürperticiliği vardı. Şamanın, karşısındakini doğrudan kavrayan meçhullüğü karşısında çaresizce başını eğdi ve onu içeri, baygın bir ışığın aydınlattığı eve buyur etti. Her ne decerede korkutucu olursa olsun; gecenin solgun sıfatını andıran bu adam bir şamandı... bir kapıcı. O ve onunla aynı işi yapanlara herkesin ihtiyacı olurdu.

Evin içinden bir yerden sızlanmalar ve ağıtlar duyuluyordu. Yağmur ve yolu beyaza boyayan şimşekler dışarıda kalmıştı... Kadın kapıyı kapattı.

***

Kapı daracık bir boşluğa açılıyordu. Yer de pespaye bir yolluk, boyası kuruyup rengi atmış duvarlarda bir takım uğur takıları ve nazarlıklar vardı. Genzin diplerinde acı bir yanma yaratan ve alışmanın bir hayli zor olduğu kupkuru bir koku koridorun her yanına sımsıkı yapışmıştı. Boşluğun diğer tarafında başka bir kapı daha vardı ve kandillerle aydınlatılmış, duvarlarında aşağıya yukarıya hareket eden kol ve kafa gölgelerinin oynaştığı bir odaya açılıyordu; inlemeler ve ağıtlar o odadan geliyordu. Kadın ile uzun boylu adam beraberce oraya yöneldiler.

***

Öylesine küçük bir odanın içine o kadar çok insan sığmıştı ki, neredeyse nefes almak bile imkansızdı. Şaman başını kapının eşiği hizasından uzatıp içeriyi gözledi. Kalabalığı oluşturanların bir kısmı yerde bağdaş kurmuş, bir kısmı da duvar kenarlarına çekilmiş ayakta duruyordu. Bağdaş kurup oturanlar çoğunlukla kadınlardı ve ileri geri yada sağa sola sallanıp ellerini başlarına vurarak tiz ve şiddetli şekilde ağıt yakıyorlardı. Adam manzaranın vehametine çok az bir miktar üzüldü, gözlerini elinin tersiyle sildi ve oraya neden geldiğini hatırladı. Buna rağmen Şaman kalabalıktan dolayı oraya geliş sebebini bir türlü göremiyordu. Tek görebildiği esmer ve yanık tenlerine kızıl kandil alevi vurmuş insanların sürekli kımıldanan kafalarıydı. Anladığı kadarıyla kimse onun gelişine aldırış etmemişti. Hafifçe başını eğerek yanındaki kadına bir şeyler söyledi ve yeniden seyretmeye koyuldu.

Kadın, kapının eşiğinde bekleyen adamın yanından geçip içeri girdi. İnsanların arasından sıyrılarak, en çok feryat eden kadının yanında diz çöktü ve ona sessizce bir şeyler söyledi. Diğer kadın aniden haykırışlarını kesip ayaklandı. Yüzünü kapıya dönüp bekledi. Bu, diğerlerinin susmalarını beklediği anlamına geliyordu. Öyle de oldu. Bütün o haykırış ve inlemeler öbeğinden mürekkep ağıtlar yavaşça ama tereddütsüz sönmüştü. Şaman odadakilerin artık onun varlığından haberdar olduklarını biliyordu. Bütün o diz çökmüş insanların arasından inatçı ve kendinden emin bir hareketle yükselip ayağa dikilen kadınla göz göze geldi.

Bu kadın diğerinden daha da yaşlıydı. Zayıf kandil ışığında ancak seçilebilen yüz hatları, ölüme yaklaşmış bir faninin olgunlukla biçimlenmiş sıfatından çok, bir kalın çizgiler nehrini andırıyordu. Ayakta zorlukla duruşu ve başının sürekli yavaş hareketlerle sallanışı bir nebze sinirden ama büyük miktarda ona fazla uzun gelmiş yaşamındandı. Bakışlarında yorgun ve –nedense- kızgın bir ifade vardı. Doğruca uzun boylu adama bakıyordu.

“ Sen Şaman mısın?” dedi titreyen ve yaşlı sesiyle.
Adam sadece omuz başlarını ve başını oynatarak cevap verdi:
“ Uzun süredir bana böyle seslenirler efendim, ama ben aslında kapıcıyım.”

Yaşlı kadın, içinde peydahlanan bir hezeyan dalgasını bastırır gibi sarsıldı, ama dirayetini yitirmedi. Kapının ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bir nevi sevdiği insandan bir kere değil, iki kere ayrılmasının habercisiydi. Kapı eşik demekti; kapıcı da, sonsuza dek yitirilecek bir şeylerin habercisi... Yeniden, yükselip alçalan sesiyle sordu; gözleri odanın içinde amaçsız bir gayeyle dolaştı:

“ O, hala burada mı?”

“Eğer buraya, benden önce başka bir şaman gelmediyse burada.”

Kadının yüzünde belirsizlik ifadesi oluştu. Bu elbette kadın için çok zordu. Kim için kolay olabilirdi ki? İnanmak istemiyor gibi bir hali vardı. Vücudu, sanki bu gerçeği kabul etmeyip direniyormuş gibi sarsılıyordu. Şaman telkin edici bir sedayla konuştu:

“ Emin olun efendim, eğer kapıdan geçmezse sonsuza dek burada kalabilir, biliyorsunuz.” Söylediklerinin ne kadar etki ettiğini anlamak için bir süre sustu. Kadının etrafındakiler onu boş bakışlarla seyrediyor, sanki şimdi söyleyeceklerine tepki gösterecekmiş gibi tetikte bekliyorlardı.

“Yalnız, kuru bir düşmanlıkla size öfke güder. Yine de bu, döngünün doğasıdır.”

Odanın üzgün ve kahır dolu kalabalığı hep beraber uğuldadı. Evet, işte bu itirazın en bilindik şekliydi. Bulanık ve kesin bir itiraz.

“ Biliyorum, biliyorum” dedi yaşlı kadın aceleyle, uğultuyu bastırarak. “Sadece buna alışmak sandığın kadar kolay değil.”

Şaman hiç kıpırdamadı ve sözcüksüz bir anlayış ricasında bulunarak bekledi.

“ Acınızı önemsiz göstermeye çalıştığımı sanmayın ama her fani bunu yaşamak zorundadır. Bunu bir an evvel yapmalıyız- hala sıcakken-, yoksa bir şamandan daha fazlası gerekebilir.”

Bunun üzerine kadın kafasını sallayarak onayladı. Gerçeklerin muhteviyatını, onları reddederek değiştiremezdi. Yeniden, kalabalığın etrafına üşüştüğü noktaya bakıp şamanı içeriye davet etti. Aniden, o süre boyunca, sessiz sessiz ağlayan onca insan, yaşlı kadının bir işaretiyle duvar diplerine doğru geriledi ve hepsinin başında bekleştiği yatak ortaya çıktı.

***

Aslında yalnızca bir sedirdi. Üstüne yalnızca beyaz bir çarşaf serilmişti. Üzerinde boylu boyunca uzanmış bir adam yatıyordu. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir adamdan geride kalanlar... Yüzü kireç gibiydi. Gözleri kapalıydı ve yanakları içe doğru çökmüştü. Hiç kıpırdamıyor, en ufak bir harekette bile bulunmuyordu; kaskatı bir mukavemetle, sonsuz çürümenin başlamasına hazırdı sanki.

Şaman, önünde açılan boşluktan odanın içlerine doğru ilerledi ve sedirin başucunda diz çöküp, başlığını geriye attı. Kara teni kızıl ışıklar içinde zar zor seçiliyordu. Çenesinden bir tutam sakal aşağıya sarkıyor, gri gözleri loş aydınlıkta pırıldıyordu. Etli dudakları, bir şeyler mırıldanırmış gibi belli belirsiz oynadı. Doğrudan yatakta yatan adama bakıyor ve ondan daha hareketsiz duruyordu.

Odanın içinde çıt yoktu. Sanki az evvel canhıraş çığlıklar atıp kendilerini paralayan insanlar bunlar değildi. Dışarıda gümbürdeyen gök gürültüleri dahi daha cılız ve sahteydi adeta. Şaman bir süre çömeldiği yerde put gibi kıpırtısız durdu. Sonra yaşlı kadın bir iki adım ilerleyip şamanın omzuna dokundu; bir taş kadar sertti adam. Bir ricacı edasıyla konuştu kadım:

“ Onunla son bir kez konuşabilir miyim?” Belli ki artık gerçek, yüreğinin direniş gösteren surlarını yakıp yıkmış, azar azar benliğine hakim olmaya başlamıştı. Nihayetinde, yaşlı kadının yegane arzusu sadece buydu.

Buna rağmen Şaman hayır anlamında başını sallayınca içini öyle bir çekti ki, o anda dünyanın tüm elemleri onun bedbaht ruhuna üşüşmüş gibiydi; belki de öyleydi.

“ Şimdi” diyerek sessizliğini bozdu şaman. Çömeldiği yerin arkasında onu seyreden kalabalığa omzunun üstünden belli belirsiz baktı:

“Şimdi beni onunla yalnız bırakmanızı istiyorum. Onu son bir kez görmek istemeniz boş bir hayal çünkü olmayacak.”

“ Ama son bir kez görmek yasak değil ki. Komşularımızın çoğu ölüleriyle son kez konuşup, onları huzur içinde yolluyorlarmış. Üstelik bunu şaman sağlıyormuş” dedi kalabalığın içinden kalın sesli bir adam.

“... miş” şaman horgörünün en kalın maskesini takınarak mırıldanmıştı, “ sizi mahveden hep bu ‘miş’ ler değil mi zaten? Hurafeleriniz içinde boğuluyorsunuz. Gerçekleri değiştiremezseniz; kendiniz bir gerçek yaratıp ona inanamazsınız. Gerçek bir tanedir, daha fazla değil! Ve sizin gerçeğiniz tutmazsa, kendinizi değil de, başkasını suçlayamazsınız. Doğal olanı yalanla çarpıtmayın.”

Son sözlerini yılgınlık ve tiksinti içinde söyleyivermişti. Bu sahneye ziyarete gittiği her evde şahit olmaktan bıktığını fark etti. Fikirler önemliydi, insanları fikirleri yaşatır, fikirleri önemli kılardı. Fakat böylesi akılsızlıklar, eskinin bilgelerine akraba olması muhtemel bir halka hiç bir zaman yakışmamıştı. Kulaktan dolma saçmalıklara inanmak ancak ahmakların işi olabilirdi. Neden sonra kadim bilgeler geldi aklına. Çok eski zamanların ışıklı ve kıymetli anları... Kaç vakit geçmişti? Ve o, kaç vakittir bu yobaz fikirli insanların derdine derman olmaya gayret ediyordu?

Ev efradının hala talep eden gözlerle kendisine baktığını görünce sesi sertleşti ve tehditkar bir hal aldı:

“İsteğinizin olması imkansız; bundan önce hiç olmadı, bundan sonrada olmayacak! Ben size gerçeği söyledikçe neden bana inanmıyorsunuz?”

Hepsini teker teker süzdü ve suratlarındaki kaba ve anlamak istemeyen ifadeyi gördü. Derin bir nefes aldı, ve her ne söyleyecekse yutarak kendini sakinleştirdi:

“ Hepiniz dışarı çıkın, lütfen. Böylece işimi daha kolay yapabilirim.”

Homurdanarak hareket eden grubun, odayı boşaltması zaman aldı. En son, en yaşlı kadın kalmıştı. Kapının eşiğinde şamana bakıyordu.

“ Ben bunu kaldırabilirim. Yalvarırım kalmama izin ver. Geriye kalan sayılı günlerimi biraz da olsa huzurlu geçirmem için.”

Şaman uzun süre düşünmedi. Ne önemi vardı ki? Asırlar boyunca kabuk bağlayıp sertleşmiş gelenek ve dedikoduları bir gecede mağlup edemezdi. Hiç bir zaman da edemeycekti. En iyisi boşvermek ve işini bir an önce bitirmeye çalışmaktı. Gözleri hala yatakta yatan adama bakarken kafasını salladı. Yaşlı kadın, onun arkasındaki bir iskemleye oturdu ve bitap gözlerle seyre koyuldu...

***

Şaman odadan çıktığında her şey bitmişti.

Kapının önünde bekleşen kalabalık akraba topluluğu, keder ve bilinmezliğin boyası suratlarına çalınmış gibi somurtkan, kararsız ve sinirliydiler. Yabancı adamın önünde, acıklı melodilerden örülmüş bir duvar gibi dikiliyorlardı. Hepsi, kısa bir an için şamanın gri gözlerine baktılar. Uzun boylu ve soğuk bakışlı adam tek tek bütün bakışlarla yüzleşti ve herkesin yüreğini dipsiz bir zemheri kapladı. Şaman, karşısında duran kalabalığın, kendi gözlerinde gördüğü katı tutumu neye yorduğunu biliyordu: Şaman başarılı olmuş, bedeni terk eden ruha sonsuzluğun kapısına kadar eşlik etmişti. –Ki bu refakatin tüm anları, ayrı ve inanılmaz bir hikâyeydi-

Kara suratlı ve somurtkan adam son bir derin nefes alıp başını önüne eğdi. Hızlı adımlarla dış kapıya yönelirken, azap dolu ev halkı yanından süzülüp odayı yeniden doldurdu. Artık sesleri daha acı ve çaresiz ezgilerle doluydu. Yegâne odak noktaları bu ıstıraptı ve ağlamaklı hallerinden gayri bir şeyi fark etmez haldeydiler.

Kimse şamanı dış kapıya kadar geçirmedi, kimse şamana yaptıklarından dolayı minnet göstermedi; O’da göstermelerini bekleyemezdi. Bir an evvel bu yas evinden ayrılmak istiyordu. Ağıtların kor kor yaktığı başka bir eve giderken, aradaki mesafeyi kendi benliğini sakinleştirmek için kullanacaktı.

Başlığını kafasına geçirip kapıyı açtı ve yağan yağmura endişeyle baktı. Gecenin yağmurla palazlanan soğuğu eşikte onu selamlarken yanaklarındaki etleri ısırdı. Başlığını siper gibi gözlerinin önüne çekip silkindi; ıslak gecenin sokaklarında yağmurun onu kırbaçlamasına müsaade etmeye hazırdı.

***

Gece bitmeden üç yere daha uğraması gerekiyordu; üç evde daha aynı elzem kahrı arttırması, ölüm karşısında benzeşen yanık feryatları çoğaltması gerekiyordu.

Gittiği her hanede ona saldırmaya hazır düşman gözlerle irade mücadelesine girişmeye alışmıştı; sanki sevdiklerinin canını alan kendisiymiş gibi… Biliyordu; ne anlaması ne de anlatması kolaydı üstlendiği işi. Ölünün şaşkın ruhuna kılavuzluk ettiğini, o berbat ve savruk anda, yalnız kalmış ruhu telkin edip meçhul bir kapıya değin sürüklediğini ya da hem ölü hem de arkada kalan canlılar için en iyisi olacak seçimin uygulayıcısı unvanını barındırdığını hiçbir kelimeyle ifade edemezdi. Yine de onun benliğini yakan en kötü his, bunu başkalarının iyiliği adına yapsa da, kimseden anlayış bulamamasıydı.

Yıpranmış kösele tabanları çamurların içine batıp çıkan çizmeleri ayağına vuruyordu. Bir müddet durup, hızlı yürüyüşüne ara verdi. Yanında durduğu kambur evin duvarından destek alıp çizmesini çıkardı ve ters çevirip içine girmiş olması muhtemel taş parçasını def etti.

Aklında hala, ayrıldığı evdeki insanların feveranları tepiniyordu. Esefle başını salladı. İnsanlara sonuçları asla bilinememiş –ve muhtemelen de hiçbir zaman bilinemeyecek bir ilaç sunuyordu.

Nice zamandır hiçbir ırktan hiçbir birey normal bir ölümle hayatını noktalayamıyordu. Eski bilgiler ve kutsal yazıtlar bu konuda net bir açıklama getirmemişti. Nesiller boyu anlatılan hikâyeler vardı. Mesela eskiden ruhlar bedeni terk ettiklerinde kendi başlarına yolculuk edip kapıyı bulabilirlermiş. Kimseye musallat olmaz, yakınlarını ve akrabalarını korkutup hırpalamazlarmış. Kadim çağlarda şamanlar-ya da kapıcılar yokmuş. Olsalar bile ölünün ardından sadece dua eder ve sonra çekip giderlermiş. Şimdilerde ise bir şaman ruha yol göstermedikçe, o ruh bedeni terk ettiği yerden ayrılmaz ve ayrılamadığı her an öfkesi şiddetle artar. Hatta öfkesi öyle bir raddeye ulaşır ki, yaşarken en sevdikleri olanlara tarifsiz zulümler eder ve dehşete düşmelerine sebep olur. İşte tüm bu sıkıntılar yaşanmasın diye Şaman ruhun kapıyı görmesini sağlar ve ona kılavuzluk eder. Ne var ki hiçbir zaman takdir edilmez veya şükranla uğurlanmaz.


***

Köhne ve pespaye evlerin arasından yoluna devam ederken, sokağın başından birinin adını seslendiğini duydu.

İrkildi... Şaşkınlıkla dönüp arkasına baktı ve yağmurdan daha soğuk bir cefa iliklerine kadar işledi. Böyle bir şey beklemiyordu. Yağmurun altında ve yağmurdan korunmaya gerek duymayan bir yabancı, karanlığın karşı kıyısında bekleyen koyu bir siluet, bir kez daha şimdi daha yüksek bir sesle Şaman’ın ismini zikretti. Çağrısı, yağmurun rendesinde parçalanan rüzgârın kuvvetli kolları arasında zar zor duyuldu. Şaman ilk defa, yıllardır özlem duyduğu şeyden korktu; çünkü artık ölümün –yani hasretle beklediğinin- yakınlaştığını düşünüyordu. Benliğinin karanlık mahzenleri içinde toz tutmuş bir heyecan, artık yüzeye çıkmış, dur durak bilmeden şamanı sarmalıyordu. O ise her duygusunu elinin tersiyle itip, yabancıya doğru adımlar attı: yumuşak ve tedirgin adımlar... Kafasında planlar yaparken, ona zaman kazandıran adımlar.

Yabancı onun geldiğini görünce, yağmuru zar zor üzerinden aşırtan bir saçağın altına sığındı. Sokak her şimşek çakışında sulu bir parıltıyla aydınlanıyordu; rüzgârın inleyişi gerçekti ve yağmurun sayısız damlaları, okyanustaki amansız girdaplar misali beraberce dönüp yerdeki çamur birikintilerinin içlerine düşüyordu. Minik ve mahzun pencereler, sokağın göğsü üzerine solgun kızıl ışıklar salıyor ama bu titrek ve ödlek kızıl ışıklar, gecenin kudretli siyahlığı karşısında nefessiz kalıp, pencerenin pervazı önünde sönüveriyorlardı.

Şaman sokağın kasvetini kalbinde taşıyordu sanki. Saçağın altına gitmedi. Yabancıya yağmurun altından baktı. Yabancı kollarını göğsünde sıkı sıkı birleştirdi ve ısınmak için hafifçe yaylandı. Tehditkar havasını maskelemeye çalışan anlamsız bir haylazlıkla gülümsedi:

“ Defur? Bu senin ismin değil mi?”

“Eski ismim. Ama o kadar eski ki, bunu bilmen tuhaf.”

“ Defur” diye sayıkladı yabancı, “ kervan soyan bir haydut. Hapse düşmüş ve idam mahkûmu bir Keraglı.”

Şaman hayretler içinde dikiliyor, adeta daha fazlasını bekliyordu. Mahrem olduğuna yemin edebileceği sırları geldi aklına. Gözlerindeki afallamış ifade, sanki onları en derinlere –ama alıl acele- saklamaya çalıştığını ele veriyordu. Hayır hayır, bu uğursuz yabancı en karanlık sırlarını bilemezdi... Bilmemeliydi... Merakla beklerken, yabancı kişinin ağzından dökülen kelimeler, bilinmedik hiç bir şey kalmadığını anlatıyordu:

“ Sen her şeyin farkındaydın; en başından beri hem de.”

“Neymiş o herşey?”

“Herşey işte. Senin ve senin gibilerin, benim ve benim gibilerin dışında artık kimsenin bilmedikleri... Tüm ırkların ikinci uyanışından önce olanlar. Dilersen sana kısa bir özet geçebilirim.”

“Gerek yok.”

“Öyleyse kısa keselim. O kadim çağlarda, Karanlığın yeryüzündeki efendisi tamamen yok olmamak için tüm gücünü bedeninden azad edip toprağın üzerine saldı. Böylece güç irade kazandı ve kendini yaşatmak için karanlık mağaralar ve fani bedenlere sıkışmış ruhlar buldu. Karanlık mağaralarda birikenlerin nelere dönüştüğünü bildiğini sanıyorum...”

Kısa bir sessizlik. Ardından şamanın sesi:

“Mavi Göl Taşları”

“Bravo. Gücün ikinci seçeneği ise sen ve sana benzeyen faniler oldu.”

Şaman tüm dalavereleri açığa çıkmış bir düzenbaz gibi ahmaklaşmıştı. Bir iki heceyi ancak kekeledikten sonra, “Bütün bunları nasıl bilebilirsin?” dedi.

“Sandığının aksine tüm bilgiler yok olmadı. Ve ben onları buldum. İkinci uyanıştan öncesini bildiğim gibi birinci uyanıştan öncesini dahi bilebiliyorum. Manduso’yu biliyorum; onun şerrinden kurtulmak için bilgelerin neler çektiğini ve onu nasıl da yok edemediklerini biliyorum. Manduso’nun gücünü yeryüzüne yayarak nasıl sinsice varlığını sürdürdüğünü ibret alarak okudum. Ve sen de, onun gücünün bir parçasını taşıyorsun. İşte bu yüzden buradayız.”

“Benim hiç bir suçum yok. Bilinçli olarak mı seçtim bu kaderi ki bana suçlayan gözlerle bakıyorsun?”

“Güzel konuşuyorsun ama yalan söylediğini anlayabilecek kadar çok karşılaştım senin gibilerle. Zira sen, Manduso’nun gücünden bir parça taşıdığını biliyordun. Hepiniz biliyordunuz. Dedim ya, onun bedeninden ayrılan güç irade kazandı ve telkinle kandırma kabiliyeti gelişti. Sana da pek çok şey vaad ettiğinden eminim… Yanılıyor muyum?”

Şamanın öfkeye yenilmiş bakışları yabancının pişkin ve kendinden emin gözlerine saldırdı. Bunun dışında, dilinden dökülebilecek herhangi bir cevabı yoktu. Yabancı anladığını belirterek kafasını salladı:

“Demek yanılmamışım. İlk başlarda –yani bir tuhaflık hissettiğinde- sana ölümsüzlüğü müjdeledi. Pek mutlu olduğuna şüphe yok. Zaten azılı ve doymak bilmez bir hayduta daha şeytani bir ganimet verilemez. Ölmeyeceğini bilmek güzeldi. Ama emin olmak için pek çok şey denedin. Bunu yüzünden okuyabiliyorum.”

Ani bir el hareketi ve yabancının işaret parmağı yağmur damlaları içinde zarifçe dans ederek şamanın yüzünü gösterdi.

Şaman burnundan soludu ve beyaz dumanlar loş sokağın ıslaklığı içinde kayboldu, “Kısa keseceğini söylemiştin.”

“Yaşlanıyorum” yabancı söylediğini anlatmak istercesine belini tutup hafifçe eğildi. “Yaşlandıkça konuşmadan durmak zorlaşıyor.”

Hareketlerindeki lakaytlık şamanı çileden çıkartıyordu.

“Bana neden beni suçlamaya çalıştığından bahset. Benim eski yaşamımda kim olduğumun ne önemi var? Geçmiş, gelecekte kim olduğumuzu belirleyemez.”

Yabancının birden ciddileşen hali ve şamanın sözlerini kabul etmeyen keskin bir el hareketi:

“Yanılıyorsun. Ölümsüz olarak o kadar çok yaşayıp, öyle pis ve ahlaksız işlere karıştın ki, sırf bunlar yüzünden bile şimdi cezalandırılmayı hak ediyorsun.

“Sonra ne oldu Defur?” Yabancı, şamanın ismini üstüne basarak söylemişti. “Ölümsüz olmaktan bıkıp, sana hiç vaad edilmemiş ölümün peşine düştün değil mi? Ama olmadı. Ölümü ararken ölülerle yakınlaştın ve şaman olmaya karar verdin. Ölümle içli dışlı olmanın tek yolu buydu. Eğer benliğindeki kötülük ateşini küllendiren bir şey olmuşsa, o da ölülerle olan münasebetindir herhalde.”

Şaman gözlerini yere dikip yabancının haklılığını onayladı. Eğer ölümsüzlük onda bir tiksintiye yol açmasaydı, ne ölüme hasret güder ne de günahları için pişmanlık dolu geceler geçirirdi.


Yabancı yerinde tepinerek soğuktan korunmaya çalışırken, içinde taşıdığı gücün büyüleyici özelliklerine yakışmayacak derecede laubali görünüyordu. Buna rağmen sesi, bu laubali bedenin çok ayrı bir uzvu, kendi başına bir büyü gibi ciddi ve davudiydi:

“Oysa ya önceleri; ikinci uyanıştan önce… O denli sapkın günahlar peydahladın ki, gücünü içinde taşıdığın efendine layık olmak için çırpınır gibiydin. Ne oldu peki? Sizi yurduna çağırmasını beklerken küçük ve kanlı oyunlar oynadınız.” Yabancının sesi yavaşça sertleşip saldırganlaşmıştı. “Ve seni ve senin gibileri çağırdığında çılgına döndün ama gidemedin. Son işlediğin suçlar yüzünden izbe bir mahzendeydin değil mi? Seni, her yerinden zincirlerle soğuk taş zemine bağlayıp, infaz anına kadar öyle tuttular. Fakat talih benim anlamadığım bir mekanizma; kötüleri daha çok seviyor... Uyanış sırasında herkesin bilinci ve benliği uyutulduğunda sen de kurtulmuş oldun. O zincirlerden nasıl kurtulduğunu ise tahmin edemiyorum ama bunu merak ederek vakit harcayacak değilim.

“Sonuç olarak herkesten önce sen uyandın ve hiç iz bırakmadın. Ama ben seni buldum.”

“Ama ben değiştim,” Şaman şiddetle itiraz etti, itirazında haklıydı. Yabancı saçaktan dökülen suların arasından sıyrılıp onunla yüz yüze geldi:

“ Bu bir şeyi değiştirmez. Bilgelerin hikmetini hala bilenler var ve bunca yıldan sonra, açtığın kapıdan senin geçme vaktin geldi.” İki adamın iradeleri yağmur altında parladı.

“ Hakkın olmadan pek çok insan ömrü yaşadın ve şüphesiz süre giden hayatın, çarpık bir ilmin eseri oldu.”

Yabancının sesi ikna etme çabasıyla samimiyet ve hiddet arasında gidip geliyordu. Birden kişilik değiştirmiş, az önce gazap kusmaya hazır adam olmaktan çıkmıştı “ ... O ilim ki, çok zorlu sınavlara tabii tuttuklarına mağlup oldu ve defedildi. Ama iki tarafında senden haberi yoktu, çünkü sen bir mahzende idam edilmeyi bekliyordun.”

“ Ama bu benim suçum değildi.” Defur açıkça isyan ediyor, içinde biriken korkunun dumanlarını soluyordu.

“ Muhakkak,” dedi yabancı. Bir süre siyah gökten düşen damlalara baktı. “Sen bir suçlu değil, ne olursa olsun, kurbansın. Senin gibiler ne uyutuldu, ne de yeniden uyandı. Çünkü senin yazgını paylaşanların büyük kısmı ona gitti, geriye kalanlar bulundu ve senin gibi olanlardan hiç kalmadı sanılıyordu.”

Şaman hiddetle adamın yakasına yapıştı ve tüm gücüyle haykırdı; “Ben bir insanım!”

Yabancının işaret parmağı, Defur’un göğsüne dokundu ve Şaman kilitlendi. Yabancı kendini ondan kurtarıp, bir adım geri çekildi:

“ Sen ölemeyensin. İnkâr etsen de bunu biliyorsun. Ruhları eşikten geçirmen de sana yeni bir isim vermez. Sen, ölemeyensin. Şimdi senden, bir ölemeyen gibi davranmanı bekliyorum.”

Ölemeyenler, hallerinden dolayı ölümü arzulayanlardı. Yabancı, eski kayıtlarda buna rastlamıştı. Ölümsüzlüğün kuruttuğu ruhları, çürümeyen bedenlerin içinde durmadan yenik düşer ve faniliğin uzaklaştığı zamanlar boyunca hüzünle kahrolurlardı. Vaat edilen özgürlüğü tadamadıkça körleşir, manasızlaşır, sönerlerdi. Eski çağlarda pek çok ölemeyen, Manduso tarafından çağrılmadan evvel, Art-Funar arifleri tarafından kurtarılmıştı. Bir kısmı da sonu, kendi yollarıyla elde etmişlerdi. Ama çağrıya başarıyla cevap verip Manduso’ya, karanlığın yeryüzündeki efendisine ulaşanlar da olmuştu.

Artık eski çağların üzerine pek çok asır binmişti. Defur, içine kondurulmuş olan gücün bencilliği sebebiyle ölümsüzlüğü benimsemişti. Ve seneler boyu kapıyı ve ardını hasretle merak etse de, şu anda o kadar emin olamıyordu. Yaşadığı uzun yıllar, birden yetmez olmuştu. Sadece kendini düşünüyordu o anda, kurtulmaya çabalaması nafileydi ve için için yanıyordu... Kurbanların en şanssızıydı...

Defur yerde, çamurun içinde yatıyordu. Yabancı az önce şamanın gözlerini kapamış, elinde tuttuğu mavi cisimle sokaktan ayrılıyordu.

Şaman her zaman kapıyı merak etmişti, daha doğrusu eşiğin ardını. Yabancı Defur’un suratına son kez baktığında, sadece hayret içinde donakalmış bir ifadeye şahit oldu. Şaman’ın ne için hayret ettiği muammaydı; ya son anında kendine kızmıştı, ya da haklıydı...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 11 Eyl 2007
   Mesajlar: 993
Gözden kaçırdığımız bir güzellik daha..
yahu ne ara eklenmiş. ne ara unutmuşuz okumayı? FE, zamanında öykü çılgınlığıyla dolup taşmıştı, herkes birbirini eleştiriyor, destekliyor, gaza getiriyor, yerden yere vuruyor, öykü atölyesi kabardıkça kabarıyordu. herhalde yazmaya daldık, yorumlamayı unuttuk bir ara..
Sevgili Finrod da o "ara"dan nasibini almış..
Tebrik ederim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 18 Hzr 2009
   Mesajlar: 2539

Adrheanas yazmış:
Gözden kaçırdığımız bir güzellik daha..

Aynen katılıyorum, Finrod'un yazdığı her öykü ayrı bir güzel... Öykünün en başında o kadar çok gizemle dolu oluyor ki insan mecburen devamınıda okumak zorunda kalıyor.. Kalemine sağlık Finrod...

Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 29 Oca 2012
   Mesajlar: 4

   Güzel bir hikaye kadar iyisi olamaz. Umarım devamı gelir, heyecanla bekliyorum.

Kalemine sağlık

 

Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 28 Şub 2012
   Mesajlar: 5

Çok gizemli başlayan sonunun nereye varacağını merak ederek büyük bir hevesle okuduğum bu öyküyü yazan değerli arkaşımıza çok teşekkürler. Yenilerini de bekliyoruz. Emeğine sağlık...

Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 03 Mar 2012
   Mesajlar: 5
vay be diceem kadar iyi bi öykü bu yahu. O kadar iyiler var burda demek. Hımm biraz daha okuyayım bakiim diğerlerini.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 08 Mar 2012
   Mesajlar: 13
Harika bir öykü. Devamı için sabırsızlanıyorum.
                                             Kalemine Sağlık.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
   Yeni başlık gönder Başlığa cevap gönder  

ANA SAYFA | ÜYELİK | FORUM | SÖZLÜK | KİTAPÇI | BİZE ULAŞIN | WEB TASARIM