Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 28 Ksm 2006
Mesajlar: 20
Yukarıya doğru uzayıp giden tohum raflarıyla çevrili, fermantasyon salonunun iç yakan o ekşi kokusunu tiksinerek soluyorduk. Bir tavan arayan gözlerimizin gördüğü en uzak şey koca raflara tırmanıp, tohumlar üzerindeki çürükçül, bakteri ve protozoaları eşit miktarda dağıtmaya çalışan işçiler oluyordu. Gözlerimizin yetmediği yükseklerde kayboldukları karanlığa dalıp gittiğimizi gören bir ustamız sanki düşünmemizi engellemeye çalışırcasına, o yapay sesiyle; “Haydi, küçükler, söyleyin bakalım, ustalarınız tırmandıkları raflarda ne yapıyor?” diye sordu. Bunun yanıtı hiç zor değildi ve elbette hepimizin bildiği bir şeydi. Hep bir ağızdan cevabı verirken sesimiz ve üzerimizdeki bıkkınlık rafların etkisiyle neredeyse bize dönemeyecek kadar dağıldı; “Kolonimiz ve on yedinci kulenin yemek ihtiyacını karşılamak için tohumları mantarlıyorlar efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”

          Rutin bölümler gezimiz üst katlardan aşağıya doğru devam ediyordu. Tohum salonlarından sonra sırada bizden bile küçük olup henüz koğuşlara verilmemiş ufaklıkların beslendiği yuvalardaydı. Bizim gezdirildiğimiz vakitlerde uykularından uyanmış ya da uyandırılmış olan bu bacaksızlar kendilerine verilen özsuyu emerken bile yaramazlıklarına devam ederdi. Elbette sırayı bozup onlarla uzaktan oyun oynayanları gören hemşireler de hemen devreye girip, “Kulemizin anneleri ne yapıyor çocuklar” diye sorardı. Cevabımızdaki bitkin ses tonunun sebebi kesinlikle yorgunluk olmazdı; “Eskiden bizleri besledikleri gibi bebeklerimizi beslemek, onları kuvvetlendirmek efendimiz, gelecek kulelerin dibinde yatıyor efendimiz”

          Nihayet son durak olan Zelkabhum ustanın salonuna geldiğimizde yüzlerimizdeki bıkkınlık yerini sevince bırakmıştı. Bunun sebebi sadece her gün ikram ettiği kar suyu ve taze tohum değil bizlere ilahi, şarkı söylemesi ve en önemlisi dış dünyayı anlatmasıydı. Her gün bizden önce gelen yirmi sekizinci koğuşun çocuklarını uğurlarken bizleri yani elli dördüncü koğuşu içeriye davet eden Zelkabhum usta sivri çenesine inen seyrek sakalları ardında beliren gülücükle karşımızdaydı.

          Herkes yerine geçtikten sonra Zelkabhum ustamız; “Hadi sormaya başlayın” dedi. O bizlere diğer koğuşlardan daha farklı davranırdı. Her zaman elli dördüncü koğuşun özel olduğunu ve seçilmiş çocuklar olduğumuzu söylerdi. Bunun sebebi olarak diğerlerinden daha zeki ve meraklı olmamızı gösterirdi. İlk soruyu her zamanki gibi Dazus sormuştu, “Efendimiz bizim kulemiz yani on yedinci kulenin boyu ne kadardır?” Zelkabhum sanki bu soruyu daha önce hiç cevaplamamış gibi, “Şaşıracaksın ama binlerce Dazus’u üst üste koysan bile on yedinci kulenin yarısı kadar etmez” dedi. Elbette bu aptal çocuk ikinci salak sorusunu da soracaktı, “Peki efendimiz diğer kulelere eskiden köprülerimizin olduğu doğru mu?” Zelkabhum ustamız gizlemeye çalıştığı sabırla, “Sen çok akıllı bir çocuksun Dazus, bunları bilmen hayret verici. Evet, doğru eskiden metal yollarla bağlıydı birbirine kuleler. Hem de yirmi dördü birden. Ancak daha sonra alçak devler gelip aldı köprülerimizi. Gürültülü hayvanlarının kuyruklarını daldırdılar yeryüzüne ve alt üst ettiler topraklarımızı. İşte bu yüzden yavrularım bizler kulemizden dışarı çıkamıyoruz. Ben sizler kadar küçükken, arkadaşlarımla toprak üzerinden kulelere gider hatta uzun süreler o kulelerde kalırdık. Fakat şimdi en yakınını bile görmeyeli yıllar oldu. Heyecanla yerimden fırlayarak, “Siz küçükken koğuşlar yok muydu? Çocuklar özgür müydü?” diye sordum. Her gün aynı şeyleri anlattığı halde, kendini keyifle dinleten Zelkabhum ustadan bunları ilk defa duyuyordum. Soruma cevap verirken ilk kez anlattığı çocukluğundan kopup gelen bir gülücükle renklendi yüzü, “Koğuşlar vardı, fakat sadece uyumak için. Küçükler büyüyüp gelişene kadar asker görmezdi. Hatta bizler gibi ustalar ya da hemşirelerle ilk tanışmanız bile ergenliğinizi bulurdu. Sizler şanssız bir nesilsiniz. Bütün gün kuleleri ve ırkımızı ayakta tutan bölümleri gezdiriliyor ve koğuşlara kapatılıyorsunuz. Elinize oyun diye verdikleri şeylerle avutuluyorsunuz. Ancak bunda sorumlu bizler değil, o görgüsüz ve cahil devlerdir.”

          “Eskiden kulenin dibinde kocaman bir giriş vardı. Şimdi o girişteki karmaşayı düşünüyorum da sadece izlemek bile keyifli vakit geçirmemizi sağlayabilirdi. Düzenin aksamadan işlemesi için çocuklar, tüm bunlar şart.” diyen Zelkabhum usta sözlerini bitirdikten sonra neşeli bir ilahi okumaya başladı. Eşlik etmemize rağmen hepimizin aklında içinde rahatça gezilebilecek bir kule fikrinin olduğu, dalan gözlerimizi yavaş yavaş matlaşan halinden belli oluyordu.

          Gitme zamanımız geldiğinde Zelkabhum usta bizlere, “Unutmayın yavrularım, sürekli dua edin. Toprak anamızdan, bizlere güç vermesini dileyin” dedi. Bizler çıkarken kapıda on birinci koğuş sırada bekliyordu. O an nerden ve nasıl geldiğini anlayamadığım bir çılgınlıkla refakatçimizden sıyrılarak on birinci koğuşla birlikte tekrar Zelkabhum’un salonuna daldım. Yaptığım öyle büyük bir delilikti ki hayatımda ilk defa koğuşumdan ayrılmanın güvensizliğini titreyerek hissetmiştim. Sırayla içeriye ilerleyen koğuşun refakatçisi beni görürse kıyamet kopardı. Bu yüzden gayet dikkatli biçimde kendimi Zelkabhum’un papatya ve zambak ballarını koyduğu rafların ardına attım. Uzandığım yerden ne yaptığımı düşünmeye başlamıştım ki Zelkabhum ustanın sesi kulaklarıma yankılanarak ilişti; “Benim güzel yavrularım, ilahi mi okuyalım, yoksa bana soru mu soracaksınız?”

          Onun diğer koğuşlara böyle sevecen olduğunu daha önce hiç düşünmemiştim. Bu küçük şaşkınlık içine kendimi düşüncesizce attığım hareketimin sonuçlarını bana unutturmuş gibiydi. Çocuklardan biri söz alarak; “Ustamız benim bir sorum vardı, geçen gün anlattığınız devler için, ‘Bizim kulelerimizden bile uzun boylular’ demiştiniz. Onlar düşmanımızsa neden kuleleri tamamen yok etmiyor” diye sordu. Zelkabhum, gülerek söz başladı; “İşte sizin bu yüzden kulenin en zeki koğuşu olduğunuzu söylüyorum. Şimdi bu zekânızı besleyecek kültürü vermeli sanırım size”

          Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Demek ki Zelkabhum bize yalan söyledi. Bizi kandırdı. Bütün koğuşlara ayrı ayrı aynı şeyi söylüyordu. Bütün kuleyi kandırıyordu. Onun “en zeki sizin koğuş” yalanıyla uyutuluyorduk. Belki de bunu disiplini sağlamak amacıyla yapıyordu. Bizlere “en zeki” olduğumuza inandırarak, problem çıkartmamızı engelliyordu. Hiç çabalamadan çıkarıldığımız dahilik statüsü ise bir köle gibi sabit durmamızı sağlıyordu. Eriştiğimize inandırıldığımız şey bizi köle ediyordu. Sahiplendiğimiz ve sahipliği yüzünden uyutulduğumuz, ayırt edici özellik sadece kölelikmiş.

          Yatıp uzandığım yerden kızgınlıktan köpürürken Zelkabhum’un sesi kulağıma yeniden geldi. “Evet, çocuklar, devler kulelere dokunamıyor çünkü toprak ananın göğsüne dikilmiş bu yapıların altından onun gazabı çıkar diye korkuyorlar”

          Bunları duymamla içimde bir küfür etme fırtınası kopuverdi. Toprak anaya, Zelkabhum’a, kulelere, devlere hatta hayvanlarına… Bu çok ayıp ve terbiyesizce bir davranıştı. Koğuşumuzdaki kimseye yakışmazdı. Ama görgü kurallarını bize öğretenlerin yalancı olduğunu düşününce içimden dışarıya gürültü olarak fırlayabilecek küfürleri, sessizce koğuşlara da sıçratmanın kötü bir şey olmayacağını düşündürmüştü.

          Gün boyu yattığım yerden, gelen koğuşlara söylenen yalanları dinledim. Ustalarıyla konuşan çocukların onlara söylenenler yüzünden kendilerini kasarak konuşmalarını dinledim. Bizim koğuşumuz üzerine gelen dördüncüsüyle de kolaylıkla dışarı çıktım. Fakat kendi koğuşuma gitmem epey zahmetli oldu. Önce seksen üçüncü koğuşla tekrar yuvalara, oradan yirminci koğuşla tohum salonlarına ve oradan da numarasını anlayamadığım bir grupla ellili ve altmışlı numaralı koğuşların bulunduğu katlara indim. Fakat koğuş önünde refakatçimizi burnundan solur halde görünce gizli gizli buraya gelme çabamın anlamsızlığını anladım. Koğuştan ayrıldığım çoktan ortaya çıkmıştı. Neyse ki “kayboldum” yalanı çok kurcalanmamış ve geri dönebilmiştim.

          Benim “kayboldum” yalanıma inanmayan diğerleri, refakatçimiz koğuşu terk ettiğinde hemen başıma üşüştüler. Onların gözlerinde merak, benimkilerde kandırılmış olmanın sağa sola saldırtan hali vardı. İçimden etrafa zarar vermek, bitki liflerinden örülerek yapılmış zemini kemirmek, oynamamız için getirilen kumu dağıtmak geliyordu. Şiddetle bastırılabilecek bu hırs ateşinin, daha etkin söndürücüsü, aslında üzerime değiyordu. Etrafımı saran koğuşun meraklı bakışlarını benimkilere benzetmek içimi ferahlatabilirdi. Öyle de yaptım. Tüm gördüklerimi ve duyduklarımı onlara anlattım. Uyuma vakti gelene kadar aramızda bunu tartıştık. İkiye bölünmüştük. Bazıları bunun saçmalık olduğunu, benim tüm bunları uydurduğumu düşünürken, içinde benim de bulunduğum grup kandırıldığımızı, devlerin ve toprak ananın olmadığını öne sürmüştü. Nihayet refakatçi ustamızın uyku saatini hatırlatmaya gelmesinden hemen önce karara vardık. Uyumayacak buradan dışarı çıkıp her şeyi kendi gözlerimizle görecektik.

          Aramızda dört kişi bu göreve talip olmuştu. Ben, Zirgliai, Daudzam ve benim yalan söylediğimi iddia eden Dazus dışarı çıkacaktık. Bu çıkış için izleyeceğimiz yol koğuşun içinde olduğundan kimseye yakalanma riskimiz yoktu. Kuledeki birçok yer gibi buranın da düz bir tavanı değil, yukarıya doğru giderek incelen yarığı vardı. Kısa bir süre önce bu yarığın ince tarafından içeriye su sızmaya başlayınca, kalafatlamak için gelen ustalarımız buranın dışarıya açıldığını ve ne olursa olsun oraya tırmanmamamız gerektiğini söylemişlerdi. Hem de bizleri, kocaman hortumuyla avını yutan hayali yaratıklarla korkutmuşlardı. Ne saçmalık…

          Zirgliai ve Daudzam ne kadar iyi bir tırmanıcıysa, Dazus ve ben de o kadar beceriksizdik. Henüz yeni tırmanmaya başlamamıza rağmen zorlanıyorduk. Ancak duvarların daralarak ufacık bir yarığa dönüştüğü uca geldiğimizde esas zor olanın kalafat malzemesinin sökülmesi olduğunu gördük. Bal, reçine ve artık yumurta kabuklarından yapılan malzeme neredeyse tamamen donmuştu. Göz göze geldiğim Dazus’dan hiç beklemediğim bir hareketle, dolgu malzemesini ısırması beni şok etmişti. Kalafat malzemesini dişliyor ve tükürüyordu. Birkaç kez bunu tekrarladıktan sonra, şaşkınlıkla onu izleyen bize dönerek, “İşe yarıyor, ama acele edelim. Katmanın ilerisi hala yumuşak… Hızlı davranırsak havayla temas edip donmasını engelleyebiliriz” dedi.

          Delirmişçesine dolguya saldıran bizleri aşağıdan izleyenler katıla katıla gülüyordu. Aşağı attığımız dolgu parçalarını temizlemekten de geri durmuyorlardı.

          İşe başlayalı epey zaman olmuştu. Çenelerimizi dinlendirmek için ara verdiğimizde incelen saydam tabakanın ardından lacivert bir ışık geliyordu. Aramızda bu lacivert ışığın giderek açık bir tona, hatta kızıllığa döndüğü tartışmasının yanı sıra yaptığımızı ustalarımıza nasıl izah edeceğimizi de konuşuyorduk. Aslında bunda düşünülecek bir taraf da yoktu zaten. Açtığımız deliğin etrafındaki diş izlerini yok edersek sorun kalmazdı. Malzemenin bozulduğu akla gelebilirdi.

          Yeniden işe giriştiğimizde ana malzemesi reçine olan karışımın yeniden sertleştiğinin farkına vardık. Bu çok yakında delikten dışarı çıkabileceğimiz anlamına geliyordu. Fakat dışarıda bizleri neyin karşılayacağından habersiz olduğumuzdan bunun için sevinemiyorduk. Bedenimiz uzun zamandır harcadığı enerji yüzünden epey güçsüz düşmüştü. Ancak son darbeyi nihayet vurabilmiş ve son parçayı dışarıya itmiştik. Deliğin açılmasıyla içeriye serin bir hava akımı girmişti. Dördümüz de donakalmış, aşağıdakilerin yutkunmaları ardından içimizden birinin başını dışarıya çıkarmasını bekliyorduk.

          Usul usul deliğe yanaştım ve başımı ilk ben çıkardım. Gördüklerim şaşkınlıktan beni deliye çevirdi. Dışarının bir kubbesi yoktu ya da bu kubbe çok genişti. Ayrıca her şey kendi renkli ışığını yayıyordu. Toprak dedikleri şeyle kaplı değildi yeryüzü. Her yer alabildiğine sarı otlarla kaplıydı. Başımı sağa doğru çevirdiğimde çok uzaklarda yakılmış devasa bir ateşin ucunu gördüm. Öyle ki ısısı ve ışığı buralara kadar vuruyordu. Giderek renkleri daha açık tonlara bürünen dışarıyı merak eden arkamdakiler kenara çekilmemi söyleyince, kulenin dış duvarlarında bulduğum bir kuytuya yerleşerek onlara müsaade ettim. Kulenin dışı da içiyle aynı malzemedendi. İçinde olduğum kuytudan biraz sarkınca diğer kuleler de görünüyordu. Kimisi eğilmiş, kimisi devrilmiş kuleler görünce Zelkabhum’un haklı olabileceğini düşünsem de, şu an için her şey çok güzeldi. Haklıydım. Devler ve yaratıkları yoktu işte. Sağ tarafta gördüğüm ateş giderek büyüyor ve büründüğü kızıl bir yarım daire halinden yeryüzünden kopan bir ateş topuna dönüşüyordu. Bu bizi korkutmuştu. Acaba buna biz mi sebep olmuştuk endişeleri duyarken, yukarıdan bir feryat kopuverdi. Kulenin dik dış duvarlarından hızla ve korkusuzca inen bir askerdi bu.

          Bağıra çağıra inen asker yolu yarılamıştı ki, onun korkusuyla titremeye başlayan bizleri şok eden bir şey oldu. İleride, uzun otların arasından bizim kulemizde bile uzun boylu ve bizim kulemizi enlemesine elli defa içine alabilecek bir yaratık çıktı. Hayır hayır! Elli değil iki yüz elli! İncecik bir beli vardı ve arka tarafını kıvraklıkla oynatabiliyordu. Ayrıca arka tarafında başka yaratıklar taşıyordu.

          Yukarıdan bağıra çağıra gelen asker bu devasa yaratığı görünce sunturlu bir küfür savurdu ve yanımıza geldiğinde, kızmak yerine, çıktığımız yarığa geriye soktu bizi. Başta asker olmak üzere hepimiz şok içindeydik. Dazus bana dönmüş “Hani hepsi palavraydı, hani Zelkabhum Ustamız yalancıydı?” diye homurdanıyordu. Bunun üzerine Zirgliai Dazus’un ensesine şaplağa patlatıverdi; “Seni sersem yaratık, kimin haklı olup olmadığı mı mühim şimdi?” diye sordu ve bizim açtığımız yarığa girip tir tir titreyen askeri göstererek, “Galiba biz olacakların farkında değiliz. Halimize bak” dedi.

          Evet, korkmuyorduk. Çünkü şu an çok ileride olan yaratığın devasa homurdanması henüz toprağı titretmiyordu. Yavaş yavaş bir gürültüyle beraber büyüyen titreşimler artık tamamen hissedildiğinde yaratık yakınımızdaydı. Yönünü en baştaki kuleye doğru çeviren mahlûk yeri sarsan ve kulaklarımızı sağır eden homurtusunu kestiğinde ortalığa büyük bir sessizlik yayıldı. Bu devasa yaratığın önü kırmızı arka tarafı maviydi. Üzerinde ilginç işaretler vardı. Toparlak ayakları çeşitli boylarda olan bu şeyin arka tarafında taşıdıkları ise devlerdi. O ne hain bakışlardı gözlerindeki…

          Sırtından inenler ilk kulenin başına toplanmıştı. Kırmızı ön tarafına kurulmuş ve devlerin önderine benzeyen kişiyi dinliyorlardı. Çok geçmemişti ki, ilk kuleye saldırdılar. Bu vahşi manzara karşısında hepimiz donup kalmıştık. Ancak soğukkanlılığını koruyan en fazla bizlerdik ki yanımızdaki asker hüngür hüngür ağlıyordu. Devlerin güçleri yetmeyince koca hayvanlarının arka tarafından aletlerini getirdiler. Bunlar ilkel kazma ve küreklere benziyordu. Zaten bu cahil yaratıkların daha ilerisini kullanmasına şaşardım.

          Sökmeye çalıştıkları ilk kulede kimse yaşamazdı. Daha sonra dağıldılar ve her bir dev tek başına kulelere saldırdı. Hemen yanı başımızdaki kuleye yanaşan dev o iri ayaklarıyla kuleye bir tekme attı. Öyle güçlüydüler ki, toprak anamızın, yeryüzünü çiğneyen yaratıklar arasında yaptığı bu güç farklılıklarının ne kadar adaletsiz olduğunu düşündüm ve ona kızdım. Dev ikinci tekmesinde yanımızdaki kuleyi yerle bir etmişti. Bu kuleden ve diğerlerinden feryatlar yükseliyordu. Yıkılanların dibinde yumurtalarımız ve larvalarımız kaynıyordu. Kaçışmaya çalışan, bir tane yumurta ya da larva kurtarmaya çalışan kardeşlerimiz yuvasız kalacaktı. Ve bizlerin de aynı sonu yaşayacağımız apaçık ortadaydı.

          Yıktığı kuleyi omuzlayıp hayvanının arkasına götüren devin ardından başka bir dev göründü. Hedefi bizim kulemizdi. Tam karşımızda duran devle göz göze gelmiştik berbat sonumuzu düşünmek yerine, sonumuzu hazırlayanın ağzından sarkan ve ucundan duman çıkan şey dikkatimi çekmişti. Ancak dev onu incelememe fırsat vermeden koca ayaklarıyla kulemize bir tekme vurmuştu. Bizi yuvamızdan koparan bu darbesi yere düşmemize sebep oldu.

          O yükseklikten düşüp hala yaşadığımıza inanamıyorum. Diğerlerini göremiyordum ama ağlayışlarını duyabiliyordum. Toprak öyle yumuşak ve sıcaktı ki, onun üzerinde bir gün yaşamak için kulede geçmiş bir ömrü verebilirdim. Devin ikinci tekmesiyle kütürdeyerek yıkılan kule dibinde larvalar ve yumurtalar fırladı. Herkes bir larva kurtarmak mücadelesindeyken ben uzaklara kaçmaya başladım. Ardıma bakmadan koşabildiğim kadar koştum. Döndüğümde kule diplerinden fışkıran ve bize geleceğimizmiş gibi inandırılan larva tepelerinden çığlıklar yükseliyordu. Gelecek kulelerin dibinde yatıyormuş. Hah gülerim ben buna. Gelecek benim ayaklarım dibinde. Gelecek özgürlüğe uyanmış bir karıncanın ayakları dibinde artık…

_________________
Ateşli hayallerle dolu bir yürekle, ki kumandası bende, yanan bir mızrakla ve rüzgârdan bir atla, gidiyorum ıssızlığa…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri