Saatçi
Bu sitedeki ilk öyküm. Umarım beğenirsiniz
Güneş, kendine görev atadığı, kıyamete kadar devam edecek olan fethi, tatmin edilemez bir küstahlıkla, bir kez daha tekrarlamaktaydı. Her gün ışığıyla Dünya'ya akın eder, bütün Dünya'nın baştan sona kuşatıldığına emin olunca, o parlak turuncu gülümsemesiyle sırıtır, sadistçe bir zevkle düşmanını bir kez daha fethederek, doyumsuz kibrine bir parça olsun dizgin vurabilmek adına göreve baştan başlardı. Sanırdı ki, Dünya gücünün önünde titrer. Ne bilsindi, bu inanılmaz düzende yalnızca bir piyon olduğunu, bir dahinin öyküsünde başrolü çeken düşmanının fethedenine ihtiyacı olduğunu.
Güneş'in ordusu yine saldırıya geçmişti. Akına herkes uyurken başlamış, en ufak ses çıkarmadan ilerleyen ordu, işini büyük bir titizlikle yapıp, kimse bir şey bir şey duymadan görevini tamamlamıştı.
Dünya'nın bu sessiz akıncılarını sadece bir çift kulak duymuş, bu büyük fethe yalnız bir kişi şahit olmuştu. Sessizliğin o küçük-belki de en büyük gürültüden şiddetli- ama nacizane sesini duymuş olan bu yaşlı adam, şafaktan - taarruzdan- hemen önce kalkmış, aydınlıklarıyla kuşatılmadık toprak bırakmamış olan işgalcilere evladına bakan bir babanın şefkatiyle bakmış, akını yıldızların kayıtsızlığıyla izlemişti.
“Zaman geldi” diye düşündü yaşlı adam. Akıncıların yeni aydınlattığı, o güzelim, sade kasabaya bir kez daha baktı. Burayı sevmişti, hayatını, ismini sevmişti. Bir çok lakap ve isim altında bir çok yaşamı olmuştu. Bu kasabada Saatçi olarak bilinirdi, bir başkasında Kahin, Yazar, hatta Cadı vb. O bir çok şeydi ve bir sürü isme sahipti; fakat en sevdiklerinden biri kuşkusuz Saatçi olmuştu. Bırakmak zor geliyor, kalbini eziyor, burkuyor, parçalıyordu ama bir öykü yazmak için trajik bir unsur gerekti ve o bunu herkesten iyi biliyordu. Atölyesinin yolunu tutmadan önce ahalinin yavaş yavaş uyanmaya başladığı, sıra sıra beyaz evlerden oluşmuş olan kasabaya son bir kez baktı. Yaşlılığın etkisiyle kırışmış olan yüz hatları gülümsemek için gerginleşmiş ama aynı zamanda da gözünden akan bir damla gözyaşı, rotasını yere doğru çevirmiş, ilerlemekteydi. Aklında bu dünyayı çoktan terketmiş olan sessiz akıncıların ayak sesleri, sanki onu bu diyar üzerindeki son yolculuğuna uğurlamak için yanında marş ediyorlardı.
Hafif bir gündüz esintisi eşliğinde istikameti meçhul – aslında bu yolculuğu sayısız kez yapmış biri için pek de meçhul sayılmazdı – yolculuğa başlıyordu yaşlı adam. Korku yoktu kalbinde, yalnızca huzur. Öyle ki, bir başka yaşamda şairler kalemlerini mürekkebe onu anmak için bandırmışlardı.
Meçhule gider yaşlı adam
Kalbinde bir nebze korku olmadan
Yukarıda birini selamlar, kimdir bilinmez
Yürekler dağlanır, yüzündeki huzurdan
Önce bir ömür eksittiği atölyesine, sonra da ona lakabını veren paha biçilmez sanat eserlerine baktı. Her biri uğrunda ölünecek derecede güzeldi ancak onları olağanüstü kılan şey, ne nacizane görüntüleri ne de eşi görülmemiş sağlamlıkta yapılarıydı.
Atölyeden içeri adım atanı adeta bir büyü etkisi altına alır, onu sarhoş eder, kırılmaz bir zinciri farkettirmeden boynuna dolardı. Bu zincirin her bir halkasını zaman zaman aynı anda, zaman zaman arka arkaya gelen sayısız saatin tik-tok sesleri oluştururdu. Seslerin uyumu üzerinde bir dahinin harcadığı yılların emeği, onları neredeyse sessizliğin o hiç şaşmaz uyumluluğu ile boy ölçüşecek kadar geliştirmişti.
Saatçi, baş yapıtlarının seslendirdiği konçe’rtonun içinde kaybolmuşken, arkasından yükselen tanıdık bir ses orkestrayı bastırıverdi.
“ Günaydın usta. Ben de tam yaptığınız son saati kasabaya götürüyordum. Üzerinde epey uğraştık, satmak istediğine emin misin?”
Yaşlı adam, elinde kusursuz bir eser tutan genç adama baktı. Daha genç yaşına rağmen yeteneğini kanıtlamış olan Çırak’ın yüzünden çoğu insanın sahip olamadığı hiçbir zaman da olamayacağı bir sabrın emareleri seçilebiliyordu. Çok küçükken ailesi tarafından terkedilince, ustası tarafından evlat edinilmiş ve saatçi yamağı yapılmıştı. Gelecekte çok hünerli bir saatçi olacağı kesindi. Tabii ustası ona öyküde, farklı bir rol vermeseydi.
“ Eminim, evlat. Gidebilirsin.”
Saatçi, yılların etkisiyle grimsi bir renk almış, kara kapıyı yavaşça aralayıp çıkan başrol oyuncusuna, arkasından son bir kez baktı.
O bir yazardı, kainatın en büyük yazarı. Evren, O yazdığı için varolmuş, evren varoldukça da O, yazmıştı. Zaman başladığından beri her geçen an, O’na yazacak ayrı bir hikaye olmuş, ama bazen bunların arasından sıyrılan öyküleri kaleme alabilmek için yarattıklarını dürtüklemişti, aynı şimdiki gibi.
Dürtükleme de bittiğine göre, artık gidebilirdi. Çırak, saati satmak için tahta kutusundan çıkardığında, arkasına asılmış olan vasiyeti görecek ve olağanüstü bir zekanın birbirine bağladığı bir dizi olan serisini başlatacaktı. Vasiyette, cennetin uçsuz bucaksız bir ormanda tek bir ağaç kadarı anlatılmıştı ama tabii bu bile insanların zihninde zamanın seyrini değiştirmeye yeterdi. İnsanlar zaten neyi abartmazdı ki (!)
Eh, artık kaçınılmaz trajik unsurun kaleme alınma zamanı gelmişti.
Yaşlı adam, arka kapıdan bahçeye çıktı.
Kalbi atmayı durdurmadan önce hep yaptığı gibi, göğe, çok eskiden yazmış olduğu bir öykünün kahramanını selamlamak için baktı. Küstah Akıncı da turuncu gülümsemesiyle karşılık verdi.
...ve öykü başlamış oldu.