| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam tabi ki... 11.09.2008, 22:50 |
|
|
Plerosis meşalelerle aydınlanan meydana doğru bakışlarını çevirdiğinde direğe bağlı olan kadının yanındaki karaltıyı hemen fark etmişti. Olanca gücüyle bağırdı:
—Düşman! Nöbetçiler… Nöbetçiler. Genç kraliçe çılgına dönmüştü adeta.
—Uyanın ahmaklar. Düşman burnunuzun dibine kadar geliyor ve siz hala ortalıkta yoksunuz. Yakalayın, yakalayın diyorum size…
Approah sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi. Gözlerindeki yaşlar görüşü engelliyordu ama yine de sesin sahibini savaş meydanından hatırladı. Ona doğru bir adım atmıştı ki arkasından yaklaşan ayak sesleri ile durakladı. Birden arkasını döndüğünde henüz tam olarak giyinme fırsatı bulamadan ellerine geçirdikleri kılıçlarıyla kendisine doğru koşan iki asker gördü. Onları bir başkası, az sonra bir başkası daha izledi. Giderek çoğalıyorlardı ve askerler ile arasındaki mesafe hızla düşüyordu. Her iki eline aldığı bıçakları avucunda tartarak havada çevirdi. Sivri uçlarından tuttuğu bıçaklar havada ıslık çalarak hedeflerine ulaştığında ilk iki asker boğuk bir ses çıkararak yere yuvarlandılar. Approah artık burasının kendisi için çok daha tehlikeli olduğunun farkındaydı. Varlığını öğrenmişlerdi ve az sonra meydanda yüzlerce olacaklardı. Geldiği yöne doğru hareketlenmeden önce ablasının cesedine son bir kez baktı.
—Bunu ödeyecekler dedi. Yemin ediyorum…
Diğer askerler gelmeye devam ediyorlardı ama hala geldiği yol üzerinde bir engel görünmüyordu. Birbiri ardına savurduğu bıçaklar ile iki asker daha ona yaklaşamadan can vermişlerdi. Kraliçenin sesi susmak bilmiyordu. Taş binanın balkonunda avaz avaz bağırıyor askerlerine onu yakalamaları için tehditler savuruyordu. Approah tüm gücüyle meydanın ucundaki evin köşesine doğru koşmaya başladı. Arkasındaki askerler ise şimdiden sekizi bulmuştu. Meydana bakan evin hemen köşesindeki koca meşale etrafı gereğinden fazla aydınlatıyordu. Approah’ın o durumda bile dikkati çeken bu küçük ayrıntı canını biraz daha sıkmıştı. O noktada açık hedef haline gelecekti ama başka bir seçeneğinin de olmadığını biliyordu. İyice hızlandı, o köşeyi döndüğünde orman ile arasında sadece birkaç evden oluşan bir engel kalıyordu ki o bölgede meşale sayısı hayli azdı. Köşeye birkaç adım kala koca meşale birden olduğu yerden kıvılcımlar saçarak Approah’ın hemen önüne devrildi. Sonra da üzerine atılan bir cisimle söndü. Approah kılıcını çekerek durakladı.
—Kahretsin! diye tısladı dişlerinin arasından. Tuzağa düşmüştü. Köşedeki karaltı hareketlendi aniden. Approah kılıcını iki eliyle tutarak karşısındakileri biçmek için hazırlandı. Diğerleri gittikçe yaklaşıyordu, artık kaybedecek vakti yoktu. Karanlığa doğru atıldığında güçlü bir el kolundan tutarak savurdu onu. Arkadan gelen askerler köşeye ulaştıklarında karşılarına çıkan şeyi sadece bir saniye görebildiler. Valud geniş kılıcını savurduğunda öndeki asker neredeyse ikiye ayrılmıştı. Valud ikinci kez kılıcını savurduğunda diğerleri de biçildiler öndeki asker gibi. Kılıçlarını kendilerini savunmak için kaldıranlar bile durduramadılar onun hamlesini. Henüz on saniye bile tamamlanmadan askerlerin çoğu can vermişti. Diğerleri ise aldıkları ölümcül yaralar içinde yerde inliyorlardı. O anda Valud’un ayağının dibine bir ok saplandı. Bir diğeri de yüzünün hemen yanından geçerek toprak evin duvarına girdi. Hemen yerdeki Approah’a elini uzatarak onu yerden kaldırdı. Sonra telaşlı bir sesle:
—Gidelim dedi Valud. Birlikte Thermedon’un dar sokaklarında bir ölüm koşusuna başladılar. Karşılarına çıkan birkaç tane düşman askerini de cehenneme postaladıktan sonra nihayet ormana ulaşmayı başarmışlardı. Üzerlerine atılan okların hiçbirinin isabet etmemesi sadece şansın değil tanrıların da bir lütfu olmalıydı. Arkalarından gelen bağırış sesleri birbirine karışıyordu ve şehir tamamen ayağa kalkmış olmalıydı şimdi. Atların olduğu yere gelmeleri fazla zamanlarını almamıştı. Valud atına atlamadan önce Approah’a bakarak:
—O diye sordu. Meydandaki direğe bağlı olan kişiye sarıldığını görmüştü. Approah evet anlamında başını salladı. Sonra hiç konuşmadan atlarına atladı her ikisi de. Az sonra derin bir uğultuyu arkalarında bırakarak karanlığa daldılar.
XXX
—Efendim diye kükredi Oliseh çadırın dışından. Asgard henüz uzanmıştı içerideki yatağa. Hoşnutsuzca kımıldadı yerinden. Gün boyu yaptıkları yolculuk, kölelerin taşıdığı tahtırevanda olsa bile yormuştu onu. Karada hareket etmeyi sevmiyordu. Uzun yıllarını denizlerde geçirmiş-hatta denizde doğmuş bile denebilirdi-biri için çok can sıkıcı bir durumdu bu. Mecbur kalmadıkça bu tip yolculuklar yapmazdı. Bunun için ya paha biçilemeyen hazineler ya da şimdi olduğu gibi kan arzulaması gerekiyordu. Askerlerinden kendisini rahatsız etmemelerini istemişti ama işte densizin biri şimdi çadırın dışında durmuştu ve belasını arıyor olmalıydı. Öfkeyle üzerindeki örtüyü atarak yatağın içinde doğruldu. O askerin derisini yüzmemesi için iyi bir gerekçesi olmasını umdu içinden. Gerçi gerekçe ne olursa olsun gemiye döndüklerinde birkaç kırbaç darbesini hak etmişti şimdiden. Boğuk bir sesle homurdandı:
—Gir içeri. Az sonra kara derili bir el uzandı çadırın dışından ve girişi kapatan kalın kumaşı böldü ikiye. Saçları kazınmış parlak derili zenci gülümseyerek girdi içeri. Dişleri gecenin karanlığında parlıyordu. Gözbebekleri eşlik etti hemen ardından dişlerine.
—Birini yakaladık diye sırıttı zenci. Asgard hışımla kalktı ayağa kara derili adam cümlesini bitirir bitirmez.
—O mu diye sordu hiddetle. Zenci başını hayır anlamında iki yana sallayarak yanıtladı Asgard’ı:
—Hayır, efendim bir kadın. Asgard’ın tepkisi biraz ürkütmüş görünüyordu genç adamı. İstemsizce geri doğru bir adım atarak konuşmasını sürdürdü:
—Aslında tam olarak bir kadın sayılmaz. Canavar gibi bir şey. Bir adamımızı öldürdü. Devriye gezen adamlarımız ormanda rastlamışlar. İki kişilermiş ama diğeri kaçmayı başarmış ama onun da yaralı olduğunu biliyoruz. Fazla uzaklaşmış olamaz. Muhtemelen şimdi bir ağacın dibinde can vermi… Asgard’ın hiç beklenmeyen yumruğu zencinin suratında patlamış ve onu geldiği yerden çadırın dışına savurmuştu. Çadırın dışına öfkeyle çıktı Asgard. Alev saçan gözlerle bakındı etrafına. Adamlar çadırın etrafında toplanmışlardı. Az ileride diz çökmüş durumdaki kadına ilişti gözleri hemen. Kadının elleri arkadan bağlanmıştı ve epey hırpalanmış görünüyordu. Adamlar onu yakaladıklarında pek nazik davranmamışlardı anlaşılan. Yine de kadının gözlerindeki nefret olduğu yerden bile görülebiliyordu. Asgard kadına doğru ilerledi. Kadının tam karşısında durduktan sonra gözgöze geldiği kadından ayırarak bakışlarını adamlarına çevirdi. Tek tek onların gözlerine bakarak öfkeyle konuşmaya başladı.
—Bir kadın dedi. Bir kadın sizin hakkınızdan geliyor öyle mi? Hemen yanındaki sarışın uzun boylu savaşçıya dönerek:
— Nemubya’da savaştık. Zingara korsanları kılıçlarımızın tadına baktı. Yürüyerek bir diğer savaşçının önüne geldi. Bir yandan da konuşmasına devam ediyordu. Elindeki bıçakla ufak bir sopayı sivriltmeye çalışan kirli yüzlü korsanla gözgöze geldiğinde adam bakışların yere çevirdi.
-Luksor’da, Vimurya’da, Pusan’da savaşmadığımız kabile kalmadı. Tüm kuzey denizinde, ismimizin duyulduğu her yere korku ve ölüm götürdük. Ve şimdi siz bir kadının bizden birini öldürdüğünü mü söylüyorsunuz. Çadırın etrafındaki kalabalıktan çıt çıkmıyordu adeta. Şimdi herkes bir kabahat işlemişçesine gözlerini Asgard’dan kaçırmış yere bakıyordu. Öfkeli adam eliyle arkadaki kadını işaret ederek konuşmaya devam etti:
—Amazonlar burada, bu topraklarda hükümdar olabilirler. Düşmanlarına korku verebilirler. Ama biz burada olduğumuz sürece ve biz istemediğimiz sürece bize yatağımızda vereceklerinden fazla şey veremezler. Sonra tuttuğu kahkahasını koyuverdi Asgard. Onu gören askerler de kahkahayla eşlik ettiler kaptanlarına. O sırada cılız bir ses duyuldu Asgard’ın arkasından.
-Valud’la karşılaştığınızda daha bir şey görmediğinizi anlayacaksınız. Asgard gözlerini iri iri açtı duyduğu şey karşısında. Gülümsemesi dudaklarında donmuştu. Olduğu yerde dönerek, nefretle diz çöktüğü yerden kendisine seslenen kadına doğru baktı… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 16.09.2008, 22:09 |
|
|
Sabahın ilk ışıkları görünmek üzereydi ki kamp yerine yaklaşan nal sesleri ile irkildi Liyunda. Oturduğu yerden ayağa kalktı. Gözcülerden birinin haykırışı dudaklarında gülümsemeye yol açmıştı.
—Geldiler, döndüler diye heyecanla haykırdı gelenleri ilk gören kadın savaşçı. Liyunda ormanın içinden fırlayan atlılara doğru bir adım attı. Birbiri ardına iki atlı çıkıvermişti birdenbire karanlığın içinden. Kampta sevinç çığlıkları yükselmeye başlamıştı. Geride kalan savaşçıların çoğu Approah’ın askerleriydi ve önderleri konusunda endişe duymaya başlamışlardı çoktan. Sevinç dalgası tüm kampı kaplamıştı birkaç dakika içinde. Öndeki atlı Liyunda’nın bulunduğu yere kadar sürdü atını ve aniden durdu. Sonra da bir çırpıda atından aşağı atladı. Yüzünden ruh halini çıkarmak pek mümkün gibi görünmüyordu. Liyunda öfkeyle çıkıştı Approah’a:
—Sen ne yaptığını sanıyorsun. Approah doğrudan genç kadının önüne kadar gelerek diz çöktü. Başını öne eğdi.
—Onu öldürmüşler dedi kısık bir sesle. Belki başka şeyler de söyleyecekti ama sadece yutkunabildi. Onları görmenin kampta verdiği mutluluk kısa sürmüştü. Savaşçıların kısa sevinç çığlıkları birdenbire kesildi. Ateş böceklerinin sesi dışında bir ses duyulmaz olmuştu kısa bir süre için. Liyunda önünde diz çökmüş savaşçıya doğru bir adım attı. Gözlerinde beliren bir damla yaş süzüldü yanaklarından. Elini Approah’ın başına koydu. Sesinin titremesine engel olmaya çalışarak inledi:
—Kajol… Gözlerini yummuştu. Dudakları sımsıkı kapalıydı ve yumruklarını tüm gücüyle sıktığı belli oluyordu. Valud o sırada onların yanına kadar gelmiş ve atından inmişti. Kollarını kavuşturarak ifadesiz bir şekilde onları izlemeye devam ediyordu. Liyunda birkaç saniye öylece kaldı sonra gözlerini onların geldiği yöne doğru çevirerek:
—Hazırlanın diye emretti savaşçılarına. Tam o sırada bir kişneme sesi duyuldu Approah ve Valud’un geldiği yönün tam ters istikametinde. Herkes kılıçlarına davrandı gayriihtiyarî olarak. Simsiyah bir at göründü sonra, üzerindeki binicisiyle birlikte.
— Minelva diye haykırdı içlerinden biri. Sonra da atlıya doğru koştu. Atının üzerinde durmakta güçlük çektiği her halinden belli oluyordu yeni gelen savaşçının. İstemsizce sallanıyor gibiydi eyerin üzerinde. Kampın ortasına kadar zorlukla gelebildi. Onu karşılamaya koşan kadın savaşçılar henüz ona erişemeden yere yuvarlandı binici. Yeni gelen savaşçı bir heyecan dalgalanması yaratmıştı kampta. Bu, yeni konuklarını gözetlemek için görevlendirilen kraliyet muhafızlarından biriydi. Yere yuvarlanan savaşçının başına geldiklerinde onun ağır yaralı olduğunu gördüler. Vücudunun yan tarafında kılıç darbesiyle açıldığı belli olan derin bir kesik vardı. Çok kan kaybetmiş olmalıydı. Aslında böylesi bir yarayla buraya gelebilmesi bile bir mucizeydi. Hemen yaralının başına koştular. Liyunda oraya ilk gidenlerdendi. Doğrudan yaralının başucuna yöneldi. Kandan neredeyse yaralı kadının vücudu görünmüyordu. Açık yarayı fark ettiğinde Liyunda yüzünü buruşturdu. Kadının yaşama şansının olduğunu sanmıyordu. Yine de gülümsemeye çalıştı. Yaralı savaşçı gözlerini zorlukla aralayıp karşısında kraliçelerini gördüğünde toparlanmaya çalıştı ama bedeni buna müsaade etmemişti. Liyunda:
— Tamam dedi. Geçti, dinlen şimdi. İyi olacaksın. Yaralı savaşçının dudakları kıpırdadı ama hiç ses çıkmamıştı. Liyunda:
— Yorma kendini diye inledi. Ama bu son anlarını yaşadığının farkında olan savaşçıyı durdurmamıştı. Kadının dudakları tekrar harekete geçtiğinde Liyunda onu duyabilmek için iyice eğilmek zorunda kalmıştı. Kadın:
— Bizi gördüler dedi zorlukla. Minelva yakalandı. Kesik kesik solumaya başladı sonra yerdeki kadın. Ama devam etti konuşmasına:
— İyi savaşçılar. Diğerleri gibi değiller. Sonra geniş bir gülümseme yayıldı kadının yüzünde. Son nefesini vermeden önce:
— Ama birini öldürdüm dedi…
XXX
Asgard kendisine seslenen kadına düşmanca baktı. Kadının dudaklarından dökülen o kelime tüm tüylerinin diken diken olmasına yetmişti. Doğrudan kadına yönelerek onu dizlerinin üzerinden doğrultmalarını işaret etti adamlarına. Sonra sağlam eliyle kadının yüzünü tuttu sıkıca. Eğilerek yüzünü yaklaştırdı kadına doğru iyice. Kadın yediği darbelerden dolayı nefes almakta bile zorluk çekiyordu. Buna rağmen Asgard’ın çürümüş nefesini soludu bir süre gözlerini kaçırmadan. Asgard kükredi sonra:
—Sen... Onu tanıyorsun demek. Kadın yanaklarını kaplayan mengene gibi parmaklardan kurtulmak için çaresizce çırpınmaya çalıştı.
—Konuş dedi Asgard hiddetle. Sonra da tüm gücüyle bir tokat attı elleri bağlı kadına. Kadın tokadın tesiriyle arkaya yuvarlanmıştı. Adamlar tekrar ayağa kaldırarak liderlerinin karşısına getirdiler onu. Kadının daha önce patlamış ve kurumuş kanla kaplı dudakları tekrar kanamaya başlamıştı. Ağzında bir şeyler gevelediğini gören Asgard yaklaştı yine kadına doğru. Kadın zorlukla kafasını kaldırıp Asgard’a baktı ve olanca gücüyle ağzında biriktirdiği kanı tükürdü onun suratına.
Asgard deliye dönmüştü. Gözleri kıpkırmızı olmuştu ve alevler fışkırıyordu adeta içinden. Birbiri ardına kadına vurmaya başladı. Daha ilk darbeden sonra yere düşen kadını tekmelemeye başladı daha sonra. Adamlarının önünde böylesi bir aşağılanmayı kabul edemezdi. Yoruluncaya kadar tekmeledi yerdeki kadını. Vahşet etraftaki adamların alkışla tempo tutmalarıyla devam etti. Asgard tekmelemekten yorulup soluk soluğa durduğunda adamlardan biri:
—Öldü sanırım efendim diye kekeledi yerde bir süreden beri hareketsiz durumda yatan et yığınına bakarak. Asgard duraladı önce ne yaptığının ancak farkına varabilmişti. Kollarını havaya kaldırarak etrafında döndü ve nefes nefese haykırdı kendisini korkulu gözlerle izleyen adamlarına:
—Yarın sabah ormana giriyoruz. Karşımıza canlı çıkan herkes, kılıcımızın tadına bakacak. Kısa bir süre soluk aldı ve devam etti:
—O hayvan yakınlarda olmalı. Onu istiyorum. Sesi hırıldar gibi çıkmıştı. Ölü ya da diri... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 23.09.2008, 10:43 |
|
|
Plerosis çıldırmış gibiydi adeta. Paramparça ettiğini sandığı, Happia düzlüklerindeki büyük savaştan sonra pek azı kurtulabilmiş Amazonların artık kendilerinde kaçacak delik aradıklarını düşünüyordu. Oysa bu kadınlar burunlarının dibine kadar ellerini kollarını sallayarak büyük bir cüretle gelebilmişlerdi. Hatta birçok nöbetçiyi öldürerek aynı şekilde, geldikleri gibi ortadan kaybolmuşlardı. Taş binanın balkonundan gördükleri akıl almaz şeylerdi. Bir kişi, sadece bir kişi çılgınca bir cesaretle adeta meydan okumuştu kendisine. Meydanın köşesinde gördüğü büyük karaltıyı ise saymıyordu. Bir Amazon olmak için fazlasıyla iriydi. İnsan bile olduğu şüpheliydi. Adamlarını orakla biçer gibi biçmişti. Hem de gözünün önünde. Hırsından dudaklarını kemiriyordu. Gözleri nefretle kısılmıştı. O büyük krallığın tamamını bitirmeden rahatlayamayacaktı. Hepsini geldikleri cehenneme geri gönderecekti. Tüm Amazonları ve o insan şekline girmiş yaratığı…
Borular durmaksızın Thermodon’da yankılanıyordu. Başkentte bulunan tüm yunan güçleri gecenin ortasında ayaklanmıştı. Derhal o gece görevdeki nöbetçilerin hepsinin şehir meydanına getirilmelerini emretmişti genç kraliçe. Kendisi de üzerine bir şey geçirip hızlı adımlarla meydandaki yerini aldı. Yarım saat kadar sonra tüm meydan askerlerle hıncahınç dolmuştu. Komutan Sirius yanı başındaki tahtta, karşısındaki askerleri ölümcül bakışlarla süzen kraliçenin bu halinden hiç de hoşnut gözükmüyordu.
Plerosis oturduğu tahttan yavaşça kalkarak yüzlerce asker tarafından doldurulan meydandaki ölüm sessizliğini sert cümlelerle bozdu:
—Bu gece, bu meydanda beni utandırdınız. Büyük Helen İmparatorluğunu bu gece küçük düşürdünüz. Kraliçenin gözlerinden ateş çıkıyordu adeta. Kendisini güçlükle dizginlediği belli oluyordu. Devam etti:
—Getirin onları. Komutan Sirius’un el işaretiyle dakikalar önce hayatlarını kaybetmiş ondört yunan askeri sürüklenerek askerlerin açtığı koridordan meydana getirildi. Plerosis yerde sıralanmış askerlere aşağılık yaratıklara bakıyormuşçasına yüzünü buruşturarak baktıktan sonra eliyle direğe bağlı olan esiri gösterdi kalabalığa. Tane tane konuşuyordu:
—İki kişi… Sadece iki kişi buraya geldi. Aranızdan bu yerde cansız yatan ondört arkadaşınızla birlikte tutsağın da canını alarak gittiler. Ve siz buna engel olamadınız. Şehirdeki üçbin askerin burnunun dibinden öylece geldikleri gibi kaçtılar.
Böyle bir durumda olmanın verdiği rahatsızlık hepsinin gözlerinden okunuyordu. Askerlerin neredeyse tamamı kraliçelerinin bakışlarıyla karşılaşmamak için gözlerini yere indirmişti. Bu utancı hayatlarının sonuna kadar unutacaklarını sanmıyordu hiçbiri. Plerosis kaldığı yerden sürdürdü konuşmasını:
—Her sıranın başındaki onuncu asker bir adım öne çıksın. Askerler kesin bir itaatle emri yerine getirdiler. Askerlerin sıralarında hafif bir dalgalanma oldu ve kırk kişiye yakın bir grup bulundukları yerden bir adım ilerledi.
—Elli kırbaç dedi Kraliçe buz gibi bakışlarla. Komutan Sirius bir şey söyleyecek gibi baktı Plerosis’e. Kraliçe arkasını kalabalığa döndükten sonra alçak sesle komutanın ne söyleyeceğini biliyormuş gibi yanıtladı onu:
—Bu onların utancını silmez ama beni rahatlatır. Sirius bir şey diyemeden yutkundu.
Az sonra seçilen askerler alelacele getirilip meydana dikilen direklere bağlandılar. İlk kırbaç darbesiyle yükselen çığlıklar kapladı Thermodan’daki geniş meydanı. Daha otuza gelmeden bayıldı askerlerin çoğu ama yine de emir kesindi ve kırbaçlar inmeye devam etti hareketsiz bedenler üzerine. Plerosis ilk kırbaç darbesinden sonra alanı terk etmişti. Odasına çıkmış, üzerini değişmiş ve yarım bıraktığı uykusuna dönmek üzere yatağına girmişti. Odanın penceresinden duyulan çığlıklar henüz kesilmemişken gülümseyerek uykuya daldı…
XXX
Minelva’nın anlattıkları zaten yeterince morali bozuk olan kampı iyice neşesizleştirmişti. Liyunda, Approah ve Valud bir köşeye çekilmiş dakikalardır konuşuyorlardı. Güneş artık doğmaya başlamıştı ve kamptaki savaşçılar ölümcül bir savaşa hazırlandıklarının farkındaydılar. Ağır hareketlerle oklarını sayıyorlar, kılıçlarını bileyliyorlardı. Bazıları da atlarıyla konuşuyor, kendilerince onları savaşa hazırlıyorlardı. Liyunda:
—Bize söylemek istediğin bir şey var mı diye sordu Valud’a.
—Neden peşimde oldukları ve bunca yolu neden geldikleri hakkında mı diye yanıtladı Liyunda’yı. Amazon kraliçesi başını salladı. Approah’ta dikkat kesilmiş Valud’un söyleyeceklerini bekliyordu. Dev adam:
—Bir yıl kadar önceydi diyerek başladı hikâyesini anlatmaya. Dakikalarca konuştu. Aylardan beri birlikteydiler ama Valud’un bu kadar uzun süre konuştuğunu görmemişlerdi. Her ikisi de sessizce bitirmesini beklediler onun hikâyenin sonunu.
—Oraya kadar gitmemişim demek ki diye söylendi Approah diğer ikisinin şaşkın bakışlarına aldırmadan.
—Gitseydim hatırlardım diye ekledi Approah kıkırdayarak.
—Baksanıza tapınaklar, rahipler, maymunadamlar… Çok şey kaçırmışım diye hayıflandı. Liyunda’nın dirseğiyle sustu sonra. İki genç kadın bakışarak gülüştüler. Valud onların bu durumda bile gülebildiklerine şaşırmamıştı. Uzun zamandır onlarla birlikteydi ve bu kadınların tanıdığı diğer tüm kadınlardan farklı yaratıldıklarını biliyordu. O da gülümseyerek onlara katıldı. Gün iyice ışıdığında bu toprakların görebileceği en kanlı ve son savaşlarını yapacaklarını biliyorlardı hepsi de ama aldırmıyor gibiydiler. Birkaç önemsiz detay üzerinde de konuştuktan sonra Liyunda ayağa kalktı. Bir an sendeledi ama çabuk toparladı. Yine de bu Approah’ın gözünden kaçmamıştı. Bir şey söyleyecek oldu ama vazgeçti sonra. Liyunda ayağa kaktıktan sonra kollarını havaya kaldırdı ve seslendi kalan tüm ulusuna:
—Savaşçılarım… Kamptaki herkes yaptığı işi bırakıp ona döndü. Sonra da etrafında toplanmaya başladılar kraliçelerinin.
—Artık vakit geldi. Düşmanlarımız harekete geçmek üzeredirler. Bu topraklarda nasıl yaşanacağını gösterdik. Şimdi de nasıl ölüneceğini göstermenin zamanı geldi. Liyunda coşku içinde bağırıyordu. Az önceki masum çocuklar gibi şakalaşan o değildi sanki. Valud hayranlıkla seyrediyordu genç kraliçeyi. O anda Approah Liyunda’nın arkasına doğru yaklaşarak aniden çıkardığı kılıcının kabzasıyla kraliçenin başına sertçe vurdu. Hiç kimse kıpırdayamamıştı bile. Kraliçe olduğu yere yığılırken Approah tuttu onu ve yavaşça bıraktı yere. Valud bir adım attı Approah’a doğru. Approah
—Uslu dur koca oğlan diye bağırdı Valud’a elindeki kılıcı uzatarak. Valud ne yapacağına karar verememiş gibi öylece kaldı. Sonra yine kendisi gibi donup kalan diğer savaşçılara doğru döndü. Approah konuşmaya başlamıştı:
—Bu artık sizin savaşınız değil. Burada ölmenin bir anlamı yok. Şaşkın bir şekilde birbirlerine baktı tüm savaşçılar. Approah yerde baygın yatan kraliçesini işaret ederek devam etti:
—Onu götürün buradan. Doğuya İskit ülkesine gidin. Ona bir şey olmasına izin vermeyin ve yeni bir krallık kurun orada. Ve anlatın bizi. Derin bir nefes alarak sonlandırdı konuşmasını.
—Benim bitirmem gereken bir işim var… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 18 Ekm 2007 |
| Mesajlar: 199 |
| Konum: İstanbul |
|
|
aytunç, 23.09.2008, 11:18 |
|
|
Aytunç,
Harika olmuş! Hepsini okudum şu ana kadar yazdıklarınızın ve şu son yolladığınız bölümün sonu o kadar hoşuma gitti ki heyecanla bekliyorum devamını. =)
Defalarca tebrik ederim! =) |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 18 Ksm 2007 |
| Mesajlar: 54 |
|
|
|
... 23.09.2008, 16:33 |
|
|
okumaya yeni basladim. Aytunc inanilmaz bir adam, sadece iyi yazmiyor cok da azimli. umarim onun yazma hizina yetisebilirim (ben yavas bir insanim). |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
:)) 24.09.2008, 10:16 |
|
|
Sevgili Elerki ve Silvana;
öncelikle motive edici yorumlarınız için teşekkürlerimi sunuyorum sizlere.
Sizi çok bekletmemeye çalışacağım Elerki.
Ve Silvana sizin için de yavaş yazmaya çalışırım diyeceğim olmayacak tabi ki
Ama bana yetişeceğinizden şüphem yok, kısa ya da orta vadede kimbilir...
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 25.09.2008, 23:19 |
|
|
Approah’ın savaşçıları onun yanında kalmayı seçmişlerdi. Onu binlerce kilometrelik bir cehennemde, Gumaj çölünde bile yalnız bırakmamışlardı. Onunlayken tereddütsüz ölüme yürümüşlerdi ve yine yürüyeceklerdi elbette. Approah buna itiraz edecek durumda olmadığını biliyordu. Yardıma ihtiyacı olacaktı. Birlikte kılıç salladıkları arkadaşları ile aynı sonu paylaşmak yeterince onurluydu onun için de. Kamptaki savaşçılar ikiye ayrıldılar. Liyunda ile birlikte gidecekler ve geride kalanlar. Approah gidecek gruba hemen yola çıkmalarını söylemişti. Artık çok fazla vakitleri yoktu. Doğudan ve batıdan gelen düşmanlar yakında tüm çıkış yollarını kesmiş olacaklardı. Ormanın kuzeyindeki Sarin geçidine gideceklerdi. Oradan geçtikten sonra ormanla bir bağlantıları kalmayacaktı. Dağlık arazide iki günlük bir yolculuk yaptıktan sonra ise artık önlerinde bir engel olmayacaktı. Savaşçılar derhal atlarına bindiler. Yanlarına alabilecekleri çok fazla şeyleri yoktu zaten. Liyunda’yı ağaç dallarından yaptıkları bir sedyeye yatırıp düşmemesi için de hafifçe bağladılar. Uyandığında çılgına dönecekti genç kraliçe ama bunu yapmak zorundaydılar. Yola çıkmak üzerelerken Approah kollarını kavuşturmuş halde savaşçıları izleyen Valud’a döndü:
-Sen gitmiyor musun?
Valud gülümsedi.
-Sıkıcı bir yolculuk olacağa benziyor. Eminim burada daha çok eğlenebilirim. Approah neşeli bir kahkaha attı. Tam duymak istediğim gibi bir yanıt diye geçirdi içinden. Sonra :
-Delisin sen diye ekledi. Gittikçe de deliriyorsun. Benim gibi... Birlikte güldüler sonra. Approah neredeyse ilk defa Valud’un kahkahasına şahit olduğunu farketti. Yüzündeki onca yara izi ve oyulmuş olan gözünü kaplayan göz bandına rağmen yine de yakışıklı sayılabileceğini düşündü bir an genç adamın. Sonra bu sakıncalı düşüncelerden sıyırdı kendini. Gülümseyerek elini uzattı yakışıklı dev’e:
-Seninle yanyana savaşmak benim için şereftir. Sen gördüğüm en inanılmaz savaşçısın dedi ciddileşerek. Valud uzatılan eli kavradı heybetli parmaklarıyla. Genç kadının eli adeta kaybolmuştu Valud’un parmakları arasında. Hafifçe sıktı incitmekten korkarmış gibi.
-İnanılmaz olan sizsiniz diye yanıtladı Approah’ı. Bir an öylece karşılıklı kaldılar. Sonra ormanın içine girmekte olan kafileye gözü takıldı Valud’un. İkisi de son savaşçı ormanın derinliklerinde gözden kayboluncaya kadar ayırmadı gözlerini arkalarından. Sonra birden Approah aklına birşey gelmiş gibi etrafına bakındı. Elini çekti ve Valud’a:
—Bir planım var diye fısıldadı yine o şeytani gülümsemesiyle...
XXX
Gün iyice aydınlandığında yola çıkmışlardı yaklaşık bin kişilik bir kuvvetle. Geride kalanların sayısını tam olarak bilemiyorlardı ama yüz kişiden az olacaklarını tahmin etmişti Kraliçe Plerosis. Thermodan’a yaptıkları ziyaret onların bu toprakları kendi rızalarıyla terk etmeyecekleri anlamını taşıyordu ona göre. Öyleyse onları ikna etmeleri gerekecekti. Bu görev de henüz bir yıldır birlik komutanlığını yürütmekte olan Henois’e düşmüştü. İyi eğitimli bir subaydı ve asil bir aileden geliyordu. Amazon topraklarında yürütülecek olan bu savaşın yükselmesi için iyi bir fırsat olacağını düşünüyordu. Daha önce Spartalılarla yapılan pek çok savaşta yeralmıştı ama ülkesinden bu kadar uzakta ilk defa çarpışıyordu. Bu savaşçı kadınların ününü duymuştu bu topraklara gelmeden önce ama bu kadarını beklemiyordu doğrusu. Düzenli bir şekilde savaşmayı bilmiyorlardı belki ama oldukça korkusuz savaşçılar oldukları bir gerçekti. Sayıca kendilerinden en az on kat daha az olmalarına rağmen çok fazla kayıp vermelerine neden olmuşlardı. Daha önceki kabilelerle yaptıkları savaşta da onların bu gözüpek hallerini görmüştü ama Happia’daki savaş başkaydı. Orada çıldırmış gibiydiler ve belki de dilden dile dolaşan kraliçelerinin o mükemmel planı olmasa sayıca üstünlüklerine rağmen çözülebilirlerdi. Sonrası ise savaşı kimin kazanacağını bilemezdi belki ama çok daha fazla kan akacağından emindi.
Beşer metre aralıklarla yürüyorlardı ormanda. Geniş ve sık bitki örtüsü bazı yerlerde güneş ışığının girmesine bile mani oluyordu burada. Olabildiğince geniş bir araziye yayılmışlardı. Er ya da geç kalan savaşçılarla karşılaşacaklardı. Kraliçeleri kesin emir vermişti. Esir almayacaklar tamamını yok edeceklerdi. Bu topraklarda Amazon isminin bir daha duyulmasını istemiyorum demişti kraliçe. Hele dün gece yaşananlar...Kraliçeyi hiç böyle görmemişlerdi ve bir daha da böyle görmek istemiyorlardı.
Bitki örtüsü iyice sıklaşıyordu ileride. Daha dikkatli ve sessiz olunması için emir vermek üzereydi ki bir çığlık sesi duydu yakınlarında. Onu bir başkası daha izledi. Derhal sesin geldiği yöne doğru hareketlendi. Kılıcını eline almıştı. Zırhı hafif olmasına rağmen onun hareketlerini oldukça yavaşlatıyordu. Yine de kısa sürede seslerin kaynağına ulaştı. Yakınındaki askerlerden ikisi okla vurulmuşlardı. Çalılardan gelen hareketle başını çevirdiğinde koşarak uzaklaşmakta olan Amazonlardan birkaçını görebildi.
—Yakalayın diye haykırdı adamlarına...
XXX
Öküz gibi böğürdü Asgard.
—Öldürün onları, hepsini gebertin. Sabahtan beri ormanın içinde ilerliyorlardı. Artık aralarında çok fazla mesafenin kalmadığını tahmin ediyordu. Orman izlerle doluydu ve birbirlerine karışıyorlardı artık iyice. Saatlerdir yoldaydılar ve tam mola verecekleri sırada birdenbire ortaya çıkıveren şu kadınlar adamlarından üçünün ölümüne sebep olmuşlardı. Sonra da geldikleri gibi kaybolmuşlardı ortadan. Asgard hemen peşlerine düşmelerini emretmişti. Onların derilerini yüzecekti. Öfkeden kudurmuştu adeta.
Approah nefes nefese gelen savaşçılarını gülümseyerek karşıladı. :
—Nasıl oldu diye sordu heyecanla. Öndeki savaşçı zorlukla nefes alıyordu.
—Bizi takip edebilmeleri için atlarımızı kullanmamamız hiç de iyi bir fikir değildi diye sızlandı. Sonra göz kırptı Approah’a:
—Bu taraf tamam, az sonra burada olurlar dedi soluyarak. Bağırış sesleri gelmeye başlamıştı bile. Approah seslere dikkat kesildi bir an. Sonra gülümsedi.
—Hadi artık ortalıkta görünmesek iyi olacak diye konuştu. Geliyorlar. Büyük bir ağacın dallarından sarkan sarmaşığa tutundu. Sarmaşığı sallamasıyla yukarıdakiler onu çekmeye başladılar. Diğerleri de aynı yolu izledi. Az önce kadın savaşçıların bulunduğu minik açıklık artık tamamen boşalmıştı.
Ellerinde kılıç ve baltalarıyla ilk gelenler Asgard’ın adamlarıydı. Ağızlarından köpükler saçıyorlardı adeta. Ağaçların arasından çıkıp açıklık bölgeye geldiklerinde birden durdular. Sesleri onlar da duymuşlardı. Karşı taraftaki çalılıklar kıpırdadı. Önce mızraklı bir asker fırladı bulunduğu yerden ve hareketsiz kaldı onları gördüğünde. Onu bir diğer asker izledi, sonra bir başkası daha. İki grup şaşkınlıkla birbirlerini izlediler öylece. İlk harekete geçen haykırarak elindeki baltayı savuran kel kafalı bir korsandı. Balta havada döne döne ilerleyerek yolculuğunu mızraklı askerin göğsünde sonlandırdı. Kırılan kemiğin çıkardığı ses yapraklarla örülü ağacın üst dallarındaki kadınların bile rahatlıkla duyabileceği kadardı. İki grup çığlıklarla birbirlerine saldırdılar.
Henois ilk grubun hemen arkasından geliyordu ve savaşın başladığı açıklığa geldiğinde ortalık oldukça hareketlenmişti. Üzerine doğru gelen bir korsanın savurduğu kılıçtan ustalıkla kaçtıktan sonra kılıcını adamın karnına saplamıştı. Bu adamların nerden çıktığı hakkında hiçbir fikri yoktu ama artık kadınlarla savaşmadığının farkındaydı. Karşılarındaki düşmanın sayısı gittikçe artıyordu. Ormanın içinden sürekli olarak geliyorlardı. Sıvışmak üzere olan bir askeri durdurdu.
—Sen nereye gittiğini sanıyorsun? Adam korku dolu gözlerle kan içinde kalmış ellerini gösterdi ona. Parmakları yoktu adamın ve korkudan deliriyordu adeta. Karşı taraftan atılan bir mızrak korkusunu yenmesine yetti zavallı askerin. Sırtından girip göğsünden çıkmıştı ve neredeyse Helios’a da saplanacaktı. Neyse ki askerin giydiği ince zırh darbeyi yumuşatabilmişti. Önündeki askerin devrilmesiyle mızrağı gönderen dev yapılı korsanla gözgöze geldi. Bu defa adamın elinde koca bir balta vardı. Adam baltayı savurduğunda Helios ancak kalkanın kaldırmaya fırsat bulabilmişti. Bununla birlikte artık bir daha kullanılabileceğini sanmıyordu. Kalkan darbenin şiddetinden ikiye ayrılmıştı. Genç komutan kılıcını adama doğru savurduğunda darbeyi sonlandıramadı. Korsan diğer elindeki kılıcı çoktan göğsüne saplamıştı. Dizlerinin üzerine öylece çöktü. Ağzından kan boşandı ve yüzüstü yere kapaklandı… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
Re: ... 26.09.2008, 9:35 |
|
|
| safir yazmış: | Eline sağlık. |
Teşekkürler... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 05.10.2008, 15:13 |
|
|
Savaş başladığı gibi aniden sona ermişti. Asgard’ın savaşçı korsanları karşılarına çıkan yunan kuvvetlerini paramparça etmişlerdi. Asgard karşısında Amazon ordusunu beklerken bir anda beliren bu yeni düşmana tüm gücüyle vurmuştu. Açık alanda düzenli ordularla savaşmaya alışık yunan orduları ormanlık arazide kelimenin tam anlamıyla çaresiz kalmışlardı. Bir avuç amazon savaşçısı yerine bu azılı düşmanlarla karşılaşmak onları oldukça şaşırtmıştı. Buna rağmen cesurca savaşmışlar ancak yüzlerce ölü vererek geri çekilmeye zorlanmışlardı. Güneş ormanı terk ettiğinde her iki ordu da yaralılarını yanlarına alarak savaş alanını terk ettiler.
Plerosis tüm komutanlarını odasına topladığında savaştan kurtulabilmiş birkaç yüz asker Thermodan’a ancak dönebilmişti. Helios’tan sonraki en üst rütbeli kumandan olan Versais tüm olan biteni anlatmıştı yeni kraliçelerine. Ormanda, ellerinden sağ kurtulan Amazonları ararlarken birden karşılarına çıkan düşmanla savaşmak zorunda kalmışlardı. Amazonlar kendilerine yeni bir müttefik bulmuş olmalıydılar. Ancak yeni düşmanlarının bu topraklardan olduğunu sanmıyorlardı. Gördükleri tüm savaşçılardan daha vahşi olduklarını söylemişti Versais hala yaşadığı şiddetin etkisiyle titreyerek. Plerosis toplantıyı beklenenden daha kısa tutmuştu. Tüm komutanlar az önce duyduklarından hayrete düşmüşlerdi. Bu gelişme kraliçelerini de şaşırtmışa benziyordu. Ormanın dışındaki birliklere acilen gelmelerini emretti genç kraliçe. Sabah olduğunda ellerinde kalan tüm güçlerin ormana girmesini istemişti. Yarın herkes için büyük bir gün olacaktı. O ormandan kimsenin sağ çıkmamasını istemişti Plerosis. Amazon ya da değil, hiç kimse bir daha güneşin doğuşunu göremeyecekti…
Aynı dakikalarda Asgard da kamp yaptıkları bölgeye dönmüştü adamlarıyla birlikte. Gün içinde yaşadıkları onun da beklediği bir şey değildi. Nasıl olduğuna bir türlü akıl erdiremediği bir şekilde, can düşmanları Gothan ve Valud’u himaye eden Amazon ordusu ile karşılaşmayı düşlemişti. Ancak karşılarına çıkan, savaşçılıkları kadar güzellikleri ile de ünlü olan dişi şeytanlar değildi. Çok fazla keyif aldığını da söyleyemezdi bugünkü savaştan. Karşılarındaki düşman her ne kadar düzenli ve iyi eğitilmiş bir ordu görünümündeyseler de onları fazla eğlendirebildikleri söylenemezdi. Gün bitip ormanı terk ettiklerinde yerdeki ölü sayısı kendilerinkinden kat kat fazla olmalıydı. Maymunadamlarla savaşırken bile daha fazla kayıp vermişlerdi. Karşısına çıkmaya cesaret edemeyip bu acemiler mangasını onu durdurmak üzere gönderdiklerine göre çaresiz durumda olmalıydılar. Bu sabahki ordu ya da fahişeler sürüsüyle onu alt edebileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlardı. Orada bir yerlerde olduklarını biliyordu can düşmanlarının. Belki de ilerideki karanlık ormanda, ağaçların arasında saklanmış onları izliyorlardı. Ama sabah olduğunda saklanacak yerleri kalmayacaktı. Dişlerini gıcırdatarak karanlık ormana dikti kanlı gözlerini. Yarın önlerine çıkan herkesi ezip geçecekti…
XXX
Ovada bekleyen ordusunun büyük bir kısmını ormana gönderdi Plerosis. Bir çember oluşturmalarını istemişti ormanın içinde. Karşısındaki kuvvetin büyüklüğü hakkında pek bir fikri olmamasına rağmen Helios’un öncü birlikleri ile bu kadar vakit kaybettiğine göre sayıları birkaç binden fazla olamazdı. Onların karşısına gönderdiği kuvvetler ise tahmininin neredeyse on katıydı. Yaklaşık onbeşbin kişilik ordu kuzeyden ve güneyden hızlıca ilerleyecek ve asıl güçleri olan merkez kuvvetleri ile göğüs göğüse çarpışma başladığında onları yanlardan saracaktı. Böylece kıskaç kapandığında düşmanın savaşmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Bu işi bugün bitirmek istiyordu. Sağ kimse bırakmayacaktı. Komutan Sirius tüm kuvvetlerin cepheye sürülmesinden oldukça rahatsızdı. Cephe gerisinde yani bulundukları bölgedeki asker sayısı sadece birkaç yüz kişi ile sınırlıydı. Eğer hatlar yarılırsa düşmanla burun buruna gelmeleri kaçınılmazdı. Bununla birlikte Plerosis’i asıl endişelendiren bu değildi. Canının sıkılmasına neden olan şey çarpışma esnasında savaş alanını göremeyecek olmasıydı. Sık bitki örtüsüyle örülü bu orman neredeyse güneş ışığını bile geçirmiyordu. Askerler başlarındaki kumandanları ile baş başaydı artık.
Savaş arabaları ve atlı askerlerin büyük çoğunluğu rahat hareket olanağı bulamayacakları için ormana girmemişti. Onlar geride kalacaklar ve gerektiğinde kraliçelerini savunacaklardı. Günün ilk ışıklarıyla onbeşbin kişilik görkemli ordu ormana girdi…
Asgard kamp yaptıkları düzlükte hazırlanmış olan savaşçılarına son bir kez daha baktı. Az önce yapmış olduğu konuşma öteden beri kana susamış olan bu canileri iyice kamçılamışa benziyordu. Düşmanın ileride onları beklemekte olduklarını biliyorlardı. Kaptanlarının vaatleri şimdiye kadar duyduklarının çok ötesindeydi. Ele geçirecekleri ganimetle hepsi kendi krallıklarını kurabilirlerdi neredeyse. Yapmaları gereken ise sadece en iyi bildikleri işi yapmaktı. Önlerine geleni öldüreceklerdi.
Kamp yerini terk edip ormana ilerlerlerken Asgard beraberlerinde getirdikleri arabanın da ormana götürülmesini emretti adamlarına. Hiç belli olmazdı. Her an görevini yapması için bu yaratığa ihtiyaçları olabilirdi.
Araba hareket ettiğinde metalden yapılmış kafesin üzerindeki örtünün altında bir homurtu duyuldu. Yaratığa kaptanın emri üzerine Vororin’den bu yana hiç yemek verilmemişti. Yaratığın çıkardığı seslerden İyice acıktığı belli oluyordu. Asgard gülümsedi… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 08 Ağu 2008 |
| Mesajlar: 55 |
| Konum: soul,,funk,rytmblues |
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 13.10.2008, 10:00 |
|
|
Ağaçlar arasındaki hareketlenme sırtüstü uzanmış savaşçıları gülümsetti. Yaklaşan seslerden anlayabildikleri kadarıyla yunanlılar geliyor olmalıydılar ve bu sefer bir gece öncekinden daha fazla sayıda olacaklarından emindi. Ağaçlar arasından fırlayan yunanlı askerlerin ardı arkası kesilmiyordu. İlk çarpışmanın cereyan ettiği ağaçlıklı bölgeden biraz daha uzaktaydılar. Burası o uçsuz bucaksız ormanın ortasında bir vaha gibi kalmış küçük bir açıklıktı. Yunanlılar çekildikleri sırada korsanlar karşısında en büyük kaybı burada vermişlerdi. Ortalık adeta ceset kaynıyordu. Yüzlerce yunanlı askerin ve çok daha az sayıda korsanın çürümeye başlamış cesetleri.
Bir saate yakın sürdü yunanlı askerlerin küçük açıklıktan geçmeleri. Altı binin üzerindeki askerler gürültülü bir biçimde ağaçların arasında kaybolduklarında dalların üzerindeki aceleci bir kuzgun bulunduğu ağaçtan askerler gelmeden önce yarım bıraktığı işine dönmek üzere havalandı. Havada süzülerek doğrudan hareketsiz yatmakta olan bir cesedin üzerine kondu. Cesedin karnından ortalığa saçılmış bağırsakların ucundan tuttu sivri gagasıyla. Başını yana eğdi ve çekiştirdi sonra parçalamak için tuttuğu kısmı. Cesedin hareketlenmesiyle tekrar havalandı aniden. Ceset olduğu yerden birkaç santimetre yükseldikten sonra yana devrildi. Approah:
—Neredeyse kokudan ölecektim diye söylenerek bulunduğu çukurdan dışarı çıktı. Sonra da seslendi diğerlerine. Açıklık alandaki cesetler bir bir hareketlendiler ve altlarından çıktı kalan tüm savaşçıları da liderleri gibi. Bu da Approah’ın dâhiyane fikirlerinden biriydi. Savaş sonrası her iki ordu da ölülerini savaş alanında bırakmıştı. Cephe gerisine belki görünmeden geçemezlerdi ama bir ölü olarak yol onlara açıktı. Gece boyunca sığabilecekleri genişlikte birer çukur açmışlardı kendilerine. Çalılık ve yapraklar adeta cesetlerin altındaki savaşçıları görünmez kılmıştı. Savaş başlayıp binlerce yunanlı savaşçı yanlarından geçtiklerinde artık cephe gerisine girmiş olacaklardı. Plerosis’le hesaplaşmak için tek şansı da bu olacaktı Approah’ın. Tüm savaşçılar bir araya toplandılar. Approah yanına kadar gelmiş olana Valud’a dönerek elini uzattı:
—Size iyi şanslar diliyorum. Bir daha görüşemeyiz belki de. Valud uzatılan eli geri çevirmedi.
—Asıl sizin şansa ihtiyacınız olacak diye yanıtladı korkusuz savaşçıyı. Başlarıyla birbirlerini selamlayıp gülümsediler. Sonra Approah savaşçılarına bir baş işaretiyle komut verdi. Az sonra o ve on kadar savaşçısı hızla yunan ordusunun geldiği yöne doğru hareketlenmişlerdi. Valud ve geride kalan kırk kadar Amazon da tam tersi istikamete doğru yöneldiler. Approah işe koyulduğunda yunanlı kraliçeye yardım gelmemesi için onların arkalarını kollayacaklardı. Approah’ın istediği sadece zamandı ve Valud ona bu istediğini verecekti…
XXX
Ormanda ilk karşılaşan öncü birlikler birbirlerinin üzerine adeta çullanmışlardı. Karşılarında Asgard’ın korsanlarını bulan yunanlılar oklarını çekip ilk saldırıyı başlattılar ama ikinci kez oklarını çekmeye fırsat bulamamışlardı. Korsanlar büyük bir hızla yüklendiler üzerlerine. Artık çarpışma göğüs göğüse devam edecekti.
Voslov ilk ok yağmurundan arkasına geçtiği kalın bir ağaç gövdesini kullanarak kurtulmuştu. Ok yağmuru diner dinmez olduğu yerden fırlayarak en yakınındaki yunanlı okçunun tepesine bindi. Elindeki kılıcı okçunun göğsüne saplayıp hemen bir diğerini aradı gözleri. Bir yandan da bağırıyordu gerideki arkadaşlarına:
—Hadi saldırın. Öldürün köpekleri, durmayın! Korsanlar ölümcül çığlıklar atarak geldiler. Voslov ikinci okçuyu da hakladığında sol yanında bir hareket sezdi ve aniden eğildi. Başının hemen üzerinden geçen kılıcın çıkardığı vınlama sahibinin soluğuna karışmıştı. Sadece bir an gözlerini görebildi yunanlı askeri. Nefret dolu bakışlar korsanın kılıcının karın boşluğuna girmesiyle acıya dönüştü. Voslov, kılıcın girdiği yerde döndürdü soğuk çeliği. Açılan yarıktan oluk gibi kan boşalmaya başladığında yunanlı asker tuttuğu nefesini koy vermişti. O anda müthiş bir acıyla sarsıldı Voslov. Olduğu yerde savrularak kalın gövdeli bir ağaca çarptı. Sol omzundan giren mızrak köprücük kemiğini parçalamış olmalıydı. Kılıç tutan parmakları gevşedi. Hemen ardından karnını baştanbaşa yaran bir kılıç darbesi ile de etraf karardı. Artık her yer, göz alabildiğine savaşan askerle kaynıyordu.
Genç Paganis ilerideki bölgede çarpışmaların yoğunluğunu duyduğu seslerden anlayabilmişti. Hemen oraya doğru hareketlendiğinde amcası Duritas durdurdu eliyle onu.
—Yanımda kal diye fısıldadı ona sertçe. Uzun yıllar orduda görev yapmış deneyimli bir askerdi ve genç yeğenin bu savaşta yanında olmasından hiç de hoşnut değildi. Tek başına olsaydı çok daha rahat hareket edebileceğini düşündü ama artık yanında göz kulak olması gereken biri daha vardı. Karısı ve baldızına ona bir şey olmayacağına dair söz vermişti. Kardeşi on yıl önce Hrispolis savaşında öldüğünden beri Paganis ve annesine o bakıyordu. Henüz ondokuz yaşını yeni doldurmuş olan yeğeni kendisi ile birlikte gelmek istediğinde ona karşı çıkmıştı ama o da babası gibi inatçı biriydi. Aslında ilk savaşını onsekiz yaşında yapmış olan kendisine göre bir yaş daha büyüktü yeğeni ama onun gözünde hala daha çocuktu. Kılıç kullanma eğitimini küçük yaşlardan beri bizzat kendisi vermişti. Ordudaki birçok askerden daha usta sayılırdı genç Paganis. Ama çabuk heyecanlanıyordu ve bu yaşlardaki biri için bu çok olağandı. Kendisini de asıl endişelendiren buydu.
Seslerin geldiği yöne doğru hareketlendiler yanındaki askerlerle birlikte. Çalılıkların arasından fırlayan onlarca çirkin yüzlü korsan karşıladı onları. En öndeki korsanın kılıç darbesini ustalıkla savuşturdu Duritas.
—Yerlerinizi koruyun diye bağırdı sonra arkadaşlarına. En azından yanlardan gelebilecek sinsi saldırılardan korunmuş olacaklardı böylelikle. Ama böylesi bir ormanlık bölgede bunu yapmak pek mümkün görünmüyordu. Karşındaki korsan sayısı ikiye yükseldiğinde diğer kılıcını da çekti Duritas. Şimdiye kadar çoktan haklaması gerekiyordu onları ama pek öyle sıradan bir düşmanla karşı karşıya olmadığını anlamıştı. Şimdi biri diğerinden ayrılmış ve sırıtarak yandan ona yaklaşmaya başlamıştı. Öndeki korsanın ani hamlesi ile geriye gidip olduğu yerde dönerek diğer elindeki kılıcı karşısındaki korsana sapladığında sağ tarafının savunmasız kaldığını geç de olsa fark etti. Yandaki korsan bir çığlıkla ona doğru atıldığında hareketi yarım kaldı. Paganis’in kılıç darbesi adamın bileğini koparmıştı. Sonra genç asker yerde uluyan korsanın başına çökerek yarım kalan işini bitirdi. Sonra gülerek:
—İyice yaşlanıyorsun amca diye seslendi yerde diz çökmüş olan yaşlı askere. Duritas bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı ama sonra gözleri irileşti. Başını öne eğdiğinde göğsünden çıkan sivri uçlu metale anlamsızca baktı. Sonra yine yeğenine çevirdi bakışlarını. Paganis amcasını vuran okçuyu o anda fark etti. Korsan ağzındaki ikinci oku da yayına yerleştirmişti şimdi. Paganis kendini yana attığında ok yüzünü yalayıp geçti. Kılıcının kabzasını sıkıca sarıp ok fırlatan adama yöneldiğinde bir anda havalandığını hissetti. Sırtüstü yere düştüğünde karnındaki baltayı henüz görememişti bile. Ağaçların tepelerinde, yaprakların arasından zorlukla görünen mavi gökyüzünün ne kadar huzur verici olduğunu düşündü bir an. Etrafındaki cehennemi kargaşa birdenbire bitivermişti sanki. Hiçbir ses duyulmuyordu artık. Uzaklardan bir lir sesi duyar gibi oldu. Gülümsedi ve öylece kaldı. Baltalı korsan ayağını Paganis’in hareketsiz vücuduna dayayarak baltayı gömülü olduğu yerden çıkardı. Delikanlının gülümseyen yüzü onun da dikkatinden kaçmamıştı. Az önce can veren düşmanına doğru tükürdü ve kana susamış baltasına yeni bir kurban aramak için hareketlendi… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Tem 2008 |
| Mesajlar: 19 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
:) 19.10.2008, 23:20 |
|
|
Bu gördüğüm en şirin yorumlardan biri
Teşekkür ederim sevgili gecekurdu.
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
devam... 19.10.2008, 23:20 |
|
|
Approah ve arkadaşları yunan karargâhına doğru çılgınca bir koşuya başlamışlardı. Devrilmiş ağaçların üzerinden atlıyorlar, cılız derelerden koşarak geçiyorlardı. Artık zaman onlar için önemliydi ve çıkardıkları ses umurlarında değil gibiydi. Saatlerce koştular ormanın derinliklerinde, durmaksızın…
Plerosis nedenini bilmediği bir sıkıntıyla başını salladı. Sonra birden karar vermiş gibi yanındaki yaşlı adama döndü:
—Komutan Sirius, hazırlanın lütfen. Yaşlı adam kraliçelerinin yüzüne soru sorar gibi baktı. Genç kraliçe soru sorulmasına müsaade etmeden devam etti:
—Burada beklemek istemiyorum. Bize ihtiyaçları olacak. Sirius bu kadındaki inanılmaz cesarete bir kez daha hayran kaldığını hissetti. Ona karşı korku ve hayranlık gibi iki alakasız duygu beslemesinin içinde uyandırdığı garip çelişki huzursuz etmişti yaşlı adamı. O tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu. Yine tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Başını eğerek selamladı genç kraliçeyi ve sessizce odadan çıktı. Thermodan’da kalan birlikler zaten yeterince güçlü değildi ve orman için hiç de uygun sayılmazlardı. Bununla birlikte bu konunun tartışılmasını bile kabul etmeyeceğini biliyordu Plerosis’in. Bu yüzden konuyu açmaya gerek duymamıştı. Aşağıya inerek askerlere hazırlanmalarını emretti. Cepheye gideceklerdi…
Plerosis süslü arabanın ilk basamağına adımını attığında durakladı. Sonra birden kafasını ormana doğru çevirdi. Gözlerini kıstı. Sirius da onunla aynı yöne çevirdi başını. Rüzgârın olmadığı, yaprakların dahi kımıldamadığı ormana doğru baktı. Hiçbir hareket yoktu. Sonra genç kraliçeye çevirdi bakışlarını. Plerosis hala ormana dikilmiş gözleriyle donmuş gibiydi.
—Geliyorlar diye fısıldadı.
XXX
Asgard büyük bir şiddetle saldırmıştı. Kuzeyden ve güneyden gelecek birlikler henüz yerlerini alamadan yunanlı güçlerin merkez kanadı güçlü bir saldırıyla karşı karşıya kalmıştı. Zaman kazanmaları gerektiğini biliyorlardı ve bunun için ellerinden geldiğince çarpışmaya devam ettiler. Buna rağmen korsanlar sayıca kendilerinden az olmalarına karşın büyük bir hızla ilerliyorlardı. Her biri onlarca çetin savaştan sağ çıkmayı başarmış usta savaşçılar yunanlı kuvvetleri ezip geçiyordu adeta. Altı binden fazla askerden oluşan minik ordu gerilemeye başladı. Sayıları üçbini bulmayan korsanlar ön cephede hayli moral bozukluğu yaratmışlardı. O sırada kuzeydeki kuvvetler kendilerini göstermeye başladılar. Buna karşı yunan birliklerinde maneviyat çökmek üzereydi ve tek tük de olsa firar girişimleri baş gösterdi. Kaçmakta olan askerlerin birçoğu yunanlı okçular tarafından vuruldu. Diğerleri ormanın derinliklerinde bekleyen Valud’un kucağına düştüler.
Asgard kuzeyden gelen yeni birlikleri gördüğünde karşılarındaki kuvvetin hiç de yabana atılamayacak büyüklükte olduğunu anlamıştı. Ortada henüz Amazonlar ya da Gothan’ın adamlarını görmemişti ama işler sandığı kadar iyi gitmeyecek gibiydi. Bizzat başında bulunarak yönettiği ilk çarpışmada düşmanlarının gücünü görmek onu keyiflendirmişti. Oysa şimdi karşısında ciddi büyüklükte bir ordu olduğunu anlamıştı. Haberciler güneyden yaklaşan birlikleri haber verdiğinde yüzü iyice asıldı. Binlerce kilometre öteden bu çapulcuların elinde ölmek için gelmemişti. Hele o peşinde olduğu serserilerin öldüğünü görmeden buna hiç niyeti yoktu. Emrindeki tüm güçlerin merkeze toplanmalarını emretti. Duvarı deleceklerdi…
Valud ormanın içinden koşarak gelen askerleri gördüğünde saklandığı yerden işaretini verdi. O anda süzülen onlarca ok korku içinde koşuşan askerlerle kucaklaştı. Askerler nereden geldiğini bile anlamadıkları oklarla can verdiler. Okların isabet etmediği askerler de Valud’un kılıcıyla verdiler son nefeslerini. Dev adam geriden gelen başka asker görmediğinde bunların ana karargâha yardım için gelen askerler olmadığını anladı. Bunlar sadece bir avuç korkaktı. Asgard’ın ordusunun da güç olarak yunanlılardan aşağı kalmadığı anlaşılıyordu. Approah’ın planı işleyecek gibiydi. Şimdilik yapması gereken sadece beklemekti. Bundan pek hoşnut olduğu söylenemezdi. Az ötede binlerce insan birbirini boğazlıyorken hareketsiz beklemek ona göre değildi. Yanındaki savaşçılar da ondan farklı değildiler ama emir kesindi. Buradan kimsenin geçmesine izin vermeyeceklerdi. Ne pahasına olursa olsun…
Askerlere hareket emri verildiğinde atlı askerler yola koyuldular. Onları ormanda rahat ilerleyemeyecek olan savaş arabalarından indirilen diğer askerler yaya olarak takip ediyorlardı. En geride de süslü bir araba çevresi seçkin atlı askerle sarılı halde hareket etti. Çok fazla ilerleyemeden arabayı çeken atlardan biri huysuzlandı. Arabacı Sirius’tan izin alarak atı kontrol etmek için aşağıya indi. Arabacı koşum takımlarını ve daha sonra da huzursuz olan atın ayaklarını kontrol etti. Görünürde hayvanda bir problem yoktu. Atın yularını tutarak okşadı ve bir şeyler söyledi yaşlı adam. Bir yılan ya da ona benzer bir şeyler görmüş olabileceğini düşünüyordu. Normalde iyi eğitilmiş ve uysal bir hayvandı. At arabacının söylediği sözleri anlıyormuş gibi sakinleşti hemen. Sirius arabanın içinden başını çıkararak çatık kaşlarıyla ne oldu der gibi baktı arabacıya. Yaşlı adam:
—Sorun yok efendim diye yanıtladı komutanın bir şey söylemesine meydan vermeden. Süslü araba tekerlerini gacırdatarak hareket etmeye başladığında öndeki grupla aralarında birkaç yüz metre mesafe oluşmuştu. O anda ormanın hemen dibindeki evlerden fırlayan kadın savaşçıların çığlıkları yükseldi Thermodan’da.
Approah’ın beklediği gibi düşmanları bütün güçlerini cepheye göndermişlerdi. Geride kalan birkaç yüz askerin ise Thermodan’da kraliçelerini korumak için kalacağını düşünüyordu. Planı basitti. Savaş alanında çarpışan asıl ordu geri dönmeden kraliçenin yanına yaklaşmak için bir fırsat arayacaklardı. Ama buna gerek kalmamıştı. Geride kalanların ormana doğru ilerlediklerini görmek onun için kaçırılmayacak bir fırsattı. Ancak kendileri sadece on kişiydi ve karşılarında geçmeleri gereken yüzlerce asker vardı hala. Kraliçenin bulunduğunu sandığı küçük arabanın hareket eder etmez durması ise tanrıların ona verebilecekleri en güzel armağandı. Kendilerine durmaları yönünde bir emir verilmemiş genç subaylar arabanın geride kalmış olduğunu gördükleri halde devam etmişler ve neredeyse arabadan üçyüzmetre kadar uzaklaşmışlardı. Bu Approah için yeterli bir mesafeydi.
Savaş çığlıkları atarak ortaya çıktıklarında arabanın çevresindeki sayıları otuz kadar olan atlı muhafızlar araba ile amazonlar arasına girdiler ellerinde kılıçlarla. Kadın savaşçılar bulundukları yerde çömelerek oklarını bıraktılar askerlere doğru. Birkaç asker birbiri ardına atlarından aşağı yuvarlandı. Sesler ormana girmekte olan askerlere ulaştığında onlar da kraliçelerini korumak için harekete geçtiler… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
|
|