Yeni başlık gönder   Bu başlık kilitlendi: mesajları değiştiremez ya da cevap yazamazsınız  
» GENEL TARTIŞMALAR
Yazar Mesaj
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 1
MATEO FALCONE - Prosper Merimee





GİRİŞ

Merimee büyük bir Fransız öykücüdür. Dünya onu, Bizet tarafından Opera’ya uyarlanan, onlarca kez filme aktarılan Carmen isimli eseriyle tanır ve eserleri içerisinde Mateo Falcone’nin özel bir yeri vardır.

Çocuktum, elime Dünyanın En Güzel Öyküleri isimli küçük bir antoloji geçmişti. Kitabın başlığı benim gibi genç bir okur için oldukça heyecan vericiydi ve Mateo Falcone, birçok başka öykünün arasında bir işaret feneri gibi ışıldıyordu.  

Aradan uzun yıllar geçti. Belleğim binlerce yeni öykünün tazyikiyle mütemadiyen genişledi, genişledi. Bu genişleme, beraberinde birçok unutuşlar da getirdi. Ama Mateo Falcone'nin hatırası, bu unutuşlar arasında zümrüt gibi ışıldamayı sürdürdü.

Yıllar sonra bugün, birçok iyi öyküler övmüş, birçok kötü öykülere sövmüş biri olarak Mateo Falcone’nin neden Dünyanın En İyi Öyküleri arasında yer aldığını bildiğimi sanıyorum. Buna en büyük kanıt, antolojide yer alan diğer öykülerin hatırasının birer birer sönüp gitmesi, buna karşılık Mateo Falcone’nin beni her geçen gün biraz daha fazla heyecanlandırmasıdır.

İyi öykülerin birçoğunun ortak özelliği, okurlarına “NEDEN?” sorusunu sordurabilmeleri, bütün muhtemel yanıtları satır aralarında barındırabilmeleridir. Mateo Falcone üzerine çok düşündüm, onu tekrar be tekrar birçok kereler okudum, inceledim. Her cümle, her ayrıntı gözümde giderek daha çok büyüdü, insanlık durumlarımızın bütününe genişletilebilecek incelikler kazandı.

Arkadaşlarım bu öyküdeki şaşmaz kompozisyona,  bu öyküdeki ifade duruluğuna, kurguya ve her şeyden önemlisi SORUNa dikkat etmelidirler. Zira, iyi bir öykücü olmak isteyen insanın tek bir öğretmeni vardır; İYİ ÖYKÜLER...

Öykü, Merimee tarafından 1829 yılında kaleme alınmış, büyük edebiyatçımız Yaşar Nabi Nayır tarafından 1945 yılında dilimize kazandırılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlarınca HİKAYELER isimli Merimee seçkisinde neşredilmiştir.

Eserin özgün çevirisinde kullanılan kimi sözcükler güncel olanlarıyla değiştirilmiş, çevirideki kimi aksaklıklar ve Türkçe söyleyişteki bozukluklar giderilmiştir.     


MATEO FALCONE – Prosper Merimee


Porto-Vecchio’dan çıkılıp da kuzey batıya, adanın içlerine doğru gidildikçe arazinin hızla yükseldiği görülür, kocaman kayaların tıkadığı, ara sıra hendeklerin kestiği dolambaçlı patikalarda üç saatlik bir yürüyüşten sonra çok geniş bir fundalığın kenarına varılır. Fundalık, adaletin pençesinden kaçanların vatanıdır. Haber verelim ki Korsika çiftçileri, tarlalarını gübrelemek zahmetinden kurtulmak için, bazen bir orman parçasını ateşe verirler. Alevler lüzumundan fazla yayılacakmış, varsın yayılsın, onu mu düşünecekler? Yanmış ağaçların külleriyle iyice bereketlenen bu toprakları ekince iyi bir mahsul alacaklarından emindirler. Toplanması zahmetli olan samanlar bırakılıp da başaklar kaldırıldığında toprağın altında kalarak yanmaktan kurtulan ağaç kökleri, ertesi bahara çok gür sürgünler verir. Bunların boyları bir iki yıl içinde iki metreyi aşar. İşte bu sık çalılığa maki adı verilir. Bu fundalık, gelişigüzel birbirine girmiş ve karışmış türlü çeşit ağaçlardan meydana gelmiştir. İnsan burada, ancak elinde baltayla kendisine bir yol açabilir, öyle sık ve gür fundalıklar vardır ki yaban koyunları bile içine giremez.
Şayet bir adam öldürdünüzse Porto-Vecchio fundalığına gidin. Bir tüfek, biraz barut ve beş on kurşunla orada emniyet içinde yaşarsınız. Kukuletalı, kahverengi bir yamçı almayı unutmayın, altta şilte, üstte yorgan vazifesin görür. Çobanlar size süt, peynir, kestane verirler, artık zabıtadan veya ölünün akrabalarından korkacak bir şeyiniz kalmamıştır, yalnız cephane tazelemek için şehre ineceğiniz zaman ayağınızı denk almanız gerekir.
1800 yılında, Korsika’da bulunduğum sıralarda Mateo Falcone’nin bu fundalığa yarım fersah mesafede bir evi vardı. Mateo, memleketin genel koşulları göz önünde bulundurulduğunda hayli zengin bir adamdı; kişizadeler gibi, yani işsiz güçsüz yaşar, çobanlarca dağlarda otlatılan sürülerinin geliriyle geçinirdi. Anlatacağım vakadan iki sene sonra kendisini gördüğüm zaman bana en fazla elli yaşında görünmüştü. Gözünüzün önüne ufak tefek fakat dinç bir adam getirin; kömür gibi kara, kıvırcık saçlar, bir gaga burun, ince dudaklar, iri ve cıva gibi gözler, çizme içi renginde bir cilt. Nişancılıktaki ustalığı, nişancıları pek bol olan memleketinde bile dillerde gezerdi. Mesela, Mateo bir yaban koyununa asla iri saçma ile ateş etmezdi; yüz yirmi adım mesafeden, kafasına veya küreğine nişanladığı bir kurşunla hayvanı yere sererdi. Tüfeğini geceleri dahi gündüzmüş gibi kullanırdı, hele ustalığına misal olarak öyle bir şey anlattılar ki, Korsika’ya yolu düşmeyenler kolay kolay inanamazlar. Seksen adım ötede yanan bir mum, mumun önüne de tabak büyüklüğünde şeffaf bir kağıt koyarlarmış. Mateo tüfeği omuzlayıp nişan alırmış, sonra mumu söndürürlermiş, aradan bir dakika geçince, zifiri karanlıkta ateş eder ve on atışın sekizinde kağıdı delermiş.
Bu pek yüksek meziyetiyle Mateo büyük bir şöhret kazanmıştı. Tehlikeli bir düşman olduğu kadar, mükemmel bir dosttu da. İyilik yapmaktan hoşlanır, yoksulları korur bir adamdı. Porto-Vecchio kazasında herkesle arası iyiydi. Fakat hakkında kötü bir rivayet de vardı; Corte kasabasından kız almıştı. Güya orada, sevişmede olduğu kadar dövüşmede de pek tehlikeli sayılan bir rakibini, bir çırpıda temizleyivermiş. Adam penceresine asılı küçük bir aynanın önünde tıraş olurken bir kurşun yemiş. İşte bu işi yapanın Mateo olduğu söylentisi ortalığa yayılmış. Mesele örtbas edildikten sonra Mateo evlenmiş. Karısı Giuseppa ona önce üç kız (adam çileden çıkmış tabii), nihayet bir oğul vermiş; Mateo oğlunun adını Fortunato koymuş.
Fortunato ailesinin ümidi, babasının isminin varisiydi. Mateo kızlarını hayırlı kocalara vermişti; babaları icabında damatlarının hançerleriyle şişhanelerine güvenebilirdi. Oğlu henüz on yaşındaydı, ama ilerisi için şimdiden ümit vaat ediyordu.
Bir sonbahar günü, Mateo fundalıktaki bir düzlükte otlayan sürülerini yoklamak için karısıyla birlikte erkenden yola çıktı. Küçük Fortunato da onlarla birlikte gitmek istiyordu ama yol uzundu; hem evi bekleyecek birinin kalması gerekiyordu. Babası razı olmadı. Kim bilir, sonraları buna ne çok pişman olmuştur.
Babası gideli bir iki saat olmuştu. Küçük Fortunato güneşe karşı rahatça uzanmış, mavi dağları seyrediyor ve gelecek Pazar, şehirde dayısı onbaşının evine akşam yemeğine gideceğini düşlüyordu. Ansızın bir silah sesiyle irkildi. Ayağa kalktı ve gürültünün geldiği tarafa döndü. Ardından intizamsız aralıklarla atılan ve gitgide yaklaşan başka silah sesleri işitildi. Nihayet ovadan Mateo’nun evine çıkan patikada dağlılar gibi külahlı, sakallı, üstü başı partal, tüfeğine yaslanarak güçlükle sürüklenen bir adam göründü. Kalçasına bir kurşun yemişti.  
Bu adam bir hayduttu. Gece şehre, barut tedarikine gitmiş, dönüş yolunda Korsikalı kolcuların pususuna düşmüştü. Zorlu bir müdafaadan sonra çekilmeye muvaffak olmuştu. Her kayanın arkasında durup, peşine düşen kolculara ateş ediyordu. Fakat askerlerle arasındaki mesafe azdı ve yarası yüzünden ele düşmeden fundalığa varmaya takati kalmamıştı.
Fortunato’ya yaklaşarak dedi ki;  
-     Sen Mateo Falcone’nin oğlu musun?
-     Evet
-     Ben Gianetto Sanpiero’yum. Askerler peşime takıldı. Sakla beni. Daha öteye gitmeye mecalim yok
-     Seni izni olmadan saklarsam sonra babam ne der?
-     Aferin oğlum, iyi etmişsin der.
-     Ne mâlum?
-     Çabuk sakla beni; geliyorlar.
-     Bekle, babam gelsin.
-     Bekleyeyim mi? Hay Allah müstahakını versin çocuk! Beş dakikaya kalmaz burada olacaklar. Haydi sakla beni, yoksa seni öldürürüm.
Fortunato büyük bir soğukkanlılıkla cevap verdi;
-     Tüfeğin boş, şarjöründe fişek de kalmamış.
-     Bıçağım var.
-     İyi ama benim kadar hızlı koşamazsın ki.
-     Sen Mateo Falcone’nin oğlu değil misin? Evinin önünde beni yakalamalarına izin mi vereceksin?
Çocuk, adamın haline acımış gibi görünüyordu;
-Seni saklarsam bana ne verirsin
     Haydut, kemerine asılı duran meşin çantayı karıştırdı. Herhalde barut parası diye ayırmış olduğu beş franklık bir sikke buldu. Fortunato gümüş parayı alınca pek sevindi. “Sen hiç merak etme”, diyerek evin yanı başındaki büyük bir ot yığınının içinde kocaman bir delik açtı. Gianetto oraya büzüldü ve çocuk, biraz hava geçmesine imkan verecek ve fakat altında bir adam gizlendiğini hissettirmeyecek şekilde üstünü örttü. Üstelik vahşilere yaraşır, hayli ustaca bir hile düşündü. Gidip bir dişi kediyle yavrularını aldı, ot yığınının üstüne yerleştirdi. Bu suretle oraya yakın bir vakitte dokunulmamış olduğu intibaını verdi. Sonra evin yakınlarındaki patikada kan izlerini fark etti, bunların üstünü kuru samanlarla örttü. İşini tamamlayınca, güneşe karşı rahatça uzandı.
Bir iki dakika sonra, sarı yakalı, kahverengi üniformalı bir baş gediklinin komutası altında altı asker Mateo’nun kapısına dayandı. Bu adam Falcone’nin uzaktan bir akrabasıydı. İsmi Theodoro Giamba’ydı; haydutların pek korktukları, gayretli bir adamdı. Fortunato’ya yaklaşarak;
-     Merhaba hısımım, dedi, koca adam olmuşsun be! Şimdi buradan geçen bir adam gördün mü?
Çocuk, saf bir tavırla;
-     Yok ağabey, daha senin kadar büyümedim, cevabını verdi.
-     Büyürsün merak etme. Onu bırak da, buradan bir adam geçti mi, onu söyle?
-     Bir adam mı?
-     Evet, kara kadifeden sivri külahlı, sarı ve kırmızı işlemeli ceket giymiş biri.
-     Sivri külahlı, sarı ve kırmızı işlemeli ceket giymiş biri mi?
-     Evet, çabuk söyle, söylediklerimi tekrarlayıp durma.
-     Bu sabah papaz efendi, Piero isimli atıyla buradan geçti. Baban nasıl dedi, ben de dedim ki...
-     Vay bacaksız vay! Bana külah giydirmeye mi kalkıyorsun? Çabuk söyle; Gianetto ne tarafa gitti? Elimle koymuş gibi biliyorum bu yana saptığını.
-     Ne biliyorsun?
-     Ne mi biliyorum? Senin adamı bal gibi gördüğünü biliyorum.
-     İnsan uyurken gelip geçenleri görür mü?
-     Uyumuyordun kerata; tüfek sesine uyanmıştın herhalde.
-     Tüfeklerinizin o kadar gürültü çıkardığını mı sanıyorsun? Babamın şişhanesi hepsinden iyi patlar.
-     Bana bak piç kurusu! Gianetto’yu gördüğünü gizlemeye kalkma. Belki de saklamışsındır onu. Haydi arkadaşlar! Girin eve, bakın bakalım herif içeride mi? Tek ayakla gidiyordu, öyle seke seke fundalığa erişmeye kalkacak kadar kafasız bir adam değildir. Hem, kan lekeleri de burada son buluyor.
Fortunato için için eğlenerek;
-     Babam ne diyecek bakalım; kendisi yokken evine girildiğini öğrenirse ne der bakalım babam?
Başgedikli Gamba, çocuğu kulağından yakalayarak;
-     Ulan Kerata, dedi, istersem sana bu ağızları şıp diye bıraktırırım? Kılıcımın tersiyle beş on tane indirdim mi dilin çözülüverir.
Fortunato bıyık altından gülüyordu, nihayet azametle gürledi;
-     Benim babam Mateo Falcone’dir.
-     Bana bak! Seni Corte’ye veya Bastia’ya götürür, bir zindanda samanlar üstüne yatırır, ayağına zincirler vururum. Gianetto Sanpiero’nun nerede olduğunu söylemezsen, ipte sallandırırım seni.
Bu gülünç tehdit üzerine çocuk bir kahkaha koyuverdi. Tekrarladı;
-     Benim babam Mateo Falcone’dir.
Askerlerin biri usulca;
-     Başefendi, dedi, Mateo ile bozuşmayalım sonra.
Gamba kararsız görünüyordu. Askerleriyle fısır fısır bir şeyler konuşuyordu. Bütün evi gezmiş, bir şey bulamamışlardı. Zaten bu arama uzun sürecek iş değildi, çünkü bir Korsikalı’nın kulübesi dört köşe bir odacıktan ibarettir. Eşya namına da bir masa, sıralar, sandıklar, av gereçleri, biraz kap kacaktan başkası bulunmaz. Küçük Fortunato o sırada kedisini okşuyor, askerlerle hısımının şaşkınlığına pek sevinir görünüyordu.
Başgedikliyle mangası ne yapacağını bilemiyorlardı; geldikleri yana dönmek için artık ciddi ciddi ovaya doğru bakmaya başlamışlardı. Reisleri, Falcone’nin oğlundan tehdit yoluyla bir şey koparamayacağını anladığı için, son bir gayret sarf ederek çocuğu tatlılıkla yola getirmeyi denemek istedi.
-     Kardeş, dedi, sen pek gözü açık bir oğlana benziyorsun! Bu gidişle büyük adam olacaksın. Ama bana kötü davrandın. Hısımım Mateo’nun canı sıkılacak olmasa seni tutuklayıp götürürdüm.
-     Yapma!
-     Fakat Mateo gelince işi ona anlatacağım, yalan söylediğin için ağzından burnundan kan getiresiye dövecek seni.
-     Allah bilir!
-     Görürsün. Ama dur. Haydi inadı bırak da sana bir şey vereyim.
-     Sana bir şey söyleyeyim mi ağabey; biraz daha oyalanırsan Gianetto fundalığa varacak, o zaman da cihan bir araya gelse ele geçiremez onu.
Başgedikli, cebinden bir gümüş saat çıkardı, en az kırk lira ederdi; küçük Fortunato’nun gözlerinin bir anda ışıldayıverdiğini fark edince, çelik kösteğinden tutup saati göstererek dedi ki;
-     Seni maskara seni! Şöyle bir saatin olsa da, boynuna taksan nasıl hoşuna giderdi. Porto-Vecchio sokaklarında tavus kuşları gibi kabara kabara dolaşırdın. Gelen geçen sorardı saat kaç diye, sen de onlara, işte saat, kendiniz bakın derdin.
-     Büyüdüğüm zaman dayım onbaşı bana saat alacak.
-     Güzel ama dayının oğlunun saati var. Hem, bunun kadar güzel de değil. Halbuki o senden yaşça küçük.
Çocuk içini çekti;
-     Söyle bakalım, bu saati ister misin?
Göz ucuyla saati süzen Fortunato, kendisine bütün piliç gösterilen bir kediye benziyordu. Kedi işin ciddi olmadığını sezdiği için pençesini uzatmaya cesaret edemez ve nefsine yenilmekten korkarak zaman zaman gözlerini öte yana çevirir. Ama durmadan dudaklarını yalamaktan da geri durmaz. Sanki hal diliyle efendisine, şakanın böylesi de pek zalimce der gibidir.  
     Bununla birlikte başgedikli Gamba, saati uzatırken pek ciddi görünüyordu. Fakat çocuk acı bir gülümsemeyle ona;
-     Benimle ne diye eğleniyorsun? dedi.
-     Ne eğlenmesi be yahu? Bana Gianetto’nun yerini söyle, saat senindir.
Fortunato inanmaz bir tavırla gülümsedi; sonra kara gözlerini başgediklinin gözlerine dikerek, sözlerine ne derece güvenileceğini anlamaya çalıştı.
-     Dediğimi yap, saati sana vermezsem apoletlerimi söksünler! Arkadaşlar şahidimdir, sözümden dönmem gayrı.
Bunları söylerken saati durmadan Fortunato’nun suratına yaklaştırıyordu, o kadar ki, saat adeta çocuğun solgun yanaklarını yalıyordu. Konukseverliğiyle açgözlülüğü arasındaki mücadele çocuğun yüzüne yansımıştı. Çıplak göğsü kabarıp iniyor, boğulur gibi oluyordu. Saat de bir yandan sallanıyor, dönüyor, arada bir burnuna dokunuyordu. Nihayet çocuk, sağ elini usulca saate doğru kaldırdı. Parmaklarının ucuyla dokundu; saati avucuna alıp tarttı. Fakat başgedikli, kösteğin ucunu bir türlü bırakmıyordu. Kadranı mavimsiydi. Madeni yeni cilalanmıştı. Güneşte ışıl ışıl yanıyordu. Çocuğun içi gidiyordu.  
Fortunato sol elini kaldırdı, omuzu üzerinden, işaret parmağıyla, yaslanmakta olduğu ot yığınını gösterdi. Başgedikli derhal anladı, kösteğin ucunu bıraktı; Fortunato artık saatin tek sahibi olduğunu hissetti. Bir geyik çevikliğiyle fırladı ve ot yığınından on ayak uzaklaştı. Askerler yığını didiklemeye başlamışlardı.
Otların kımıldadığını görmekte gecikmediler; kanlar içinde bir adam çıktı samanlar arasından. Bıçağı elindeydi. Soğumuş yarası ayakta durmasına imkan vermeyince yere yığılıverdi. Başgedikli adamın üstüne atıldı, bıçağını elinden aldı. Askerler, karşı koymasına meydan vermeden adamı sımsıkı bağladılar.  
Yere uzatılan ve bir odun demeti gibi kıskıvrak bağlanan Gianetto Sanpiero, başını, kendisine yaklaşmakta olan Fortunato’ya çevirdi. Öfke ve tiksintiyle;
-     Kalleşin oğlu! diye haykırdı.
Çocuk, ondan aldığı paraya artık hakkı olmadığını hissederek gümüş parayı adama fırlattı. Fakat haydut bu harekete aldırmadı bile. Büyük bir soğukkanlılıkla başgedikliye dedi ki;
-     Azizim Gamba, yürüyecek halde değilim; beni şehre kadar götürmeye mecbur olacaksınız.
-     Demin bir yaban keçisinden hızlı koşuyordun; ama merak etme. Seni ele geçirdiğime öyle memnunum ki, bir fersah mesafeye sırtımda taşısam yorulmam. Ağaç dallarından sana bir sedye yapar, kaputunu üzerine sereriz. Crespoli çitliğinde de bir at buluruz.  
-     Pekala, ama sedyeye biraz saman da koyun ki daha rahat edeyim.
Askerlerin bir kısmı, kestane dallarından bir sedye çırpıştırmaya, bir kısmı da Gianetto’nun yarasını sarmaya uğraşırlarken, Mateo Falcone ile karısı, fundalığa çıkan bir patikada beliriverdiler. Kadın kocaman bir kestane çuvalını sırtlamış, iki büklüm ilerliyor, kocası ise biri omzunda diğeri elinde iki tüfekle kurula kurula yürüyordu. Çünkü Korsika’da bir erkeğin, silahlarından başka bir yük taşıması şanına yakışmaz.
Askerleri görünce Mateo’nun aklına gelen ilk şey, bunların kendisini tutuklamaya geldikleri oldu. Ama nereden aklına gelmişti böyle bir şey? Mateo’nun hükümetle ne gibi bir alışverişi vardı ki? İyi bir şöhret sahibiydi. Namuslu bir adam olarak tanınırdı; fakat Korsikalı ve dağlıydı ve dağlı Korsikalılar içinde, vicdanlarını iyice yoklayacak olduklarında orada adam vurmak, bıçak oynatmak gibi birtakım ıvır zıvır keşfetmeyecek pek az kimse çıkar. Mateo’nun vicdanı herkesinkinden müsterihti çünkü tüfeğini bir adama çevirmeyeli on seneden fazla olmuştu. Yine de ihtiyatlı bir adamdı, icap ettiğinde kendisini müdafaa edebilecek bir vaziyet aldı. Karısı Giuseppa’ya
-     Hatun, dedi, çuvalını yere koy, tetik dur.
Kadın, hemen eşinin dediğini yaptı. Mateo omzundaki silahı ona verdi. Elindekini doldurdu, yolun kenarındaki ağaçların dibinden, en küçük bir husumet hareketiyle karşılaştığında kendisini hemen en kalın ağacın arkasına atmaya hazır vaziyette ağır ağır ilerledi. Karısı yedek tüfeğini ve fişekliğini taşıyarak pek yakından eşini takip ediyordu. Çarpışma başladığında bir ev kadınının vazifesi kocasının tüfeklerini doldurmaktır.
Öte yandan başgedikli, Mateo’nun bu şekilde adımlarını saya saya, tüfek elde, parmak tetikte yürüdüğünü görünce çok telaşlandı. Ya kazara Mateo, Gianetto’nun akrabası, yahut dostu idiyse. Onu korumaya kalkışırsa, iki tüfeğinin ateşi, postaya verilmiş mektup kadar emin biçimde en az iki üç askeri temizlerdi. Ya akrabalık dinlemeden kendisini nişanlayacak olursa!  
Şaşkınlık içinde cesurca bir karar verdi, eski bir ahbap sıfatıyla yanına yaklaşıp kendisine meseleyi anlatmak için Mateo’ya doğru tek başına yürüdü; fakat kendisini Mateo’dan ayıran o kısa mesafe kendisine pek uzun göründü.
-     Vay! İki gözüm, neredesin, ne alemdesin yahu? Beni tanıdın mı, hısımın Gamba.
Mateo hiç cevap vermeden öylece durmuştu. Gamba konuştukça, tüfeğinin namlusunu usulca kaldırıyordu. Öyle ki, başgedikli yanına geldiğinde namlunun ucu havaya çevrilmişti.
Baş gedikli elini uzatarak;
-     Merhaba kardeş, dedi, hanidir görüşmedik.
-     Merhaba kardeş.
-     Yolum düştü de sana. Hem hısımım Pepo’ya geçerken bir merhaba diyeyim dedim. Bugün uzun bir takip yaptık ama zahmetimize değdi. Güzel bir av ele geçirdik, Gianetto Sanpiero’yu ele geçirdik.
-     Allah razı olsun. Geçen hafta bir süt keçimizi çalmıştı.
Bu sözler Gamba’nın yüzünü güldürdü.                 
-     Ne yapsın biçare, dedi Mateo, karnı açtı herhalde.
Gamba bu kez biraz küçük düşmüştü. Bu hal üzere sözüne devam etti;
-     Herif aslanlar gibi dövüştü; askerlerimden birini öldürdü. Bu da yetmezmiş gibi Chardon çavuşun da kolunu kırdı; ama üzülmeye değmez, haydudun teki. Herif öyle ustaca saklanmış ki, şeytan bile yerini bulamazdı. Bizim Fortunato olmasaydı, adamı bulamayacaktım.  
Mateo şaşkınlıkla;
-     Fortunato mu? diye haykırdı.
Eşi Giuseppa aynı hayretle tekrarladı;
-     Fortunato!
-     Fortunato ya! Gianetto nah şuradaki ot yığınının altına yatmış, ama bizim Fortunato adamın yerini gösterdi. Dayısı onbaşıya söyleyeceğim, ona bu zahmetine karşılık güzel bir hediye göndersin. Savcıya göndereceğim raporda hem onun adını hem de seninkini anacağım.
Mateo alçak bir sesle;
-     Yazıklar olsun, diye mırıldandı.
Askerlerin yanına gelmişlerdi. Gianetto sedyenin üzerine uzanmış; yola çıkmaya hazırdı. Mateo’yu Gamba’nın yanında görünce horlarcasına gülümsedi; sonra evin kapısına dönüp eşiğe tükürerek;
-     Kalleşin evi! dedi.
Mateo Falcone hakkında bu kalleş sözünü ancak kellesini koltuğuna almış bir adam söyleyebilirdi. Tekrarlanmasına hacet kalmadan, bir bıçak darbesi derhal hakaretin cezasını keserdi. Halbuki Mateo, bitkin bir adam gibi elini alnına götürmekten başka bir şey yapmadı.
Fortunato, babasının geldiğini görünce eve girmişti. Az sonra bir süt çanağıyla dışarıya çıktı. Gözlerini yere indirerek çanağı Gianetto’ya uzattı. Haydut, adamı yerin dibine geçirecek bir sesle;  
-     Defol karşımdan, diye haykırdı.
Sonra askerlerden birine dönerek;
-     Arkadaş, dedi, biraz su ver.
Asker matarasını uzattı, haydut, biraz evvel çarpışmış olduğu adamın uzattığı suyu içti. Sonra ellerini arkasında değil, göğsü üstünde kavuşturarak bağlamalarını istedi. Rahat yatmayı severim diyordu. İsteğini yerine getirdiler, sonra başgedikli hareket işaretini verdi. Mateo’yla vedalaştı. Fakat adamdan bir cevap alamadı. Ovaya doğru hızlı adımlarla yürüdüler.
Mateo, on dakika kadar ağzını hiç açmadı. Tüfeğine yaslanmış, müthiş bir öfkeyle gözlerini oğlundan ayırmıyordu. Çocuk endişeli gözlerle bir anasına, bir babasına bakıyordu. Nihayet Mateo, sakin ama kendisini iyi tanıyanları dehşete sürükleyecek bir sesle;
-     Güzel bir başlangıç, dedi.
Çocuk yaşlı gözlerle, dizlerine kapanmak ister gibi ileri atılarak;
-     Babacığım! diye ağladı.
Fakat Mateo haykırdı;
-     Uzak dur benden!
Çocuk, babasından bir iki adım ötede durdu, taş kesildi ve hıçkırmaya başladı. Giuseppa yaklaştı. Saatin, bir ucu Fortunato’nun gömleğinden dışarıya sarkan kösteğini görmüştü. Sert bir sesle sordu;
-     Kim verdi sana bu saati?  
-     Başgedikli ağabey.
Falcone saati kavradı, var gücüyle bir taşa fırlatarak paramparça etti.
-     Hatun, dedi, bu çocuk benden mi?
Giuseppa’nın esmer yanakları tuğla kırmızısına döndü;
-     Ne diyorsun Mateo? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?
-     Öyleyse bu çocuk, bütün sülalemiz içinde bu kalleşliği eden ilk insandır.
Fortunato’nun hıçkırıkları ve iç çekişleri tekrar hızlandı, Falcone o yaban kedisi gözlerini ondan hiç ayırmıyordu. Nihayet tüfeğinin dipçiğiyle yere vurdu, sonra tüfeği omuzladı ve Fortunato’ya peşinden gelmesini söyleyerek, tekrar fundalığın yolunu tuttu. Çocuk itaat etti.
Giuseppa, Mateo’nun arkasından koşup kolunu tuttu. Kara gözlerini kocasının gözlerine dikerek, titrek bir sesle;
-     Oğlundur, dedi.
Mateo cevap verdi;
-     Karışma. Babası benim.
Giuseppa, çocuğunu bağrına bastı ve ağlayarak kulübesine girdi. Meryem Ana’nın sureti önünde diz çökerek kendinden geçercesine dualar etti. Bu sırada Falcone, patikada iki yüz adım kadar yürüdü. Bir küçük hendek görünce durdu. Hendeğin içine girdi. Tüfeğinin dipçiğiyle toprağı yokladı. Yumuşak ve kazılmaya elverişli buldu.
-     Fortunato, şu iri taşın yanına git.
Çocuk, babasının dediğini yaptı, sonra diz çöktü.
-     Dua et.
-     Babacığım, babacığım, öldürme beni.
-     DUA ET!!!
Çocuk kekeleyerek ve hıçkırarak, Pater ve Credo dualarını okudu. Babası her duanın sonunda yüksek sesle amin diyordu.
-     Bildiğin dualar bu kadar mı?
-     Ave Maria ile teyzemin öğrettiği ilahiyi de biliyorum.
-     Uzun sürer ama ziyanı yok.
Çocuk, ilahiyi bitkin bir sesle tamamladı.
-     Bitirdin mi?
-     Aman babacığım, kıyma! Bağışla beni! Bir daha yapmam! Onbaşı dayıma yalvarır yakarırım, Gianetto’yu affederler.  
Çocuk konuşa dursun, Mateo tüfeğini doldurmuş, Allah taksiratını affetsin diyerek nişan almıştı.
Çocuk ayağa kalkıp babasının ayaklarına kapanmak için son bir gayretle davrandı ama vakit bulamadı. Mateo ateş etti, Fortunato, cansız, yere serildi.
Mateo, cesede bir göz bile atmadan, oğlunu gömmek için bir bel küreği almak üzere kulübeye gitti. Henüz birkaç adım atmıştı ki, tüfek sesi üzerine telaşla dışarıya koşan Giuseppa’ya rastladı. Kadın;
-     Ne yaptın? diye haykırdı.
-     Hak yerini buldu.
-     Çocuk nerede?
-     Hendekte. Şimdi gömeceğim. Bir Hıristiyan gibi öldü. Ruhuna bir ayin yaptıracağım. Damadım Theodoro Bianchi’ye haber verin, gelip bizimle otursun.  

SON
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 2
MÖSYÖ SEGUİN’İN KEÇİSİ - Alphonse Daudet





GİRİŞ

Kitap dediğinin daima eskisi makbuldür. Bu yüzden vaktiyle Kadıköy’deki sahaflara uğramayı pek severdim. Kapaklarına rutubet sinmiş, sayfalarını kurtçukların kemirdiği hoş kokulu kitaplar arasında saatler geçirirdim. Arada bir, birkaç iyi kitaba rastladım mı dünyalar benim olurdu. Büyük keşifler yapmış bir adamın heyecanı ve ciddiyetiyle evime gelir, hazinelerimi büyük bir iştahla tüketmeye koyulurdum. Aman sonu gelmesin diyerek her sayfayı iyice sindiremeye çalışır, bir sonraki sayfaya geçmemek için türlü bahaneler icat ederdim. Mösyö Seguin’in Keçisi’ni böyle bir heyecanla keşfettim.

1943, Remzi Kitabevi nüshası bugün bile kitaplığımın en değerli hazinelerinden biridir. Ona gözüm gibi bakar, ne zaman elime alsam gerçek bir kitap tutmakta olduğum hissine kapılırım.

Çevirmen Sabri Esat Siyavuşgil kitabın önsözüne bakın nasıl başlamış;

“Bir eleştirmen der ki, hikaye anlatmak sanatı Fransızlara vergidir, Fransa’nın hiçbir eyaleti de Provence kadar iyi hikayeci yetiştirememiştir, Provence hikayecilerinin hiçbiri Alpohnse Daudet’le boy ölçüşemez ve Daudet’in en nefis hikayeleri de Değirmenimden Mektuplar isimli eserindekilerdir.”

"Dünyanın en iyi öyküleri bunlardır" demenin dolambaçlı bir yolu… Onun bu değerlendirmesini, şöyle sürdüreyim; “Değirmenimden Mektuplar’daki en muhteşem öykü ise, Mösyö Seguin’in Keçisidir.”

Kendisine derin bir aşkla bağlı olduğumuz bazı sanat eserleri vardır. Mösyö Seguin’in keçisi, benim için böyle bir eserdir. İlk okumamdan aldığım hazzın hatırası, bugün bile hafızamda capcanlıdır ve aradan geçen on üç yıl, bu öyküye olan muhabbetimden hiçbir şey götürememiştir.

Çevirmeninin ifadesiyle; “ebedi baharın sırrına ermiş” bu öyküde beni böylesine saran şey nedir?

Birincisi; her iyi öykü gibi bu öykü de büyük bir insanlık sorununu dile getiriyor, güçlü bir ikilem doğuruyor ve Latinlerin, audi alteram partem (öbür tarafı da dinle) deyişinin hakkını verircesine, olası tüm çözümlere adil davranıyor.

İkincisi; birçok farklı okumalarda, birçok kılıklara bürünüveriyor. Öyle ki, bu öyküyü genç bir delikanlının ailesinden kopuşunun, bir milletin hürriyet mücadelesinin ya da isyankar bir ruhun ıstıraplarının izdüşümü olarak okuyabilirsiniz.

Üçüncüsü; ele aldığı büyük insanlık sorununu öylesine naif, öylesine saf, duru, samimi ve içli bir üslupla dile getiriyor, sizi, ağdasız, zorlamasız, temiz ve tatlı bir üslupla öylesine can evinizden kavrıyor ki, bu öyküden sonra insanın, “hakikat yalındır” diyesi geliyor.

Mümkünse Değirmenimden Mektuplar’ı edinin, oradaki bütün öyküleri okuyun. Mümkün değilse, hiç  değilse, aşağıya sizin için yerleştirdiğim, Mösyö Seguin’in küçük keçisi Blanquette'in öyküsünü okumayı ihmal etmeyin.  

Eser 1866 tarihinde, Alphonse Daudet tarafından yazılmış ve Değirmenimden Mektuplar isimli öykü kitabında neşredilişinin ardından, önce Fransa’da, sonra bütün  Avrupa’da ve dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Öyle ki, Fransa'daki birçok ilkokul çocuğu, bu öyküyü heceleyerek okuma yazma öğrenmişlerdir.

Eser 1943 tarihinde büyük edebiyatçımız Sabri Esat Siyavuşgil tarafından enfes biçimde dilimize kazandırılmış, Remzi Kitabevi tarafından aynı tarihte neşredilmiştir.

Eserde yer alan kimi eski sözcükleri (ki, sayıları pek azdır) yenileriyle değiştirdik, bazı çeviri hatalarını ve söyleyiş bozukluklarını giderdik.

Daudet’in sözleriyle bitireyim; “Parisliler, keşkülünüzü uzatın. Bu kez size hâlis Provence kaymağı ikram ediliyor.”          


MÖSYÖ SEGUİN’İN KEÇİSİ – Alphonse Daudet


Sen hiç değişmeyeceksin, zavallı Gringoire’cığım! Nasıl olur? Sana Paris’in tanınmış bir gazetesinde köşe yazarlığı teklif ediyorlar da sen bunu reddetmeye kalkışıyorsun! Kendine bir baksana, zavallı çocuk! Şu delik deşik mintanına, şu hapı yutmuş pantolonuna, şu açım diye haykıran sıska suratına bir baksana! Güzel kafiyeler uydurmak ihtirası, bak seni ne hale soktu?
Apollon cenaplarının hizmetinde on senedir sadıkane verdiğin emek, bak sana neye mal oldu… Hala da mı utanmıyorsun?
Köşe yazarı olsana, budala! Köşe yazarı olsana! Çil çil liracıklar kazanırsın, Brebant lokantasında karnını doyururusun, külahına yepyeni bir tüy takarak tiyatroların ilk temsil akşamlarında boy gösterirsin.
Nasıl? İstemiyor musun? Sonuna kadar, keyfine göre serbest yaşamak mı istiyorsun? Peki öyleyse. Mösyö Seguin’in keçisi hikayesini bir dinle bakalım. Dinle de serbest yaşamak arzusu insana ne kazandırır, öğren.

Mösyö Seguin’in keçilerinden yana hiç talihi yoktu. Hepsini de, aynı şekilde elinden kaçırırdı. Bir sabah ipini koparan dağa yollanır ve orada kurda yem olurdu. Ne sahibinin okşayışı, ne kurt korkusu bir tek keçiyi bile vazgeçirememişti. Bunlar, herhalde ne pahasına olursa olsun açık havayı ve başıboş gezmeyi seven, hürriyet aşığı keçilerdi.
Hayvanlarının huyundan pek anlamayan zavallı Mösyö Seguin, çok kederliydi:
-     Anlaşıldı, diyordu. Keçilerin burada canı sıkılıyor. Artık istemem, keçi beslemeyeceğim.
Yine de ümitsizliğe düşmedi. Altı keçisi aynı şekilde kaybolduktan sonra, tuttu, bir yedincisini satın aldı. Yalnız bu sefer, alışması kolay olsun diye kart değil, körpe keçi almaya dikkat etti.
Ah, Gringoire, bilsen Mösyö Seguin’in keçisi ne güzeldi! Baygın gözleri, küçük zabitlerinki gibi didon sakalı, pırıl pırıl ayakları, çizgili boynuzları, üstünde harmani gibi uzun beyaz tüyleriyle o kadar güzeldi ki! Neredeyse Esmeralda’nın oğlağı kadar şirindi, hatırlıyorsun değil mi Gringoire? Sonra, yumuşak başlı, sokulgandı. Sağılırken kımıldamaz, ayağını süt kabının içine sokmazdı. Velhasıl, cana yakın bir keçiydi.

Mösyö Seguin’in evinin arkasında, etrafı ak dikenle çevrilmiş bir ağılı vardı. İşte yeni kiracısını buraya yerleştirdi. Onu, çayırın en güzel yerinde, bir kazığa bağladı. Ama ipini de uzun bıraktı. Arada sırada, rahatı yerinde mi diye yoklamayı ihmal etmiyordu. Keçi mutlu görünüyor ve öyle keyifli otluyordu ki, Mösyö Seguin’in ağzı kulaklarına varıyordu. Adamcağız kendi kendine:
-     Nihayet, diyordu, burada canı sıkılmayan bir keçi bulabildim.
Mösyö Seguin aldanıyordu, keçisinin canı sıkıldı. Bir gün dağa bakarak, kendi kendine:
-    Kim bilir dedi, oraları ne güzeldir! Boynumun derisini yüzen şu uğursuz ip olmasa da, fundalıkların içine bir dalsam! Ne hoş olurdu. Çitin içinde otlamak eşeğe veya öküze yakışır! Keçi milletine açıklık lazım!
     O andan sonra ağılın otu kendisine tatsız geldi. Can sıkıntısı başladı. Eridi, sütü azaldı. Onun, böyle bütün gün, ipini çekerek, kafasını dağ tarafına çevirmiş, burun delikleri açılmış, mahzun mahzun, meee! demesi yürekler acısıydı.
     Mösyö Seguin keçisinin bir derdi olduğunu anlıyordu ama ne olduğunu bir türlü kestiremiyordu. Bir sabah, sağılması biterken keçi başını çevirdi ve kendi lisanıyla:
-     Bakın Mösyö Seguin, dedi. Ben burada eriyip bitiyorum. Bırakın da dağa gideyim!
Mösyö Seguin:
- Allahım! Bu da mı? diye haykırdı.
O kadar şaşırmıştı ki, süt kabını yere düşürüverdi. Sonra keçisinin yanına, otların üzerine oturarak:
- Nasıl Blanquette, dedi, beni bırakıp gitmek mi istiyorsun?
Blanquette:
- Evet Mösyö Seguin, diye yanıt verdi.
- Otunu mu az buluyorsun?
- Hayır Mösyö Seguin.
- Galiba ipin kısa geliyor, istersen uzatayım.
- Ne zahmet Mösyö Seguin
- Öyleyse neyin eksik? Ne istiyorsun?
- Dağa gitmek istiyorum Mösyö Seguin.
- Ah Zavallı! Dağda kurt olduğunu bilmiyor musun? Karşına çıkarsa ne yaparsın?
- Tos vururum Mösyö Seguin.
- Kurda senin boynuzların vız gelir. O benim, senden daha bir nice boynuzlu keçilerimi yedi. Zavallı Renaude’u bilirsin. Hani geçen sene buradaydı. Teke gibi güçlü kuvvetli, ne azılı keçiydi. Bütün gece kurtla dövüştü ama sabahleyin kurt onu yedi.
- Vah zavallı Renaude! Ama zararı yok Mösyö Seguin, bırakın beni, dağa gideyim.
- Aman Allahım! Benim keçilerime de ne oluyor? Bunu da kurt elimden kapacak. Ama yağma yok. İste, isteme seni kurtaracağım kâfir. İpini koparmayasın diye seni ahıra kapayacağım. Artık hep orada kalacaksın.
     Bunun üzerine Mösyö Seguin, keçiyi zifiri karanlık bir ahıra götürdü ve ahırın kapısını adam akıllı kilitledi. Kapıyı kilitlemişti ama pencereyi unutmuştu. Seninki arkasını döner dönmez, keçi pencereden atlayıp kaçtı.
     
     Gülersin tabi Gringoire! İnkar etme, ben bilirim. Sen o zavallı Mösyö Seguin’e karşı keçilerin tarafını tutarsın. Ama biraz sabret, sonunda da gülecek misin bakalım.
     Beyaz keçinin dağa gelişi, her tarafta hayranlık uyandırdı. İhtiyar çamlar, o güne kadar keçinin bu kadar güzelini hiç görmemişlerdi. Onu küçük bir kraliçeymiş gibi karşıladılar. Kestane ağaçları, Blanquette’i dallarının uçlarıyla okşayabilmek için yerlere kadar eğiliyorlardı. Yolunun üstünde katır tırnakları açıyor ve ellerinden geldiğince güzel kokmaya çalışıyorlardı. Bütün dağ, ona bayram yaptı.
     Bizim keçinin ne kadar mutlu olduğunu bir düşün Gringoire! Artık ne ip var, ne de kazık. Onu, keyfinin istediği gibi sıçramaktan, otlamaktan alıkoyacak hiçbir şey yok. Asıl otun bolluğu oradaydı. Ta boynuzlarını aşacak kadar, azizim! Hem ne ot! Lezzetli, ince, diş diş, bin bir çeşit nebatın mahsulü. Hele çiçekler? Maviş maviş kocaman boru çiçekleri, uzun kırmızı yüksük otları, sarhoş edici usareleri taşan bütün bir yabani çiçek ormanı!
     Beyaz keçi, bunların arasında, yarı sarhoş, ayakları havada, yere dökülmüş yapraklarla kestanelere karışarak, bayır aşağı yuvarlanıp duruyordu. Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalkıyor, haydi yallah, yine çalıların, yeşilliklerin içine dalıyor, fırt bir kayanın üstüne çıkıyor, fırt bir hendeğin dibine atlıyordu. Bir aşağı bir yukarı, her yere burnunu sokuyordu. Sanki Mösyö Seguin, dağa on keçi birden salıvermişti.
Çünkü Blanquette’in hiçbir şeyden pervası yoktu.
     Bir sıçrayışta koca koca selleri aşıyor, aşarken de su ve köpük içinde kalıyordu. Sonra, sırılsıklam, gidip düz bir kayanın üstüne uzanıyor, güneşte kurunuyordu. Bir seferinde de, ağzında bir çiçek, yaylanın kenarına kadar geldi ve aşağıda, ta aşağıda, ovada, Mösyö Seguin’in evini ve ağılını gördü. Bu manzaraya katıla katıla güldü:
-     Ne de küçükmüş! dedi. Nasıl olmuş da sığmışım!
Zavallıcık, kendisini o kadar yüksekte görünce, dünyaya bir türlü sığamaz olmuştu.
Velhasıl, Mösyö Seguin’in keçisi çok güzel bir gün geçirdi. Öğleye doğru, sağa sola koşarken, bir yabani asmayı kıtır kıtır yiyen bir sürü dağ keçisinin arasına düştü. Bizim beyaz elbiseli kaltak, ortalığı birbirine kattı. Kendisine yabani asmanın en lezzetli parçasını ikram ettiler. Hele erkekleri görme. Bir çıtkırıldım oldular ki. Hatta dahası var Gringoire ama, aramızda kalsın. Siyah tüylü, genç bir dağ keçisi galiba, Blanquette’in hoşuna gitmek şerefine mazhar oldu. İki sevdalı, bir iki saat ormanın içinde kayboldular. Birbirlerine ne söylediklerini öğrenmek istersen git de, yosunların altında belirsiz dolaşan geveze kaynakları sorguya çek.
      Ama birdenbire hava serinledi, dağ menekşe rengi bağladı; akşam olmuştu. Küçük keçi şaşırıp kaldı:
-     Ne çabuk!
Aşağıda tarlalar sise gömülmüştü. Mösyö Seguin’in ağılı, hemen hemen kaybolmuştu; küçük evin yalnız tüten bacasıyla çatısı görünüyordu. Blanquette, ağıla dönen bir sürünün çıngırak seslerini dinledi, içi burkuldu. Yuvasına dönen bir akdoğan, geçerken kanatlarıyla ona sürtündü, içi titredi. Sonra dağda bir uluma duyuldu:
-     Uuuuuu! Uuuuuu!
Aklına kurt geldi; bütün gün çılgın gibi, kurdu hiç düşünmemişti. Yine o anda, ovanın ta dibinden bir boru sesi işitildi. Bu, bizim Mösyö Seguin’in başvurduğu son çareydi.
Kurt:
-     Uuuuuu! Uuuuuu! diye uluyordu.
Boru:
-     Eve dön! Eve dön! diyordu.
Blanquette, bir an, geri dönmek istedi ama kazığı, ipi, ağılın çitini hatırlayınca, bu hayata daha fazla katlanamayacağını, dağda kalmanın hayırlı olacağını düşündü. Artık boru sesleri de kesilmişti.
Keçi tam arkasında bir yaprak hışırtısı duydu. Döndü ve karanlıkta kısa ve dimdik iki kulakla, pırıl pırıl yanan bir çift göz gördü. Bu, kurttu. Koskocaman, hareketsiz, kıç üstü oturmuş, küçük beyaz keçiye bakıyor ve onu gözleriyle şimdiden yiyordu. Nasıl olsa yiyeceğini bildiği için hiç acele etmiyordu. Yalnız, keçi yüzünü kendisine dönünce, fena fena gülmeye başladı:
-     Hah! Hah! Mösyö Seguin’in küçük keçisi!
Sonra kocaman kırmızı diliyle, kav rengindeki sarkık dudaklarını yaladı. Blanquette mahvolduğunu anladı. Bir an, bütün gece dövüşüp de ancak sabah olunca kurdun karnına giren koca Renaude’un macerasını hatırladı ve beyhude yere uğraşmaktansa, hemen yutuluvermenin daha hayırlı olacağını düşündü. Sonra bundan vazgeçti, kafasını kıstı, boynuzlarını uzattı, müdafaaya hazırlandı. O Mösyö Seguin’in kahraman keçisi değil miydi ya! Kurdu öldürmek ümidine kapılmamıştı, keçiler kurtları öldüremezler, ama Renaude kadar dayanabilip dayanamayacağını anlamak istiyordu.
Nihayet canavar, keçinin üzerine yürüdü. Küçücük boynuzlar da harekete geçti. Ah yavrucuk! Var kuvvetiyle nasıl karşı koyuyordu. Belki on defa, yalan söylemiyorum Gringoire, belki on defadan da fazla, kurdu gerileyip nefes almaya mecbur etti. Bu bir dakikalık aralıklarda bile kâfir obur, hemen o güzelim otlardan bir parça koparıyor, sonra, ağzı dolu dolu, yine kavgaya tutuşuyordu. Bu, bütün gece devam etti. Mösyö Seguin’in keçisi bazen parlak gökyüzüne, yıldızların kaynaşmalarına bakıyor ve kendi kendine:
-     Ah ne olur, diyordu, şafak atıncaya kadar dayanabilsem!
Yıldızlar birbiri ardı sıra sönüp kayboldu. Blanquette boynuzlarına, kurt dişlerine yüklendi. Ufukta solgun bir ışık peyda oldu. Çiftliğin birinde kısık sesli bir horoz öttü. Can vermek için sabahı bekleyen zavallı hayvancık:
- Çok şükür! dedi ve kan lekelerinin benek benek ettiği o güzelim beyaz postuyla, boylu boyunca yere serildi. O zaman kurt, küçük keçinin üzerine atıldı ve onu parçalayıp yedi.
     Allahaısmarladık Gringoire!
     Dinlediğin hikayeyi ben uydurmadım. Şayet bir gün, olur da Provence’e gelirsen, bizim rençberlerden sık sık şunu duyarsın: Mösyö Seguin’in keçisi bütün gece kurtla boğuştu, sonra sabah olunca kurt onu yedi. Beni iyi dinliyor musun Gringoire; sonra sabah olunca kurt onu yedi.

SON
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 3
KANUN ÖNÜNDE - Franz Kafka






GİRİŞ

Kafka hakkında ne söylenebilir ki? Dönüşüm, Şato ve Dava isimli eserlerini okumayanlar, bence hemen edinip okumalılar. Katıksız bir fantastik eser okumak isteyenlere Dönüşüm'ü bilhassa öneririm. İşte meşhur açılış cümlesi; 'Bir gün tedirgin uykularından uyanan Gregor Samsa, kendisini yatağında devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.'

Kanun Önünde, Kafka'nın en kısa ve en meşhur öyküsüdür. Yüzlerce farklı yerli ve yabancı gazetede yüzlerce kere basılmış, üzerine çok şey yazılıp çizilmiş, çok şey konuşulmuştur. Siz de okuyun, siz de konuşun.  

KANUN ÖNÜNDE - Franz Kafka

Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek istediğini söyler. Kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. Adam düşünür taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar; "Belki," der kapıcı "ama şimdi giremezsin."

Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki; "Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam."

Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. "Nihayet kanun kapısıdır, herkese, her vakit açık bulunması gerekir" diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp, onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisinin, giriş iznini koparıncaya kadar beklemek olduğuna karar verir.

Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanıbaşına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır Kapıcı'yı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar. Ama büyük kişilerinki gibi kayıtsızlıkla sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda Kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyveremeyeceğini yeniden açıklar.

Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, Kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hani Kapıcı verilenlerin hepsini alır ama bir yandan da; "Bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum demeyesin diye" der.

Taşralı Adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur Kapıcı'yı. Öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken giderek yaşlanır. Kendi kendisine homurdanıp durur. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı Kapıcı'ya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, onlara bile kendisine yardım etmeleri, Kapıcı'nın gönlünü yapmaları için dil döker.

Sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar Kapıcı'ya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından, Kapıcı'ya el eder. Aradaki boy farkı zamanla Taşralı Adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır Kapıcı.

"Hala nedir öğrenmek istediğin bakalım?" diye sorar; "Amma da açgözlüymüşsün!" der. Adam bunun üzerine; "Benim bildiğim, herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki nasıl oluyor da, bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?"'

Kapıcı, adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır; "Çünkü yalnızca senin içindi bu kapı. Gideyim de kapayayım artık."

SON
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 4
İTALYAN HAVA KUVVETLERİNİN REYKJAVİK'TE PÜSKÜRTÜLÜŞÜ - Halldor Laxness





GİRİŞ

Çocukken atlasları çok severdim. Elime türlü renklerde ispirtolu kalemler alır sabahtan akşama kadar atlas paralardım. Kocaman devletler, küçücük şehirler, dağlar, dereler, çöller, nehirler, kıstaklar, boğazlar gözümde büyür büyür, kocaman bir evren olurdu.

Her erkek çocuğu gibi ben de askeri meselelerle bilhassa ilgileniyordum. Bu yüzden en sevdiğim atlaslar tarihe ilişkin olanlarıydı. Zira tarih dediğimiz, savaşlardan başkası değildir. Kendime haritada stratejik mevkiler belirler, küçücük kafamda türlü çeşit harekat planları yapar, oraya buraya hayali ordular çıkarır, ele geçirdiğim her toprağı ispirtolu kalemle çizip karalar, kağıttan imparatorluğumun harita üzerindeki yayılışını izlemekten büyük haz duyardım.

O zamanlar pek merak ettiğim, pek çok düşlediğim bazı diyarlar vardı ve bunlardan biri de İzlanda'ydı. Bu küçücük ülkeyi nereye koysam olmuyordu. Tarıma ve yerleşime elverişsiz arazilerle, devasa buzullarla kaplı, tenha ve işe yaramaz bir ada olduğunu biliyordum oranın. Ama ansiklopedilerden devşirdiğim yalapşap bilgiler bana İzlanda'ya dair başka şeyler, ve ama pek sevimli şeyler de öğretmişti. Bu yüzden hiçbir emperyal düşümde, İzlanda'ya dokunmadım.

Yıllar sonra, dilimizde pek nadir karşılaşılabilecek o tuhaf seçkilerden birinde -ismi İSKANDİNAV ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ idi- bir İzlanda öyküsüne rastladığımda, bu küçük ada devletiyle ilgili düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. O öyküyle beraber, atlaslara olan inancım azaldı. Bu uzak adanın sıcak insanlarından biri, bana pek yakın bir öykü anlatıyordu. Bu öyküyle, haritaların o karmaşık işaretler sistematiği orta yerinden çatırdadı, sarı turuncu dağ silsilelerinde, yeşil mavi akarsularda, tuhaf paralel ve meridyen çizgilerinde  aşina olduğumuz insan yüzleri belirdi. Taşın toprağın değil, insanın coğrafyasıydı bu, ve bana atlasların öğretemeyeceği şeyler fısıldıyordu.

İzlanda'nın yetiştirip bağrına bastığı ve dünyanın, nobel edebiyat ödülüyle onu bir vatandaşı gibi benimsediği büyük İzlanda'lı yazar Halldor Laxness'i saygıyla selamlıyorum.

Dünya edebiyatı, küçük küçük öykülerle vücut bulmuştur; hepsi de tek bir insan kadar sıradan ve ama tek bir insan kadar zengin öykülerdir bunlar. Bu öykü de, kuşkusuz onlardan biridir. Onu burada, Yekta Ataman'ın güzel Türkçesiyle sizlere sunmaktan onur duyuyorum.     


İTALYAN HAVA KUVVETLERİNİN REYKJAVİK’TE PÜSKÜRTÜLÜŞÜ - Halldor Laxness

İzlanda, ordusu bulunmayan tek ülkedir dünyada. Bu yüzden üniformasız yaşamaktadır bu yoksul ada ulusu, hem de bu acayip giysilerin tüm rütbe ve işaretlerine aldırış etmeksizin.

Ama üniformalar hiç bilinmeyen şeyler değildir İzlanda’da. Dinsel Kurtuluş Ordusu, yurt dışından trompetler ve pirinçten yapılmış nefesli sazlar getirttiğinde, ulusa ilk üniformaları da bağışlamıştı. Bir süre sonra polisler de üniformayı benimsemişler, sonraları postacılara da Küba devrimcilerinin üniformalarından verilmişti. En sonunda, ülkenin bilgiç geçinen otel yöneticileri de kendilerini gösterince, İzlanda’da bir de piccolo kurumu oluşmuş, bu İtalyan rütbesinin işaretleri çok şık bir üniformaya oturtulmuştu. Bu rütbe, oynak ringa balığı nafakası üstüne, martılar ve balinalar gibi, oldum bittim kumar oynayan bu soğuk ülke milletinden hiç mi hiç saygı görmemişti.  

İtalya’daysa durum oldukça değişiktir. O ülkede bir adam üniformasızsa, adamdan sayılmaz. En yüksek rütbeli adam, en acayip tür kumaştan, en inanılmaz renk ve desenli, en tuhaf kılaptan kurdeleli, tüylü, püsküllü, süslü üniforması olan adamdır; uzun konçlu çizmelerin, kuru ve sıcak havalarda dahi giyilmesi gerektiğini söylemek bile abestir.

Kafalı adamlar, bir sürü incik boncukla, kıvır zıvırla süslü gülünç giysilerle, milleti uzak çöllerde savaşmaya iten o kör tutku yüzünden, İtalya’nın ulusal servetinin neredeyse tamamen çarçur edildiğini söylerler. Roma’da Via Nazionale’de ilk kez gezintiye çıkan bir acemi yabancı, rastladığı ilk kişinin bir piccolo olduğunu hemen fark eder. Ne var ki hepsi bu değildir. Çöl aşıklarıdır bunlar, yani Faşistlerin ta kendisi; tantanalı giysilerine karşın, suratlarındaki o önemli ve vakur görünüşe dikkat etmemek elde değildir.

Ama geliniz biz yine İzlanda’ya, üniformaların derin anlamlarını bilmeyen, rütbe farklarını önemsemeyip balinaların ve öteki deniz canavarlarının tutkusunu yeğleyen –ki buna kuzey’in en renkli yaratığı olan ringa balığı bile tanıktır- bu garip adanın ulusuna dönelim.

Anlatılacak hikaye, yazın, yunusların Nautholsvik kıyılarına üşüştüğü sıralar geçmiştir. Olup bitenler Reykjavik’teki Hotel Geysir’e alınan yeni bir yardımcı çocukla ilgilidir. Bu yardımcı çocuğun adı Stefan Jonsson idi. Otelin büfesindeki kız, onun için şöyle delibozuk bir şiir söyleyip duruyordu;

Stebbi kaldırımda durup saman çiğniyordu
Saman çiğnenmeyecekti, çiğnemeseydi samanı Stebbi
Çiğnedi samanı, saman Stebbi

Üniforması ve İtalyan piccolo rütbesi dışında, o ilkbahar delikanlılığa daha yeni girmiş basbayağı bir çocuktu Stebbi. Yaşına göre boyu da zekası da ortadaydı. İzlanda’da yetişen her şey gibi şirin mi şirindi. Herkesi kendi eşiti sayar, herkese yardım için can atardı. Elinden gelen her şeyi yapmaya çalışır, herkesten de aynı şeyi beklerdi.

Şimdi bir de cafcaflı üniformaları içindeki İtalyan Faşistlerini görelim. Kendi ülkelerinde büyük bir içtenlikle sevilirler, saygı görürler. Yakışıklı ve gözde kişiler olduklarından, çöldeki çıplak zencileri boğup öldürecek zehirli gaz makinelerini gözleri kapalı işletecek denli kahraman ve yurtseverdirler. Böylece tüm dünya tanık olacaktır onların utkusuna. Kara barbarların kahramanlığa elverişli ülkesine indirilmeden önce, ak barbarlara ne cici giysilere sahip bulunduklarını, ne denli yakışıklı olduklarını göstermek istemişlerdi. Giderek, çölleri yönetmek için böylesi bir ustalığı olan kişilerce, dünyayı dize getirmenin pek doğal olacağını düşünüyorlardı. Bundan ötürü, bir gün, atladıkları gibi uçaklarına, topluca inip cicilerini gösterebilecekleri türlü çeşitli ülkeler seçtiler kendilerine.

Bu talihli ülkelerden biri de İzlanda’ydı. İtalyan Faşist uçaklarının büyük bir filosu, Vatnagardar’a indi. Her uçakta en aşağı gıcır gıcır iki üniforma vardı. Gecelerin en aydınlık olduğu, kırlarda düğün çiçeklerinin açtığı bir zamanda gelmişti konuklar. Uçaklarından dışarıya çıkar çıkmaz, gelişleri onuruna İzlanda’nın boydan boya aydınlatıldığını, her yörenin çiçeklerle donatıldığını Roma’ya bildirdiler. Danimarka’da yaşayan, ama büyük uluslara hayran İzlandalı bir tarihçi, bu telgrafların içeriğini pekiştirmek amacıyla Danca bir kitap yazdı. Başlarının üzerinde uçakların homurtusunu duyar duymaz ada yerlilerinin Büyük Güç’e karşı ne denli iyi davrandıklarını, sevinç ve şaşkınlıktan kendilerinden geçtiklerini, yabancıların tümünün başkentin sokak ve alanlarına döküldüklerini, yaşlı gözlerle birbirlerini öptüklerini belirtti.

Gel gör ki, şan ve ünün utkusu başka, gerçek başkadır. Gerçek olan şuydu ki, o gün akşama doğru, ana caddede postacılara, ya da otel yamaklarına benzeyen yabancılar kalabalığı arasında doğru dürüst yürümek dert olmuştu. Konuk yabancılar pırıl pırıl üniformalarıyla kaldırımda durup, ellerini kollarını savurarak konuşuyorlardı. Bazı serin kanlı yurttaşlar, kalabalıktan sıyrılıp öfkeyle; “ne arıyor burada Allahın belası züppeler?” diyorlardı. Hepsi bu.

Faşist subaylar kentin otellerine yerleştirilmişti. İşte tam o gün, Hotel Geysir’deki işine yeni başlayan Stebbi, piccolo üniformasını sırtına geçirmişti. İtalyan Faşistlerinden küçük bir topluluk da, Stebbi’nin üniformasına benzeyen giysileriyle aynı otele inmişlerdi.

Üniforması içinde kasılan Stebbi, otelin giriş kapısında durmuş, eleştiren gözlerle yabancıların üniformalarına bakıyordu. “Tenete, capitano, magnore” diyorlardı birbirlerine. Az buçuk İtalyanca da bilirdi Stebbi.

Otelde gürültü patırtı gırla gidiyordu. Sanki karşısındaki bir sağırmış gibi, birbirleriyle bağıra çağıra konuşuyorlar, konuşurken de ellerini kollarını savurup duruyorlardı. Yemek yerken dudaklarını şapırdattıkları, dişlerini emdikleri ve dillerini kesmek ister gibi bıçakları yaladıkları için garsonlar onları özel bir öfkeyle karşıladılar. Bir puro yakacak olsalar hangi ucunu ısırıp deleceklerini bilmiyorlar, genellikle yanlış ucu seçiyorlardı. Çok geçmeden, onların şuradan buradan toplanmış ve Atlantik’in ortasında denize atılacak serseriler topluluğu olduğunu düşünmeye başladılar.

Yemek salonundaki uzunca bir masada yiyeceklerdi yemeklerini. Konuşurken çıkardıkları patırtı yanında başkalarının konuşması mırıltı kalıyordu. Salona ikişer ikişer girerek, yemek masasında rütbe sırasına göre oturmuşlardı; böylece üniformaların saçmalığı masanın bir ucundan öteki ucuna değin kademe kademe yükseliyordu.

Masaya en son gelen Pittigrilli adında kara gözlü, kibar görünüşlü biriydi; göğsü öylesine ileri fırlamıştı ki, her adımda sanki geriye kaykılacakmış gibi oluyordu. Noel Ağacı olabilmesi için, gelin tellerinden süsler noksandı üstünde. İçeriye girer girmez, yurttaşları rap diye ayağa kalkmışlar, topuklarını vurmuşlar, oturmaları emredilinceye dek dilsiz kesilmişlerdi. Stebbi bunun iyi bir spor olduğunu sandı.  

Garsonlar Pittigrilli’yi topluluğa ziyafet çeken birisi kabul ederek, çorbayı masanın ta öteki ucundan vermeye başladılar. Buna uygun olarak, etli yemeği de Pittigrilli’den en uzakta bulunan ilk adama verdiler elbette. Anlaşılması güç bazı nedenlerden ötürü konuklar arasında bir patırtıdır koptu. Garsonlar üçüncü turda da yemek dağıtma sırasını değişmeyince, Pittigrilli’yle yanındakiler ayağa kalktılar, başgarsonu çağırıp onunla kısa süre en güzel İtalyancayla –bir dakikada dört yüz sözcükten çok- konuştular, hem de elleriyle, ayaklarıyla birlikte. Başgarson, “teşekkür ederim” deyip saygıyla eğildi.  

Derken otelin yöneticisiyle konuşmak istediler. Bu tuhaf gösteri bir süre daha sürüp gitti ve sonra oturup yine yemeklerine döndüler. Sıra daha sonraki yemeğe gelince, öncekilerde olduğu gibi, garsonlar alışkanlıkla Pittigrilli’yi yine en sona bırakarak dağıttılar yemeği. Bunun üzerine Pittigrilli ayağa kalkarak adamlarına yemek salonunu terk etmelerini emretti. Garsonlar olsun, öteki masalarda yemek yiyenler olsun dumanı tüten sıcak yemeklerinden birerle kol uzaklaşan topluluğa büyük bir şaşkınlıkla baktılar.

O akşam İtalyan konsolosu otele gelerek, yemek dağıtımında Pittigrilli’ye öncelik tanınmadığı takdirde konunun Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatine arz olunacağını başgarsona bildirdi.

Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi ve bu konuda garsonlarıyla görüşeceğine söz verdi. Ama garsonlar parayı ödeyecek kişinin Pittigrilli olduğunu sandıklarını, ülkedeki lokantaların geleneğine göre parayı ödeyecek kişiye yemeğin en son verildiğini söylediler. Konsolos büyük bir coşkuyla; “Parayı ödeyen Benito Mussolini’dir” dedi.

Başgarson “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi. “Ama yurttaşlarınız geldiğinden beri İngilizleri otelimizde ağırlayamıyoruz. Dudaklarını şapırdatarak yemek yiyen kimselerle birlikte kalamazlarmış.” Konsolos; “bu beni ilgilendirmez” dedi, “Pittigrilli’yi küçümseyen Mussolini’yi küçümser, unutmayın.” Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek bir kez daha saygıyla eğildi. Konuşma bitmişti.

Ertesi gün, Stebbi öğleyin paydos etti. Hava çok güzeldi, otelin giriş kapısı ve kaldırımlar güneş içindeydi. Stebbi kapının önünde duruyordu. Henüz üniformasını çıkarmak istemiyordu, çünkü güneş altın kaplamalı düğmelerinde, klaptanlı kemerinde, bir kase gibi başına oturan ve çenesinin altından bağlanmış altın yaldızlı kepinde pırıl pırıl parlıyordu. Kendi yaşındaki başka delikanlılar iş tulumları ve golf pantolonlarıyla gelip geçerken, üniforması içinde orada durmak çok hoştu. Bazen genç kızlar da yanından geçmiyor değildi hani.  

Otelden iki Amerikalı çıktı. Stebbi’ye merhaba dediler, durup sigaralarını yaktılar ve gitmeden önce Stebbi’ye de bir sigara verdiler.

Hayır, hayır, içeriye girip üstünü başını değiştirmeye, yine olağan, hatta olağandan da öte bir kişi olmaya hiç niyeti yoktu. Stebbi’nin üstelik sigarası da vardı. Bir de sigarasını yakabilseydi süksesi tam olacaktı. Şimdi kim ona “Saman Stebbi” diye laf atabilirdi? Hayır, güneşin altında on dört yaşında bir delikanlı görünüşüyle, kaldırımda kusursuzluk örneği duruşuyla, sigarası ve üniformasıyla bir tanrı gibiydi o.

Otele doğru bir adam geliyordu yürüyerek, ayağına çabuk, omuzları geriye doğru çekik. Üstünde tıpkı Stebbi’ninkine benzeyen üniforması, bir elinde sigara, öteki elinde de ince kamış bir değnek vardı. Pittigrilli’ydi bu. Pek doğaldır ki, kendisiyle üniformasını düşündüğünde Stebbi’ye de, üniformasına da aldırış ettiği yoktu.

“Merhaba Pittigrilli” dedi Stebbi, Amerikanvâri. Sıkı fıkı dostmuş gibi bir elini Faşist’in omzuna koydu; ne de olsa aynı üniformayı taşıyorlardı. Caddenin ve tüm evrenin içinde kendilerinin birer büyük adam olduklarını sanıyordu. “Kibrit?” diyerek, öteki eliyle dudakları arasındaki yanmamış sigarayı gösterdi.

Stefan Jonsson, bir adamın, bir anda, hem de öğle güneşinin alnında, dostça bir selamlaşmadan sonra böyle birdenbire vahşileşebileceğini hiç mi hiç düşleyemezdi. Bir saniye içinde İtalyan’ın yüzündeki görünüş dehşet saçan bir şoka, felakete ve korkuya dönüştü, sanki karşısında hançerini çekip kaldıran bir sinsi katil varmış gibi. Stebbi’nin ağzındaki sigarayı çekip aldı, yere attı, derken elindeki kamış değnekle çocukcağızın yüzüne yüzüne vurmaya başladı. Stebbi’nin rüyalarının sonuydu bu.

Baskı ve zorbalığa pek az ulusun İzlandalılar kadar efendice katlanabildikleri yaygın bir görüştür. Yüzyıllardır kendilerine yapılan zorbalıkları hoşgörüyle karşılamış, başkaldırmadan yaşamışlardır.

Devrimden anladıkları da diğer uluslardan hayli farklıdır. İzlandalılar en fazla acıtan kamçıyı öpmeye her zaman hazırdırlar ve en inanılır yardımcıların, en güvenilir koruyucuların, kendilerine en acımasız davrananlar olduklarına inanırlar. Ama bu baş eğici ada halkının, bazen kendilerine öğretilenleri, efendiliği, boyun eğmeyi ve zorbaya saygıyla eğilmeyi  unuttuğu zamanlar da olmuştur. Darbenin esinlediği asil ve bencil olmayan nedenleri düşünecek yerde içgüdüsel olarak karşılıkta bulundukları da olur.
Bugün, ulusun yaşamında başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak denli ender, ama en mutlu saatler yaşanıyordu.

General Pittigrilli, kamıştan değneğiyle Stefan Jonsson’u döver dövmez, çocukcağız generalin üzerine atılıp bir güreşçi gibi sımsıkı kavradı. Bu karşılığa alışık değildi general. Çünkü İtalya’da otellerin yardımcı çocuklarının, memleketin üstün kişilerine saldırmaları görülmüş şey değildi. Generalle Stebbi arasında bir itiş kakıştır başladı. Çok geçmeden caddenin ortasında buldular kendilerini. Her yönden bu eğlenceyi yakından görmek için bir kalabalıktır sökün etti. Stefan Jonsson, çöl kahramanına karşı bir üstünlük gösteriyordu. “Mamma mia” diye bağıran general, boylu boyunca tozlu caddeye uzandı; otelde yardımcılık eden çocuk tutup yere vurmuştu onu.

İşte o zaman, toplanan kalabalık Faşistin güç durumda kaldığını anladı. Birkaç iyi yurttaş yardıma geldiler, generalin ayağa kalkmasına, üstündeki tozları silkelemesine yardım ettiler. Stebbi’yi uzaklaştırdılar ve ona gözden kaybolmasını söylediler. İzlandalılar her zaman kavgayı yitirenden yanadırlar; yenik düşene yardım ederler, üstünü başını temizlerler; belki bu, tüm yeniklere karşı ta derinden duydukları bir acıma duygusundan ileri gelmektedir.  

Ama çöl kahramanı Pittigrilli, kendisini yine ayakta bulunca, Stefan Jonsson’dan kurtulup üstüne başına çeki düzen verince, öncekinden daha cesur kesildi. Otelin giriş kapısı boşluğunda ellerini ayaklarını oynatarak, parmaklarını açıp kapayarak güldür güldür konuşmaya başlayınca, kapılar pencereler açıldı, çevresindeki kalabalık, gösterdiği hüneri seyre koyuldu. Çoğu kişi Mussolini’nin geldiğini sandı. Ama kuru gürültüye kulak asmayan iki İngiliz, ellerini ceplerine sokup arka kapıdan sıvıştılar. Stefan Jonsson da ortalıktan toz olmuştu. Bu yüzden kimse Pittigrilli’nin neler dediğini anlamıyordu.  Yardımı olur diye soğuk su ve birkaç kutu kibrit getirmişlerdi ona ama ikisinin de hiçbir yararı olmadı.

O akşam İtalyan konsolosu yine geldi otele. Öncekinden daha ciddiydi bu kez. Mussolini’nin şerefiyle oynanmıştı İzlanda’da. İtalyan Faşizminin kutsal silahlarının gerekirse birkaç dakika içinde denizin dibine gömebileceği bu kahrolası ada ülkesinde, la gloria della patria ayaklar altına alınmıştı. İtalya’da hiç mi hiç tanınmayan, aşağının aşağısı bir piccolo, la grandissima eternissima patria della gloria ile oynamıştı. Bu konu yalnızca Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatine arz olunmamalı, aynı zamanda öç alınması için son kertesine değin götürülmeliydi, Danimarka Kralı’nın tacı pahasına olsa bile.

Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek eğilirken, oteldeki birkaç İngilizin valizleriyle birlikte sıvıştıkları görüldü. İşte o zaman barış konferansı başladı. Genel Kurmay elbette Danimarka Kralı’nın tacından tahtından olacağı noktasına pek önem vermiyordu, ama olup bitenler yüzünden hükümetin Mussolini’den resmen özür dilemesi istendi. Bazı uzlaştırıcılar Mussolini’nin böyle bir özür dilemeyi yanlış anlayacağını ileri sürdüler.

Derken Pittigrilli, hiç olmazsa otel yöneticisinin kendisinden özür dilemesini istedi. Uzun araştırmalardan sonra otel yöneticisinin, kentin dışında bir yerlerde çulluk avlamakta olduğu öğrenildi. Gel gelelim, adam kendisinin bu işe bulaştırılmamasını istiyordu; yardımcı çocuğu işe yerleştiren kendisi değil, başgarsondu. Stebbi’nin sorumluluğu, olsa olsa ona ait olabilirdi. O zaman Pittigrilli, yardımcı çocuğun derhal işten çıkarılmasını istedi. Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi.

Stebbi o sırada evinde günün yorgunluğunu çıkarıyordu. Olup bitenlerin ne anlama geldiğinden hiç haberi yoktu. Bir yabancı, burnuna vurmuş, o da karşılık vermiş, yabancı dövüşü yitirmişti. Evet, o kör olasıca da üniformalıydı, doğru. Ne olmuş yani? Stebbi’nin de üniforması vardı. O adam dövüşü yitirse bile, onun kendisine kin besleyeceğini düşünemiyordu. Stebbi de çok dövüş yitirmişti ama karşılaştığı kişilere hiç kin beslememişti. İnsanlar dövüşürken birinin yitirip ötekinin kazanması pek doğaldır. Eninde sonunda olacağı budur. Hayır, önemli hiçbir şey olmamıştı. Olup bitenleri daha o akşam unutmuştu Stebbi.

Ertesi sabah hava çok güzeldi. Üniformalı faşistler uçaklarına atladıkları gibi gittiler ve bir daha İzlanda’ya dönmediler. Stefan Jonsson sabahleyin otele çalışmaya gitti, üniformasını giyip kepini başına geçirdi; otelde her şey alışık olduğu gibiydi. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Birisi ona dün İtalyan Hava Kuvvetleri’nin Reykjavik’te püskürtülmüş olduğunu söylese hiç anlamayacaktı. Ama bildiği bir şey vardı; otelin büfesindeki kızdan, Gunna’dan hiç hoşlanmıyordu. Aptal kız, altın düğmeleri, altın yaldızlı kepi olan bir delikanlıyı nasıl pohpohlayacağını bilmiyordu. Ona Saman Stebbi demek fırsatını hiç kaçırmıyor, yanından ne zaman geçecek olsa, içinde “çiğnedi samanı Saman Stebbi” ifadesi geçen o delibozuk şiiri söylemekten kendini alamıyordu.     

SON
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 5
BİR DÜŞ MÜYDÜ? - Guy de Maupassant




GİRİŞ

Maupassant, ismini öykü sanatındaki başlıca tarzlardan birine verecek kadar etki etmiştir sanatımıza. Çehov ya da Maupassant tarzı hikayecilik ifadelerini duymayan pek az edebiyat tutkunu vardır.  

Poe, Kuzgun (The Raven) üzerine kaleme aldığı bir incelemesinde, aşktan ve ölümden daha etkileyici, daha sarsıcı, daha derin bir insani olgu olmadığını söyler.

Sahiden yeryüzünde, insanı aşk ve ölüm kadar sarsan başka bir şey var mıdır? Biri her şeydir, öteki hiçbir şey ve bu ikisi arasındakinden daha derin, daha etkili bir tenakuz tasavvur edilemez.

Evrendeki her şey, kendi doğasının nihai ereğine erişmek yolunda tabii bir eğilim duyar. Aşk ne denli tutkulu ve ölüm ne denli dehşetli verilirse, bu iki olgunun doğaları o denli yetkince ortaya konmuş olur. Tutkuyu alır, dehşetle sıkı biçimde tokuşturursanız ortaya çıkan tantana okurunuzu bir duygu selinde boğmaya yetecektir.

Aşkın tabiatında çılgınca bir sevgi, ışıltılı bir varoluş duygusu, bir tamlık, bütünlük vardır. İnsan bütün bir evrenle kucaklaşmıştır, Schiller’in ifadesiyle yeryüzünün bereketli memelerinden doğasına en yaraşır gıdalarla beslenmekte, palazlanmaktadır.

Sonra birden ölüm o dehşetli yüzünü gösterir. Mutluluğumuzun beyhude bir hayal olduğu anlaşılır, kesafeti insani varoluşumuzu kat be kat aşan derin bir hüznün kollarına düşülür, ağlayışlar, inleyişler arasında varlığımız lime lime dağılır. Aşkın pembe mavi göklerini kara kızıl alazlar kuşatır.


Sevgilinin ölümü, trajedimizin pınar başıdır. Bu temayı işleyen pek az becerikli yazar hüsrana uğramıştır. Ama Maupassant’ın başarısı, bu muhteşem tenakuza bir başka büyük olguyu, aldanışı katarak bütün öngörüleri – ve hatta Poe’ninkini dahi- aşan bir ışıltı sergiliyor. Bunca kısalığına rağmen insanı bu denli sarsması bundan olsa gerek.

İnsanın trajik durumu, iç dünyasıyla dışarısı arasındaki derin yarığın farkına vardığı an başlar. Yunanlılar, insanlara türlü oyunlar oynayan, eziyetler eden kör kaderden, kurnaz tanrılardan söz etmeyi pek severlerdi. Sophokles’in Oidipus’u her şeyi bilir bir adamdır ama trajedisi bilgisizliğinden kaynaklanmış, bilmeden öz babasını öldürmüş, öz anasıyla evlenmiştir.


Aşağıdaki öykü, trajedimizin bir indeksini sunuyor. Bu kısa öyküde, bir sanat eserini başarılı kılan şeylerin pek çoğunu bir arada göreceksiniz.

Onu, temiz ve lezzetli bir Türkçe ile dilimize armağan eden Ayşe Gorbon’a şükranlarımı sunuyorum.


BİR DÜŞ MÜYDÜ?- Guy de Maupassant

Onu delice sevmiştim!

İnsan neden sever? İnsan neden sever? Ne tuhaf insanın dünyada sadece tek varlığı görmesi, zihninde sadece tek bir düşünce, kalbinde tek bir tutku ve dudaklarında tek bir isim olması. Sürekli olarak üste çıkan, bir pınardaki su gibi ruhun derinliklerinden dudaklara yükselen bir isim, insanın durmadan tekrarladığı, aralıksız, her yerde, bir dua gibi fısıldadığı bir isim.

Size hikayemizi anlatacağım, çünkü sevdanın her zaman aynı olan bir hikayesi vardır. Onunla karşılaştım ve onun yumuşaklığıyla, okşamalarıyla, kollarının arasında, onun sözleriyle yaşamaya başladım; ondan gelen her şeyle öylesine sarılıp sarmalanmış, bağlanmış ve soğnulmuştum ki artık yaşlı dünyamızda gece mi gündüz mü olduğuna, ya da canlı veya ölü olup olmadığıma aldırmıyordum.

Sonra öldü. Nasıl mı? Bilmiyorum; artık hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir akşam eve sırılsıklam geldi, çünkü şiddetli bir yağmur yağıyordu ve ertesi gün öksürmeye başladı, bir hafta sonra yatağa düştü. Ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama doktorlar geldi; yazdılar ve gittiler. İlaçlar alındı ve bir takım kadınlar bunları ona içirdi. Elleri ateşliydi, alnı yanıyordu, gözleri parlak ve üzgündü. Onunla konuştuğumda bana yanıt verdi, ama ne dediğini hatırlamıyorum. Her şeyi unuttum, her şeyi, her şeyi! Öldü o,  öldü ve ben onun ince, zayıf iç çekişini çok iyi hatırlıyorum. Hemşire; “Ah! dedi ve anladım, anladım.

Artık hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şey. “Eşiniz mi?” diyen bir papaz gördüm ve bana sanki onu aşağılıyormuş gibi geldi. Öldüğü için artık hiç kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktu ve papazı geri çevirdim. Çok nazik ve şefkatli bir başkası geldi ve benimle onun hakkında konuştuğunda gözyaşlarına boğuldum.

Cenaze hakkında bana danıştılar, ama dediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum, tabutu ve onu tabutun içine çivilerlerken çekicin sesini anımsadığım halde.

Gömüldü! Gömüldü! O! O bir çukura! Birileri geldi… kadın arkadaşlar. Bir bahane uydurup kaçtım. Koştum, sokaklarda yürüdüm, eve gittim ve ertesi gün bir yolculuğa çıktım.

Dün Paris’e döndüm ve odamı yeniden gördüğümde –odamızı, yatağımızı, mobilyalarımızı, ölümden sonra bir insanın yaşamından geriye kalan ne varsa her şeyi- öylesine vahşi bir keder saldırısına uğradım ki, pencereyi açıp kendimi sokağa fırlatasım geldi. Bu eşyalar arasında, onu içine almış ve korumuş olan, fark edilemez çatlaklar arasında onun, derisinin ve nefesinin binlerce atomunu bulunduran duvarlar arasında daha fazla duramazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım ve tam kapıya yaklaşırken, her gün dışarı çıkarken kendine baştan aşağı bakabilmek, ufak çizmelerinden bonesine kadar, tuvaletinin iyi görünüp görünmediğini, yerinde ve güzel olup olmadığını görmek için oraya koyduğu büyük aynanın önünden geçtim.

O kadar sık yansıdığı aynanın hemen önünde durdum … o kadar sık, o kadar sık ki, onun yansıması içine işlemiş olmalıydı. Gözlerim onu tamamen içeren ve onu benim kadar, benim tutkulu bakışlarım kadar sahiplenen aynaya –o düz, derin, boş cama- takılmış halde, titreyerek duruyordu. Sanki o aynaya aşık gibi hissettim kendimi. Dokundum, soğuktu. Ah, hatıralar! Keder verici ayna, yanan ayna… insanların böyle işkence çekmesine neden olduğu için korkunç ayna! Ne mutlu kalbi içindeki her şeyi unutan, ondan önce geçen her şeyi, orada kendine bakmış veya muhabbetinde, sevdasında yansımış her şeyi unutmuş olan kişiye. Nasıl da acı çekiyorum!

Bunu bilmeden, bunu istemeden çıktım ve mezarlığa gittim. Onun sade mezarını buldum, üzerinde şu sözler yazılı beyaz bir mermer haç:

Sevdi, sevildi ve öldü.

Orada, aşağıda, çürümüş! Ne korkunç! Alnımı toprağa yaslayıp ağladım ve orada uzun bir süre durdum, uzun bir süre. Sonra havanın karardığını gördüm ve tuhaf, delice bir istek, ümitsiz bir aşığın isteği kavradı beni. Geceyi, son geceyi, mezarının üzerinde ağlayarak geçirmek istedim. Ama görülür ve çıkartılırdım. Nasıl ayarlayacaktım? Kurnazlaştım ve o ölüler kentinde dolaşmaya başladım. Yürüdüm de yürüdüm. Ne kadar da küçük bu kent, diğeriyle, içinde yaşadığımız şehirle karşılaştırıldığında. Yine de ölüler sayıca yaşayanlardan ne kadar fazla. Aynı zamanda gün ışığını gören, pınarlardan su ve bağlardan şarap içen, ovalardan ekmek yiyen dört kuşak için yüksek evlere, geniş caddelere ve daha fazla yere ihtiyacımız var.

Ama ölülerin bütün kuşakları için, bize kadar inmiş olan o insanlık merdiveni için, neredeyse hiçbir şeye gerek yok, neredeyse hiçbir şeye! Toprak onları alır ve unutuluş onları yok eder. Elveda!

Aniden mezarlığın sonunda, en eski kısmında uzun zamandır ölü olanların toprakla karıştığı, haçların kendilerinin çürümüş olduğu, muhtemelen yarın yeni gelenlerin konacağı kısımda olduğumu anladım. Bakımsız güller, güçlü ve siyah selvilerle doluydu. İnsan etiyle beslenen, umutsuz ve güzel bir bahçe.

Yalnızdım, yapayalnız. Böylece yeşil bir ağacın altına çömeldim ve kendimi kalın ve koyu renkli dalların arasında tamamen gizledim. Gemisi batmış birinin bir kalasa tutunması gibi, bir ağaç gövdesine sarılarak bekledim.

Hava bir hayli karardığında sığınağımı terk ettim ve o ölü insanlarla dolu toprakta yumuşak, yavaş ve sessizce yürüdüm. Uzun bir süre etrafta dolandım, ama onun mezarını yeniden bulamadım. Kollarımı uzatıp, ellerim, ayaklarım, dizlerim, göğsüm ve hatta başımla mezarlara çarparak, onunkini bulamadan ilerledim. Yolunu arayan kör bir adam gibi el yordamıyla yürüdüm; taşlara, haçlara, demir çitlere, madeni çelenklere ve solmuş çiçek demetlerine dokundum! İsimleri, parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirerek okudum. Ne gece! Ne gece! Onu yeniden bulamıyordum.

Ay yoktu. Ne gece! İki mezar arasındaki o dar yollarda dehşet verici şekilde ürkmüştüm. Mezarlar! Mezarlar! Mezarlar! Sadece mezarlar! Sağımda, solumda, önümde, çevremde, her yerde mezar vardı. Birinin üzerine oturdum, çünkü daha fazla yürüyemeyecektim; dizlerime öylesine güçsüzdü. Kalbimin atışını duyabiliyordum… ve başka bir şey daha duydum. Ne? Şaşırtıcı, isimsiz bir ses. Zifiri gecede mi, yoksa giz dolu toprakta, insan cesetleriyle tohumlanmış toprakta mıydı? Etrafıma bakındım, ama orada ne kadar kaldığımı söyleyemem; dehşet, soğuk ve korkuyla donup kalmıştım, bağırmaya hazır, ölmeye hazır bir şekilde.

Üzerinde oturduğum mermer parçası kıpırdıyormuş gibi geldi bana. Kesinlikle kıpırdıyordu, yukarı kaldırılıyordu sanki. Yandaki mezarın üzerine sıçradım ve gördüm, evet, kesinlikle daha demin terk ettiğim taşın yukarı kalktığını gördüm. Sonra ölü ortaya çıktı, çıplak bir iskelet, eğik sırtıyla taşı yukarı itiyordu. Hava zifiri karanlık olduğu halde onu oldukça net gördüm. Hacın üzerinde şöyle yazıyordu;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant yatmaktadır. Ailesini severdi, nazik ve saygıdeğerdi ve Tanrı’nın lütfuyla öldü.

Ölü adam da mezar taşına yazılmış olanları okudu; sonra yoldan bir taş aldı, küçük, sivri bir taş ve harfleri dikkatle kazımaya başladı. Bunları yavaşça yok etti ve gözlerindeki boşluklarla kazınmış oldukları yere baktı. Sonra, bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla, oğlanların fosforlu bir kibritin ucuyla duvarlara çizdikleri satırlar gibi parlayan harflerle şunları yazdı;

Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant istirahat etmektedir. Zalimliğiyle babasının ölümünü çabuklaştırdı, çünkü mirasına konmak istiyordu, karısına işkence etti, çocuklarına acı çektirdi, komşularını aldattı, soyabildiği herkesi soydu ve sefil bir şekilde öldü.

Ölü adam yazmayı bitirince, yaptıklarına bakarak kıpırdamadan durdu. Arkama dönünce bütün mezarların açılmış, içlerinden ölü bedenlerin çıkmış olduğunu ve hepsinin mezar taşlarına akrabaları tarafından yazılmış satırları yok ederek, bunların yerine gerçekleri yazdığını gördüm. Hepsinin komşularına acı çektiren, kötü niyetli, namussuz, iki yüzlü, yalancı, çapkın, belalı, kıskanç insanlar olduklarını, çalmış, dolandırmış, her türlü onur kırıcı, her türlü iğrenç hareketi yapmış olduklarını gördüm. O iyi babaların, o sadık eşlerin, o fedakar oğulların,o iffetli kızların, o dürüst tüccarların, ulaşılamaz denilen o erkek ve kadınların hepsi aynı anda, ebedi ikametgahlarının sınırında, yaşarken herkesin haberdar olduğu veya habersizmiş gibi gözüktüğü gerçeği, korkunç ve kutsal gerçeği yazıyorlardı.

Onun da mezar taşına bir şeyler yazmış olması gerektiğini düşündüm; artık hiç korku duymadan, yarı açık tabutlar arasında, cesetler ve iskeletler arasında koşarak, hemen bulacağımdan emin şekilde, ona doğru gittim. Hemen tanıdım onu, sarılmış kumaşla kaplı yüzünü görmeden de; ve kısa bir süre önce;

Sevdi, sevildi ve öldü

kelimelerini okuduğum mezar taşında, şimdi şunları gördüm;

sevgilisini aldatmak için bir gün yağmurda dışarı çıktığında üşüttü ve öldü.

Görünüşe göre beni, sabahleyin, mezarın üzerinde baygın yatarken bulmuşlar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 900
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ 6
İŞARET MEMURU – Charles Dickens






GİRİŞ

      Barry Norman, David Lean’in muhteşem sinema şaheseri Arabistan’lı Lawrence için, “başrol oyuncusu çöldür” der. “Mekan”, bütün sanat yapıtlarının, özellikle öykü ve roman sanatının mihenklerinden biridir ve bu kavramın sırrına vakıf olan bir yazar, kalem ustalığına erişmek yolunda en güçlü kalelerden birini düşürmüş olur. Benden gotik edebiyatı tanımlamam istense, birkaç sıra dışı olay, birkaç sıra dışı insan ve MEKAN derim, bu sonuncusunu da işin başına koyarım.  Lovecraft okurları bilirler, bu büyük ustanın birçok eserinde mekandan başka bir şey anlatılmaz.

     Mekanın bütün esere damgasını vurduğu birçok büyük şaheserler vardır. Vaktiyle Andre Gide’in Isabelle’ini okuduğumda, böylesine gerçekçi bir öykünün, bende nasıl olup da bu denli fantastik duygular uyandırabildiğini kendime sormuş, sonunda bu olağanüstü öykünün baş kişisinin, olayların geçtiği evden başkası olmadığını ve eserin bütün esrarının söz konusu evden kaynaklandığını teşhis etmiştim.

     Kafka’nın Şato’su da bir mekan eseridir. Bu zorlu romanı birçok kereler, hem notlar alarak, sayfaları karalayıp paralayarak okuduğum halde, sırrına bir türlü vakıf olamamıştım. Sonunda bir inceleme yazısında, Şato romanına konu edilen mekanın, çiğnenip duran bir sakız gibi sürekli yüzey değiştirdiğini okuduğumda kafam dank etti.

     Bu kısa listeye Poe’nin “Usher Evinin Çöküşü” öyküsünü, Borges’in “Babil Kitaplığı” öyküsünü ve Dickens’in, aşağıda size sunmakla iftihar ettiğim “İşaret Memuru” isimli öyküsünü de katın.

     Dickens insanoğlunun yetiştirdiği en büyük romancılardan biridir. Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Hugo’nun yanı başında durur. Ama ne birincisinin melankolisini ve hastalıklılığını, ne ikincisinin vaazvâri üslubunu ne de üçüncüsünün hamasetini taşır. Upuzun romanlarında insan dediğimiz varlığın en canlı, en yalın, en tabii ve neşeli örneklerinden düzinelercesi akıp gider.    

     Dickens’in hiçbir eseri beni “İşaret Memuru” kadar sarsmadı. Bunun sebeplerinden biri, eserde “mekan” denen sırlı kavramın etkili biçimde kullanılıyor olmasıdır. Bu öykü üzerine çokça düşündüm ve sonunda öykünün geçtiği mekanın, içerdiği olağanüstü hadiseleri meşrulaştırdığını şaşırarak gördüm.
.
      Ancak mekanın, bu öyküdeki etkisini idrak edebilmek için, başarılı bir edebiyat eserinde bulunması gereken diğer bir önemli faktörü; zaman faktörünü de işin içine katmak gerekiyor. Bu iki kavram; zaman ve mekan, Dickens’in İşaret Memuru’nun düğüm noktalarıdır. Kavrayışı yüksek olan ve öyküyü, layık olduğu titizlikle okuyup değerlendiren her arkadaşım bana bu konuda hak verecektir.

     Yine de, sağlam bir olay örgüsü olmadan hiçbir başarılı öykü yazılamaz. İşaret Memuru'nun olay örgüsü öylesine kuvvetli ki, mekan ve zaman konusunda elde ettiği başarı dahi gölgede kalıyor. Bu öyküyü okuduğumda hissettiğim ilk şey dehşet duygusuydu. Öykü tüylerimi diken diken etti, zihnimi uzun süre oyaladı ve bendeki fantastik edebiyat bilincine köklü katkılarda bulundu. Şimdi dönüp düşündüğümde, Dickens’in, başarılı bir fantastik öyküde bulunması gereken birçok unsuru ustalıkla teşhis edip kullandığını görüyorum, kendisi bir fantastik edebiyat yazarı olmadığı halde.

      Öyküyü dilimize kazandıran Ülkü Demirtepe’ye şükranlarımı sunuyorum.     



İŞARET MEMURU – Charles Dickens

- Merhaba aşağıdaki!

Adam kendisine seslenildiğini duyduğunda, elindeki kısa sopaya sarılı bir işaret flamasıyla kulübesinin önünde duruyordu. Bulunduğu yerin doğal yapısı göz önüne alınacak olursa; insan, sesin geldiği yön konusunda adamın kuşku duymasının mümkün olmayacağını düşünürdü; ama başının hemen üstünde, benim durduğum dik yarın tepesine bakmak yerine, tam aksi yöne dönüp tren hattına baktı. Davranış biçiminde olağandışı bir şey vardı ama ben tüm çabama rağmen ne olduğunu ifade edemeyeceğim. Bedeni derin çukurda gölgede kaldığı ve olduğundan küçük göründüğü, bense tam yukarısında, onu henüz görmeden kızıl günbatımı parıltısına gömüldüğüm ve elimi gözlerime siper etmek zorunda kaldığım dik yarın tepesinde durduğum için, davranışının dikkatimi çekecek kadar olağandışı olduğunu biliyorum.
- Merhaba aşağıdaki!

Tren hattına bakıyorken tekrar dönüp gözlerini yukarı kaldırınca, tam tepesinde beni gördü.

-Sizinle konuşmak için aşağıya inebileceğim bir yol var mı?

Cevap vermeden yukarıya, bana baktı. Beyhude sorumu hemen tekrarlayarak ona baskı yapmak istemediğim için, ben de yukarıdan ona baktım. Tam o sırada toprakta ve havada belli belirsiz bir sarsıntı oldu. Sonra da, sanki zorla aşağıya çekiliyormuşum hissiyle beni geriye sıçrata güçlü bir sarsıntıya ve hızla üzerime doğru gelen bir harekete dönüştü. Hızlı trenin bulunduğum yere kadar yükselen buharı, önümüzden geçip kır panoramasında dalgalanarak gittikten sonra aşağıya baktığımda, tren geçerken salladığı flamayı sopasına sararken gördüm.
Sorumu tekrarladım. O sırada kımıldamadan bana bakıyor gibiydi; küçük bir duraksamadan sonra işaret flamasının sarılı olduğu sopayla, durduğum yere iki üç metre uzaklıktaki bir noktayı işaret etti. Ona seslendim; “Tamam!” Sonra çabuk çabuk o yöne doğru ilerledim. Orada çevremi kolaçan edince, tepenin dik yamacı yarılarak yapılmış, engebeli, yılankavi bir biçimde aşağıya inen bir patika buldum ve onu izledim.
Bu daracık patika çok derine iniyordu ve olağanüstü sarptı. Kaynağın bulunduğu kayalıklara oyulan yol, aşağıya doğru indikçe daha da ıslaklaşıyor ve balçıklaşıyordu. Patikayı işaret eden adamın garip bir isteksizliğini ya da zorlandığı havasını aklıma getirecek zamanı tanıdığından, yolun kâfi derecede uzun olduğunu anladım.

Zikzaklar çizen patikadan, tekrar görebileceğim seviyeye indiğimde, adamı ortaya çıkmamı bekleyen bir tavırla, trenin az önce geçmiş olduğu rayların arasında dururken buldum. Sol eli çenesine dayalıydı ve sağ eli de sol dirseğini destekliyordu. Davranışında öyle bir bekleyiş ve dikkat vardı ki, şaşırarak bir an durdum.  

Yeniden aşağıya doğru yürümeye başladım ve tren hattı seviyesine ininceye kadar adımlarımı iyice hızlandırdım. Daha da yaklaşınca, onun, oldukça kalın kaşları ve siyah sakalları olan soluk benizli bir adam olduğunu gördüm. Görev noktası şu ana kadar hiç görmediğim kadar ücra ve kasvetli bir yerdeydi. Dört bir tarafı, bir parça gökyüzü dışında bir şeyin görünmesine izin vermeyen, eğri büğrü taşlardan örülü, üzerinden sular damlayan ıslak bir duvarla çevriliydi; bir yöndeki perspektif, bu koca hapishanenin çarpık çurpuk uzantısıydı; öteki yöndeki daha kısa perspektif ise, siyah tünelin daha da kasvetli ağzında kasvetli bir kırmızı ışıkla son buluyordu. Muazzam büyüklükteki yapıda haşin, bunaltıcı ve ürkütücü bir hava vardı. Bu yuvarlak ağızdan o kadar az güneş ışığı kendine girecek yol buluyordu ki, toprakta ölüm kokusu vardı; ve yaşadığım dünyayı terk etmişim gibi içimi ürperten buz gibi sert bir rüzgar, bir ucundan girip öteki ucundan çıkıyordu.

O, hareket etmiyordu ama ben ona dokunacak kadar yaklaştım. O zaman bile gözlerini benimkilerden ayırmaksızın bir adım geriledi ve elini kaldırdı.

"Burası çok ıssız bir görev yeri" dedim, "ve yukarıdan bakarken çok dikkatimi çekti. Nadiren bir ziyaretçi uğruyordur herhalde; arzu edilmeyen bir seyreklikte değildir umarım."
O benim şahsımda, tüm yaşamı boyunca dar sınırlar içinde kapatılıp sonunda serbest kalarak bu büyük işlere karşı merakı yeni uyanmış bir adam gördü sadece. Bense zaten böyle görünmeyi amaçlayarak onunla konuşuyordum; ancak kullandığım sözcüklerden emin olmaktan uzağım; çünkü bir konuşma açmaktan mutlu olmamam bir yana, adamda cesaretimi kıran bir şey de vardı.
     
Tünelin ağzına yakın olan kırmızı ışığa doğru çok tuhaf bir bakış yöneltti ve sanki bir şey kaçmış gibi orayı gözleriyle iyice kolaçan ettikten sonra bana baktı. O ışık görevinin bir parçası mıydı, değil miydi? Alçak bir sesle cevap verdi; “Benim görevim olduğunu bilmiyor musunuz?”
Sabit bakışlarına ve kasvetli yüzüne göz atınca, aklıma onun bir insan değil, bir hayalet olduğuna dair uçuk bir düşünce geldi. Aklında bulaşıcı bir hastalık düşüncesi olabilir miydi, diye o zamandan beri akıl yürütüyorum.

Bu kez geri adım atan bendim. Fakat bu hareketi yapmamla, gözlerinde bana karşı gizli bir korkunun varlığını sezmem bir oldu. Uçuk düşüncemi bir bozguna uğrattı.
- Bana bakıyorsunuz, dedim kendimi gülümsemeye zorlayarak, sanki benden korkuyor gibisiniz.
-Kuşkularım var, diye cevapladı, daha önce sizi görüp görmediğime dair.
-Nerede?

Daha önce bakmış olduğu kırmızı ışığı işaret etti.

-Orada mı? dedim.

Beni dikkatle izlerken, sorumun karşılığını verdi; “evet”

- Aziz dostum, ben orada ne yapayım? Ne derseniz deyin, ben orada asla bulunmadım, buna yemin edebilir misiniz?

-Sanıyorum yemin edebilirim, diye yanıtladı, evet, edebileceğimden eminim.

Tavrı netleşti, tıpkı benimki gibi. Sözlerimi hazırlanmış ve iyi seçilmiş sözcüklerle yanıtladı. Orada yapacak o kadar çok işi var mıydı? Evet, başka bir deyişle üzerinde yeterince sorumluluk vardı, ama ondan talep edilen dakiklik ve dikkatti, bedenen yaptığı iş hemen hemen hiçe yakındı. Sinyal ışıklarını değiştirmek, ayarlarını yapmak, ara sıra şu demir kolu çevirmek; bedeniyle yapmak zorunda olduğu işlerin hepsi bundan ibaretti. Bana fazlaca önemli gibi gelen uzun ve yalnız saatlerle ilgili olarak da, sadece hayat düzeninin kendisini böyle biçimlendirdiğini ve buna alışmış olduğunu söyleyebilirdi. Bu çukurda kendi kendine bir dil öğrenmişti; tabii bu dili sadece teoride bilmeye ve o dilin telaffuzuna ilişkin fikirlerini kabaca biçimlendirmiş olmaya, o dili öğrenmek denirse. Aynı zamanda bayağı kesir ve ondalık kesirlerle de uğraşmıştı. Biraz da cebir denemişti; ama hem şimdi hem de çocukluğunda, rakamlarla arası pek iyi değildi.
Görev başındayken her zaman bu rutubetli hava koridorunda kalması gerekli miydi ve o yüksek taş duvarların arasından güneş ışığına hiç çıkamaz mıydı? Eh, bu zamana ve şartlara bağlıydı. Bazı durumlarda tren hattına öbür şartlardan daha az bağlı olurdu ve aynısı gece ile gündüzün belli saatleri için de geçerliydi. Hava açıkken bu çukurdaki gölgelik yerden çıkmak için fırsat kollardı; ama elektrikli zille çağrılması her zaman ihtimal dahilinde olduğu