| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
Gece Çöktü Suriçi'ne 17.01.2007, 0:44 |
|
|
1.Bölüm
Gecenin Körü
Millet Caddesi, gecenin bir uzvu gibi uzayıp gidiyordu. Yolları, tramvay raylarını ve kaldırımları ince, sarı bir soğuk misali sarmalamış ışıklar doğuran gece lambaları, yüksek ve çıplak ağaçlarla beraber saf tutarak dizilmişlerdi.
Cemşit elleri ceplerinde, hızlı hızlı yürüyordu.
Koşmuyordu... Koşarsa yakayı ele verebilirdi. Zira muhakkak birileri onu polise ihbar etmişti. Cemşit’i açık pencereden içeriye girmeye çalışırken gören çığırtkan mahalle sakini, o sokağı debdebenin keskinliğine uyandırmıştı. Uykunun gölgelerine çekilmiş pencereler birer birer mahmur ışıklarla kamaşmış, sokak ansızın ve beklenmedik bir ivedilikle uykuyu üzerinden atıvermişti. Cemşit tırmandığı yağmur suyu borusundan zar zor inmeye çabalarken, kalbi paslı bir zemberek gibi boşalmıştı. Kulaklarında zonklayan sıcaklık, gecenin soğuğunu kızıla sıvayacak kadar aşırıydı. Ona doğru olanca hızıyla yaklaşan adamın küfürleri – ki Cemşit hala emin değildi; çünkü adamın sadece haykırdığını duymuştu- hala aklının içinde yankılanıyordu.
Pencerelerde ardı ardına yanan ışıkları fark ettiğinde telaşa kapılmış ve ikinci kat hizasında boruyu bırakıp yere kapaklanmıştı. Yere sert bir biçimde düştü ve el bileklerini incitti. Buz gibi kaldırım taşları avuç içlerine battı ve apartmanların arasında sıkışmış daracık sokakta telaşla koşmaya başladı. O koşarken pencereler açılıyor, küfürler ediliyor; arkasında kalmış apartmanların giriş kapıları açılıp öfkeli insanlar peşinden hınca hınç koşuşturuyorlardı.
Gerçekten felaket bir gece olmuştu. Cemşit, peşine takılan sinirli kalabalığı atlatabilmek için bir o sokağa bir bu sokağa sapmış, boş evlerin karanlık bahçelerinde soluklanıp, cami avlularındaki servilerin arkalarına saklanmıştı. İki saat boyunca Haseki ile Fındıkzade arasında ölümden kaçar gibi koşmuştu. Hapishane damı altına bir daha girmek, onun için ölümü bile komik kılacak bir yıkım olacaktı.
Sonunda Haseki Devlet Hastanesi’ne çıkan yokuştan Millet Caddesi’ne nefes nefese inmiş ve yolun karşı tarafına geçip, Pazartekke’ ye ulaşmayı amaç edinerek koşturmaya koyulmuştu.
Aldığı nefesler bünyesini dinlendirdikçe sakinleşti. Attığı her adıma karşılık, ciğerlerinden boğazına tırmanan yangı dinginleşti. Bir müddet, beynindeki vaveylanın uğultusunu bastırmaya gayret ederek kşoar adımlarını ağırlaştırdı. Nihayet aklı ona koşmaması gerektiğini salık verdiğinde epey bir mesafe katetmişti. Çapa Tıp Fakültesi Ana girişi civarındaydı. Geniş caddenin iki yanında boyunları bükük leylekler gibi dikilen heybetli lambalar, taşıtların terk ettiği yolun üzerine, kış sıcağına benzer sarı bir aydınlık örtüyordu. Yola bakan cepheleri tuhaf bir intizarla sabahı bekleyen apartmanların kaldırıma açılan katlarında, ince bir beyazlık salan pano ışıklarının cansız huzmeleri asılıydı. Raylar boştu… soğuk demirlerin sızlanmaları sayılabilecek bir vızıltı düşüyordu elektrik tellerinden. İleriye doğru hafifçe tırmanan Millet Caddesi, kendisine ufuk çizgisi bellediği o garip bombeli çizginin arkasında, Pazartekke’nin bitimine işaret eden yıkık surların dibinde bitiveriyordu. İstanbul’un özü de öyle…
O saatte dışarıda olan insanların kendisine bön bön bakmaları üzerine Cemşit mantığına hak verdi, koşmayı bırakarak ellerini cebine soktu ve yürümeye başladı. Ne var ki bu yeterli değildi. Polis faktörü halen çok canlı ve sahiciydi. Bir ekip arabası onu arıyor, çevre karakollara telsiz mesajları gönderiliyor olabilirdi. Otuz metre kadar ilerisinde karakolu görünce, aklına bu olasılığın hiç te yabana atılamayacağı gerçeği yerleşti. Caddenin tüm ışıkları ona çevrilmişti sanki. Tüm aleniliğiyle ortadaydı. Avcılar için açık hedefmiş gibi hisseti kendini. Hızlı bir kararla aşağı meyleden bir sokağa saptı ve Vatan Caddesi’ne inen, içine kapanık ve somurtkan yolu, aşağıya doğru izledi.
Uykuyu dışarıdan gözetlemek çok derin ve kabul edilebilir hissiyat sınırlarını zorlayan bir duygudur. Çünkü öyle bir durumda insan kendisinden dahi çekinecek bir vaziyet görmez. Dert yada tasa hep uykunun görünen yüzünün arkasına tıkılmıştır adeta. Huşu… İşte bu maneviyata en çok yaklaşılan an budur. Ruhunuz bedenden kurtulmuşçasına genişleyiverir. Birdenbire huzurun andaçlarından birine sahip olur, ötesinden berisinden karıştırdığınız dünya halini elinizin tersiyle itiverirsiniz. Kafanızın içinde dır dır eden bilcümle sesin sindiğini ve onlarsız geçen zamanların hoşluğuna atfedilen övgülerin fırfırlı endamını hoşlukla kabul ettiğinizi anlarsınız. Cemşit uykunun en derin diplerine oyulmuş bir delikte sessizce büzülüp bekleyen İstanbul’un içinde, bu acayip duyguyla dolanıyordu.
Ciğerlerine incecik bir soğukla makyajlanmış havayı çekti. Tenhalığın bilgeliği üzerine bir şiir neşreder gibiydi rüzgar. Eserini geceyle yoğurmuş ve soğuğu da tam kıvamında serpiştirmişti sokak sokak...
Cemşit dinlenmek için bir parka girdi. Yanına bir köpeğin tünediği belediye bankına oturdu. Az önceki vakayı unutmuştu. Artık hisleri oturduğu bankın soğumuş ahşabından vücuduna akın eden ürpertiye ve alnına çarpıp saçlarını yakan esintiyle bir olmuş uykusuzluğa odaklanmıştı.
Suriçi’nde başınıza dert olabilecek gece insanlarına rastlamayacağınız köşeleri biliyorsanız öncelikle kendini şanslı sayın. Zira gece sizi meşum rüzgarlarıyla sarmalar ve ezelden ebediyete uzanan masalsı tarihinde bir anı olarak saklamaya koyulur.
Çağlardan ırak bir hikayedir İstanbul... Suriçi...
Nice zenginlikler ve zenginler görmüş, ihtişam çanlarının hiç bitmeyecek sanılan tozlu çınlamalarını barındırmış, yedi cihana ibret olmuş; kıskanılmanın kibriyle, azametli duvarlarını rengarenk boyamış; efsaneler yaratmış, efsaneler yaşamış, sahiplerini yüzüstü bırakıp, kendisini yeni sahiplerin kollarına atmıştı. Nice kahraman, aydın ve kalleş barındırmış, istismarı bir silah ve yeri gelince bir ekmek kapısı – hatta zenginliğin dayanağı misali kullanan vicdansız insanlara tahammül etmiş, pek çok faziletli insanı ağırlamış; erdemin ve ihsanın yuvası olduğu kadar, zevki sefanın mis kokulu yatağı gibi arzulanmış ve dahi nazlanmış… Dünya’nın merkezi olduğu çağlar boyunca kötülük sadece savaşlarla uğramamış bu kente. Yalnızca zenginliği ve ihtişamı için vahşetin demir eldivenleri altında, kuzeyden güneye giden barbar ordularının hoyratlığıyla ezilmemiş. Gözün görmediği günahkarlar ve günahlar gezinmiş derin ve ışıksız dehlizlerinde. Cehennemin dipsiz alemlerine uğursuz kapılar açmak isteyenleri insanlar hiç bilmemiş. Fatih bu kentte minareler dikerken, hoşgörü ve adaleti kaftanının altından geniş ölçeklerle sunarken, saf kötülüğü de def etmeye kendini memur eylemiş.
Ve şimdiye kadar hiçbir tarihçi bunları yazmaya cesaret edemedi. Ne ki, celladın keskin kılıcından kurtulmayı bir şekilde başarmış yezitlerin yaşadığını bilsinler...
Cemşit aldığı son nefesin ciğerlerini buz gibi bir dokunuşla yokladığını hissetti. Bir an titredi ve kafasını kaldırarak, parkı aydınlatan lamba direğinin tepesine baktı. Upuzun ve yükseldikçe incelen metal direğin en üstüne altı halojen lamba monte edilmişti. Var güçleriyle yanıyorlardı. Direğin tepedeki merkezinden yayılan kör edici sarı ışıklar, parkı, banı lamba direği olan bir çadır misali çepeçevre sarmıştı. Etrafa, rüzgarda salınan tüllere benzer yumuşak ışıklar uzanıyordu. Gece adeta sarı ve donuk aydınlığı belirtmek için yaratılmış ve kasten karartılmıştı. Böyle bakınca, gece bir eşlikçi olarak adlandırılabilirdi; sessiz ve gözleyen bir sırdaş...
Cemşit çevresine yayılmış tülsü aydınlığın parkın alçak duvarlarının, kaldırım taşlarının ve alçıdan yapılmış girift havuzun sert bir fırçayla taraklanmış gibi duran dokusunun üzerinde yüzen dalgalarını gözledi. Bu tanımlaması güç ışık kumaşları o denli ince ama o kadar sağlam görünüyordu ki, adeta ardında hapis kalmış gibi kıvranan geceyi içinde hapsetmiş gibi bir cansızlık sızdırıyordu içinden… Uçraktı… Ardından kafasını ağır ağır kaldırdı. Etrafını çevrelemiş ve parkın bir karış üzerinde süzülen pussu aydınlığın yukarılarda şeffaf halinden sıyrıldığı ve o içinden havayı bile geçirmiyor gibi görünen ışıkların ihtişamla sarılaştığı yere, direğin en tepesine baktı. Kor gibi yanan, omuz omuza durmuş lambaları daha iyi görmeye çalıştı. Lambaların sarı ışığıyla, gecenin habis karanlığı arasında bir şey görmüştü...
Bir karaltı... Bir gölge...
Kalbine ansızın yüksek miktarda kan pompalandı. Berisinden sinsice yaklaşıp kulağına şeytani bir kelam fısıldayan birinin varlığıyla gerilircesine tüyleri dikildi. Oturduğu yerden sert bir hareketle kalktı ve ellerini gözlerine siper ederek yeniden baktı. Onun beklenmedik hareketlerinden rahatsız olan köpek hırladı ve dişlerini düşmanca geceye açtı. Cemşit hayvana aldırış etmiyordu. O kalbinde vücud bulan sıkıntıdan mustaripti o anda; gözlerini kısarak yeniden baktı.
Anlamaya çalışıyordu. İşte o an, hayırsız bir fısıltı duyduğundan emin olarak salavat getirdi ve koşar adımlarla parktan ayrıldı.
Emin olamamıştı. Gecenin insan aklıyla zoru mu vardı? İnsanoğlu ve gece ezeli düşmanlar olarak mı yaratılmışlardı? Bu ilahi bir kural olabilir miydi? Gece, gerçekten iblislerin kuru vadileri miydi? Ki insan aklı sadece ışıkla yıkanmak için sabaha değin dualarla dirayetini korumaya çalışıyordu?
Cemşit aceleyle Vatan Caddesi’nden karşıya geçti. Fatih’e çıkan bir yokuşun başında durdu ve yeniden yolun karşısını seyretti. Karanlığın köklerinden sinsice çıkmış gibi kusuyordu sarı ışığını azametli lamba direği. Ağaçların kara silueti üzerinde sessiz bir hükümranlık kurmuştu.
Ve işte oradaydı!
Lambaların tepesine tünemiş bir figür, minicik iki yıldız gibi parıldayan gözlerini Cemşit’in üzerine dikmiş bir hurafe, bir masal kahramanı... bir... bir... Allah kahretsin! Bu da neydi böyle?! |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 20 Arl 2006 |
| Mesajlar: 226 |
|
|
|
harika... 19.01.2007, 0:33 |
|
|
öykü böyle yazılır dedirtiyorsun her yazdığınla...
okumak ve yaşamak aklından geçenlerin yansımalarını gerçekten tarif edesim gelmiyor yetersiz kudretiyle dilimin...
okumak gerek ve sonra yaşamak yarattığın ya da var olduğun anlatılarında...
başarılar bileğine sağlık kardeşim:) |
_________________ Ölümhanedeyiz, ölmeye doğuyoruz!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
emeğim ve blieğim:) 19.01.2007, 11:46 |
|
|
Eren herkes bir biçimde çevresindekilere iç dünyasını anlatmanın yollarını arar. Ruhundaki tuhaf renkleri açık ederek, bir nevi dertleşir. Eğer dertleştiği insanlardan biri "okumak gerek ve sonra yaşamak yarattığın ya da var olduğun anlatılarında... " diyorsa, kendini daha iyi hissetmek olasıdır. Onca emek heba olmamış demektir.
Sağolun ikinizde... inşallah yüzüme gözüme bulaştırmadan devamını da getirebilirim  |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
2.Bölüm 29.01.2007, 9:37 |
|
|
2.Bölüm
Gecenin Kapısında Bekleyen
Bir köpek uluyordu.
Islak kaldırımlarda gecenin yüzü daha çarpık ve daha somurtkan görünürdü. Serviler ‘hu’ çeker, ifritler günah ekerdi. Dar sokakların yorucu bir yokuş gibi aşağılara akıp gittiği gıcırtılı saatlerde cinler pencere pencere dolaşır, yeşil dillerinin tadına uygun sıfatların üzerine çökmek için geceyi perde gibi kullanırlardı. Bir köpek ulurdu, cinleri ve ifritleri ikaz ederdi… bir köpek tatlı tatlı ulur, karanlık deliklerde gizlenenlerin daha derinlere kaçmasını salık verirdi. Sabah ezanı vaktiydi…
Uzunca bir süredir, hazmetmek zorunda olduğu bir gerçekle yaşıyordu; bu gerçek onu inceden inceye ürpertiyor, uzun uzun düşündürüyordu. Bu da yetmezmiş gibi bir de yılgınlık nöbetleri sebebiyle umutsuzluğa gömülüşünün üzerinden uzun uzun vakitler geçmişti.
Kendi gölgesi üzerinde dolanan bir karaltı gibiydi bu gerçek. Eğer başarıyı, başarıya hasret benliğine mal etmek istiyorsa, faniliği uzun müddettir şaibeli duran bedenini hadefinden uzak tutan sınırları alt etmek zorundaydı. O efsundan duvarların ardına ulaşamadıkça yavan bir keyifsizlik ona musalat olup, başarısızlığın dikenli gerdanlığıyla sıkılmış boğazındaki nefesi düğümleyip duracaktı.
Of çeker gibi bir nefes verdi. Soğuktu. Ağzından çıkan dumanların soluk beyaz rengine bakıp daha da üşüdü. Durduğu yerde titreyip ayaklarını yere vurdu. Aklı, soğuk yüzünden bir anlığına dağılmıştı. Bilahare boş gözlerle yere baktı. O boş gözlerin çivi gibi çakıldığı hatıralar yine arzı endam etmeye meyilliydiler. Kadim vakitlerin muzlim salonlarında yankısını bulan bir sedanın çevresine toplanmış, omuz omuza durarak hüznün yükselişine el çırpıyorlardı. Böyle anlarda, elinde olmadan hep o sesi, hep o herşeyin başlaması gerekiyormuş gibi görünen vakti gözünün önüne getiriyordu… Defalarca…
“Biz seçildik.”
Bu da ne demekti? Eğer eskiden hatırlıyorduysa bile, şimdilerde sadece bu sözün getirdiği sıkıntıyı ve felaketi düşünüyordu sıklıkla. Kim, neden böyle demişti?
Evet evet hatırlıyordu. Hatırlamasına hatırlıyordu da, şimdiki içler acısı haline bunun hiçbir faydası olmuyordu. Hatta ve hatta, başka resimlerde çerçevelemişti belleği onun için, o geceden; o iğrenç ve sıradan hayatından onu uzaklaştıran renksiz geceden… Tanıdık yüzler geliyordu gözünün önüne; hepsi ölü.. hepsi korkmuş, hepsi iyi ve mert adamlar ama gözü önünde ölmüşler… Belki de o sebeple, içine daldığı anılardan biraz kırıklık ve çokça öfkeyle uyanıyordu.
Yine öyle oldu…
Yine geceydi…
Arnavut kaldırımı şeklinde döşenmiş yolun ortasında durmuş, bakışlarını taşların aralarında meydana gelmiş siyah çizgilere dikmişti. Taşları birbirinden ayıran sayısız kara köşe ve kenar, muğlak aydınlıklar içerisinde uzanan yolda, taşları boğan bir zalimlikle zifire dönmüştü. Basireti bağlanmış gibi ayakta dikilen kişi, kafasını hafifçe kaldırarak yolun daralan perspektifine geri dönüşsüz bir nokta koyan bölgeye baktı. İşte bütün köşelerin, kenarların, taşların, evlerin ve kaldırımların karanlıkla birleşip siyah bir noktaya dönüştükleri yer orasıydı; adam sanki o noktanın muhteviyatını onulmaz bir merakla bilmek ister gibi hevesli ve sabırsızdı. Ne var ki o noktaya hep uzak kalmıştı. Mahir ama iblis fikirli kişilerin özenle ördükleri dikenli teller, bağlı gözlerin görmediği bir sınırla dışarıda tutuyordu onu.
Tekrar başını yere inidirip, iki kaldırım taşının arasında derinleşen çizgiye baktı. Birbirine bitişmiş ayaklarının hemen önünde sertçe gerilmiş gibi duran bu çizgi onun sınırıydı. Daha öteye gidemezdi. Bu görünmez, bu ruhaniyetini dikenli tellerle püskürten sınır, onu merkezinde sakladığı düşmanından ayrı kılıyordu. Ona ulaşma ve düşmanın varlığını yok etme ateşi asırlardır alev alev yanıyor, onu neredeyse her gece bu sınırın civarında dolaştırıyordu.
“Biz seçildik.” Peki neden?.. Ne zaman?
O zamanı hatırladığında leş gibi bir koku ve karanlık bir mahzene hep beraber yaptıkları saldırının gürültüleri beyninde kıvılcımlanıyor. Ondan da beteri var hafızasının köşe ve kıvrımlarında. Bir rayiha değil bu; sessiz kalmış çığlıkların açılıp donmuş ağızlarda kaybolması, o kayboluşa eşlik eden şaşkın ve dehşete düşmüş gözler var. Vahşi bir şekilde çıldırmış akıllardan beklenecek acınası ve tarifsiz eylemler; duvarlara vurulan kafalar, kırılan parmakların sıktığı yumruklar, boşalan mesane ve bağırsaklar, salavat getiren günahsız haykırışlar, oyulan gözler, delinen kulaklar, hançerlenen bağırlar ve kesilen gırtlaklar… bunların seceresini dökmekle iftihar etmeyen belleğinden balyoz gibi bir ayrıntı, en çok hatırlamak istemediği detay; bunların hepsini, o mahzendeki herkes kendi kendine yapmıştı.
“Biz seçildik.” Doğru… Ama nasıl?
Önündeki engelleri aşmak için pek çok şey denemişti. Uzunca bir süre, kendisine öğretilen yöntemler doğrultusunda ilerlemekle doğru yolda olduğuna kanaat getişmişti. Amma bu, askerler ve mevziilerin, bir taktiğe göre yer alacağı bir savaş değildi. Zeka çok farklı bir bakışla kullanılmalıydı. Cesaret isteyen bir karar aldığında, cesur olmak zorunda olduğunu anladığı bir vakitti.
“Biz... seçildik.” Peki, biz seçildik. Sen, neredesin?
Hunharca öldürülmüş bir kişinin katledilişini örtbas ederken buluyor kendini. Hangi padişahtı? Ya da hangi vezir? Bir büyük salonda, yankıların içinde ve altın tozu saçan güneşin denizinde, alımlı ve heybetli bir tahtın dibinde… hangi cihanşümul ve fazilet sahibi padişahtı? Plevne düşmüş müydü? Daha önce, çok daha önce… Mekke’ye sefer düzenlenmeden evvelki günlerde. Ne vakur ve yiğitti o sultan.
“Artık sizin sözünüz seni bağlar. O yok.. ve hiç olmadı. Olmamış olmak zorunda. Kimse onu bilmemeli. O, tarihe mal edilmeyecek.”
Düşmanlarını anlaması gerektiğini o zaman düşündü. Yıllarca hazırlıkları sürdü. Önceleri korkak birkaç denemeyle başladı. Sonraları etkinlik çemberini giderek genişletti. Hatta nefret ettiği, tiksintiye varacak miktarlarda husumet hissettiği meşgaleleri dahi elinden geldiğince uygulamaya çalıştı. Ateşe ateşle karşılık verilmeliydi ne de olsa… onların ilimlerini öğrendi ve bunu onlara karşı kullandı. Hatırladıkça, düşmanından iğrendiği mertebelerde kendisinden nefret etti ve aciz benliğine akıl almaz cezalar verdi.
Oysaki verilen söz hala yerine getirilmemişti. Yüksek bir makamda, yüce bir şahsiyetin önünde onu ve yandaşlarını bağlayıvermiş bir söz… Günahkarların kökü bu şehirler şehri güzelim İstanbul'dan kazınmalıydı ki, peygamberin müjdesine tam anlamıyla nail olunabilinsin. Ülküleri bu hakkaniyetin diyar-ı rumun bu son ve en alımlı kentinde bina edilebilmesine dayanıyordu. Ve işte, yedi asır olmuştu. Bu uzun vakit, onun planlarını inceden inceye planlamasına olanak sunmakta elibol olacaktı.
Yedi asırdır onlar gibi günah sayılan işlerle meşgul olup, onların engellerini aşmaya çabalıyordu. Meczupların geride kalan kitaplarını okumuş, korkunç talimlerinden arta kalan insan müsveddelerinin bedenlerine açılmış, yarılmış ya da vücutlarından koparılmış numunelerin uçlarına iliştirilmiş açıklamaları soğukkanlılığını genellikle koruyamayarak incelemiş, amaçlarını öğrenmiş, onlara karşılık vermenin yolunu arayıp durmuştu. Ta ki bir mahzene kapatılmış, üst üste binmiş, vıcık vıcık parıldayan o şeyleri görene kadar. Kesinlikle insanlıkla hiçbir alakaları olmasa da, adam onların tam bir küfür gibi insanları andırdığını dehşete düşerek fark etmişti….. Böylece yöntemini onların sapkınlıklarıyla eşdeğer bir küfre yöneltmeye karar verdi.
Ki seçilmişliklerini onayan o gece başlarına gelen vukuat bile, o şeyleri gördüğü anın yanında acınacak biçimde masum kalıyordu. İki melun gece geçirmiş, ikisinden de sağ salim fakat kalbine gölgeleri iliştirmiş olarak çıkmıştı. “Biz… seçildik.” Allah kahretsin! Biz kimiz?
Sonunda bir şey tasarladı; ki daha evvelden sayısız fikir kafasına yerleşmiş, çoğunu hayata geçirerek düşmanlarının kalkanları üzerine boca etmişti. Hepsi muazzam başarısızlık andaçları gibi belleğinde yer edip duruyorlardı. Düşmanları, sanki onunla dalga geçer gibi savuşturmuşlardı onun silahlarını. Binaenaleyh kullandığı silahları icat edenler onlar değil miydi? Onlara onlar gibi karşılık vermeyi denemek bütün anlamlarıyla bir zırvalık fermanı olmamış mıydı? Onların amaçlarını öğrenmek, onlar kadar amaçlarını anlamaya yarıyor muydu?
Evet, işte bu noktada tasarladığı şeyin işe yarayacağını düşünüyordu. En az onların içindeki betimsiz karanlık kadar siyah bir musubet. Ve bunu onların daha önce yaratımları arasında saymadıklarını biliyordu çünkü günlüklerini okumuştu. Hiçbir zaman kağıt üstünde çiziktirdikleri mukaddes kelimelere hayat üflememişlerdi. Mamafih o, düşmanları gibi hin düşüncelere dalarak aklındakini uygulamaya karar verdi.
Yedi asırın sonunda vakur bir kaya gibi kararıp yerine iyice çöreklenmiş düşünceleri ve biriktirdikleri bir tohum vermişti. Hiç denenmemiş, doğrudan ama etkisi belirsiz. Gücün ne kadarını sarf edebileceğini bilemiyordu.
O yüzden bunu karşısındakilere karşı değil, onların çevresindekilere karşı kullanmıştı –iki kere-. Zira yaratımı, azılı iki günahkar düşmanını alt etmekte aciz ve lüzumsuz kalabilirdi. Oysa onların adamlarına ulaşabilirse, bir ihtimal yanlarına değin varabilir, kim bilir belki sonra arzusuna nail olurdu.
Onun adamlarından birini sessizce takip etmişti. Talihsiz kurbanı bir evin açık penceresinden içeri girmeye çalışırken, elindeki muskayı açmış ve yaratımını salmıştı. Ne var ki onu salmak, ruhunu her seferinde acıyla dağlardı. Yine öyle oldu ve köklerinden sökülür gibi haykırdı. Amaç bu değildi. Pencereden sıvışmaya çalışan genç adam panikleyip kendini aşağıya attı ve korku içinde kaçtı. Halbuki o, genci vukuatsiz bir şekilde ele geçirmek istemişti.
Şimdi ne olacağını biliyordu. O gencecik adamın bilekleri şişecek ve o acayip şişlik onu ele verecekti. –kötülük ellerin başladığı yerde başlar-Elindeki açık muskaya, mağlup bir edayla bakmıştı. ‘O’nu’ geri çağırmalı mıydı? Başını olumsuz bir tavırla salladı; düşmanları onun çaresine bakarlardı. O yeniden hazırlanmalı, yeniden acıya alışamayan benliğine gem vurmalıydı. |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
3.Bölüm 16.02.2007, 18:15 |
|
|
3.Bölüm
Gecenin Neferleri
Henüz bitmiş savaşın sıcaklığı, ruhun en alışılmadık renklerine dokunup bedenleri günlerdir ılık ılık okşuyor… Temmuz’un ortaları…
Büyük Fatih, peygamberinin müjdelediği zafere mazhar olmanın manevi yoğunluğu ile Ayasofya’ya girmiş. Adaletini, cömertliğini ve bilgeliğini gören mağluplar şaşkın!
Demek anlatılanlar yalanmış. Kimse kazıklara oturtulmadı ya da soyulmuş etlerine tuz dökülüp tarifsiz işkenceler görmedi.
Adalet, masumun hakkına sahip çıkmaktır.
Ne var ki, yüzlerce yıldır asalaklar kadar tiksindirci işler çevirip karanlık mağaralarda karanlığı soluyanların başları dertte. Konstantinapolis hafif bir kırgınlıkla Konstantiniye’ye dönüşürken, bu çarpık fikirli fanilerin kökleri, surların içinde çok çok derinlere yayılmış pusuyordu. Neredeyse cehennemim en kaba karanlığına ilham veren günahlarına zemin eyledikleri şu harikulade şehir, kurtarıcısını sadece surları yıkması ve yeni bir çağı başlatması için değil, aynı zamanda derisi altına gizlenmiş pisliklerden kendisini arındırması için de dört gözle bekliyordu adeta. Muhakkak Fatih, bu kentin neden özlemle hedef gösterildiğini çok iyi biliyordu. Toprağın en göz nuru ziyneti gibi mağrur ve edalı bir yerleşimdi Konstantinapolis. Buna rağmen, böylesine mukaddes bir dünya hazinesinin üzerini kaplamış yaldızlı ihtişamın temizliğine kastetmiş nice şer, cehenneme yakın yuvalarında günah kusuyordu. Ve sırf bu yüzden, o heybetli padişah, görkemli ordusunun sonlamakta muvaffak olamayacağı eylem için, nurlarla sarmalanmış din ehlini de arkasına alıp şehir kapılarından içeriye ağır ağır sökun etmişti.
----------------------------------------------------
Surların dışında onu bulurlardı…
Surların içinde ise kaçacağı fazla bir yeri kalmamıştı.
Yeraltındaki bütün dehlizler ve mağaralarda, müslümanların iri yarı adamları nöbet tutuyordu. Sadece kendisinin bildiği ve yegane umudunu yaşatan geçitten ise hala kimsenin haberi yoktu. Ve eğer peşindekileri atlatarak o kara deliğe ulaşamazsa, sonsuza değin herşey bitmiş olacaktı. Binlerce yılın özenli ve sapkın çalışmaları, sırf inançlı bir hükümdar, peygamberinin verdiği mükafatı herşeyden çok istiyor diye mahvolmamalıydı.
Onları uyandırmadan menzile varabilmek zorunda olduğunu biliyordu. Peki nasıl? Aklı hala gidip geliyordu; içinde bulunduğu vahim duruma uyum sağlamaya çalıştığı kadar, sabah başına çullanan bozgunun buz gibi hatıralarına laf geçirmeye de uğraşıyordu.
Anımsadığı kadarıyla kuşluk vaktiydi - ‘O’ adamın nurlu sıfatını hala aklından çıkaramıyordu- Rakibinin, ‘hayırlı’ kelimesinin tüm manalarını hak eden yüzü, nifakla palazlanmış ruhunu delik deşik etmişti.
Son umudu, herkesten itina ile sakladığı meçhul delikti fakat o karşılaşmanın fütursuz hatırası hala ziyadesiyle gerçekti. Takati kalmamıştı. Rakibinin tesirli duasına can veren kelimeler nefes almasını zorlaştırmıştı. Çaresizlik kafasında onunla alay etmeye, çürümüş havsalası çöküş anını ayrıntılarıyla boşluğun duvarlarına kazımaya başlamıştı.
Ne olmuştu? Ne olmuştu da o kurtuluşsuz tuzaktan kaçmıştı? Gürültüler hatırlıyordu. Ahşap kapının demir gergilerini zorlayan koçbaşlarının patlamaya benzer gümbürtüleri, tok sesli birinin –ki muhtemelen karşısındaki kudretli rakibinin haykırışıydı- kapıyı kırmak isteyenleri durdurmak için sarf ettiği uyarılar, yerdeki deneklerin acınası inlemeleri... Fakat nurlu kişinin korktuğu olmuş ve askerlerin plansız bir şekilde içeriye girmeleri, onun için beklenmedik bir şans doğurmuştu.
Gücünün son zerresiyle sırra kadem basıp, ansızın bir meydanda buldu kendini. Üzerindeki kara papaz kıyafeti, güneşin azgın ısısını tenine çekiyordu. Gün ışığına çıkmayalı yıllar olmuştu ve apaydınlık gündüz göğü onu esefle karşıladı. Üzerinden acayip bir yorgunluk suyu dökülüyordu sanki. Kemikleri dal dal kopacak gibi ağrıyordu. Eti yanıyor, gözleri diken diken sızlıyor, kalbi bir mengenede her an biraz daha sıkıştırılıyormuşçasına inliyordu. Mecalsiz ruhu, binlerce yılın böyle sonlanacak olmasından dolayı şaşkındı. İsyan eder gibi çınlıyor, uluyor ve böğürüyordu. Halbuki karanlığın kızıl gölgeleri eteğinde yüksekçe bir haz, sınırsız bir güç ve simsiyah bir sonsuzluk umuluyordu. Şimdi bozgun denilen yılan boğazını sıkmış, zehrini gırtlağından benliğine akıtıyordu. Ne yapmalıydı?
Her yerde yeni gelen türkmenler kol geziyordu. Gelecekte, oraya yerleşenlerin memleketlerinden esinlenerek Aksaray denilecek muhite değin sinsice ilerledi. O noktada daha ileriye gidemeyeceğinin idraki kararlı bir şekilde karşısına dikildi. Bedenin güç kaynakları kurumuş gibiydi. Çölde susuzluk çeken birinin damağındaki dermansız kuruluktu bu... Su altında boğulan bir kişinin ciğerlerindeki temiz hava özlemiydi... Kendi kurtuluşuna çok yaklaştığını bilip te, menzile varamayacağını tahayyül etmek pek çileden çıkartıcıydı.
Ne yapmalıydı?..
Dermansızca Atalara yakardı. Ümitsizlik içerisindeydi. Elinde sadece ve sadece bu anormal dua ve dirliksiz yakarış kalmıştı. Atalar alemlerin ötesinde bir alemden onu duyarlar mıydı?
Ve onlar, semavi makamların kader ağındaki boşluklardan yararlanmayı çok iyi bilenler olduklarından, adama tek bir fırsat yaratabildiler.
Bir kişi, ona doğru yaklaştı.
“Merhaba oğul.”
“Merhaba Papaz Emmi. Hayırdır, yorguncasın?”
“Öyle. Güneş, dizlerimden dermanı çekti. Şu kenara çömeldim dinlenmek için. Lakin kalkacak gücüm yok imiş ki, böyle bitkince oturup kaldım.”
“Ne yöne gidersin peki ey kara sakallı kişi?”
“Şu yönden yukarıya giderim. Hele sen şu asayı bir tut da, el ver ayaklanayım. Senin adın nedir yiğidim?”
“Babam Kazım koymuş zamanında. Öyle de kalmış.”
-------------------------------------------------------------------------------------
Anlatılan odur ki, İstanbul’un en acımasız ve zulmet derinliklerinde, hiçbir kola ayrılmayan ve doğruca daha da içlere, yani Dünya’nın koruna indiği söylenen bir dehliz vardır. Bir ucu İstanbul’un şaibeli bir karanlık köşesinde, diğer ucu Yakutistan bozkırlarının ortalarındadır. Orayı bir tek Buharalı Hacı Osman bilir. Ki oda bir sapkını karanlıklar içinde kovalarken, işte tam da bu garabet tünelin ucuna kadar tek bir yoldaşıyla gelmiş fakat korku ve cehennemi sıcak onu geri püskürtmüş. Kararı o dur ki, Sultan’a söylediği üzere girişin yüz arşın etrafındaki bütün dehlizler doldurulmuş ve günahkar orada ölüme bırakılmıştır. Buharalı Hacı Osman adlı zat, bu tünel hakkında şöyle der:
“... İşte orası en ışıksız, en bahtsız ruhların toplandığı ve bir bakıma dünyadan kendinizi en ırakta hissettiğiniz yerdir. Yaradan’ın bilinen yada bilinmeyen tüm güzel isimleri üzerine yemin olsun ki aklımı korumak için girişinden uzaklaşmam hiç bir işe yaramamıştı. Şükürler olsun hem ruhumu hem de imanımı kaybetmeden oradan uzaklaşabildim.
“...Dehlizler içinde tam bir kaybolma hissine kapıldığımı anımsıyorum. Korku üzerinize öyle bir baskıyla biniyor ki, elinizden yalnızca kaybolduğunuzu düşünmek geliyor. En sonunda, öyle veya böyle o kerih değilin önüne geldiğinizde, yoğun bir sıcaklıkla kavrulmuş hava genzinizi yakıyor. Sadece kuru hava değil, bir koku... herşeyi önemsiz kılan, algıyı felç eden, bilinci temelinden yıkmaya yeminli, dünyadan olmayan ve kötücül ıtırıyla baştan aşağıya iblise öykünen bir burcu.. o oyuğun tam göbeğinden geliyor sanki, en derinden, o deliğin dibine kurulmuş tahtındaki en sapkın mahzenin kokusu adeta.
"...İki kişi kalmamıza sebep olan ilk baskınımızın şaşkınlığı hala üzerimizdeyken ben ve yoldaşım büyük bir emek sarf ederek geldik o deliğin ucuna.
“... Kapkaranlıktı. Solunan sıcak havanın ve karanlıktan kulaç kulaç taşan galiz kokunun tam karşısında durmuştuk. Düşmanımızı yakalamaya dair tüm fikirlerimiz kül olmuştu. Sadece şunu bilmek istiyorduk: bu zulmet ve karanlık yerden sağ salim kurtulabilecek miydik? Son bir ses duyduğumuzda aklımız başımıza geldi ama artık çok geçti. O zifiri karanlığın, o şeytanın bağırsakları kadar kara bir şekilde uzanıp giden geçitin çok çok içlerinden duyduğumuz mugayir kahkaha ikimizi de ayılttı; biz o hayvani kahkahanın sahibini arıyorduk ve biraz daha bu deliğin önünde kalırsak aklımızı yitirecektik... Korku içinde, dehşete düşmüş ruhlarımızı kurtarmak için kaçtık. Zira hiç bir iman sahibi, Allah dostu kişi, o cehenneme açılan deliğin önünde durup ta sükunetini koruyamaz...”
Bunlar Buharalının ölmeden iki hafta evvel kaleme aldığı ve Konstantiniyye’de başlayıp biten gizli uğraşılarından aklına kaldığınca ve kendi duygularına gem vurmayı başaramayarak kağıda aktardığı günlüklerinden parçalardır.
Buharalı Hacı Osman, bu korkunç sürek avı süresince yanında öğrencileri ve Sultan’ın ona tahsis ettiği savaşçı yiğitlerle beraber dehlizlerin karanlığından çıkamamıştı. Akıl almaz zaiatlar vererek ilerlemiş, çileden çıkarmaya muktedir katliamlar gerçekleştirmek zorunda kalıp, yandaşlarının çoğunda benliğin çöküşünü hazırlayan gerçeklere ve ölümlere şahit olmuşlardı. Bu, tabii ki mücadelelerinin ikinci ve en sert kısmıydı; kentin aydınlık yüzü üzerinde peşlerinden kovaladıkları düşmanlarına aman vermemişlerdi.
“… İki gün boyunca kentin altını üstüne getirdik. Ne zor bir işin altına elimizi soktuğumuzdan ilk vakitlerde bihaberdik. En başlarda kentin ücralarına saklanmış bazı köhne binalarda kıstırdık onları; gün ışığı altına çıkmadan yaşadıkları bu viranelerde onları faka bastırmak oldukça kolaydı. Ne var ki bazıları günahkar güçlerini kullanarak bizi atlatıp, o çok sevdikleri dehlizlerine ulaşmayı başardılar. İnanılır gibi değildi! Bu haşmetli kentin dibini delik deşik etmiş, her köşe bucağını sanki sonsuza dek burada kalacaklarmış gibi parsellemişlerdi. Dayanılmaz bir hinlikteki bu oyunun köşe taşları korkunç bir şekilde sağlam atılmıştı. Ve bu sebeplerdir ki, Haşmetli padişahımız Fatih Sultan Mehmet Han Efendimiz, bu şehrin sadece askeri güçle zapt olunamayacağını çok iyi biliyordu. Şehri elde tutmak demek, onu şerden ve sapkınlıktan da ırak eylemekti…
“…Fetihten aylar evvel, daha henüz o nefes kesen koca topları döktürmemişken, bizi huzuruna çağırıp uygulamak istediklerinden bahsetti. O an, karşısında iki kere saygıyla eğildim; hem kudretli saltanatı cihanı sarsacak denli dirayetliydi, hem de engin bilgisi kimsenin vakıf olmadığı şeylerle doluydu. Hayırlı hayırsız pek çok şey biliyor, sıradan beyinlerin bilmekle yıkılacağı sayısız gerçeği soğukkanlılıkla kendisinde barındırıyordu.
“…Bir çok yezit, fethin haftasında kellesinden oldu. Teker teker saklandıkları şer yuvalarında kıstırılıp bertaraf edildiler. Evvelden varlığına haiz olduğumuz dehlizler ve kara mağaralarda meşgale edindikleri şeyler vahim… Öyle ki, bizimle, yani Sultanımızın bilahere görevlendirdiği kişilerle beraber baskına katılan yiğit ve gözüpek akıncı beyleri dahi, gördükleri manzaralar karşısında bembeyaz kesildiler. Bir çoğu gördükleri karşısında korkundan ve şaşkınlıktan ötürü terk-i diyar eylediler.
“... Yalnızca ben ve ardımdan bana yetişmeye çalışan yoldaşım kalana değin onları kovaladık. Sayısız karanlık odaları ve kokuşmuş hücreleri boyunca tek tek leşlerini dehlizlerde çürümeye bıraktık. Lakin öyle bir vakit geldi ki, lider namzeti olacak mekruh, bizim dikkatsizliğimiz yüzünden izini bir süreliğine de olsa kaybettirmeyi başardı – ki işte mert akıncı beyleri ve adamlarına ısrarla girmemelerini tembihlediğim oda orasıydı. Kendimi ve o yezidi hapsettiğim yerde, ne pahasına olursa olsun işini bitirmek üzereydim. Filhakika durumdan şüphelenen ve tehlike içinde olduğumu hisseden savaşçılar kapıyı kırıp içeriye daldıklarında hem düşmanım kaçmış oldu hem de yiğitlerin neredeyse hepsi gördükleri manzara yüzünden şehit oldu..
“Ne var ki onu en son gördüğümüz yer, tam da bu belanın rahmi gibi müphem görünen delikti. Ve hemen o ağzın etrafını doldurup kapattık. Şimdi hangi cehennemde bilmiyorum. Lakin Yaradan’dan, onu buradan uzak durması için her gece dua ediyorum..”
--------------------------------------------------------------------------------------------
O deliğin içinde geçen her an, ölümün ismine tüküren beter bir hummanın çığırtkanlığıyla geçerdi. Zamanın sürekliliği unutulur, bilinçaltında gezinen akıl, saniyeleri yada asırları birbirine karıştırmakta pek becerikli ve içten kesilirdi. En önemli kural, gözlerini sakın açma! Ağzından nefes alma, emekleyerek ilerlerken asla durma ve avuç içlerinden başka hiç bir şeye güvenme!..
----------------------------------------------------------------------------------------------
Dümdüz steplerde bir kuytu bulup kendine gelebilmek için iki gün dinlenmesi gerekti. Açıkçası hiç kıpırdamadı; o delikten kendini dışarı atar atmaz yığıldığı yerde kaldı. Nefes almaktan başka neyi akıl edebilirdi ki? Başına gelen iş, deliliğin koyu bakışlarından nazar kapmış gibi çıldırtmıştı onu. Günlerce aç susuz ilerlemiş, o tek tünelin biteviye yolunda bunaltıcı saatler geçirmişti. Şeytani fısıltılarla dolu güzergahı ne bitkin düşüp kendinden geçmesine izin veriyor, ne de korkuyla içinde ilerlediği karanlıkta benliği çökmüş gibi kaçsa kurtulacağına dair ümit veriyordu. Lakin tünel bittiğinde kendinde değildi ve yolun sonuna, tünelin ucuna yani Yakut Ülkesi’ne ulaştığının ayırdında olamadı. Dümdüz ve renksiz bir uykuya daldı.
Gözlerini açıp gözgöze geldiği kişi ona şüpheyle baktı. Loş kızıl ateşlerle aydınlanmış bir otağının içindeydiler:
“Sen kimsin?” dedi gözlerini açıp gözgöze geldiği kişi. O’da karşılık olarak ellerini göğsüne koydu kendisini işaret eder gibi ve mecalsizce konuştu:
“Bu, Kazım” dedi yorgunca gülümseyerek.
“Anladım” dedi ev sahibi, “demek peygamberin kehaneti gerçek oldu.”
“Evet. Geri dönmelisin. Kapıyı kaybetmek üzereyiz.”
Ev sahibi yanındaki kaptan bir kase doldurdu. Üzerinden duman tüten içeçeği, yerde yatanın ağzına doğru uzattı:
“Merak etme. Bin sene çabuk geçti. Ama biz tam olarak mağlup olduk denilemez...” Hasta yatan adamın yüzünde acayip bir yara izi vardı. Yeni gibiydi ve yüzünü, iki kulağı arasında boydan boya yarmıştı:
“Ne oldu?” dedi elini yeni pıhtılaşmış kanla kaplanmış yaranın üzerinde gezdirerek.
“Osmanlı kılıcı. Canımı almaya yeminli bir kılıçtan kurtuluşumun hatırası.”
“O anı unutma.” Ev sahibi elini yaranın üzerine bastırdı. Pıhtılaşmış kan yeniden sızmaya, yaranın ağzından boşalmaya başlamıştı. Yara sahibinin gözleri kanlı yaşlarla doldu. Ev sahibinin ne demek istediğini anlamıştı. Önlerinde binlerle sayılacak yıllar vardı... |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
Kelime Oyunları 17.02.2007, 16:03 |
|
|
Debdebe: Görkem... yalnız orada bir kelimeyi yazmayı unuttuğum için tuhaf bir manada kalmış cümle şöyle olmalı: O sokağı debdebeli velvelenin keskinliğine uyandırmıştı...
İvedilik-İvedi: Acele, Acil
Neşretmek: Yayınlamak
Uçrak:
Zemberek: Saatlerin içindeki mekanizmayı çalıştırmaya yarayan yay...
Vaveyla Çığlık
Uçrak: Solgun, cansız...
Oldu mu acaba?  |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
4.Bölüm 12.03.2007, 1:16 |
|
|
4.Bölüm
Gecenin Ardından
O geceyi takip eden bir hafta boyunca Cemşit geceleri hiç dışarıya çıkmadı.
Evinde oturup bütün lambaları açık tutuyor, hatta gün doğana değin uyumamaya çalışıyordu. Rüyaları bin musibetle doluydu. Hep o uğursuz figürü, kapkara bir şekilde bir yerlere tünemiş ve tehdit eden parlak gözlerini kendisine dikmiş olarak görüyordu. Korku, melun elleriyle aklına dokunup durmuştu bir hafta boyunca. Televizyon hiç kapanmamış, yatak odasında uyumak için her seferinde insan üstü bir cesarete ihtiyaç duymuştu. O yüzden Cemşit salonda, televizyon karşısında, çileli ve geçmek bilmez geceleri sıra sıra tüketti.
Düşünmemek çılgınca bir kuvvet gerektirmişti. Evin herhangi bir köşesinde, önemsiz yada niteliği pek de tedirgin etmeyecek solgun bir gölgeye gözüne takılsa aklı başından gitmiş, gözlerinin önünde o hayırsız figürün tünemiş şekli canlanmıştı. Bunu o kadar sık ve aralıksız gidip gelen uğursuz bir hisle yaşamıştı ki, gözlerini hiç açmadan saatler boyu kıpırtısız beklediği olmuştu.
Bir de bu işkence nöbetleri sırasında gayri ihtiyarı uyuyakaldığı zamanlar oluyordu. Yavaşça süzülerek rüyaların kabuslara açılan kıyısına vardığında, o kapkaranlık ‘şeyin’, üzerinde pustuğu direğin tepesinden uçarak kendisine saldırdığını görüyordu. Katıksız bir buhranın yarattığı bu çılgın ve yırtıcı görüntülerden kurtulmak için, her defasında bütün benliğini seferber edip bilinçaltının abis köşelerinden yüksek irtifalı zıplayışlar yapmak zorunda kalıyordu. Ansızın haykırarak uyanıyor ve allak bullak olmuş aklının verdiği komutla pencereye bakıyordu. Zira pencere ne zaman uyanıp o tarafa baksa hep açıktı. Birden bire kalbi atış miktarını dengesiz bir biçimde arttırınca ne olduğunu anlayıp, sakin düşünmek için derin nefesler alıyordu. Ve delirmemek için, içindeki sesle münakaşaya girmekten kaçınıp, pencereyi kendisinin açmış olabileceğini söylüyordu. Cemşit, deliliğin ne olduğunu kavramaya çok yakındı.
Bu buhranlı dönem Cemşit adına çok uzun sürmüş gibi görünse de sadece beş gece onu mahkum etti. Altıncı gece Cemşit –birazda zorunluluktan- korkusuyla yüzleşti. Aklı hapishane günlerine dair anıları geri çağırmıştı. Bir müddet düşünüp bekledi ve o hücrede karşısına dikilip ondan itaat bekleyen şeyin daha az korkunç olup olmadığını irdeledi. Üstelik onunla üç gece boyunca o karanlık hücrenin soğuk havasını paylaşmış ve sarsıla sarsıla ağladığı zamanlarda kimsenin yardımına gelmemesine isyan ederek haykırıp durmuştu. Üç gün… hangi tuhaf ve alışılmadık hayal mahsülü yaratık o üç günün yıprattığı ruhuna, o üç gecenin anısı olan zifiri zehirden daha keskin bir hasar verebilirdi ki? Kendi ödlekliğine gülümseyerek ve geri çağırmak zaruretine katlandığı anıları kendi belleğine yalvarıp geldikleri yere gömmeye çalışarak, ilk önce televizyonu kapattı. Ardından bütün ışıkları söndürüp, bu sefer bilinçli bir şekilde pencereyi açık bıraktı.
Ertesi sabah hayatına kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini kabul ediverdi. Yatağında deliksiz bir uyku çekmiş, sabah televizyonu açıp saçmalık yarışına girmiş kadın programlarına göz gezdirirken peynir ekmekten mürekkep kahvaltısını ediyordu. Yalnız bir şeyi hatırlayamamıştı; o da pencerenin dün gece açık kalıp kalmadığıydı. Umursamayıp pencereyi açtı ve bir sigara yakıp dışarıya dumanı saldı.
Son sigarasıydı o; para suyunu çekmiş, bu netameli bir hafta boyunca cepten yemişti. Cemşit yeniden iş tutabilmek, yeniden dışarıya çıkıp gecenin sunduğu fırsatları değerlendirebilmek için, korkusunu kendi aptallığına yormaya, dün gece kaldığı yerden devam etti. Hayal gördüğünü telkin ediyordu kendine. Az kalsın yakalanacak olmanın ruhuna yaşattırdığı panik, saçmasapan hayalleri, gerçeklerden ayırd edememesine sebep olmuştu. Evet, kesin olan buydu ve Cemşit’in başka açıklaması da yoktu. Birilerine anlatsa, ona kıçlarıyla gülerlerdi. Cemşit, kendi mantığını kuvvetlendirmek için, bunu da bir koz olarak kullandı. Yeniden işe dönmesi lazımdı. Para kazanmak için çalması ve böyle saçmalıkların ardına sığınıp tembellik etmemesi gerekiyordu. Evet, kararını verdi. Evde geçen bir haftanın sonunda dışarı çıkacak ve iş yapacaktı.
Karşılaşacağı hiçbir şey, hapishane hücresinde aklına musallat olan o melun hayal mahsulünden daha tehdit edici ve korkutucu olamazdı. Hatırlamamayı yeğledi; hatırlamamak için o esnada herşeyini verdi… hatırlamadı da… yüzünü yıkadı ve kıyafetlerini giydi. Dışarı çıkmadan evvel el bileklerindeki zonklama için ağrı kesici aldı. Bilekleri anormal şekilde şişikti.
---------------------------
“Cemşit! Cemşit!”
Cemşit kahvenin kapısında durup gözlerini birazcık kıstı ve içeriyi bir süre seyretti.
Sigara dumanları kirli bir beyazlığa bürünerek süzülüyordu içeride. Yoğun bulutlar şeklinde tavan ile masalar arasında yüzüyor, kah çizgi çizgi kah burgaçlar ve dalgalar halinde duvarların arasında gidip geliyordu. Büyük olasılıkla sigara içmeyen yoktu çünkü gözün gördüğü herkesin ya ağzında yada elinde, ucu kızarmış bir sigara vardı. Bütün masalar dolmuş, istisnasız her masanın yeşil çuhasının üstüne oyun kağıtları, okey ıstakaları yada tavlalar yayılmıştı. Ortalıkta iki üç çırak dolanıyor, sımsıkı kapatılmış kapı ve pencerelerin temiz havadan mahrum ettiği mekanda rehavet dolu ılık bir sıcaklık ve hınca hınç bir ter kokusu duyuluyordu. Beyaz ve kirli perdelerin üzerinden ve aralarından menşei belirsiz gibi duran bir kış aydınlığı, gözü yoran bir ışıldamaya gözü mecbur ediyordu. Havada, aynen duman bulutları gibi yayılmış bir uğultu hakimdi. Sık sık okey taşlarının çatlayan sesleri bu tekdüze, boğuk ve anlaşılmaz şamatayı bozuyor, sıkıcı bir arabesk ritm gibi kulağı yorgunluğa itiyordu.
Nihayet Cemşit bünyesini bu ayrı alemin koşullarına adapte ettiğine kanaat getirdi ve ellerini ceplerinden çıkarıp az önce ona seslenilen tarafa baktı ve havaya kalkmış bir kolun onu yanına çağırdığını fark etti. Gördüğünü ifade ederek başını salladı ve yürümeye başladı. Bir kaç masaya selam verdi, bazı arkadaşlarıyla boş lakırdılar etti ayaküstü. Hepi topu bir haftadır buraya uğramıyordu ve sanki bir hafta içinde buraya yabancılaşmıştı. Halbuki hayatının yarısında, evinden çok bu kahvede vakit geçirmişti. Onu buraya ilk kez, hapishaneden çıktıktan sonra Kazım Abi’si getirmiş ve işlerini hep buradan nasıl takip edebileceğini Kazım Abi’si öğretmişti.
Cemşit selam verip masaya oturdu:
- Selamın aleyküm Kazım Abi.
- Ve aleyküm selam Cemşit. Nasılsın?
- İyiyim abi sağol. Sen nasılsın?
- Hamdolsun. Ne içersin?
-Bir çay alırım abi.
Kazım Abi’nin tombul ve yamru yumru yüzünde babacan bir ifade oluştu. Şişkin yanakları sarkık, elmacık kemikleri iri birer bilye gibi çıkıktı. Göz altlarından, içe kaçmış çenesine kadar minik minik çukurlar vardı. Cemşit her seferinde Kazım Abi’sinin yüzüne dikkatlice bakmamak için kendini zorlardı. Kazım Abi’nin yüzünü boydan boya iki bölgeye ayıran derin yara izi tam bir felaketti ve Cemşit her seferinde aynı bulantı krizine tutulduğunu hissederdi. Kazım Abi’sinin kabarık saçları, kalın ensesi ve yakalarını ceketin üzerine çıkardığı sarı gömleğiyle gayrinizami bir ilişki içindeydi; seksenlerin türk filmlerinde sık sık görünen kötü adamlardan biriydi sanki.
Kazım Abi gözleriyle çırağı arayıp elini kaldırdı. Etli parmaklarıyla iki çay istediğini işaret etti. Ve hemen akabinde siyah kadife ceketinin iç cebinden bir paket sigara çıkardı. Cemşit paketten fırlamaya hazır sigaralardan bir tanesini çekip aldı.
Kazım Abi sigaraları yaktı. Kalın sesi ve tuhaf şivesiyle konuşmaya devam etti:
- Ee hayırsız. Nerelerdesin bir haftadır? Hiç uğramadın.
Cemşit dolu dolu bir nefesi ciğerlerine bastırıp, gerisin geriye saldı:
- Rahatsızdım abi. Dinlendim biraz.
Kazım Abi, ‘bırak numarayı’ der gibi bir hareket yapıp suratını buruşturdu:
- Yakalanıyormuşsun az kalsın.
Cemşit elindeki sigarayı küllüğe bırakıp başını kaşıdı. İşgüzar bir tavır takınarak gülümsedi. Kazım Abi’den böyle şeylerin saklanmayacağını biliyordu:
-Evet abi, hiç sorma...
Kazım abi oturduğu yerden uzanarak Cemşit’in ensesine şaka yollu bir tokat indirdi. Eli kocamandı ve şaka ile karışık silleleri bile acıtıyordu.
- Sana işi öğretememişiz galiba, he?
- Vallahi ben de anlayamadım. Gecenin o vakti nereden çıktı o adam. Tongaya basıyorduk az kalsın.
Çırpı gibi bir çocuk, yüzünde muzip bir ifadeyle masaya iki çay bırakıp, dumanların ve uğultunun arasında kayboldu. Kazım Abi elinde tuttuğu kaşıkla çayı karıştırdı, diğer eliyle kahveyi işaret etti; umursamazca kaşığın bardakta yarattığı burgaçlara bakıyordu:
-Ziyanı yok. Bak, buradakilerin çoğuna işi ben öğrettim ve hepsinin hikayesini bilirim. Çoğu hapse girip çıkmıştır. Bazıları da az kalsın senin gibi yakalanacak olup kurtulmuştur. Hepiniz oğlum gibisiniz… Çayından bir yudum aldığı esnada gözleri daldı. Sanki son söylediği sözlerin anlamını tartıyordu aklında. Cemşit karşısında oturan adamın elinde tuttuğu gücü kavramaya çalıştı. Onun karşısında daha saygılı oturmayı denedi. Kazım Abi bardağı tabağına koyarak başını salladı:
-Sana bir şey olmamış ya. Geçmiş olsun.
Cemşit ‘sağol’ manasına gelebilecek bir baş hareketi yaptı. Söyleyeceği lafa uygun bir ton icat etmeye gayret ederken kahveye usulca göz gezdirdi. Sonunda sesinin nasıl çıkması gerektiğini buldu; mahcup ve baş eğmiş bir tını olmalıydı:
-Öyle abi sağol. Tabii avucumuzu yalayınca senin hisseni de... Çekingen bir tavırla Kazım Abi’sine baktı. Kazım Abi boşalttığı bardağı tabağın içine bırakıp, eliyle Cemşit’in lafını savuşturdu:
-Yok be aslanım! O da ne demek? Bak bir daha duymayayım.
Cemşit gülümsedi ve başını eğdi. Bir masada okey oynayan dört kişiden biri bitmişti ve taşların boca edilmesine küfürler ve homurtulu kahkahalar karıştı:
-Sağol Kazım Abi. Yalnız öyle bir tırstım ki o akşam, kendimi ikinci kattan aşağıya attım vallahi.
Kazım Abi’nin minicik gözleri, saldırgan bir tavırla büyüdü, kalın kaşları korkunç bir şaka sanılacak şekilde yukarıya kalktı:
-N’aptın n’aptın?
-Hiç sorma abi. Herif beni fena korkuttu. Nasıl oldu da bir yerim kırılmadı anlamadım.
Kazım Abi gözlerini yuvarladı, paketten bir sigara daha çıkardı:
-Aman Allah korumuş!
Cemşit bileklerini ovuşturdu. Önemsiz bir şeydi bu. Şikayet etmeye, mızmızlanmaya değmezdi. Cemşit, Kazım Abi’sini böyle laga lugalarla rahatsız etmek istemez, canı tatlı veletler gibi söylenmeyi kendine yakıştıramazdı. Yine de kendini tutamadı –ki tutsaydı, belki de onun için en hayırlısı olacaktı:
-Yalnız bileklerim şişti. Bir acayip oldular.
Kazım Abi, sarı dişleri arasından dökülen dumanların berisinde bir kaşını kaldırıp, Cemşit’in masanın üzerindeki ellerine baktı. Yüzünü bir sınır gibi ikiye ayırmış derin çizik, zehirli bir yılandı sanki; gerilip saldırıya hazırlanmıştı. Cemşit bu yaranın gizemini hep merak etmişti. Et bağlamış bu yaranın ilk halini hayal etmeye çalışırdı bazen; mide bulandırıcı, kanlı, çene kemiğine kadar yarılmış olmalıydı herhalde. O haline gözü dikip bakmak oldukça metanet isterdi muhtemelen.
Kazım Abi’nin davudi sesi, birdenbire en uğursuz halini aldı:
-Bileklerin mi?
-Evet abi. O gece üzerlerine düştüm herhalde. Acayip morardılar. Ben de doktora gittiydim bugün.
Kazım abi merakla üsteledi. Dişlerini sıktığını ve elindeki izmariti parmaklarıyla ezdiğini fark etmiyordu. Sesi bir nebze kalın ve tehditkar çıktı:
-Eee? Ne dedi doktor?
Cemşit bileklerine baktı. Şişkinlikleri kazağın kolları altında görünmüyordu:
-Hiçbir şey bulamadı. Kemiklerde ve kaslarda bir şey yokmuş. Herif alerji deyip kesti attı.
Böylece Kazım Abi’nin dikkatini daha çok çekmiş olduğunu anladı. Ayrıca bu dikkatin kendisini neden rahatsız ettiğini bilemedi. Kazım Abi kalın elini, avcu dışarıya gelecek biçimde masaya uzattı:
-Ver bakayım bileğini.
Cemşit’in el bilekleri tuhaf bir biçimde şişkinleşmişti. Elin kolla birleştiği bölge , muntazam bir şerit halinde morarmış ve kabarmıştı. Bu bölgede deri iyice gerilmiş, oradan geçen damarlar mavi çizgiler halinde ortaya çıkmıştı. Mor ve mavi renkler Cemşit’in bileğini kurumuş toprağın deseniyle bezemişti.
Cemşit endişeyle Kazım Abi’sine bakıyordu. Zira adam, Cemşit’in beklemediği bir alaka ve özenle bileklerine bakmış ve bir müddet başını önüne eğerek hiç bir şey söylememişti. Başına bir felaket gelmişçesine suskunlaşıp kıpırtısızlığa bürünmüştü. Cemşit, karşısındaki adamın mutat olmayan hareketsizliğine inat kıpırdandı. Ne olmuştu? Kazım Abi’sini bu kadar sıkan neydi? Nefes almasını zorlaştıran bu sessizlik daha ne kadar sürecekti? Cemşit, içinde pırpır eden daraltıyı önemsememek adına, kahvenin karşı köşesindeki televizyona baktı. Bir müzik kanalında alenacaiyp bir adam, sevgilisine bela okuyordu. Bir masada daha okey ıstakaları boşaltıldı ve ortaya dökülen taşlar gürültüyle karıştırıldı. Cemşit’in aklı bir anlığına dalıp gitti.
-Sercan’ı hatırlıyor musun?
Kazım Abi yeniden konuşmuştu. Cemşit derhal kafasını adama çevirip, onun ifadesini kaybetmiş suratına baktı. Sercan mı?.. Tabii ki hatırlıyordu:
-Tabii hatırlıyorum abi. Allah rahmet eylesin.
Kazım Abi bir şey söylemeye başlayacakken sustu, gözlerini kapadı. Başını sallayarak yüzündeki galiz ifadeyi bertaraf edip gülümsedi:
-Öyle ya... Dikkatli olmak lazım. Kendine dikkat et bundan sonra.
-Eyvallah abi. Ederim.
Cemşit işkillenmişti. Kazım Abi gerçekten bunu söylemek istememişti sanki. Başka bir şey diyecekti ama son anda vazgeçmişti. Cemşit rahatsızlığını gizlemeye gayret etti. Neden başı beladaymış gibi hissediyordu? Ve neden Kazım Abi’si bir anda bütün babacanlığından uzaklaşmıştı?
-Yeniden işe çıkmaya hazır mısın peki evladım?
-Tabii ki abi, o yüzden buradayım.
Evet, Kazım Abi’sinin kalbini neden kırdığını anlayamamıştı. Fakat yeniden gözüne girme hırsı tüm benliğini kapladı. Hevesle abisinin gözünün içine baktı. Kazım Abi ceketinin yan ceplerinden birine tıkıştırdığı solmuş, eski bir kağıt çıkardı.
-Bu gece bu adrese git. Seni boş bir ev ve bol bol para bekliyor.
Cemşit mutlu mesut uzandı, kağıdı alıp adrese baktı ve masanın öbür ucuna geçip Kazım Abi’nin elini öptü. Kazım Abi de boşta kalan öbür eliyle Cemşit’in ensesini sıvazladı. Kalın sesinin imkan verdiği ölçüde mırıldandı:
-Hadi kolay gelsin bakalım.
-Sağol Abi!
Cemşit masadan uzaklaşırken, genç adamın bedeni soluk bir motife, ardından dumanların çevrelediği silik bir seraba dönüştü. Kazım Abi, onun birileriyle şakalaştığını duydu belli belirsiz. Paketten bir sigara daha çıkardı ve yaktı. Kahve kapısının açılma sesi kahvehanenin loş ve havasız hüviyetine ince bir harf çiziktirdi. Kazım Abi’nin suratı sıkıntı ve hayal kırıklığıyla buruşmuştu. Alt çene kemiğinin iki yanını birleştiren ve burun kemerinin tam üzerinden aşan yaranın üzerinde parmaklarını gezdirdi. Dişini sıkıp dayanması gereken asırlar vardı daha... Hem de ne için! |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
5.Bölüm 01.05.2007, 13:16 |
|
|
5.BÖLÜM
Gecenin Dipleri
Bu gece, kovaladıkları son adama ulaşacaklardı. Dehlizlerde geçen sıkıntılı haftalar nihayet bulacak, bilinmeyen gerçeklerle yüz göz olmuş ruhları, bu geceden sonra derman bulmaları ümidiyle serbest kalacaktı. Eski haline, yani tertemiz ve dünyevi duygulardan başka lekelerle kirlenmemiş şekline döner miydi, işte hiç biri bundan emin değildi. Çoğu hacca gitmekten, tarifsiz arınmanın mutluluğunu yaşamaktan bahsediyordu. Şahit oldukları manzaraların yaşamlarına sıçrattığı çirkef, ancak manevi bir doygunluğun hissedilmesiyle bertaraf edilebilirdi…
***
Buharalı’nın ulağı kışlanın kapısında belirdiğinde evvela şunu anlıyorlardı: Tüm şehir uyudu… Ve Buharalı, tüm şehir halkından gizli yürüttüğü operasyonuna yeniden başlıyor. Ayaklanır ve Konstantinapol’ün ahulu surlarına yakın durarak ilerlemeye koyulurlardı.
Mehmet ve yüz kişilik bölükleri arkadan giderdi. Önden Buharalı ve din ehli yürür, sessizce dua ederek herkesin üzerinde garip bir manevi kıpırdanma yaratırlardı.
Bu son gece olacaktı. Buharalı, ismi hala sır olan bir semtte –bazıları yeni isminin Fatih olduğunda ısrar ederler ama bu bilgi şaibelidir- kendilerine tahsis edilmiş geçici kışlanın bahçesinde, ay ışığı yoktan var olmuş bir nur gibi sıfatını sarmalarken hepsine böyle demişti:
“Sadece biri kaldı. Ki o da en iblis, en sapkın fikirlisi. Nice şeylere tanık olduğunuzu bilirim. Lakin rahata alışmayın. En beteri, en sona kaldı. Bu gece kim öle kim kala… Herkes hakkını helal etsin.”
O gece iki kişi hariç hepsi şehit oldu. Kılıç kılıca yapılan şiddetli ve kanlı bir çarpışmada da değil üstelik. Onlara öğretilen gerçeklere uymayan manzaralara şahitlik ettikleri için. Hepsinin akılları başlarından gitmişti. Ya katlanılamaz bir korku, onları apansız yakaladı ya da daha fazla akılları yitmeden kendilerini telef ettiler. Zira mantık ölmeyi kurtuluş kabul eylemişti.
Mehmet her şeyin sonu gibi görünen o anda, nefes nefese salâvat getiren Buharalı’yla göz gözeyken, önceki üç saatte neler olduğunu hatırlamadan edemiyordu.
***
Buharalı’nın adımları oldukça kesin ve tereddütsüzdü. Karanlık mağaraların içlerinden geçerlerken ne zaman yol ikiye ya da daha fazla kola ayrılsa durup düşünmek için asla durmuyor, takdir edilecek bir kararlılıkla arkasından sürüklediği yoldaşlarını, aklına kazdığı belli olan güzergahtan ilerletiyordu. Mehmet’te diğerleri gibi temkinli adımlar atarak mağaralardan dehlizlere geçiyor, keşfedilmemiş tuhaf kokulu sarnıçları kat ediyor ve Buharalı dur işaretini verene kadar gergin bir bekleyişle hareketlerine devam ediyordu.
Bu yankılı, rutubetli ve kapkara yeraltı boşluklarında her ses kötücül bir anlam kazanıyordu. Ellerindeki meşaleler, her ne kadar ışığa olan ihtiyaçlarına deva olamasa da, arada siyaha bürünmüş ıslak duvarlarda oluşan sarımsı aydınlığa bakarak bir nebze rahat nefes alıyorlardı. İşte ışıksızlık tam bu mertbelerde zihinlerini işgal etmişti. Halbuki aydınlığın hiç beklenmedik anlarda onlara zorunlu kıldığı şehadetleri için karanlığa ihtiyaç duymaları da, içinden çıkılamaz bir zıtlığın kahkahalar atan suratını gün yüzüne çıkartmıştı. Keşke karanlık hiç bitmeseydi de bunları görmeseydim dedikleri ne çok vakit olmuştu.
***
Birinci hücre...
Mehmet Buharalı’nın bir şeyler söylediğini duyar gibi oldu. O ana yoğunlaşmak istedikçe aklı o gecenin erken vakitlerin kaçıyor. Bellek azabın zevk verdiği bir işkenceci sanki. Buharalı ısrarla bir şey söylüyor:
“Biz seçildik!”
Etrafları ölmüş yoldaşlarıyla dolu. Ölüm, yaşamın etkisini sindirmiş. Mehmet uyuşukluk içinde, ölümü yaşarken hissediyor. Gözü önünde telef olanları, telef oluş şekilleriyle gördü. Uyuşma aklına sıçrıyor ve dış çeperlerden beynin kıvrımlarına siniyor. Bir insan, az önce gördüğü gibi ölebilir mi?
Buharalı’nın sesi ve herşeyin sonu olması gereken başlangıç... Birinci hücre...
“Biz seçildik!”
***
Seslerin doğasında bir hayvansılık vardı. Buna rağmen nasıl da insan ağzından çıkıyormuş gibi ince ve acıklıydılar!
Birinci hücrenin girişi, zeminle duvarın birleştiği yere açılmış küçük bir oyuktu. Mehmet, girişin önünde duran Buharalı’dan kıyasla, deliğin adamın dizine kadar yükseldiğini gördü.
Bir müddet bekleyerek o tarifi mümkün olmayan inleyişleri dinlemek zorunda kaldılar. Sanki uğultu denizinin kıyısında durmuşlar, bu denizin tehdit eden dindinliğine kurban gitmeye gelmişlerdi. Mehmet elinde olmadan nefesini tutuyordu. Gözlerini bir an olsun Buharalı’dan ayırmamıştı ki, o denizin kıyıya fırlattığı azgın bir haykırış dalgasıyla irkildi. O esnada tüm savaşçıların ellerin kılıçlarına, din ehlinin ağızları da kudretli dualarına takılmıştı. Karşısında sinilecek bir karmaşa anının ortasında kalmışlardı. Herkesin ne yapacaklarını bekledikleri o uğursuz anda, Buharalı aniden yere kapaklandı ve oyuktan içeriye girdi. Kimse konuşmuyordu. Duvarın öte yanındaki inleyişlerin galeyana çaldığı bir anda Buharalı’nın boğuk çığlığı duyuldu:
“Mustafa! MUSTAFA!! Buraya gel! Yardım ET!!”
Mustafa, Buharalı’nın en güvendiği talebesi olan bir Bursalıydı. Tereddüt etmeden kendini oyuktan içeriye attı ve hem içeriden hem de dışarıdan salavat sesleri yükseldi. Mehmet’i manen bir işkence anı bekliyordu. Din ehlinin kudretli ama dehşete düşmüş bağırışları, uluyan, haykıran ve en kaba ilkellikle bağdaşabilecek hırıltılar çıkaran meçhul düşmanın ses kalabalığıyla çarpışıyordu. Şöyle bir şey duydular en çıldırtıcı anda:
“Sakın gelmeyin! Sakın! Allaah! ALLAAAH!!”
Askerlerin bir kısmı korkuyla yerlerine mıhlanmıştı. Bazıları, içerideki gürültü çarpışmasına ahenksiz tınılar saplayarak tuhaf ve boğuk nidalarla sarsılıp, gerisin geriye kaçmaya yelteniyor fakat geride bıraktıkları müphem karanlıkta nasıl yol alacaklarını bilemediklerinden oldukları noktada rahatsız sayılabilecek bir sallantıyla ileri geri yaylanıyorlardı.
Ne fenaydı!
Mehmet arkadaşlarının gözlerinde o çaresiz çığlığın ağırlığını görüyor, insanlıktan çok uzaklarda kalmışlar olarak, gerçekliğin boşluğunda gerçeküstü olaylara bulaşmış olmanın zaruri baskısını titreyen dudaklarından okuyabiliyordu.
Sanki bir yanlışın –daha doğrusu ona yanlış görünen bir hakikatın- farkına varmıştı. Gizli kalması gereken işler ve bilgiler, içinde gizli bir dirayet besleyenlerin vakıf olması gereken zehirli ziynetlerdi. Bu gizlilik kuralı, yaşayıp ölecek ve sadece dünyevi tabiatlı ilimlerden feyz alacakların karışmaması- karıştırılmaması gereken bir sertlikte olmalıydı. Mehmet anlıyordu ki, iyinin de kötünün de piyonları olurdu: ne taraf için telef oldukları önemli değildi.
***
Sonunda, duvarın ötesindeki gürültü, meşale ışıkları ve titreyen bedenlerinin etrafını saran habis ışıksızlık gibi koyulaşıp söndü. Hiç ses yoktu. Bir süre sessizliği bozmak delilikle eşdeğermişçesine kimseden çıt çıkmadı. Neden sonra, din ehlinden biri içeriye tereddüt dolu bir çağrıda bulundu:
“Hocam? Hocam?”
Koyu sükunet bozulmadı. Aynı kişi, bu sefer eğilerek kafasını deliğin hizasına getirip seslendi:
“Hocam? Osman Hocam. İyi misin?”
“Gelmeyin! Sakın gelmeyin. Çıkıyoruz.”
Meşale ışıklarının sarı sahanlığına ilk çıkan Buharalı oldu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Yaşlı adam, oldukça zorlanarak Bursalı’yı yakasından çekiştirip dışarıya çıkarttı. Adam kaskatı olmuştu ve şaşkın bir bakışı meydana çıkaran göz kapakları gözlerini ortaya çıkarmıştı... Ve kapanmıyorlardı.
Buharalı Osman soğukkanlılığını vurgulamaya çalıştığı sesinde, cinnet anına çok yaklaşıp döndüğünü ele verdiğini fark edememişti. Bursalı’ya bakıp üç kelime söyledi:
“Allah rahmet eylesin.”
***
İkinci hücreye ulaşmak için pek çok yıpranmış ve rutubetin yosunlarıyla kaplanmış basamaktan inip, giderek üstlerine basan dehlizlere girdiler. Havanın temiz olmaktan çıkıp çok acayip, neredeyse ciğerleri söken sıcak, keskin ve hastalıklı bir hüviyete büründüğü derinliklerdeydiler. Mehmet çılgınca hayret ederek, Konstantinopolis’in bu kadar diplerinde kimlerin, ne için amansızca toprağı kazdığını ve bu metruk yerleri ortaya çıkardığını merak etti. İçinde yürüdükleri alanları, cehennemim kıyısı köşesi gibi hayal etti. Burada ne arıyorlardı? Sahi; piyondular değil mi?
Eğilerek aşağıya doğru indikleri bir kısım basamak, yaklaşık yüz ayak çapında daire biçimli bir boşluğa açıldı. Ellerinde tuttukları meşalelerin aydınlığı aniden topraktan duvarlara saldırarak yukarıya doğru tırmandı ve nefes kesen bir yükseklikteki kubbeyi görünür kıldı.
En önce şaşkınlık mırıltıları eşliğinde tavana bakakaldılar. Ardından gözleri, yıkık bir ümidin gerisinden batan güneşler gibi aşağıya çevrildi. Tam karşılarında düşmanca dikilen kemer, imgelere saldıran yırtıcılığıyla üzerlerine doğru kapanacaktı adeta. Toprağa oyulmuş bu kemerin ortasında simsiyah bir kapı vardı.
Buharalı’nın üç din ehlini yanına alıp kapıya yaklaşmasını seyrettiler. Mehmet, etrafındaki silah arkadaşlarının nefeslerini daha yakından duymaya başladı. Hepsi birbirine sokulmuş, bu siyahî kapının ötesindeki bilinmez mahiyetin yüreklerini sarsan tehdidine karşı çaresizce korunmaya çalışıyorlardı. Her ne saklanıyorsa o eşiğin gerisinde, Mehmet’in ruhu ona vakıf olmak istemiyordu.
***
Çekiliyor… Anıların zehirli ağlarında boğulmuş aklını geriye çağıran bir ses var. Onunla beraber, şiddetlice aldığı nefeslerin, imdat çığlığına benzeyen inleyişleri de duyulur oluyor… Bir ses… Şimdi görüsü de o ağların ortasından sıyrılır gibi oldu. Buharalı değil mi karşısındaki? Yüzü dehşetle çarpılmış ve Mehmet’i sarsarak bir şeyler söylüyor. Hayır hayır… Ağlar çok inatçı ve kuvvetli… Mehmet’i bırakmaya niyetleri yok. Yorgun ve şaşkın savaşçı geriye, hatırlama işkencesi çektiği havsalasına düşüyor… İstemeden… Ve Buharalı’nın yiten sesi:
“Biz seçildik!”
***
Mehmet ve arkadaşları –hatta din ehli- karşılarındaki müphem tehlike karşısında sinmiş halde bir süre beklediler. Kapı, tek başına hepsini tarumar edebilirdi sanki. Öyle bir tehdit hissi yayıyordu ki... Vakıa buharalı Osman ya bunu anladığından ya da yanlış yere geldiklerini düşündüğünden, yüzünü kapıdan döndü ve kemerin hemen solundaki zifiri bir mağara ağzına girip kayboldu. İkinci hücre şimdilik uyandırılmamak üzere rahat bırakılmıştı. Herkes Buharalı’nın ardına düştü sevinerek; tuhaf bir hisle, en büyük, en kindar ve en yabanıl şüpheyi atlattıklarını düşünüyorlardı... Zavallı piyonlar!
***
Ne bir uyarı ne de hazırlık...
Tiksinti ve kabul edilemezlik dolu bir yerdi üçüncü hücre. İğrenç bir manzaranın içine düşmüşlerdi.
Mehmet grubun ortalarındaydı ve kesif sessizliği bozan ilk haykırış önlerden, yine Buharalı’dan duyuldu. ‘Gelmeyin. O burada... Sakın gelmeyin!!’ bunu duyan askerler yerlerine çakılıp kaldılar. Biraz emre uymak zorunda olmalarından, çoğunlukla da Buharalı’nın ‘O’ diye hitap ettiği iblisin varlığından haberdar olup irkildiklerinden. Ne var ki din ehli heyecan ve telaş içinde kendilerini Buharalı’nın sesi sıra, koridorun meçhulluğu içine attılar. Ve en ufak bir fasıla olmadan Mehmet ve arkadaşlarının kulakları ilk haykırışlarla bozguna uğratıldı. Canhıraş acı çığlıkları atıyorlar ve yardım istiyorlardı. Meşale ışıklarından medet umdukları havasız tünel, ansızın dehşetin parıldadığı bir kan rengini çağrıştırdı. Mehmet’te arkadaşlarına uyarak o dar oyukta aşağıya doğru koştu. Yüreğinin nasıl bir ağrıyla sancıdığını betimlemek zor. Hiçbir kahır bilir kelimenin harcı değil bu… Gözlerinde biriken yaşlar ne hüzünden ne de öfkeden; sadece korku: müstehzi yanı ağır basan bir korku!
Koşuşturma kısa sürede nihayete erince, oyuğun mezar çatkısı gibi alçak olan tavanında ani bir yükselme ve yeni bir mekana girdiklerini algılayan beyninde çok daha yakıcı, dikenli, çok ama çok daha ölümcül bir his uyandı: Isırılıyordu!!
Aynı anda yüksek tavanlı mağaranın her yerinden inleyişler ve haykırışlar çalındı kulağına. Acısına yoğunlaştı ve kaynağın ayakları olduğunu anladı. Ne göreceğini bilerek, bir felaketin tumturaklı manzarasına bakmak için acele etmeyen, ağır ağır ama mağlup bakışlarını o yöne çeviren talihsiz bir adamdı o anda. Ayaklarının dibine hiç bakmamış olmayı, orada bulunmamayı hatta ne ruha ne de bir yaşama hiç sahip olmayı sızlanarak diledi. Kaval kemiğini bir insan –çıplak ve sadece biçiminden dolayı ‘belki’ insan denebilecek bir yaratık- ısırıyordu.
“HEPSİNİ HAKLAYIN YİĞİTLERİM! KAYNAĞA YAKLAŞTIK! HEPSİNİ HAKLAYIN!!”
Buharalı’nın çağrısına kınından çekilen kılıçların sivri ve keskin çınlayışları karşılık verdi. Mehmet ayakları altında kıvranan ve sürünen insansıların halinden, biçimsiz ve eğreti sıfatlarına çarpan meşale kızıllığının biçim verdiği gölgelerden iğrenerek kılıcını savurmaya başladı. Nerelerine gelirse saplıyor, dehşetle duvarlara saldıran ve vahşice yankılar doğuran naralar atıyordu.
Sürünüyorlardı… Bu yaratıklar hep ve durmadan sürünüyorlardı. Mehmet cesetlerin üstüne basarak ilerledi. Ayaklarının altında kalan yerden ıslak bir ses, cılız bir var oluşla duyuluyordu. İnsanın iç huzurunu alt üst eden, bünyesini bulandıran bir aksülâmel… Taze ve kanlı et yığınları üzerinde ilerliyordu Mehmet ve her an o kanlı ve taze et yığınlarına yenilerini katıyordu düşünmeksizin. Etrafına havayı parçalayan kılıçların savruluş vınlamaları, yoldaşlarının yorgun ama tereddütsüz bağırışları, kopan ya da deşilen deri ve etin fena çatırtısı üşüşüyordu. Din ehli ara vermeden ve sükûnetini muhafaza etmeye gayret ederek yüksek perdeden dualar okuyor, sesleri titrediğinde umursamadan devam ediyorlardı.
Mehmet nefes nefese kalmıştı. Metruk mağaranın yüksek tavanında yankılanan her çığlık onun nefeslerine endişeli bir tetiktelik katıp, koluna ateş gibi bir güç yayıyordu. Gün ışığının hayaline, içine dönmüş gözleri önüne serpildiğini düşlüyordu kılıç sallarken. Bu çürük toprağın içinde, adeta cehennemin dibi gibi bu yerde ışık unutuluyor ya da özlem duyulan ve bir daha asla ele geçirilemeyecek bir serap haline dönüşüyordu. Mehmet, tüm hıncını yerde sürünen garabet yaratıklardan çıkartırken yeniden ışığı göreceğine yemin etti. Kılıçtan geçirdikleri ise onun bu isteğine karşıymışlar gibi, ölürken hiç çığırmıyor, sadece lıkırdar gibi itici bir ses çıkarıp susuyorlardı.
Kan her yerdeydi. Cesetler üst üste yığılıyor, galiplerin burunlarına kanın sımsıcak kokusu dışında üzerinden dumanlar tüten etlerin mayhoş ve öğürten kokuları yapışıyordu.
Mehmet bir müddet istençsiz olarak kılıç saplayıp çıkarırken donup kalmasına neden olan şey oldu. O esnada zaten diğer tüm kılıç ehli durmuş ve gözlerini fal taşı gibi açıp ya önlerindeki kurbanlarına ya da çevrelerindeki diğer olası kurbanlarına bakıyorlardı. Dışarıdan akılsız, güdüsüz, çaresiz ve yabanıl görünen canlılar, yalnızca ıkınmayı andıran homurtular çıkartıyorlardı. Buna rağmen Mehmet, nihayetinde anlamsız et parçalarına dönen cesetler arasında ilerlerken, beyninde yabancı bir sesin çaktığını hissetti. Kılıcı havada asılı kaldı, aklı muğlâk bir sise bulandı. Tamamıyla netameli bir tınıyla inleyen bir çağrıydı bu ve beyninde apansız doğmuş ta olsa, Mehmet kendi düşüncelerinin sedalarını tanıyorsa eğer, bu işgalci çağrı onun herhangi bir düşüncesine ait değildi:
“YEMEK!!”
Öyle sarsıcı ve içtenliği yüzünden mide bulandırıcı bir ses olamazdı. Mehmet’in kılıcı havadaydı ve yerde sürünen kurbanıyla göz göze gelince midesi bu gerçeği kaldıramadı. O hilkat garibesi canlının düşüncesinde Mehmet, kendisini, yoldaşlarını ve din ehlini bir yiyecek olarak gördü. Kurbanının gözlerindeki yırtıcı ama çaresiz bakış şimdi şimdi asıl anlamını buluyordu. Mehmet bu dehşet karşısında şaşaladı ve yine de hiddetine yenilemedi. Olağanüstü imgeler doluştu zihnine. İradenin zincirleri, Mehmet’in benliğini kıracak mertebede sıkılmıştı. Etraftan yoldaşlarının çığlıkları yükseliyordu.
Sonunda asıl ve en yıkıcı iş doğrudan üzerlerine çullandı. İçeriye girdiklerinden beridir kafalarını kaldırıp bakmadıkları –bakacak boş bir an bulamadıkları- tavandan üzerlerine vücutlar düşüyordu. Mehmet tam karşısındaki iki arkadaşının bu vücut sağanağı altında boğulan çığlıklarını, heybetli bir hezeyan dalgasına çarpılarak duydu. Akabinde hezeyan deliliği hortlattı; zira o vücut tepeciklerinin altından kırılma ve şapırtı sesleri yükseliyor, yutkunmanın tok homurtuları canlanıyordu.
Mehmet ardı ardına düşen vücutlardan kaçmak için koşmayı akıl edecek kadar mantığı kaldığı için talihliydi. Tünelin ağzına sığındı ve yerdeki meşaleyi kapıp yukarıya tuttu. Tavana bakarken yüreği bir anlığına sıkıştı, salavat getirdi ve eli boşalıp kılıcı yere düştü. Yüksek mağaranın tavanı kımıl kımıl oynaşan yaratıklarla doluydu.
Düşündüğü ilk şey, ona doğru sürünen yaratıkları def etmek için kılıcına yeniden sarılmak oldu. Bilahere yoldaşlarını uyarmak için haykırdı fakat kimseye sesini duyuramadı... Kendisi bile sesine yabancıydı... Neler oluyordu böyle??
***
İşte belleğin zoraki af durumu. O çetrefilli ve saldırgan anıların sonu... Buharalı karşısında... yüzü dehşetle çarpılmış. Mehmet’in avare gözleri yerdeki et denizinde. Herşey, sağlam görünen kabuğu içinde hızla çürüyen bir yaşamın solgunlaşan renklerine doğru akıyor. Mehmet’in üzerinde akıl almaz bir boşlama hissi mevcut. Herşeyi boşvermek gibi... Amaçsızlığın karanlık bir duvar gibi ağır ve yeknesak halde düşmesi sanki bu... Ama... ama Buharalı neden hep aynı şeyi tekrarlıyor?
Bir besmele...
Bir dua gibi...
“Biz seçildik!” |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 19 Mar 2007 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
hımm... 02.05.2007, 20:28 |
|
|
güsel olmuş... ama biraz daha tasvir olsa daha güsel olur gibi geldi bana.  naçizane fikrim tabii. |
_________________ "Gentlemen,ladies
These are my hands
My knees
I may be skin and bone
I may be Japanese..."
S.Plath
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
6.Bölüm 09.10.2007, 12:17 |
|
|
VI. BÖLÜM
Mehmet sessizdi… Ya içi?
Damla damla dolan vadesiyle hayatı, artık esrarlı bir kayıtsızlıkla, manevi mezarının içlerine doğru büzüşüyor. Dimağdaki hatırat, anımsanmaktan dolayı yıpranmış.
Kin duyan bir tarafı var; kaderin gaddarlığı karşısında öfkeli. Bu hal, artık içinden çıkılması imkânsız ve manasız bu felaket sadece onu buldu sanki. Ara sıra Buharalı’yı süzüyor. Evet, kesinlikle bu oyunun tek talihsizi, yegâne nasipsizi kendisi… Buharalı, o iman dolu iradesi ve sertliğiyle mücadeleyi sağlam terk etmiş. Ve hala düşmanının ardında, onun geçeceği yola pusu kurup bekleyecek mertebelerde inatçı, gözü pek ve soğukkanlı.
Mehmet ve Buharalı, din adamının ‘buradan geçecektir’ dediği yerde üç gündür bekliyorlar. En büyük yandaşları karanlık, rutubetin dişleri arasında soğumuş ve ıslanmış taştan duvarlar, sessizliği silkip atan münasebetsiz yankılar ve şüphe… Yılgın savaşçı üç gün boyunca, karşısında vakarla dikilerek karanlığın ortasındaki bir fener gibi parlayan dirayetini sergileyen ulu din âlimini imrenerek ve hayretle dinlemişti. Sesindeki sağlam, kendinden emin ve bilge tavır, hep Mehmet’in ne feci hırpalanıp yara aldığının göstergesi olmaktan öteye geçmiyordu.
Üç gün, o günahkârın kesin güzergâhı üzerinde bir nokta kılınmış muzlim oyuntuda, tuhaf aksülamellerin ve algısızlığa davet eden metruk boşluğun kucağında beklediler. Çok az hareket edip, olabildiğince kararında konuştular. Ki çoğunlukla konuşan Buharalı’ydı –Mehmet sadece iki kere ağzını açtı-. Yaşlı Bilge Mehmet’e neredeyse her şeyi anlattı –Neredeyse-. En önce de dördüncü hücrenin ne olabileceğini açıklamaya gayret etti:
“O, siz gelen de kaçtı. Sizin sayenizde, sizin iyiliğinizin üzerinden bir fayda sağlayarak hem de... O’nu ben karşıma almış, yıllardır hazırlandığım saldırı için dimdik ayaktaydım. Ki bunu bilip mahvolduğunu idrak ettim.
“Ne zaman ki siz ve benim din ehlim korkunuza gem vuramayarak bana yardıma geldiniz, bu iş asıl ona yaradı.
“Tesirinden zerre şüphe duymadığım dualarımla onu teslim almak üzereyken ona arzuladığı boşluğu sunduk ve o kaçtı.”
Buharalı kısa kısa konuşup, uzunca süreler suskunluğa bürünüyordu. Kendini hazırlar ya da düşmanının gelişini anlamaya çalışır gibi bir halin içine giriyordu. Arada bir Mehmet’e bakıp, onun yüzüne hiç silinmemecesine kazınmış ifadedeki korku, yılgınlık ve çılgınlığın muğlâk olamayacak kadar baskın olan izlerini tahlil edip üzülüyordu. O zamanlardan birinde, sırf Mehmet’i neden avutacağını bir türlü kestirmediği şeyler söyledi:
“Nihayetinde biz seçildik oğul. Bu kapıyı gözlemek bize kaldı. Zira o buradan geçerek atasına ulaşacağı kapıdan girmek zorunda. Sarf ettiğim kelimelerle pis ruhu yaralandı ve onu ancak atası kurtarabilir.”
Zavallı Mehmet ne desin? Bu ucuz gönül alıcı kelimelerle ne kadar avunsun?
Duymak istedikleri bunlar değil ki…
Eğer Buharalı, ‘bunların hepsi kâbus ve birazdan tertemiz bir sabaha uyanıp her şeyi unutuvereceksin’ dese ve o da buna riayet edip sabah ezanıyla yatağından doğrulsa daha sahici ve istenilen olmaz mıydı? Geri dönüşsüz bir noktadaydı artık. En çok ta bunun idraki zor geliyordu. Her şeyden habersiz bir fani gibi ölmek artık ona haramdı. Sadece bu yüzden değil ama Mehmet aralıksız bir sükûnet içerisindeydi. O sustukça Buharalı, sanki aklındakileri unutmamak ister gibi mırıldanıyordu:
“Bu dördüncü hücre, aslında bir tünel… Ateş, sıcak, delilik ve karanlığı aşabilen oraya, atanın yurduna ulaşır. Lakin bu, benim bile harcım değil. Tünel evvela Dünya’nın koruna iner ve oraya gelip devam etmeye hak kazanan, işte o bilinmeyen yurda ulaşır.
“O buradan geçecek. Her şeyi göze alıp tünelin ucuna gelecek ve bizim burada olduğumuzu bile bile şansını deneyecek.”
Dünya’nın koru… Ata yurdu… Delilik… Ateş… En çok ta ateş… Mehmet teninden içeriye doğru küçük dokunuşlarla yoklayan ve damarlarında korkuyla akan kanı kavuran tuhaf bir sıcaklık, kaynaksız bir alaz hissiyle oturuyordu Buharalı’nın karşısında. Bundan sonra ne olacaktı? Şansını deneyecek bir iblis, garazıyla –belki de- onları perişan edecek bir gulyabani!! Dünya’nın koru… Sen büyüksün Yarabbi!
Buharalı’nın aklındaki tek şey Mehmet’e bir şeyi, sanki onun için çok önemli olan bir bilgiyi çok iyi kavratabilmekti adeta:
“Biz bunun için seçildik. Şimdisi ve sonrası için. Eğer ki atasına ulaşırsa yeniden buraya mus | | | | |