Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 163
Konum: Sırat Köprüsü
Derin bir nefes verip doğruldu.

Gece, ciğerlerine ucu ateşte bekletilmiş iğneler batırıyordu sanki. Elindeki kazmayı, üç saattir derinleştirmeye uğraş verdikleri çukurun zeminine usançla attı. Bacaklarındaki ve kollarındaki kaslar tel tel kopacakmış gibi yanıyordu.

“Bittim” dedi kurumuş damağında takılan bir sesle. Tam karşısında hiç yorulmamış gibi kürek kürek toprağı dışarı atan arkadaşına baktı. Vücudu eğilip kalkıyor, karanlıkta kalan yüzündeki ifade koyu gölgelerin berisine saklanıyordu. Abdullah kafasını kaldırıp, yarı bellerine kadar içinde kaldıkları çukurdan dışarıya baktı. Yaklaşık bir buçuk metre kadar kazmışlardı. Ve bunun yeterli olmadığını biliyordu. Bir buçuk yada iki metre onları bu felaketten uzaklaştırmaya yetmezdi. Daha derine, daha soğuğa ve daha zifiriye doğru kazmalıydılar.

Yoksa...

Yoksası çıldırtıcı bir düşünceydi Abdullah için... düşünmemek için gözlerini kırpıştırıp doğu ufkuna kaydırdı gözlerini. Kuşluk vakti kapıdaydı. Ufuk çizgisinde soluk mavi bir renk uyanıyordu. Uçları yakılmış gibi kızarık görünen bu mavi rengin tepesine çizgi çizgi gri bulutlar çekilmişti. Onların ötesinde ise rengini açmaya isteksiz kopkoyu bir lacivert hüküm sürüyordu. Abdullah ağzını donduran nefesini salarken, sabahın zemherisi dudakları arasından bembeyaz dumanlar şeklinde çıktı. Dişlerini takırdatarak ellerini oğuşturdu.

“Gün doğuyor” derken, gözü çukurun yanına attıkları torbaya çevrildi. Ona bu kadar yakın olmak, ölü yada diri olsun hep tehdit uyandırıcı bir sıkıntı yaratıyordu. Ya hortlarsa? Düşüncesi anında zihninde çakıp söndü ve Abdullah ayazdan da dondurucu bir dehşetle irkildi. Alilacele yere attığı kazmayı alıp yeniden işe koyuldu, “Çabuk olmalıyız.”

***

Böğürtüsünü hatırlıyordu. O melun ses bütün gün aklından çıkmadan çınlayıp durmuş, beynindeki kıvrımlarda keskin bir makasın ağzı gibi açılıp kapanmıştı. O gerçeğin düşmanı böğürtüyü duyduğu anda mahvolmaya yakın bir hezayan her yanını sarıverdi. Böylece giriştikleri işin vehametini kavrayabildi ama öğürerek ağlaması onu ve Abdullah’ı kurtarmayacaktı.

Kerem elindeki küreği yorulmamacasına kullanıyor, avuçlarındaki derinin soyulmasına aldırmadan çalışıyordu. En az beş metre derin olmalıydı bu çukur; öbür türlü olursa bu yaratık dünya örtüsüne yakın kalacak ve anlatılana göre kesinkes onları bulacaktı. Kerem böyle bir durumla karşı karşıya olmaktan ve öldürülmekten korkmuyordu şimdi. Öldürülmek bir ödül olarak bile algılanabilirdi. Canının alınmasıyla kurtulamamak en kötüsüydü;

‘onun.. onların cehennemi’... Ruhu bedeni içinde sızlıyor, bu cinneti bol olasılık etini kemiğinden ayıracak bir basınçla içini daraltıyordu. En az beş metre... Bir an bile dursa yaptığı işten geri kalacak gibi hisseden adam etrafına değil, yavaşça derinleşen çukurun dibine bakıyordu.

***

Abdullah yeniden doğrulduğunda kazmanın ağzını yere dayayıp sapının ucuna eliyle yaslandı, diğer eliyle beline bastırarak gerindi. Yeniden doğuya baktı, güneş sanki onları ele vermek istercesine başını ufuk çizgisinden çıkarmıştı. Mahmur sarı ışıkları doğudan zerre zerre geceye karışıyor ve siyah olan ne varsa sabahın hummalı aydınlığıyla iyileştirmeye çalışıyordu. Korkusuna halel gelmesine izin vermeden kafasını salladı. Korkusu gerçeği görmelerine engel değildi.

“Başaramayacağız Kerem. Güneş doğuyor.”

Kerem Abdullah’ın suratına bakmadı. Hala toprak atıyordu, duymamış gibi davranarak işine devam etmek zorundaydı. Yoksa...

Yoksası çekilir gibi değildi. Sırf ateşlerden bir zulmet değildi ki bu!

‘Adına küfredip yasakladığın işlere giriştiğimiz Allah’ım! Ruh nasıl ölür?!’ Beş metre... Beş metre işlerini görürdü. Onu çukurun içine atıp beklemek yetecekti. Abdullah şiddetle itiraz etse de üzerini toprakla kapatmamaları gerekiyordu. O çekilirken görmeliydiler. Hafızanın bu seyirliği, sorgu gününde onlara şahitlik edecekti.

“Kerem... Kerem!! Dur artık! Bu iş bugün bitmez. Gün ışığı eğer..”

“Biliyorum hayvan herif! Biliyorum! Bu iş ve detaylarını sana ben anlattım.”

Abdullah Kerem’im çılgınca kararmış gözlerine bakınca sinmek yerine daha da öfkelendi. Elindeki kazmayı çukurun dışına savurarak Kerem’in yakasına yapıştı. Aynı gece, kurbanları da Kerem’in yakasına yapışmıştı. Abdullah avuçları yansa bile Kerem’in yakasını bırakmadan arkadaşını sarstı:

“Biliyorsan öyle davran o zaman! Bak... Bak Allah’ın belası, güneş doğuyor. Onu yeniden öldürmeliyiz!”

Kerem, Abdullah’ın açıkladığı eylemin hayaliyle donup kaldı. Yeniden öldürmek. Hem de onu! İkircikli bir ölüm korkusu parmak uçlarına kadar titretti Kerem’i... Kafasını çevirip çukurun yanındaki torbaya tereddütle süzdü. Katlettiklerinin birden sarsılarak hareketlenmesini, içine tıkıştırdıkları torbayı paramparça ederek gün yüzüne çıkmasını ve o kara bir andaç gibi belleğine kazınan böğürtüsüyle üzerlerine çullanmasını düşündü. Abdullah haklıydı; onu yeniden öldürmek, onun iki arkadaşa yapacaklarından çok daha iyimser ve basit kaçacaktı.

Kerem Abdullah’a hiddetle dağlanan bakışlar hediye ederek yakasına yapışmış ellerini itti ve hemen çukurdan dışarıya çıktı. Zaman kaybetmekle ilgili çarpık bir kaygısı olduğu için sadece bir anlığına, ne kadar vakitleri olduğunu anlamak için doğuya baktı; güneş ufkun üzerinde görkemle yükselmeye devam ediyordu ve hızını arttırmıştı. Doğudaki tepelerin eteklerine yamanmış ağaçlar ve iki katlı köy evleri şimdiden sarının avuçları içindeydi. ‘Üç dakika’ diye mırıldandı Kerem. Ve geri sayım başladı...

“Sen torbayı aç! Ben arabadan silahları alıp geliyorum!.. Çabuk olsana Abdullah!”

***

Abdullah hala aval gözlerle çukurun içinden dışarıya bakıyordu. Kerem’in nidasıyla zıpladı ve ve hemen çukurdan dışarıya çıkıp torbanın yanına çöktü. Kerem’in koştuğunu duyabiliyordu. Arkadaşının toprağın bağrını döven ayak sesleri yüreğinde acayip bir sıkıntıyı coşturmuştu.

***

Kerem farları açık ve çukura bakar vaziyette park edilmiş arabanın bagajını açıp kollarını içeriye daldırdı. Aradığı şey kat kat battaniyenin altında saklanıyordu. Ve kendisinden önce kor gibi ışıyan aydınlığı göründü. Battaniyeler inanılmayacak derece de ısınmışlardı, adeta ateşin içinden çekilip alınmış alevler gibi yanıyor, üzerlerinden dumanlar çıkartıyorlardı. Kerem sadece tutup sıpıtacak şekilde uçlarından kavrayıp bagajdan dışarıya atıyordu onları... İki buçuk dakika... Kerem’in heyecanı ürpertici bir hızla kalbine vuruyordu.


Abdullah yere çömelmiş torbanın fermuarına kararsız bir halde bakıyordu. Onunla yeniden yüz yüze gelmenin dayanılmaz sıkınıtısı şimdiden parmak uçlarında bir uyuşma yaratmaya başlamıştı; şişe şişe kanı çekiliyordu sanki vücudundan. Kerem’in ayak sesleri kesilmiş, arabanın bagajının açıldığını duyulmuştu. Ellerini son bir kez yumruk yapıp tekrar açtı ve kollarını yavaş bir hamleyle fermuara doğru uzattı. Torbanın içinden buram buram sıcaklık yayılıyordu. İyi huylu yada dünyevi bir yanmanın sıcaklığı değildi bu;

‘onların ölürlerken yandıklarını unutma. Şimdi, canlıyken buz gibi olmalarının sebebi bu.’

Çıldırtan beklentinin yaşarttığı gözlerini kırpıştırarak fermuarın dilini tuttu ve hiç işe yaramayacağını bilse de besmele çekti. Besmele ile kurtulabilecek kişiler listesinde olmadıklarını bir onlar bir de Allah biliyordu. Fermuarın minik cırtlamalara benzer sesi temkinli bir biçimde var olmaya başladı; Abdullah fermuarı açıyordu, ama sanki tamamını ne kadar yavaş açarsa başlarına gelecek felaket o kadar uzakta kalacaktı. İki parmağı arasında tuttuğu dil fermuarın iki yakasını ayırıyordu. Abdullah’In burun deliklerindeki sinirler beyne aynı şirret mesajı yolladı: öldürücü kokular geliyor... yine... kalbe daha fazla kan...

İki buçuk dakika... Abdullah göğüs kafesi anormal ölçülerde inip kalkarken onunla, onun kapalı göz kapağıyla yeniden karılaştı... Dehşet vericiydi: ‘Ulu Tanrım!’

***

Şimdi Kerem koşturarak çukurun yanındaki torbaya ulaşmaya çalışıyordu. Aklı başından gitmek üzereydi. Canı yada ölüsü saniyelerin elinde oyuncak olmuştu. Güneş yükselirken azan rüzgar kulak kepçelerinde uğulduyor, burnundan nefes aldıkça genzi yanıyordu. Canhıraş, dengesiz bir hızla ilerliyordu. Sanki arkasında, doğu tepelerini sarıyla duvaklayan gün ışığından daha çabuk olma derdine düşmüş gibiydi.

Paldır küldür torbanın yanına çömeldiğinde silahın yanmasının azaldığını farketti.

‘Onların ölürlerken yandıklarını unutma. Şimdi, canlıyken buz gibi olmalarının sebebi bu.’

Canlanıyordu...CANLANIYORDU!!

Panik halinde Abdullah’ı aradı gözleri. Torbanın ayakucunda, açılmış fermuarın iki yakasını tamamen birbirinden ayrıldığı yerde yere kapaklanmış ağlıyordu. Ve sürekli, Kerem’İn tüylerini diken diken eden şeyi mırıldanıyordu:

“Ulu Tanrım!.. Ulu Tanrım!”

Kerem artık metanetini kaybetmişti. Gözlerindeki fer boğuluyordu. Onu öldürdükleri, dahası onu görünür kılıp zehirli kelamını duymak zorunda kaldıkları için pişmandı. Hem de ne için! Bu işe atılmaya karar verdiğinde gözünü karartmasına yetecek bir meblağmış gibi görünen 400 küp Bizans Altını, şimdi gözleri kararmaya her yaklaştığında onu ağlatmaya vazife kabul etmiş bir pişmanlıkla vuruyordu aklına. Hacı hoca takımına yedirdikleri onca paranın, yazdırdıkları düzinelerce muskanın ve en sonunda.. evet en sonunda karşılarına çıkan iki büklüm, asırlık moruğun günahkarlığa onları davet ederek ruhlarını kandırmasının yasını tutuyordu artık. Onlara işi enine boyuna anlattıktan sonra uyarmaktan da geri kalmamıştı, suratında iblisten öykünen bir gülümsemeyle:

“Bir Alemsakini hem yere hem göğe yakındır. Bundan onun melek olduğu fikrine kapılmayın. Ne ki cin gibi asalak bir yaratıktır. Onlar düzenin sağlanmasında ve gerçeğin korunmasında bilfiil vazife ifa ederler. Alemsakini, iki alemin kapısında bekler aynı zamanda. Bizim bilmekte hakkımız olmayan yaratıkların yolculuklarına mani olur ve aynı zamanda ölenlerin ruhlarına yol gösterir. Öteki alemin kapısına değin eşlik eder ve onları teskin eder. Kimileri ona ‘kabirci’ der ve onunla ilgili patavatsız hikayeler uydurur.
“Şüphesiz onu çağırmakla onun, her ruhun sırlarına vakıf benliğini de çağırmış olursunuz. Bu alemin Alemsakini, Adem’den beri saklanan tüm sırları bir güzel bilir. Ve insanoğlu ona müdahelede bulunmazsa kıyamete kadar saklar ve o büyük günde şahit olacaklardan biri de o’dur.
“Şimdi onu çağırın. Fakat tedbirli ve soğukkanlı olun. Sizin gibi toprağa bastığında, ayağının altına bu muskayı burakın ve her istediğinizi sorun. Eğer onun gücünü kulaklarınıza çarpan bir yumruk gibi hissederseniz hiç tereddütsüz onu öldürün ve toprağın en dibine gömün. Eğer söylediğim derinlikten daha yakına gömerseniz sizi bulur ve ona tahsis edilmiş cehenneminde ruhunuzu öldürmek için elinden geleni yapar. O yüzden onu gömmekte rahat davranmayın.”

***

Alemsakini soğurken etrafındaki havayı da kışa çeviriyordu. Kerem’İn dişleri takırdadı ve elinde tuttuğu silahın giderek eline yapıştığını hissetti.

“Hadi.. Hadii!!” diye haykırdı Abdullah, “O altınların Allah belasını versin.”

Kerem’in gözleri kocaman açıldı ve suratına vahşi bir ifade büründü ve silahı tutan kolunu havaya doğru kaldırdı. Bir kez daha öldürmek, zulümler içinde bir padişah gibiydi... Ama öldürmezlerse, yarın akşam onu yeniden gömmeye vakitleri ve hayatları kalmazdı. Kerem korkunç bir bağırtıyla uludu. Kolu aniden Alemsakinin, bir gözden ibaret yüzüne doğru indi.

Her şey karardı.

***

Yaşlıca bir adam, akşam doğudan dalga dalga yayılırken arabasından indi. Bastonundan destek alarak, neredeyse arpa boyu adımlarla ilerledi. Etrafta tarif edilmesi güç bir esansın tülleri asılıydı. ‘Demek böyle kokuyormuş’ diye geçirdi içinden. Farları ve bagajı açık başka bir arabanın yanından geçti. Hemen önünde yere fırlatılmış battaniyeler duruyordu. Uçları inceden inceye yanmıştı. Bir şeylere acıyarak gülümsedi. ‘Zavallılar’ dedi boş bagaja bakarak.

Farları açık arabanın yanında bir müddet soluklandı; yaşlı vücudu ardı ardına hızlı nefesler alacak kadar esnek ve taze değildi. Aldığı her nefes kaburga kemiklerini sızlatıp, onlardan herhangi birini kıracak denli şiddetli baskı uyguluyordu.

Yıllarını ne için heba ettiğini düşünüp hayıflandığı günler boyunca bedenine dayanılmaz sıkıntılar saldırmıştı. Sabır gerektiren ve fedakarlık isteyen uğraşıları onu bitap düşürmüş, çevresindeki insanların bünyelerinde çıldrıtacak tahripatlara neden olacak sınanmalara hep dişini sıkarak girişmişti.

Bastonuna yeniden abanarak ilerlemeye başladı. İleride, akşamın gözleriyle kararmış bölgede toprağın üzerinde yatan bir şeyler vardı. Minik tümsekleri andırıyorlardı ve yanındaki arabanın farlarıyla capcanlı aydınlamış bu şekillerin ne olduklarını görmekten dolayı bir nebze rahatladı. Düşündüğü gibi olmuştu. Adam hüzünle gülümseyerek ‘zavallılar’ dedi yeniden.

Soğuk rüzgar onu arkasından itekleyerek çukurun yanına değin taşıdı. İlk önce ayakta durarak, toprağın üzerindeki manzarayı gözlemledi. İki kasılmış ve ölü beden, altın sarısı parıldayan bir hançer, kara bir çukur ve bir ceset torbası içinde uzanan garip bir mahlukat. Yaşlı adam, içinde filizlenen şiddetli heyecanın bedenine iyi gelmediğini biliyordu. Nefeslerini yavaşlatmaya çalışsa da, karnında ki söz dinlemez ağrının çaresine bakamazdı. Yıllarca beklediği an, bu andı.

“Demek buymuş, demek Alemsakini böyle bir şeymiş.. Ne kadar güzel... ne kadar zarif!”

Pas tutmuş dizlerini alıştıra alıştıra bükerek yere eğildi ve Alemsakinin başı ucuna çömeldi. Tek gözden ibaret yüzü buz gibiydi ve ıslaktı. Bembeyaz saçları alnından geriye doğru, torbanın içine dağılmıştı. Yaşlı adam ürkek bir şekilde bu takdire şayan alımlılıktaki saçları okşadı. Ona, onu sakinleştirecek iki kurbanı vermişti. Artık yanında uzanan yaratığın, kendini dost göreceğinden emindi. Tek ve kocaman gözün kapağı aheste bir istençle açıldı.

“Selam olsun sana ya Alemin Sakini!” dedi yaşlı adam yumuşak bir sesle. Tek göz açıldı ve Yaşlı adamı gördü.


Yaşlı adam arabasına binerken yaşlılık günlerinin bittiğini biliyordu. Hayatını ortaya koyarak, yıllarını hurafe ile gerçek bilginin ayırdını yapmakla geçirdiği ve dahası doğru tercihlerde bulunduğunu bildiği için artık huzurluydu. Direksiyon başına geçince son bir kez çukura baktı. Ceset torbası boştu ve kaskatı kesilmiş bedenler özenle çukura çekiliyordu. O esnada Alemsakinin söylediği son sözler yankılandı yaşlıcalığına çözüm bulduğu beyninde:

“İşte bütün istediğin sırlar. Şimdi beni azat et ki, bu aciz ruhlarla işimi halledeyim.”

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Yönetici

Kayıt: 02 Ekm 2006
Mesajlar: 851
    Yoğun çalışmalarım dolayısıyla sitemizi bir süredir sağlıklı biçimde takip edemiyorum ve eğer sevgili  Finrod bana özel bir mesaj atarak öyküsünü yorumlamamı istemeseydi, herhalde forumumuza bir süre daha uğrayamayacaktım. Mesaj bir başkasından gelmiş olsaydı, elimden, onu kibar bir dille reddetmekten öte bir iş gelmezdi. Ama mevzubahis olan Finrodumuz olunca meseleyle titiz biçimde ilgilenmek benim için boyun borcu oldu.

    Sevgili Finrod, öykünü vazife telakkisiyle değil, içtenlik ve heyecanla okudum. Sana yorum yazarken daima en güzel sözcükleri seçmeye gayret ettiğim halde bu seferki yorumum belki seni biraz buracaktır. Ancak birlikteliğimizden devşireceğimiz azami yararı gözetmeli ve birbirimize karşı olabildiğince açık sözlü olmalıyız.     

   Pazar akşamları, genelde yapılabilecek daha iyi bir iş bulamadığım için, arada bir Ala Turka Pop Star yarışmasına göz atıyorum. Güzel parçalar seslendiriliyor, dinliyorum. Oradaki jüri üyeleri, başarılı icra örnekleri için; "notaların gözüne gözüne bastı" derler. Bu yorumu seviyorum, isabetli buluyorum. Çünkü sadece müzikte değil, sanatın tüm dallarında en yüksek ilke FORM ya da BİÇİM'dir. Notaların gözüne gözüne basabilmek için, eserin neresinde hangi sesin çıkarılması gerektiğini layıkıyla kavramış olmak gerekir. BİÇİM duygusu güçlü olmayanların sanatçı olmaları mümkün değildir. Bu duygu bizim mesleğimizde iki yolda tezahür eder; KURGUDA ve SÖYLEYİŞTE.

   Kurguda biçim, eserin başlayıp bitmesi, başının, ortasının, sonunun belli olması, kullanılan tüm öğelerin yerli yerine oturması, neyin esere gireceğinin, neyin girmeyeceğinin, neyin nerede ifade edileceğinin bilinmesi, olayların birbirlerine sorunsuz biçimde eklemlenmesi, olgu ya da durumların ardışıklığı ve illiyet esaslarının azami surette gözetilmesidir.

   Söyleyişte biçim, cümlelerimizi kurarken vurguların, sözcüklerin, edatların, ünlemlerin, noktalama işaretlerinin yerlerine cuk diye oturması, her cümlenin, iç öğeleri itibariyle iyice olgunlaşmış olması, bu türden cümlelerin birbiri ardına su gibi akıp gitmesi, eğer metin ağırsa, dikkatli bir okurun çözümleme çabalarına yanıt vermesi, indirgenemez öğelerine kadar analiz edilebilmesidir.

     Gerek kurguda, gerek söyleyişte FORM/BİÇİM deforme edilebilir. Buna biçimbozum diyelim. Yazılarımızda biçimbozumu ustalıkla icra edebilmemiz için önce çok güçlü bir biçim duygusuna sahip olmamız gerekir. Ortalıkta biçim yoksa, biçimbozum da olmaz.

    Özellikle şiir sanatında bu esas son derece önemlidir. Serbest tarz şiirler yazmak isteyen birinin, önce kafiye ve ölçü disiplinini bilmesi gerekir ki, sözcüklerdeki ve cümlelerdeki iç uyumu, o sırlı, girift alaşımı kavrayabilsin.

    Sağlıklı cümleler kurabilmek için, cümle biçim-bilgisinde ilerlemek şarttır. Bu da, Türkçemize ilişkin genel bir çerçeve şuuru geliştirmekle sağlanabilir. Cümle nasıl başlar, nasıl biter, neresinde ne olur, hangi öğe nasıl kullanılırsa okuru ciğerinden kavrar? Bu soruların yanıtı, Türkçemizin cümle çerçevesine ilişkin kuvvetli bir bilgi altyapısı gerektirir. Özellikle öykü sanatında bu duyarlılık çok önemlidir. Bu ölçü, bu biçim, bu akış bir kez kavranmayagörsün, istenildiği gibi deforme edilebilir, eğilip bükülebilir, afsunlu terkiplere sokulur, türlü kılıklara bürünür, okuru sarhoş eder.

   Çok kez düşünmüşümdür; "zahirde pek güzellermiş gibi görünseler de, Finrod'un öykülerinde beni bu denli rahatsız eden şey nedir?" diye... Şimdilerde kavramaya başlıyorum  ki, sendeki bu başat eksikliği, henüz seninle tanıştığımız ilk günlerde teşhis etmiş, seni bu uğurda açıkça eleştirmiş ve uyarmışım. Becerilerine duyduğum güvende en ufak bir azalma olmamasına karşın, öğrenebilme isteğinden ya da istidadından giderek kuşku duymaya başladım.  

   Birincisi; henüz başlayıp biten bir öykünü okumuş değilim. KURGUDA FORM duygusunu sende yakalayamadım. Belki bundan sonraki çalışmalarında bunu görmek mümkün olacaktır. Eserlerinde genel bir dağınıklık ve kafa karışıklığı hakim. Belli bir duyguyla başlıyor, akışta yalpa vuruyor, bir noktada tıslayıp kalıyorsun.

    İkincisi; cümlelerinde güçlü bir ölçü, ritim ya da biçim duygusu yok. Öykülerini ya da romanlarını başından sonuna kadar kâh takdir, kâh rahatsızlık duygularıyla okuyorum ve rahatsızlığım, genellikle cümlelerindeki form eksikliğinden kaynaklanıyor.

    Üçüncüsü; bir yazarın, edinmekte en çok güçlük çekeceği beceri, sözcükleri, birbirleriyle anlam ve söyleyiş bakımından uyumlu biçimde kullanabilmek becerisidir. Hangi sözcüğün hangisine uygun düşeceğini kestirebilmek ve sözcükleri birbirlerine yakıştırmak çok önemlidir. Bu konuda da zaafın var. Bu üç eksikliğe, çeşitli eserlerinden örnekler vereyim;  

    "Yolları, tramvay raylarını ve kaldırımları ince, sarı bir soğuk misali sarmalamış ışıklar doğuran gece lambaları, yüksek ve çıplak ağaçlarla beraber saf tutarak dizilmişlerdi" cümlesinde, insanın kulağını tırmalayan tuhaf bir kakafoni var. Belki bu kakafoni "sarmalamış ışıklar" kısmından kaynaklanıyordur, belki cümlenin genelinden,  incelemek lazım.  

    "Cemşit’i açık pencereden içeriye girmeye çalışırken gören çığırtkan mahalle sakini, o sokağı debdebenin keskinliğine uyandırmıştı" cümlesinde, "o" zamiri, önceki cümleyle birlikte düşünüldüğünde, tamamen lüzumsuz. Sonra şu; "debdebenin keskinliği" tamlamasını da yeniden düşünmeni öneririm. Yukarıda da ifade ettiğim gibi; iyi bir yazar, hangi sözcüklerin birbirlerine uygun düştüklerini sezebilmelidir. "Debdebe" sözcüğünü "keskin" türünden bir sıfatla birlikte kullanmamalıyız. "Debdebenin keskinliği" ifadesinin, "görkemli ihtişam" demekten farkı yok.
  
    "...onlarsız geçen zamanların hoşluğuna atfedilen övgülerin fırfırlı endamını hoşlukla kabul ettiğinizi anlarsınız..." ifadesindeki "fırfırlı endam" ne demek oluyor, orayı da kavramış değilim. Bu türden nadir sözcükleri; "yeni sözcükler öğrendim, kullanayım da görün" der gibi ardarda rastgele sıralamamak gerekir.

    Yeni öğrendiğin sözcüklerle bir sorunun olduğu anlaşılıyor. Birçok sıradışı sözcüğü sorunlu biçimde kullanmışsın. Örneğin; "Tüm aleniliğiyle ortadaydı" ifadesindeki "aleni" sözcüğü, zaten "ortada olan" anlamını veriyor. Bunun üzerine bir de "ortadaydı" ifadesini kullanman doğru olmaz. Sonra "girift havuz", "girift çeşme", "girift fıskiye" türünden tamlamaları da aklım almıyor. Bir havuz nasıl girift olabilirmiş, biri bunu bana izah etmeli. Eski sözcükler kullandığımız için zaten ağır biçimde eleştiriliyoruz, bir de onları yanlış kullanırsak insanlar bizi tefe koyarlar.
.
   Sadece eski sözcükleri değil, yeni sözcükleri de bazen sorunlu biçimde kullanıyorsun. Örneğin şu "uçrak" sözcüğünü nereden buldun, kim uydurdu bilmiyorum ama "uçucu" sözcüğü duruyorken, illahi bir madrabazlık yapayım diyerek bu uyduruk sözcüğü araya sokuşturman hoş olmamış.

    "Artık hisleri oturduğu bankın soğumuş ahşabından vücuduna akın eden ürpertiye ve alnına çarpıp saçlarını yakan esintiyle bir olmuş uykusuzluğa odaklanmıştı" cümlesinde de, ürpertinin bankın ahşabından akın etmesi iki bakımdan sorunlu. Birincisi, ürperti bankta oturan kişide oluşan bir hissiyattır. Akın eden ancak ürpertiye yol açacak bir soğukluk olabilir, ürperti olamaz. İkincisi, ürperti ya da soğuk için "akın etmek" fiilinden daha isabetli fiiller kullanılabilir. Bu da sözcükleri yerli yerince kullanmak becerisini gerektirir.
   ..
    Son olarak şunu söyleyeyim; bazı sözcüklerden ve temalardan artık vazgeç. Bunları sağlıklı biçimde işleyemediğin için değil, bilakis yeterince işleyip suyunu çıkardığın için. Her yere bir endam sözcüğü sokuşturmaktan, her yere dikenli iğneler ya da buna benzer şeyler (örneğin; gırtlağa batan topuz, ateşte bekletilmiş iğne ucu, dikenli tasma vesaire...) kakıştırmaktan artık vazgeç. Mezarlıklardan, çukurlardan vazgeç. Başka konular bul. Sende bu yaratıcılık mevcut.

    
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 163
Konum: Sırat Köprüsü
Şimdi okudum yazdıklarını dostum. Ama o kadar afalladım ki ne yazacağımı bilemedim. Belki de en iyisi hiç bir şey demeden söylediklerin üzerine odaklanmak. Geleceğime karar vermek... Mezardan kurtulabilirsem önüm açık ama üzerime toprak atılmış çoktan. Sana laf yetiştirmek değil derdim. İnan olsıın hiç halim yok.

Ama yazılarımı uzunca bir süredir takip edip beni bıkmadan usanmadan uyardığın için sana minnettarım.

Çok çok ama çok teşekkürler...

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Eyl 2007
Mesajlar: 190
Konum: düşler zamanı
Ne haddime bilmiyorum yorum yapmak ama, hayran kaldığım küçük bir husus da; zaman zaman olayların gerçekleşme safhalarını tam anlamıyla gözümde canlandırabilmen. bazen, elini kitaba uzatırken koltuğundan yarı beline kadar sarkmış bir kızı bile tarif edemiyorum ki senin bu öyküde kazma kürek sallamasından, karakterlerin korkularına dair detaylara kadar o kadar güzel ki...
yorum bile yapamıyorum, sanırım kelimelere dair tüm hakimiyetim silinmeye başladı finrod umarım bu halimle canım öyküne yorum yapmaya kalktığım için beni affedersin ama hiçbirşey söylemezsem haksızlık etmiş olacaktım...

_________________
....NON....
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 163
Konum: Sırat Köprüsü
Olayların gerçekleşme safhalarını belirtmek benim için tam bir saplantı halini almış durumda. bazen o kadar abartıyorum ki, okuyanı 'Burada, bu bu bu oluyor, sen tam bu köşeden olanları seyrediyorsun. BAk! adamın yüzü korkudan aynen böyle olmuş. Sakın başka türlüsünü düşünme. Oyarım!' der gibi bir sıkıntıya düşürdüğümü hissetmiyor değilim. Bazı gelişmelerin akışını okuyucuya bırakmak zorundasınızdır. Zira okuyucuyu kendi duygularını hikayenin içine adapte edemezse süreklilik bozulur ve okunan yazı sıkıntı yaratır. İşte, bazen, aynı bu hikayedeki gibi heyecan, sıkıntı ve korku dörtnala giderken zaten yazanın anlatması daha önemlidir. Okuyanın başının dönmemesi, bir oraya bir buraya savrulmaması gerekir. Fakat bu yazım şeklini her yapıtınıza uydurmaya kalkarsanız -ki benim yaptığım çoğunlukla budur- Birileri size 'okurken bazı yerlerde takıldım... Dikkatim dağıldı...' diyebilir.  

Bugünkü lafazanlığımın da sonuna geldik adry... asıl benim bu kadar kendinden emin şeyler yazmam haddime mi onu bilemedim wink  Bilen beri gelsin Razz

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 31 Oca 2008
Mesajlar: 3
Birşeyler karalamaya başlamadan önce öykülerinizi incelemeye koyuldum ki, ne kadar mantıklı bir karar verdiğimin şimdi farkına varıyorum. Sevgili Finrod, forum için açılışım seninle oldu, ilk öykü böyle ise gerisini okumak için şimdiden deliler gibi sabırsızlanmaya başladım. Ayrıca maşallah yorumlarınız da ne kadar hoş. Bir öykü emek ister, onun hakkında birşeyler yazabilmek ise daha güç gelir kimi zaman. Emeklerinize sağlık demeliyim sanırırm.
Çok güzel yazıyorsun Finrod. Umarım arkadaşlarının eleştirilerini de göz önüne alıyorsundur.Ne mutlu:)

_________________
ne bir fazla...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
yarım saattir klavyenin başında, aklımdakileri nasıl söylerim diye düşünüyorum. yazıyı ve ardından gelen yorumları okuduktan sonra hissettiklerimi söze dökmenin yolunu arıyorum ama nafile. kelime dağarcığım her zamanki gibi yüzüstü bırakıyor beni.

Neyse... Belki de en iyisi yine sessiz kalmak.  Hep gerekli içtenlikten yoksun olduklarını düşündüğüm tebrik ve teşekkür kelimelerini ardarda sıralayıp sözü kısa tutmak.

Uzun lafın kısası... Öykün her zamanki gibi çok güzel olmuş arkadaşım. Emeğine sağlık. Paylaşımın için teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 163
Konum: Sırat Köprüsü
Okuduğun ve olumlu görüşlerin için çok teşekkür ederim öncelikle, sonralıkla ben de bir hoşgeldin tufanına kapılır giderim bakarsın wink

Tabii ki yorumların göz önüne alınması ne kadar gerekliyse, insanın içindeki küçük şeytana bu yorumların iyiniyetinden şüphe etmemesi gerektiğini de kabul ettirmesi zorunlu. Yani, insan ilk önce kendi beğenmemeli... Hem de yaptığı hiç bir şeyi... Çünkü eleştiri insanın kendinden başlıyor. Bu şekilde etraftan gelecekleri daha akıllıca değerlendirip kendini geliştirecek adımlar atabiliyor.

Ben bütün yorumları okuyor, elimden geldiğince doğru bulduklarımı kendi yapılanmam adına değerlendiriyorum. Ne var ki ben profesyonel bir edebiyatçı olamayacak kadar tembel ve bu tembelliğin üstüne hayat gailesine sandığımdan daha da bulaşmış bir bireyim. O sebeple yazımdaki gelişme oldukça yavan ve fazlada farkedilmiyor... Kilgarvan'ın kıymetli yorumunu okumuş olduğunu tahmin ediyorum.

Ve insan bu noktada bir kaç yola ayrılan bir mecrada buluyor kendini. Ben sanırım artık sadece yazmak için yazanların tutturduğu yoldan gidiyorum(ya da ilk bir kaç adım bana öyle hissettiriyor.) Bendeki daha çok içimdekileri paylaşmak... Benliğimdeki kasvet ve yankıların kafamdaki tasarımlarını sizlere sunmak. Beğenmeniz beni bir nebzede olsun hissedip anlayabildiğinizi bana düşündürüp mutlu ediyor.

Olumsuz -daha doğru bir tabirle edebi yanını tahlil eden- yorumlar ise dönüp kendimi analiz etmeme yarıyor. Bu şekilde, diğer yazılarımda kelimeleri, yazının yapısını, anlaşılabilirlik ve kendi sevdiğim şekilde yazmaktan vereceğim ödünün oranını belirleyebiliyorum -Pop Star elemelerinde yergi alan insanların yaptığı gibi, 'onlar ne derse desin. Ben süppper şarkı söylüyorum' diyerek insanın bir yere varamayacağı açık çünkü-

Fakat bu düzenlemelerin edebi çalışmalarımda bir gelişme değil, daha ziyade kendi bütünleşmemde bir adım ileriye götüren kaldırım taşları olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki birileri çıkıp 'E zaten kendini bütünlemem, yaptığın işleri de düzeltir' diyebilir. Ben ikisini ayırıyorum: Yazdıklarım düzelmeyebilir fakat ben düzlüğe çıkabilirim. Ve tepeyi aşınca kendimi eski yazdıklarıma gülen, kendimi çocuklukla itham bir yerde bulabilirim.

İşte yorumlarınız benim için bu açıdan çok önemli. Onlar beni aydınlığa bir adım daha yaklaştırıyor. Fakat yazılarım için aynı şeyi söyleyemem. Hep daha karanlık, hep daha karamsar...

Bu cevabın nasıl bir görüşü savunarak başladığını unuttum. Fakat sanırım biraz içimdekileri dökmüş bulundum. Eğer terapi ücreti olarak faturayı adresime gönderirseniz ödemeyi yapacağıma dair bir söz veremem. Yine de bir öykü ile size teşekkürlerimi sunabilirim en kısa zamanda wink

-Yine çok çok çok ama çok çok yazdım. Ben bile kızıyorum bazen kendime. Çok gezen mi çok yazan mı bilir derler mi sanki? Demezler elbet. Zaten diyenin aklından şüphe ederim. Neyse... Sustum Razz -

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 163
Konum: Sırat Köprüsü
Teşekkürler okurgezer. Beğenmene sevindim. Fakat er yada geç, üç harfli o sinsi varlıkları sana tanıtacağım gibi bir his var içimde Razz

(Aman diyeyim. Şimdi rüyana falan girer akşam. benden bilirsin sonra... Ben, benimkileri rüyalara göndermiyorum diyerek seni rahatlatır mıyım, yoksa daha çok tedirgin mi ederim bilemedim... Hiç bir zaman da bilemeyeceğim lol  wink )

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 19 Şub 2008
Mesajlar: 14
Finrod bu hikayeni de beğendim, özellikle ceset torbasının fermuarını açarken yaşanan gerilim hoşuma gitti.  

_________________
Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri