Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
Bölüm 1 : Tesadüf
    Hemen yanımda yürüyen adama bakarken yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyorum.  Tombul,  yuvarlak suratımdaki ifade uzaktan belki de sevimli bile görünüyordur.  Gerçi ürkütücü de görünse umursamıyorum. Ah tatlı hayat… Sen nasıl da sürprizlerle dolusun. Uzun zamandır hissetmediğim kadar mutlu hissediyorum kendimi. Adam, gri renk kazağı ve siyah kanvas pantolonuyla şık, bakımlı bir kent insanı. Kırçıllı gri saçları ve biçimlendirilmiş kirli sakalı yüzündeki çizgileri gizlemiş. Olduğundan belki on yaş genç gösteriyor. Ona kapılıp giden aptalları hoş görmek lazım. Alımlı bir yüzü var.  

    Ancak çizgileri gizlemekte işe yarayan sakalları yüz ifadesini gizlemekten aciz. Yüzünde kıpırdayan tek bir kas olmadığı halde duyduğu heyecan o kadar belli ki. Dudakları zar zor nefes alabiliyormuş gibi aralanmış. Ilık akşam havasına rağmen yanakları pespembe. Göğsü az evvel bir maratonu tamamlamış gibi derin nefeslerle inip kalkıyor. Bir on dakika sonra neler olacağını tahmin edebilse bu kadar mutlu görünür mü acaba? Zavallı aptal, şu karanlık sokak köşesinin, düşündüğünden farklı yerlere açıldığını nereden bilebilir ki?

    Erdem Bey’in hayatıma girişini hatırlıyorum da. Günlük iş telaşının içinde kısa süreliğine aklımı meşgul eden yakışıklı bir adam. Ne o, birilerini yakışıklı bulmam şaşırtıcı mı? Tamam, uzaktan bakınca otuzlarının başında, fazla kilolardan muzdarip, kendi halinde sessiz bir kız kurusu görüyor olabilirsiniz. Ama kız kuruları sadece mutsuzdur. Kör değil.

    O sabah evimin kapısını kilitleyip sokağa adım attığım zaman o günü bir an önce bitirip akşama ulaşmak, gece de sahile inip şöyle huzurla bir bardak çay içmekten başka istediğim yoktu. Gündüzler stres ve yorgunluk içinde geçerken gecelerim yalnız bana aitti. Az evvel haberlerde yeni bir cinayetin görüntülerini izlemiştim. Dalgalı sarı saçları omuzlarına değen genç, ne güzel ne çirkin, orta halli bir kadındı ölen. Boğularak öldürülmüştü. Spiker, kadının boğazında parmak izlerini gizleyen beyaz ince bir kurdele şeridi bulunduğunu söylüyordu. Bu ay içinde işlenen ikinci, son altı ayda ise dokuzuncu cinayet. Kurban yine yalnız başına yaşayan, kimsenin aklında kalıcı bir iz bırakmayacak denli sıradan bir kadın. Cesedin bulunduğu yer yine sahile yakın, karanlık bir sokak. Şimdi düşününce bile onlar için pek bir şey hissetmiyorum. Neticede yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş şanssız insanlar. O kadar. Hepimiz her Allah’ın günü öyle çok şey yaşıyoruz ki kazara bize vakit ya da para kaybettiren. Bu da onlardan biri sadece. Yalnızca fatura kadınlar için biraz ağır. Hayatları.

    Haberleri kafamdan silip kontağı çevirdim. Cuma günleri bütün haftaya inat uzadıkça uzar nedense. Akşam olmak bilmez.  Günü kısaltacakmışım gibi her Cuma sabahı erkenden çıkarım evden. İş yerine giden yolu bir an önce bitirmek için hemen arabamla trafiğe dalıp diğer çalışanlardan önce beyaz önlüğümü giymiş olurum.
Nerede mi çalışıyorum? Ayrıntı vermeye hacet yok. Gün boyu derileri rengârenk, dilleri başka başka insanların gelip gittiği büyük bir hastanede hemşireyim. Büyük bir şehirde yaşıyorum. Benim gibi huzur arayan bir ruh için biçilmiş kaftan.  İnsanlar mesleğimin bana çok yakıştığını söyleyip dururlar. Hastalar bana “Melek Hemşire” der. Ama ben hoşlanmıyorum bu takma addan. İyi bir insan bile sayılmam nerede kaldı meleklik. Hastanede yaşanan sıradan bir günde herhangi bir kadraj içinde rastlayabilirsiniz bana. Hep biraz gerilerde duran, hastaların ve doktorların ardında kalmış hemen dikkat çekmeyen güler yüzlü tonton hemşireyi bilirsiniz. İşte o benim.

    O sabah hastaneye bir iki kilometrelik bir mesafede kırmızının yeşile dönmesini beklerken arabamın durduğunu fark ettim. İnsanlar bozulduğunda ne yapmam gerektiğini az çok bilirim ama mekanik aletler hakkında sokaktaki kediler kadar bile bilgi sahibi değilimdir. Öfkeyle arabadan inip motor kapağını kaldırdım. Arkada bekleyen arabalar kızgın kızgın kornalarına abanırken çekici çağırıp geri kalan yolu yürümeyi düşünmeye başlamıştım bile.  Tam kapağı kapatmak üzereyken yanı başımda duraklayan siyah dexter ayakkabıları fark ettim. Ayakkabıların sahibi olan, kırklı yaşlarının başında gibi görünen düzgün giyimli bir adam gülümseyerek bana bakıyordu.  “Bir de ben bakabilir miyim?” Ben şaşkınlıkla bir şeyler kekelerken uzanıp motoru kurcaladı. Yağlanan ellerini cebinden çıkardığı ipekli mendile silip işine devam etti. O halini görüp de etkilenmemek elde değildi aslında.  Çizgili siyah takımın ceketinin altından görünen beyaz gömleğin kirlenmesine aldırmıyor, yüzündeki o hafif gülümseme bir an olsun silinmeden uğraşmaya devam ediyordu. Yosun yeşili gözlerinin çevresinde gülümsemesine eşlik eden küçük kırışıklıklar vardı. Velhasıl adam rüya gibi bir şeydi. “Salaklaşma Ayfer” diye mırıldandım kendi kendime.   İki dakika sonra arabam yeniden çalışıyordu.  “Küçük bir problem, motora giden kablolardan biri çıkmış.” Cebine uzanıp küçük fildişi renginde bir kart çıkardı. Arabamın markasına ait logonun altında ismi yazıyordu.  Erdem Palancı. Ben çekingen teşekkürler mırıldanırken o nazik bir selamla yeniden arabasına döndü.

    Adamın yüzü iş yerindeki ilk saatimde aklımdan çıkmadıysa da, o sabah ameliyatı yapılacak küçük kızı hazırlarken zihnim olan biteni küçük, hoş ve anlamsız bir anı olarak geriye itmişti bile.
    
    Akşamüzeri her cuma yaptığım gibi kendimi sahile attım. Elimdeki kitabımla son bahar rüzgârının şöyle bir yalayıp geçtiği bir çay bahçesinde oturuyor, insanların beni görmediklerinden emin onları izliyordum. İnsanın kalabalıkta göze batmıyor olması hayli rahatlatıcı bir durum. Çevredekiler sizi asla fark etmezler, etseler bile bir an sonra sizi unutacakları muhakkaktır.  Böylece istediğiniz gibi ortak olabilirsiniz onların hayatına.  Belli etmeden yan masada oturanların sohbetlerine kulak misafiri oluyordum. Hemen hemen hepsinde, şehirdeki yalnız kadınlara musallat olmuş katil hakkında birkaç kelime duyuyordum. Kadınlar, aileleriyle birlikte dahi yaşıyor olsalar tedirgindiler. Peki, ben neden korkmuyordum? Bilmem. İnsan her gün ölümle burun buruna yaşayınca ölümün kötü bir şey olduğunu unutuyor galiba.  
Karşı masaları izlemeye devam ederken gözlerim bir an tanıdık birine takılır gibi oldu. Duru bir gülüş, yosun gözler. Erdem bey elinde çay bardağıyla masama yaklaştı. “Merhaba yine karşılaştık. Oturabilir miyim?”  “Buyrun.”
     
    Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ettik. İşinden, işimden bahsettik. Karşısındakini rahatlatmayı, gerginliği dağıtıp konuşturmayı iyi beceriyordu. İstediği zaman gayet sevimli olabiliyordu belli ki. Laf arasında sohbetin kimi yerlerine farkında değilmiş gibi serpiştirdiği bilgileri toparladım. Bekar, zengin, sağlam karakterli, hoşsohbet bir adam. İdeal koca adayını tanımlarken resmini şak diye çıkarabileceğiniz biri.  Şimdi de kolay güvendiğimi düşünüyorsunuz. Yüzünüzdeki ifadeden çıkarabiliyorum bunu.  Yakışıklı bir adamı görünce hemen gevşediğimi, yelkenleri suya indiriverdiğimi söylemek üzeresiniz. Ancak yanılıyorsunuz. Kız kuruları âşık olduklarında en bariz şeyleri görmezden gelebilirler. Her insan gibi. Ancak o zaman bile kördürler, aptal değil.

    Hayatta öğrendiğim birkaç şeyden biri mükemmel erkeğin olmadığıdır. Karşımda duran adamın parıldayan cilası her türlü çatlağı gizliyordu. Her kadının başını döndürebilecek kadar mükemmeldi. Ben de neredeyse görüntüye aldanmak üzereydim.  Neredeyse…  Masadan kalkmak üzereyken fark ettiğim küçücük bir ayrıntıya kadar. Neden bir terslik olduğunu o zaman anlamamıştım. Ama resimde küçücük bir şey uyumu bozuyordu işte. Şarkının tam ortasında uyumsuz bir nota vardı. Ne derler bilirsiniz… Şeytan ayrıntıda gizlidir.
Adamın araba anahtarlarını bir arada tutan halkanın etrafında ince beyaz bir kurdele şeridi vardı. Küçücük zarif bir fiyonk.  

    Erdem Bey beni evime kadar bırakmakta ısrar edince itiraz etmedim. Evim yakındı, iki sokağı yürüyüp kapıyı açmam on beş dakikamı almıyordu. Yine de kafamı kurcalayan o anlamsız cızırtıyı çözmeme yardımcı olur umuduyla adamın teklifini kabul ettim.  Kapımı kapatıp pencereden adama el sallarken bile uyumsuz notayı çıkaramamıştım.  Ancak ertesi sabah kahvaltı masasına oturduğumda parçalar yerine oturdu.  İrkilmeme sebep olan şey gazetedeki siyah beyaz resimdi. Resimde kara bir örtünün altından genç bir kadının sarı saçları görünüyordu. Saçların yanında lekesiz, apak bir kurdele şeridi ışıldıyordu.

    İşte o dakikadan sonra birkaç gün içinde sonuç verecek olan av başlamış oldu.

Bölüm 2 : Av Başladı

    Önce adamın gerçekten sandığım kişi olup olmadığını anlamam gerekiyordu.  Ki bu da aslında sanıldığından çok daha kolaydı.  Aradığınız ne olursa olsun, nereye bakmanız gerektiğini bilirseniz o şeyi elinizle koymuş gibi bulursunuz. Cumartesi günü izinli olduğum halde hemen üzerimi değiştirip hastaneye gittim. Tanıdık yüzlere selamlar verip her gün giydiğim beyaz önlüğü sırtıma geçirdim. O gece vardiyaya kalacak olan arkadaşımı ikna etmek sandığımdan çok daha kolay oldu. Zaman zaman sessiz evden sıkılıp her zaman hareket halindeki hastanede olmak için onların gece nöbetlerini üstlenirdim.  Gece çöküp hastanedeki herkes uykuya daldığında ben koridordaki masada, bilgisayarın başındaydım.  

    Gariptir, ne içimde azıcık heyecan, ne de ellerimde titreme vardı. Her zamanki evrak işlerini yapıyor gibiydim.  Cebimden adamın kartını çıkardım. Sanki ismi hatırlamak için ona bakmaya ihtiyacım varmış gibi… Bütün gün hasta kayıtlarının girildiği programı çalıştırıp genel tarama yapmak için isim girilmesini isteyen ekrana geçtim.  Şu program sayesinde Bütün Türkiye’de erişemeyeceğim bir tek hasta kaydı yoktu. Duraksamadan adamın ismini yazdım.
    
    İsimle birlikte adamın bütün tıbbi geçmişi önümdeki ekranda akmaya başladı.  Anne ve baba adı.  Daha önce muayene edildiği şehirler. Dönemlik tansiyon ve kan değerleri.  Her şeyiyle sıradan bir adam. Ekranın alt kısımlarına indiğimde en son verilen sağlık hizmetinin tarihi dikkatimi çekti.  Bundan yaklaşık üç sene önce kayıtlar aniden kesiliyordu. 12 Mayıstan sonrası bomboştu. En küçük bir grip şikayeti bile geçmemişti kayıtlara. Bir ipucu yakalayabilmek için en son kaydı incelemeye başladım.  A… ili, Özel H.. Hastanesi, Psikiyatri bölümü. Prof. Doktor Aydan Günaydın. Bu adamla bir zamanlar aynı binayı paylaşmış olmak, bir yerde karşılaşmış olma ihtimalimiz canımı sıktı. Aydan Hoca’yı hatırlıyordum. O da kendi halinde bir kadıncağızdı. Yalnız yaşadığı evinde ölü bulunmuş, ölüm sebebi kalp krizi olarak tespit edilmişti. 12 Mayıs 20... Tarihi çok iyi hatırlıyordum çünkü ertesi gün serviste benimle birlikte çalışan arkadaşımın doğum günüydü.  Kızın doğum günü kutlaması için pasta almaya gitmiş, ancak ölüm haberini aldıktan sonra kutlamayı ertelemiştik.  

    Adamın doktora muayeneye geldiği günün akşamı kadın kalp krizi geçirmişti. Ne tesadüf ama… Neler olduğunu az çok tahmin etmeye başlamışsınızdır sanırım. Ama yapmayın canım. Bulduğum ipuçlarını sizinle paylaşıyorum işte, hem de aynı sırayla.  Beni paranoyak ilan ediyorsunuz, ama gözlerinizdeki şüpheden sizin de aynı sonuca vardığınızı görebiliyorum.

    Erdem Bey –şimdi bile başka türlü hitap edemiyorum ona- hakkında bulduklarım bana yeterli gelmemişti. Daha fazla bilgi edinmeliydim ama nasıl? Üç sene öncesinin kayıtları şu anda arşivlenmiş halde K.. semtindeki binada olmalıydı. Oraya gitmek işe yaramazdı çünkü binaya girmemi sağlayacak kimseyi tanımıyordum, üstelik aklıma geçerli bir bahane de gelmiyordu.  

    Sabaha daha çok vardı ve gecenin bu saati genelde güvenlikçilerin uyanık olmaları gerektiği halde uykuda oldukları tek zamandı.  Tahminlerim büyük ihtimalle doğruydu, herhangi bir kayıt bulabileceğimden şüpheliydim ama morgların hemen altında, yerin iki kat dibindeki depoya inmek için şimdi en uygun zamandı.

    Ben de aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Beni arayan birinin peşime düşmesini engellemek için lavaboya gittiğimi söyleyen küçük bir pusulayı masaya bırakıp ameliyathane katına indim. Kapıdaki güvenlikçi şöyle bir bakıp selam vermekten fazlasını yapmadı. Ameliyathanenin morga inen özel merdivene açılan kapısını geçtim. Önce morg ve merdivenin sonunda arşiv odaları. Yeni işe alınan Mesut bankonun ardında uykudaydı.  Kendi kartımı kullanmak nedense işime gelmedi. Çocuğun manyetik kartını okuyucuya tutup kapıdan sıyrıldım.

    Yarım saatlik tozlu bir gezintinin ardından yerime döndüğümde şüphelerimin yerini kati bir görev duygusu almıştı. Şansım bana fazlasıyla anlayışlı davranmıştı. Psikiyatri bölümünün dosyalarından çok azının K..’daki binada olduğu anlaşılıyordu. Üç sene önceki dosyalar yerli yerindeydi. Tozlu sayfalarda gördüklerimi önceden tahayyül etmemiş olsaydım herhalde şaşkınlığım çok daha büyük olurdu. Yine de kendimi hayrete düşmekten alıkoyamıyordum.  

    Hazırlık bitmiş sayılırdı… Artık silahları kuşanıp ormana dalmak ve avcıyı ava dönüştürecek kapanı kurmaya başlamak vaktiydi…

    Böylece kapanı kurup ilk yemi yerleştirdim.
    Pazar sabahı evime gidip sıkı bir uyku çektikten sonra fildişi rengi karttaki cep telefonunu aradım. Telefonun ucundaki nazik ses hal hatır sorarken suratında beliren aç gülücüğü o an ordaymış gibi görebiliyordum.  Bahanem bir kadının, hoşlandığı adamı görmek için yaratacağı türden bir bahaneydi. Arabamı değiştirmek istiyordum, onun çalıştığı şirketin başka bir arabasını düşünüyordum ama kararsızdım biraz. Tavsiyede bulunabilir miydi? Pazar günleri çalışmıyordu ama bana bir ayrıcalık yapılabilirdi demek. Çok minnettar kalırdım. Bu akşam mı? Balık sever miydim?  Kasten bırakılan kısa bir sessizlik. Kararsız bir ses tonuyla verilen cevap. Neden olmasın? Nasıl giyinmeliydim? Şık giyinmeme gerek yoktu demek. Sıradan giysiler yeterli olurdu…

    Fazlaca göze batmama hiç mi hiç gerek yoktu…

    O akşam yine sahil kenarında garsonların başını kaşıyacak vakit bulamadığı kalabalık bir sokak üstü lokantasında yemek yedik. Yemek sırasında ne düşündüğümü ele vermeden öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek için sorular sorup durdum. Her hareketini inceden inceye kaydettim. Öyle dikkatliydi ki. Sorularıma her yöne çekilebilecek yuvarlak cevaplar verip, vakit kaybetmeden sözü yine bana getiriyordu.  Masa tenisi maçında zor bir rakiple karşılaşmış gibi hissetmiştim kendimi. İşe yarar tek şey bulamadan masadan kalktım.  

    Onun hakkında edindiğim en sağlam izlenim eve dönüş yolunda oluştu.  Siyah renk, gösterişsiz binek tipi arabası kimya laboratuarı kadar temiz, bir o kadar yapaydı. Sileceklerden pırıl pırıl cilalanmış deri kaplama vites koluna kadar her bir parça özenle temizlenmişti. Takıntılı derecede titiz ve dikkatli. Fabrikadan yeni çıkmış gibi gıcır gıcır arabada kullanan kişiyi yansıtacak en ufak iz yoktu.  Tertemiz kaplama üzerinde ne süs ne de çıkartma görünüyordu. Araba sürüşü de konuşması gibiydi. Tutarlı, sakin, her bir hareketi önceden tahmin edilebilecek kadar makul.  Normal birine göre fazla makul.

    Arabadan inip adamın elini sıkarken yüzünde beliren ifade âşık olmak isteyen her kadını kolayca kandırırdı. En kısa sürede yeniden görüşmek üzere vedalaştık.

    Tık. Kapanın kenetlenirken çıkarttığı metalik sesi duymak gibisi yok.

    O hafta geceleri yatağıma girdiğimde hep aynı şeyi düşündüm.  Benden önceki dokuz kadın da bütün bunları yaşamış mıydı acaba? Onlar da günün orta yerinde adamdan telefonlar almış, merakla buluşacakları o geceyi beklemişler miydi? Adamın onları götürdüğü silik lokantalarda, kafelerde başlarına geleceklerden habersiz yaptığı şakalara gülmüşler miydi? Hayatın en sonunda onları da sevindirmeye karar verdiğini sanıp, böylesine mükemmel bir adam tarafından sevilmelerine bir yandan da şaşırarak, beyaz gelinlik hayalleri kurmuşlar mıydı?

    Peki ya O? Her telefondan sonra kalbi yerinden çıkacak gibi hızlanmış, parmaklarını kadınların boğazlarında gezdirirken neler hissedeceğini kurmuş muydu kafasında? Adam bu kadınlardan ne istiyordu? Kendilerinden başka kimseye zarar vermemiş bu masum insanların nefes almalarının ona ne zararı vardı ki, üstelik de böyle onur kırıcı bir oyunla bertaraf ediyordu hepsini?

    Ve işte bu gün… Onunla tanıştığım ilk günden bu yana tam bir hafta ve beş gün geçti. On iki gün… Dün akşam Erdem Bey’in –keşke “bey” demeyi bırakabilsem artık şu adama- evinde yemek yedik.  Bütün akşam etrafımda yaşayan bir akraba, sık görüştüğüm bir komşu ya da arkadaşım olup olmadığını anlamak için sorular sordu. Bütün bunları öyle güzel gizliyor, cümleleri öyle içten bir merakla söylüyordu ki, ona bakan tarafsız bir göz, ancak sevgilisini tanımaya çalışan birini görebilirdi. Oysa her bir soruda kafamda yankılanan aynı ses tek bir şey fısıldıyordu. “KATİL!”

    Gecenin sonunda bana büyük bir sürpriz hazırladığını müjdeleyip, güneş battıktan dört saat sonra, gece yarısına birkaç dakika kala, sahil üzerindeki bu yolda buluşmayı teklif etti. Memnuniyetle kabul ettiğimi tahmin edersiniz. Sabahtan, gideceğimiz yöndeki her bir yolu tek tek dolaştım. Onun amacına en uygun olanı tekrar tekrar adımlayıp, her adımını önceden tahmin etmeye çalıştım. Ah işte şu köşe. Buradan döndükten sonra gideceğimiz birkaç dakikalık yol, bizi o çıkmaz sokağa götürecek.
    
    Sağ eli cebinde, iki gün önce lokantadayken montunun cebinde bulduğum beyaz kurdele şimdi de avucunun içinde biliyorum. Parmakları saten kurdeleyi okşarken içine dolan heyecanı kendi kalbimin gümbürtüsü gibi duyacağım neredeyse.

    Avın sonuna yaklaşmak üzereyim. Onun yüzüne bakarken yüzüme yayılan gülümsemeye engel olamıyorum. Şimdi tek istediğim şey onun da beni görmesi.

    Avcının ve avın nasıl da yer değiştirdiğini fark etmesi…

Bölüm 3 : Fark?

    Duruyoruz. Gözleri elbisemin açıkta bıraktığı boğazımda geziniyor. Sağ eli hala cebinde. Bana yaklaşıyor. Adım adım geriliyorum. Sırtımın duvara dayandığını hissediyorum. Pütürlü duvar ince kumaşın altındaki dirseklerimi zedeliyor.  Bir adım daha yaklaşıyor. “Eee” diyorum “Büyük sürprizi bekliyorum…” Karanlıkta bile gözlerinde parlayan titrek ışıkları seçebiliyorum. Başını eğiyor, yüzü yüzüme daha yakın artık. Nefesini hissediyorum. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıyor. “Hep melek olarak kal” diye fısıldıyor titreyen sesiyle. Sağ eli cebinden çıkmış. Boğazımda serin bir okşama hissediyorum. Ben onun gözlerinin içine bakarken, o kurdeleyi bir kolye gibi boğazımın üzerine geriyor. Boynuma uzanan parmakları orda kalmaya devam ediyor, derken teması sertleşiyor. Parmakları baskıyı arttırıyor. Artık nefes almakta zorlanıyorum, yine de ses çıkarmıyorum. Ciğerlerimdeki hava yetmez oluyor, yüzümün morardığını hissediyorum. Gözleri gözlerimin içinde bir şeyler arıyor. Görmek istediği şeye öyle odaklanmış ki, sol yanımda vücudumdan ayrılan elimi göremiyor.

    Derin sessizlikte yankılanan bir anlık hışırtı… Neşter boynunun sol tarafını arkadan öne doğru ince bir çizgiyle dilimliyor. Karanlık yüzünden kapkara damlalar suratına, suratıma, onun ve benim elbiselerimize fışkırıyor.  Suratındaki o kaybolmuş çocuk ifadesini seçmem zor olmuyor. Gözleri soru soruyor, korku çığlıkları atıyor, kederleniyor… Daha bir sürü his, yakamozlar gibi bir görünüp bir kayboluyor. Ağzı şaşkınlıkla açılmış. Bir şeyler söylemek istiyor, ama beceremiyor. Boynumdaki parmakları gevşiyor. Daha rahat nefes almaya başlıyorum.  

    Dizleri boşalıyor, kemikleri birbirine girmiş gibi yere yığılıyor. Nabzıyla birlikte boğazından fışkıran kanın hızı da yavaşlıyor. Elimdeki neşteri yaranın ucuna dayayıp sağa doğru bir çizik daha atıyorum. Gırtlağı tamamen açılırken gurultu gibi, boğazlanan hayvanların çıkarttıklarına benzer sesler çıkarıyor.  Gözlerinde gördüğüm o son şeyleri kelimelerle ifade edemiyorum. Etsem bile anlamanız o kadar zor ki.

    Orada olmalısınız. O çaresiz halini görmelisiniz anlamak için.
    
    Simsiyah yapışkan sıvı gri kazağını, yattığı pis asfaltı siyaha boyuyor. Cebimden çıkardığım siyah kurdeleyi cehennem çukuru gibi açılmış yaranın üzerine bırakıyorum. Büyük finali böylesi bir jestle süslemek hoşuma gidiyor. Gözleri kapanırken dudaklarımı kulağına yaklaştırıyorum. Nefesimi hissedince titriyormuş gibi geliyor. Uzun zamandır kimseye söyleyemediğim kelimelerin dilimden dökülmesine engel olamıyorum. Ah tatlı huzur, nasıl da özlemişim seni. Can vermekte olan adamın kulağına usulca fısıldıyorum “Ben melek değilim…

    Sokağın başına doğru yürürken arkamı dönüp yerde yatan adama bakmıyorum bile.  Avımı olduğu yerde bırakıyorum.  

    Peki ya şimdi? Neler düşünüyorsunuz benim hakkımda? Sanırım beni de o adamla aynı kefeye koyuyorsunuz. Ya da belki hak veriyor, gizliden gizliye takdir ediyorsunuzdur. Ne düşündüğünüzü bilmiyorum ve alınmayın ama aslında umurumda da değil. O adamla aramda sadece benim bildiğim bir fark var ve bu da bana yetiyor.

    Ne o? Ne fark olduğunu mu merak ediyorsunuz? Söyleyeyim. Ben de onun gibi katilim belki, ama ben… Sadece kötüleri öldürürüm…

Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
Bu gece film gibi bi rüya gördüm, rüyayı birazcık açıp, üç beş ayrıntıyı da ekleyince bu hikaye çıktı ortaya. Fantastik sayılmaz gerçi ama inşallah bi okuyan bulunur Smile sevgiler.

ek : yahu bu kadar mı kötü. çok mu uzun. kaç saattir tek bi tepki alamadım... hatamı söyleyin bari
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 20 Arl 2006
Mesajlar: 226
Ne bu yorum açlığı... neyse güzel hikaye... sana bir tavsiye, eğer tekrar okuyup dabeğenebiliyorsan güzeldir zaten o yazı, denemişsindir belki... kaleminden yeni yazılar bekliyorum...

_________________
Ölümhanedeyiz, ölmeye doğuyoruz!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
               
eren yazmış:
Ne bu yorum açlığı... neyse güzel hikaye... sana bir tavsiye, eğer tekrar okuyup dabeğenebiliyorsan güzeldir zaten o yazı, denemişsindir belki... kaleminden yeni yazılar bekliyorum...


Elif Şafak'ın bi röportajında ettiği bi laf vardı çok hoşuma gitmişti. Eksik olabilir ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi.
"Edebiyatın tabiatında vardır bencillik. Yazar yazdıkları bilinsin ister, aklındakileri okuyucuya bildirmek, kendini anlatabilmek ister. "
Yazar değilim elbette ama insanım işte. Gönül bilinmek ister ben ne yapayım
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 19 Şub 2008
Mesajlar: 14
En sondaki benim katilden farkım kötüleri öldümem gibisinden açıklama bence olmasa daha iyiydi, açıklama sunmaması anlatıcının kişiliğine daha uygun olurdu sanki.

Bunun dışında öyküyü çok beğendim. Eline fikrine sağlık.  

_________________
Yoksa cırcır böceklerinin sözde ahenkli müzikleri ve hafif bir rüzgarın etkisiyle sallanıp birbirine sürten buğday başaklarının hışırtısından başka bir şeyin duyulmadığı bu ıssızlıkta karşılaşıvermeleri tamamen tesadüf müydü?
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 10 Oca 2008
Mesajlar: 60
Konum: yatak odası
Güzel yazmışsın.Duyduğuma göre rüyalar; günler içinde kafanla fazla yoğurduğun düşünceleri beyninde yer açmak için görülebilirmiş.Bundan da yola çıkarak cinayetlerle ilgili film veya kitap okuyor olabilirsin bence.Yine de tebrik rütanı güzel yazıya dökmüşsün. Smile

_________________
HERKESE MERHABA / sana merhaba
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
               
dwaxer yazmış:
En sondaki benim katilden farkım kötüleri öldümem gibisinden açıklama bence olmasa daha iyiydi, açıklama sunmaması anlatıcının kişiliğine daha uygun olurdu sanki.

Bunun dışında öyküyü çok beğendim. Eline fikrine sağlık.  


hikayenin sonunda o cümleyi kurmak konusunda epey tereddüt ettim aslında. belki de öbür türlü daha uygun olabilirdi. bilmem.

vakit ayırdığın, yorum ve de eleştiride bulunduğun için çok teşekkür ederim.  Aldığım her yorumu boşu boşuna emek harcamadığımın kanıtı olarak görüyorum. tekrar teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 30 Ksm 2007
Mesajlar: 41
Konum: Nuxar
               
ateş yıldızı yazmış:
Güzel yazmışsın.Duyduğuma göre rüyalar; günler içinde kafanla fazla yoğurduğun düşünceleri beyninde yer açmak için görülebilirmiş.Bundan da yola çıkarak cinayetlerle ilgili film veya kitap okuyor olabilirsin bence.Yine de tebrik rütanı güzel yazıya dökmüşsün. Smile


teşekkür ederim. aslında tam tersine romantik komedi bi film izlemiştim o gün  artık nasıl izlemişsem.. Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 22 Şub 2008
Mesajlar: 7
Ben birşeyleri okurken kafamda oluşan ilk şey o yazıdan sıkılıp sıkılmadığımdır. Yazım hatalarına yada edebi yönüne bakmam fazla. Okurken durgunluğuna rağmen kendini okutuyorsa o yazıda bir şey vardır bence, ki senin hikayende oldukça durağan ilerliyor. Günlük klasik olayları anlatıyormuş gibi bir his uyandırıyor tabi başta.

Hikayenin sonuna doğru, başlangıçtaki "zaten işim var sonra okurum" cümlesi kafamdan çoktan gitmişti. En sonda bazı arkadaşların belirttiği gibi "ben bi katilim vs. vs." gibi bir açıklama... Şöyle belirteyim oraya uygun olup olmamasından çok bana bunun devamı gelebilecek bir seri yada uzun bir hikayenin başlangıcı olabilceği hissini verdi. Bir nevi katilliğe ilk adım sonrasından karakterin bundan zevk alması vs.

Eline sağlık. Ne kadar edebidir onun yorumu benim haddime değil ama kendini okutturduğu kesin.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri