
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
Evet arkadaşlar Türk işi fantastik edebiyat'ın olduğunu görmek için kısa bir öykü yazdım. Bazılarımızın fazla ağır ve absürd olduğunu düşüneceği bir öykü. Kullanılan argo kelimeler. Konuşmalardaki bozuk Türkçe. Bir kısmınızı rahatsız edebilir. Bu kadar uç yazmamın sebebi sınırı belirlemekti. Bu tarz ağır gelirse. Bazı Türkçe kelimelerden türetilecek olan, kulağa daha fantastik gelen isimler kullanılabilir. Bu öyküyü sadece nasıl oluyormuş ve nasıl tepkiler çekiyormuş onu öğrenmek için yazdım iddalı bir yanı yok yani. Bazılarımız da fazla geyik olmuş diyebilir. Ama takdir edersiniz ki Türklerin hayatı hemen hemen böyledir. İşte herşeyi uç yaptım fazlada cılkını çıkarmadan. Oluyormu olmuyormu onada siz karar verin. Öyküye deneysel bir gözle bakmanızı tavsiye ederim iyi okumalar. Beğenilirse devam ettireceğim öyküyü ona göre. Arkadaşa nargile sözüm olduğu için. İyi yorumları, kötü yorumları, hatta " Sen ne saçmalıyorsun kardeşim herşeyin bi karizması var senin yüzünden fantastik edebiyattan soğudğum. Tolkien olsa döverdi seni." gibi yorumları da hemen okuyamacağım ama merakla bekliyorum çekeceği tepkileri.
KADER
Ateşte kızartılan palamutların kokusu, hafif bir meltem ile kumsala yayılırken. Dalgaların sakin sesi, boğuk homurtulara ve çırpınma sesine karışıyordu. Ufak kumsalın arkasındaki, kızılçam ormanındaki kuşlarda her gün olduğu gibi şarkı söylüyordu.
“Cabbar abi, palamutlar nar gibi oldu gel istersen.” Ateşin başına çömelmiş, hırpani kılıklı adam, denizde yüzen ufak şekle doğru seslenerek. Suyun üzerinden havaya kaldırılan el geldiğini işaret ederek yüzerek kıyaya yaklaşmaya başladı. Ateşin başındaki adam parlak, kahverengi gömleğindeki külleri silkeleyerek doğruldu. Ellerini beline dayayarak gerindiğinde çıkan çatırtılardan sonra, tatminkar bir yüz ifadesi ile tekrar çömeldi. Taşlardan yapılmış kaba bir ocağın üzerine, yerleştirilmiş düz ama daha ince bir taşın üstünde pişen balıkları. Tek tek kumların üzerinde yatan tahta bir tabağa yığmaya başladı. Kumsala çıkmış olan diğeri deniz suyunun uzun saç ve sakallarından süzülmesine izin verdi. Ayak bileklerine kadar uzayan ıslak pantolonu, şişko göbeği tutmuyor olsa aşağı düşecek gibi duruyordu.
“Oğlum Faruk, sen bu işi biliyon yeminle.” dedi. Cüce koca bir palamudu mideye indirirken. Faruk gülümseyerek. “ Eee abi, Tatlısu’luyuz biz anlarız balıktan.” Cüce ikinci palamudu yemekle meşgul olduğu için sadece homurtu ses çıkarmıştı. Balıklar bitene ikisi de tek kelimeli konuşmamıştı. Karınlarını iyice doyurduktan sonrada tütün keselerini çıkarmışlar. Neredeyse şeffaf olan ufak dikdörtgen kağıtlara, tütün doldurmaya başlamışlardı. Dolma gibi sardıkları kağıtları dilleriyle yapıştırdıktan ateşlemişler. Kumlara uzanarak dumanın ciğerlerine dolmasına izin vermişlerdi.
Güneş uykuya dalmak için yavaş yavaş batıya, doğru meylettiğinde. İkili ufak çantalarını sırtlanmış çam ormanında yürümeye başlamıştı bile. Bir müddet sonra toprak yola çıktıklarında. Faruk. “Abi burada bekleyelim. Köylülerden şehre giden olur ila. Bi at arabası bulup bineriz.“ Cüce onaylayarak. “Olur, Faruk’um.” Dedi.
Daha sonra sinirli bir şekilde. “Ulan, bu deniz suyu kurudu da, saçım sakalım bembeyaz oldu tuzdan. Yarın bi hamama gidelim.” Cüce gözlerini epey uzaktan yaklaşmakta olan bir grup karaltıya dikmişti. “Faruk, şu karşıdakiler at arabası mı?”
Faruk, boyu omuzlarına bile gelmeyen cücenin yanında ayağı kalkarak onun gösterdiği yere baktı. “Evet, abi at arabası.” Cüce, düğmeleri göğsüne kadar açık olan mavi gömleğini, aşağı doğru çektirerek. Kemerinde asılı duran çift taraflı baltasını yokladı. İki yanından inek boynuzları çıkan miğferini de başına taktıktan sonra. Çalı gibi kaşlarının altında parlayan gözlerini, tekrar yaklaşmakta olan arabalara dikti.
Faruk’ta ok sadağı ile yayını omzuna asmış. Uzun av bıçağını ise koyu sarı pantolonun üzerindeki, bacak kılıfına koymuştu. O da omuzlarına dökülen, siyah saçlarını elleriyle geriye atarak. Tıraşsız yüzünü ortaya çıkarmıştı.
Köylülerin arabaları yanlarında durduktan sonra, onlardan kendilerini şehre kadar götürmelerini rica etmişlerdi. Daha sonra ikisi de bir ata arabasının üzerinde sallantılı bir yolculuk yaparak. Tatlısu şehrine varmışlardı. Şehrin girişi iki tarafı dağlarla çevrili büyük bir düzlüğün kuzey ucundaydı. Eski şehir girişi düzlüğe yakın olması sebebiyle çiftçilerin kaldığı bir köyden ibaretti. Köyün üç kilometre altındaki deniz kıyısında ise balıkçıların bulunduğu bir köy vardı. Zamanla bu iki köyün arası da yeni yerleşimcilerin evleriyle dolmuş. Ve ortaya büyük bir şehir çıkmıştı. İkili köylülerle vedalaşarak, Güneykapı, ve Liman arası gidip gelen bir faytona atlamıştı. Şehrin ana caddesi, panayır yeri gibi kalabalıktı. Her iki yanlarında da avaz avaz bağıran satıcılar. Başka faytonların, parke taşlarda çıkardığı tangırtılar. Ara da bir duyulan çocuk ağlamaları ve uğuldayan kalabalık. Cüce Cabbar, yaslandığı fayton koltuğunda, ellerini başının arasına alarak. “Amma da gürültü var ya. Bi an önce Sallanan Güverte’ye gidelim.” Faruk’ta kalabalıktan rahatsız olduğunu belirtir şekilde yüzünü buruşturarak kafasını salladı.
Deniz ve balık kokusuyla kaplı dar bir sokağa yöneldiler. Sık sık dostça olmayan bakışlarla karşılaşsalar da cücenin baltası onları iki kere düşünmeye zorluyordu. Olaysız bir şekilde Sallanan Güverte’ye varmışlardı. Şehirdeki nadir tuğla binalardan biri olan yapı, etrafındaki binalardan sıyrılıyordu. Dışarıdan bakıldığında tek katlı basit bir bina olarak gözüküyordu. Çift kanatlı kapısının üzerindeki tahta bir tabelada, “ Sallanan Güverte” yazıyordu. İkili kapıları açarak, sol taraftaki kapıya yönelmek yerine yerin altına inen merdivene yöneldiler. Sallanan Güverte’nin alt katında çok sayıda mumla aydınlatılmış, büyük bir salon vardı. İçerisi kalabalık olmasına rağmen çok az ses vardı. İkili fazla oyalanmadan arka taraflardaki boş masalardan birine oturdu. Sahnedeki kadın hüzünlü bir şarkı söylüyordu. Kafasının üzerinde topuz yaptığı sarı saçları. Yüzünün tüm hatlarını belli ediyor. İnce kavisli kaşları hafifçe yukarı kalkmış, gözyaşlarıyla dolmuş olan gözlerine eşlik ediyordu. Kırmızıya boyadığı dolgun dudakları, aynı şekilde kırmızı olan uzun elbisesine uyum sağlıyordu. Faruk sahnedeki kadının mavi gözlerine bakarak, onun söylediği şarkında değil de başka bir sebepten dolayı ağladığını tahmin etti. Onu kadının gözlerinden cücenin gür sesi ayırdı. “Bize iki şalgam suyu, iki de etli dürüm.” Siparişleri alan garson hızla uzaklaştı. Bir süre sonra Cabbar'da şarkının hüznüne kapılmış derinlere dalmıştı. O esnada yan taraflarından gelen bağrış hepsinin dikkatini o yöne çekti. Kırmızı ceket ve kırmızı pantolon giymiş kel bir adam. Onatlı ya da onyedi yaşlarındaki bir kızı tokatlıyordu. Etrafına baktığında kimsenin oralı olmadığın fark etti. Kel kafalıyı gören kafasını başka tarafa çeviriyor kendi işine bakıyordu. Faruk kanın beynine sıçradığını kulaklarını uğuldadığını hisseti. Ani bir hareketle ayağı kalktı. Kalkarken gürültü ile yere çarpan sandalyesi, herkesin ona bakmasına sebep olmuştu. Ama Faruk bunları fark etmeyecek kadar öfkelenmişti.
“Bırak ulan kızı!” Faruk’un bağırmasıyla şarkı söyleyen kadın bile susmuştu. Sesi duyan kel kafalı, en az Faruk kadar öfkelenmiş olarak. “Ne diyon lan? Dürzü.” dedi. O zamana kadar ses çıkarmayan Cabbar bir hışımla masanın üzerine sıçrayarak. “ Dürzü senin babandır. Godoş.” değince. Kel kafalının yanında iki tane ızbandut gibi adam belirdi. Faruk bıçağını çekerken, Cabbar’da baltasını kemerinden sıyırmış sırıtıyordu. Izbandutlar onlara doğru geldiğince cüce tüm salon inleterek. “Yaklaşanın kafasını patlatırım .” diye bağırdı. Izbandutlar bir an duraksadıktan sonra. Tekrar üzerlerine gelmeye başlayınca. Cabbar onların biraz daha yaklaşmalarını bekledi. Yeterli mesafeye geldiklerinde, masanın üzerinden adeta uçarak baltasını kafasının üzerine kaldırdı. Ağır cüce baltasının yan tarafını kafasına yiyen adam un çuvalı gibi yere düşmüştü. Cüce dizleri üzerinde yere konarken. Diğer adamın az arkasına düşmüştü. Vakit kaybetmeden tekrar baltasının tersiyle onunda dizine vurdu. Darbenin verdiği acıyla eğilen adam doğrulmaya vakit bulamadan Faruk’un tekmesini yüzüne yiyiverdi. O da diğer arkadaşı gibi yere düşerken. İkilinin gözleri kel kafalı adamı aradı. Ama adam merdivenlerden koşarak kaçmaktaydı.
|
|
|
|
|
 |
|
|
Misafir
|
|
Cüce Cabbar'la Cüce Faruk'un Maceraları demek gerek bunun adına
Okurken çok güldüm açıkçası ama kötü olduğundan değil. Kel adamla bizim iki cücenin atışmasında çok eğlendim  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
yek 16.11.2011, 16:17 |
|
|
Sağolasın ilk ve olumlu yorumu senden aldım. Faruk aslında yarı cüce. Daha onun açıklamasını yapmadım ama Cabbar ile uzaktan akrabalıkları. İnan Türk gözüyle öyküye baktığında aşırı malzeme çıkıyor insanın karşısına muhtemelen kendi kültürümüzden olduğu içindir. Aynı şekilde yabancı yazarlarında bu kadar iyi öyküler yazmalarının sebebi'de kendi toplumlarınım bakış açıları ile yaklaşmaları olaylara. Örneğin avcının kılıçları serisinde vefat eden Wulfgar'ın karısının geçmişte ne iş yaptığını hepimizi biliyoruz. Wulfgar Türk olsaydı karısının kirli geçmişi onu sürekli rahatsız ederdi diye düşünüyorum. |
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Wulfgar barlarda rakı içerdi falan, adını unuttuğum eşini kötü yoldan kurtarmak için bu yaptığının on katı uğraşırdı, kaderine küfrederdi isyankâr olurdu. Arabesk müzikle hayatını kazanırdı...
Batsın Bu Cehennem parçasıyla milyonlar satardı, Drizzt'i heavy metal'ci olduğu için yanlış bulur ama gururundan söylemezdi...  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 14 Ekm 2011 |
| Mesajlar: 605 |
|
|
... 16.11.2011, 16:31 |
|
|
eline sağlık eğlenceli olmuş.d tek takıldığım giysileri balta ok yay fln onlardan bahsetmişsin o zaman isimlerde biraz ağır eski olmalı misal tamam eğlenceli iki tip ama bir de dayılanıyorlar fln cabbar yerine giray daha güzel olurdu diye düşündüm.d hem yazdığım fantastik öykülerde ben isim bulmakta çok zorlanıyorumm ve yabancı ülkelerin kültürlerini fln bilmediğimden türk kültürünü yani en azndan günlük yaşantımızdan örnekleri kullansam çok mu absürd olur diye çok düşünüyorum.d |
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Faruk ismini çok uyumlu bulmadım diyecektim, demeyeyim demiştim, yarı cüce dedin cevabımı aldım
Cabbar çok iyi bence cüce ismi olarak  Giray'ı da başka bir cüceye verebilirsin tabii Razz" border="0" /> |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 14 Ekm 2011 |
| Mesajlar: 605 |
|
|
ama 16.11.2011, 16:47 |
|
|
lethee diede cüce olsun giray da olsun yek te olsun.d hepmizn adı olsun=D |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 22 Ekm 2010 |
| Mesajlar: 1297 |
|
|
|
abi buna mutlaka devam etmelisin,yasantisindan biseyler buldukca insanin daha da cok okuyasi geliyor,benim gorusum abarti olmadigi yonunde =)) |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 09 Ksm 2011 |
| Mesajlar: 804 |
|
|
|
Bütün ön yargılarımı bir kenarıya bıraktım. Ve devamını okumalıyım diyorum kendi kendime
Gerçekten güzel, bende yek gibi Kel adamla cücelerin atışmasını çok gerçekçi buldum bir Türk olarak. Devamını merak ediyorum  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
Cabbar, az önce tartaklanan kızı, kolundan tutarak merdivenlerden çıkartıyordu. Faruk hemen onun arkasından seğirterek merdivenin ortasında durdu. Kalabalığın içinde bıçaklarını ve kısa kılıçlarını çekmiş olan bazı adamlara hitaben. “Davranmayın yakarım!” diye bağırdı. Sözlerini tasdik edercesine yayını germişti. O sırada sahnede şarkı söyleyen kendisine hafifçe tebessüm ederek belli belirsiz kafasını salladığını gördü. Dikkatini toparlayarak merdivenlerden geri geri çıkmaya başladı. Cabbar kapının önünde kızı halen kolundan tutarken, diğer eliyle de baltasını tutuyordu. Birkaç savurma hareketinden sonra etrafında toplanan birkaç çapulcuda geri çekilmiş. Faruk’ta kapıdan çıkınca, son sürat limana doğru koşmaya başladılar. İlk ara sokaktan hızlıca sağa sapmışlardı. Daha sonra ana caddeye çıkan başka bir sokağa çıktıklarında dikkat çekmemek için silahlarını indirmişlerdi. Faruk boştaki okunu sadağına koyarken, yayını da sırtına almıştı. Dikkat çekmeyecek kadar hızlı bir şekilde, cadde boyunca ilerliyorlardı. Gecenin habercisi olan alacakaranlık çökerken, onlar liman meydanındaki faytoncuların oraya varmıştı. “ Faruk nereye gidicez şimdi?” diye sordu Cabbar. Faruk, bir müddet düşündükten sonra. “Hadi beni izleyin.” dedi. Hep beraber bir faytona bindiler. Herkes yerine yerleştikten sonra Faruk, faytoncuya. “Aytepe’deki tapınak inşaatına çek abi.” dedi. Fayton yavaş yavaş tenhalaşan caddede tangırdayarak yürümeye başladığında. Faruk ona kadar tek kelime etmeyen kıza baktı. Büyük kahverengi gözleri dolu dolu olmuş ona bakıyordu. Arkaya doğru topladığı kestane rengi saçları omzundan kıvrılarak göğüslerine düşüyordu. Faruk kendini toparlayarak. “Özür dilerim bacım, hengamede ne adınızı sorabildim nede sıkıntınızı. Benim adım Faruk, buda uzaktan akrabam olan Cabbar.” Kız hafifçe tebessüm ederek. “Benim adım Gülbahar, beni kurtardığınız size ne kadar teşekkür etsem azdır.” O sırada Cabbar lafa girerek. “Gülbahar kızım, anlat bakalım orada ne işin vardı o adam niye sana öyle davranıyordu.” Gülbahar, gözlerini küçük ama biraz tombul elleriyle silerek. “Her şeyi en baştan anlatayım en iyisi. Annem ile babam ben küçükken ölmüşler. O yüzden beni amcamla yengem büyüttü. Buraya çok uzak olmayan Ayvacık köyündenim. İki hafta önce amcam şehirden tanıdığı, Nuri diye biriyle beni evlendirdi. Nuri’ye borcu varmış. Borcunu silmesi karşılığında beni ona sattı. Dünde Nuri beni bir arkadaşımla tanıştıracağım deyip. Bu gün bana vuran Danyal’a götürdü. Beni ona sattı. Hiç bir şey yapamadım. Bu günde Danyal beni başka adamlara satmaya kalktı ama ben reddettim. Ondan sonra bana vurmaya başladı…” Hıçkırıklarını zorla engelleyen kıza acıyarak bakıyorlardı. Hıçkırıklar yüzünden kafasını çevirip onlara bakan faytoncuda. Cabbar’ın bir bakışıyla önüne dönmüştü. Cabbar babacan bir tavırla elini ağlayan kızın omzuna hafifçe vurdu. “Merak etme kızım bu adiler yaptıklarının hesabını verecek.”
Faruk’ta kafasını sallayarak. “Evet verecekler.” dedi. Her ikisininde gözleri öfkeyle parlıyordu.
Fayton Aytepe’deki tapınak inşaatının önünde durduğunda. Arabadan inmişlerdi faytoncuya parasını veren Cabbar’da yanlarına geldiğinde. Tapınağın önündeki ufak kulübeden yaşlı bir adam çıktı. Elindeki, feneri onların yüzüne tutarak. “Hayırdır bu saatte kime baktınız.” dedi. Faruk, hemen öne çıkarak. “Ustabaşı Muhittin abiyi görmek istiyorum. Ona Faruk geldi dersen tanır.”dedi. İhtiyar, kafasını sallayarak, inşaatın içine girdi. Ama yüzündeki şüpheci ifade silinmemişti. Cabbar karanlıkta inşaatı tam göremese de yarım çatısı hariç tamamlanmış olan yapıyı görebiliyordu. On metre yüksekliğindeki bina uzun bir dikdörtgen şeklindeydi. Binanın her iki yanında da daha ufak kubbeli odacıklar vardı. Bekçi kulübesinin arkasındaki büyük taş ve kum yığınları inşaatın daha uzun süre devam edeceğini gösteriyordu. Muhittin usta yanında ihtiyarla birlikte geldiğinde. Faruk’la uzun uzun birbirlerine sarıldılar. Daha sonra Faruk diğerlerini tanıtarak bu gece onun yanında kalıp kalamayacaklarını sordu. Olağan dışı bir şeyler olduğunu sezen Muhittin usta onları peşine takarak işçilerin kaldığı çadırlardan uzakta olan kendi çadırına götürdü. Faruk, ustaya başlarından geçenleri anlattıktan sonra. “Ülen, Faruk halen daha kavga dövüş peşindesin.” dedi. “Yok Muhittin abi bu seferki durum özledi.” “Öyle Faruk’um aferin sana kırk yılın başında birine faydan dokundu.”
Gülbahar her ne kadar ona yardım etmiş olsalar da. Şüpheyle baktığı insanların yanında uyumamak için kendini zor tutuyordu. Faruk onun bu durumunu fark etmişti. Ve ustabaşı’na “Muhittin abi, Gülbahar’ın uykusu gelmiş o verecek bi çadır var mı?”diye sordu. Ustabaşı kafasını sallayarak. “Benim çadırın arkasında başka bir tane daha var. Orada rahatça uyuyabilir. Çevrede bekçiler varken bizden habersiz kimse yaklaşamaz buraya.” dedi. Faruk, Gülbahar’a “Hadi Gülbahar gel, senin uykun gelmiş belli. Merak etme biz buradayken kimse seni rahatsız edemez.” Gülbahar, Faruk’a gülümseyerek kafasını salladı. Muhittin ustaya ve Cabbar’a iyi geceler dileyerek Faruk’un ardından seğirtti. Gecenin soğuk havası yüzlerine çarpıyordu. Hiç konuşmadan arka taraftaki boş çadıra girdiler. Faruk elindeki fenerle çadırın içini inceliyordu. Yerde iç ot dolu bir şilte ile, temiz gözüken yastıkla yorgan vardı. Onun dışında üzerinde yarısı erimiş mum bulunan, tahta bir sehpa vardı. Faruk, gülümseyerek. “Eh Gülbahar hanım, lüks bir yer değil ama bu gecelik idare eder. Yarında ne yapacağımıza karar veririz. Ama önce iyi bir uyku çekelim hadi iyi geceler sana.” dedi. Gülbahar’da gülümseyerek sana da iyi geceler Faruk her şey için çok teşekkür ederim.” dedi. Faruk hafifçe bir tebessümle önemli değil gibisinden başını salladı ve yanında getirdiği feneri orada bırakarak diğer çadıra gitti.
Muhittin ustanın geniş çadırındaki masada oturmuşlar çaylarını içiyorlardı. Faruk bir den aklına gelmişçesine. “Cabbar abi, Muhittin Usta benim eski tanıdığım, vaktinde beraber çalışırdık. Ben Işık Şehir’e gittikten sonra hiç görüşmedik. Dört yıl oluyor nerdeyse.” Muhittin usta kafasını sallayarak. “ Faruk o zamanlar on yedi yaşında filandı. Şimdi koskoca adam olmuş.” dedi. Cabbar düşünceli bir tavırla. “Şimdi şu Gülbahar işini ne yapacağız. Kız tek başına ortada kalmış, köyüne götürsek amcası olcak deyyus onu başkasına satmaya kalkar ya da Nuri’ye geri verir. Birde şu Nuri ile Dalyan meselesi var onlara da ayar çekmek gerek. Sahi Muhittin Usta? Sen şu Sallanan Güverte’deki Dalyanı bilir misin? Bir de şu Nuri.” Muhittin Usta kırlaşmış saçlarının arasında elini gezdirerek. “ Valla artık yaş artık elliye yaklaşıyor. O tür yerlerde işim olmuyor ondan. Ama benim işçilere bi sorayım. Onlar muhakkak bilir.” Cüce Cabbar yalancıktan kızarak. “Muhittin Usta, benim yaş doksana geliyor gerçi cücelere göre orta yaş bile sayılmaz. Ama o tür yerlere takılıyorum.” Diyerek sitem etti. “ Ben cüce değilim be Cabbar kafa kaldırmıyor belli bir yaştan sonra.”
Güneş doğduktan hemen sonra kalkan Faruk, Gülbahar’ın çadırının kapısından ona seslendi, içeriden cevap gelince. “Hadi kahvaltıya çayları soğutmayalım.” diye seslendi. Gülbahar çadırının kapısından çıktığında Faruk istemsiz olarak kızarmıştı. Dün gece hem kavgadan hem de karanlıktan dolayı pek fark etmemişti. Kızın üzerinde beyaz renkli dar bir bluz vardı. Altında da aynı şekilde dar siyah bir pantolon. Faruk’un kızarmasını fark eden kız başını önüne eğmişti. Faruk, kıza bakmadan. “ Dur hele benim bir paltom olacaktı onu getireyim. Sabah ayazından üşürsün.” dedi ve fırladı. Yarı cüce olan Faruk kızdan sadece bir baş uzun olduğu için. Paltosu kızın üzerine iyi oturmuştu. Üşüdüğünü belli edercesine koyu yeşil paltoya sarınan kız Faruk’a teşekkür etti. |
|
|
|
|
 |
|
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
O gün Gülbahar daha neşeli gözüküyordu. Hatta Faruk ona küçük bir okçuluk dersi vermeye bile başlamıştı. Cüce Cabbar işe doğası gereği aşırı ilgi duyduğu inşaat ile ilgileniyordu. Muhittin Usta’da boş durmamış. Dalyan ve Nuri’yi tanıyan bir işçisini bilgi toplaması için Sallanan Güverteye yollamıştı. Öğlen yemeklerini yerlerken Muhittin Usta, Cabbar ve Faruk’a hitaben. “Burada bir süre daha misafirim olacaksınız. İnşaat çalışmaya ne dersiniz? Hem elinize üç beş kuruş bir şey geçer.”dedi. Cabbar. “Olabilir, ama bu tapınak hangi tanrı için yapılıyor?” diye sordu.
”Deniz Tanrısı Pot için tabii ki.” diye cevapladı Muhittin. Cüce birden uzlaşmacı tavrını bir yana bırakarak. “Hayatta olmaz, Evrenin yaratıcı Tek’in mabedi dışında hiçbir uydurma tanrının tapınağını yapmam. Çalışmadığımız için bizi misafir edemeyeceksen de sorun değil kalacak başka bir yer buluruz.” dedi cüce. Muhittin Usta gülerek. “Cüceler ve yarı cücelerin ne kadar inatçı olduklarını bilirim. Ben sadece sizin gibi yetenekli taş işçilerinden faydalanmak istemiştim. Misafirlik konusuna gelince inşaat bitene kadar yanımda kalabilirsiniz hiç sorun olmaz.” dedi. Faruk. “Sağol usta, şu Nuri ile Dalyan meselesini hallettikten sonra yola koyuluruz.”
Cabbar sessizce oturan Gülbahar’a dönerek. “Gülbahar, senin gitmek istediğin bir yer var mı? Akraban filan, nereye istersen seni oraya götürürüz.” Gülbahar ağlamaklı bir sesle. “Gidecek bir yerim yok, size de yük olmak istemiyorum. Kendi başımın çaresine bakmaya çalışacağım.” dedi. Cabbar itiraz ederek. “Hiç kimse kimseye yük olmuyor hanım kızım. Senin gidecek yerin yoksa bizimle gelebilirsin. Memleketim olan Çatalkaya’ya gideceğiz oranın Kaya Beyi ile aram çok iyidir. Bundan kırk sene evvel Çatalkaya’nın altındaki mağaraları keşfederken onunla çok macera yaşadım.” Cüce eski anılardan bahsedince gülümsemişti. Gülbahar’da Çatalkaya’ya gelmeyi kabul edince Faruk’un yüzü gülmüştü. O sırada yanlarına Muhittin Usta’nın görevlendirdiği işçi gelmişti. Gelir gelmez konuya girerek. “Usta, Dalyan’la Nuri her gece Söğüt Gölgesi’nde buluşuyormuş binanın üst katında hasılatı üleşiyorlarmış galiba.” “Söğüt Gölgesi neresi?”diye sordu Cabbar. Faruk Gülbahar’a özür dilercesine bir bakış atarak. “Liman tarafına yakın bir genelev yerini biliyorum.” dedi. Daha sonra kendisine yöneltilen bakışları fark ederek. ”Şeyy… Birkaç kez önünden geçmiştim.” diye ekledi. Cabbar bir süre düşündükten sonra. “Muhittin Usta bu gece Gülbahar’ı da alıp şehir kapısının dışında bizi bekleyebilir misin? Ben Faruk’la Söğüt Gölgesi’ni ziyaret edeceğim. Gece yarısı çanı çaldığında sizinle bulaşacağız.” dedi. Muhittin. “Tamamdır gece yarısında orda olacağız. Yolculuk için size lazım olacak malzemeyi de tedarik ederim.”
Gece yarısına bir saat kala. Söğütler Gölgesi’nin önünde iki siluet duruyordu. Üç katlı taş bina şehrin diğer genelevlerinin de bulunduğu sokakta yer alıyordu. Binanın tek farkı söğüt ağaçları ile dolu olan bir bahçenin ortasında olmasıydı. İkili işlerini bir an önce halledip arka sokağa kaçmaya niyetliydiler. Orada Muhittin Usta’nın ayarladığı bir fayton onları bekliyordu. Faruk önde Cabbar arkada olmak üzere bahçeden içeri girdiler. Faruk kapının tokmağını sertçe vurdu. Kapıyı açan kısa boylu ekşi suratlı bir ihtiyardı. Çürük dişlerini göstererek. “Ya siz bu kadınları hiç uyumuyor mu sanıyorsunuz? Anlamadım gitti. Geçin hadi içersini soğutmayın.” İkili ses çıkarmadan içeri girdi. Girdikleri yer ufak bir salondu. Her iki yanda kapılar ve yukarı doğru çıkan ahşap bir merdiven vardı. Çam yarması gibi bir herifin uyukladığı kırmızı koltuk dışında da birkaç sandalye vardı. Faruk, ihtiyara. “Dalyan abi burada mı? Onunla konuşmamız gereken önemli bir mesele var.”dedi. İhtiyar inanmış gözükerek.”Dalyan şimdi ortağıyla. İşi bitince görüşebilirsiniz.” Faruk daha fazla şey öğrenmek için. “Nasıl yani? Kadınların odasında mı? Kadınla mı?” diye sordu. İhtiyar biraz sinirlenmiş şekilde. “Ney, Dalyan abi her gün sürüyle pis herifin girip çıktığı o odalara mı? Girecek. Siz onu ne sanıyorsunuz. Kendi odasını şehrin en iyi ustalarına yaptırdı. Kapısında bile oymalar var.” Beklediği cevabı alan Faruk hiç vakit kaybetmeden. İhtiyarı suratına sıkı bir yumruk yapıştırdı. Cabbar’da paltosuna sakladığı bıçağını çıkarak. Koltukta uyuyan adamın boğazını kesti. Gözleri şaşkınlıkla açılan adam eğer Cabbar onu tutmuyor olsaydı o halde bile ayağı kalkacak gibi gözüküyordu. Boğazından fışkıran kanlar kırmızı koltuğun üzerinde koyu lekeler bırakırken. Kesilmiş nefes borusundan hırıltılar çıkıyordu. Oluk oluk akan kan yerde gölcükler oluşturmasına rağmen. Gözleri patlayacakmış gibi açılan adam halen kıpırdanıyordu. Cabbar birkaç dakika sonra hareketsizleşen adamı bırakarak ona dehşetle bakan Faruk’a baktı. “Faruk bu adamlar Gülbahar gibi kaç kızın hayatını karartmıştır biliyor musun? Boğazını kesmem buna ödül bile. Hayalarını kesip kapıya çakardım ibreti alem olsun diye ama vakit yok. Hadi üst kattakileri halledelim.” Faruk üzerinde mumlar yanan bir şamdanı alarak. Sessizce merdivenden çıkmaya başladı. Bazı odalardan gelen sesler içeride halen daha müşteriler olduğunu belli ediyordu. Üçüncü kata çıktıklarında koridorun tam sonundaki kapıya yöneldiler. İhtiyarın dediği gibi kapının üzerinde oymalar vardı. Faruk kulağını kapıya dayayarak bir süre içersini dinledi. Fısıltıyla. “İçerde iki kişi var, ikisi de erkek teki Nuri dedi.” Koridorun duvarlarındaki mumluklarda yana mumların verdiği loş ışıkta. Cabbar’ın yüzünün öfkeyle parladığını gördü. Daha sonra kapının menteşelerini inceledi. Kapının her iki yöne de açıldığını fark edince rahatladı ve elini kapı koluna koydu.
Kısa bir an durduktan sonra, kapı kolunu aşağı çekerek hızla açtı. Dalyan kestane ağacından yapılmış olan oymalı masanın arkasındaki. Tahta benzeyen sandalyesine yaslanmış oturuyordu. Üzerinde aynı kırmızı takım vardı. Masanın diğer tarafındaki daha alçak bir sandalyede ise Nuri oturmaktaydı. Onlar daha kafalarını kapıya doğru çevirmeden. Faruk sol elindeki şamdanı Dalyan’a fırlattı. O anda Cabbar elinde kanlı bıçağı ile ayaklanmaya çalışan Nuri’nin üzerine atladı. İkisi yerde yuvarlanırken kopan gürültü. Bazı meraklı seslerin yükselmesine neden olmuştu. Faruk hızla elinde uzun bıçağı doğru Danyal’ın yanın koştu. Kafasına yediği şamdan alnında büyük bir yarık açmış ve adam bayılmıştı. Faruk tiksintiyle bıçağını adamın kalbine sapladı. Sonra emin olmak için birkaç kere daha sapladı. Bu arada Cabbar Nuri’yi altına almıştı. Üstünde oturduğu adamın boğazını sol eli ile kavradı. Nuri iki eliyle cücenin sol kolunu tutuğunda. Cabbar yüzünde bir gülümseme ile sağ elindeki bıçağıyla adamın karnını yardı. Çığlık çığlığa kalan karnına bakıyordu. Bağırsakları ve midesi yarılmış. Kanlı bir pelte halinde dışkısı ve akşam yemeğinin dışarı akışını izliyordu. Cüce,adamın daha fazla çığlık atmasına izin vermeyerek. Çenesinin altından bıçağını sapladı. “Yavşaklar” diye söylenerek. Çoktan odadan çıkmış olan Faruk’un peşine düştü. Merdivenleri uçarcasına inerlerken yarı çıplak adam ve kadınlara aldırmıyorlardı. Faruk’un yumruğu ile bayılan ihtiyarın yanından da koşarak çıktılar. Ve onları arka sokakta bekleyen faytona doğru ilerlediler. Daha evin bahçesini yeni aşmışlardı ki? Kadınların çığlığı ile ortalık birden ayağı kalktı. Diğer evlerin kapılarından çıkan eli silahlı adamlar daha ne olduğunu bile anlayamadan. İkili faytona atlamıştı. Her ikisi de nefes nefeseydi. Faytoncu atları kamçılayarak kapıya doğru yöneldi.
Faruk ve Cabbar, Muhittin Usta şehir dışında buluştuklarından olan biten her şeyi anlattı. Gülbahar, Nuri ve Dalyan’ın öldüğünü duyduğunda gözyaşlarına boğulmuştu. Kendisi yüzünden tanımadığı iki adam hayatlarını tehlikeye atmıştı ve cinayet işlemişlerdi. Faruk onu teselli ederken, Cabbar’da Muhittin Usta’ya teşekkürlerini sunmuştu. Faruk’ta Muhittin ile vedalaştıktan sonra. Ayrılmışlar ve gecenin karanlığında kaybolmuşlardı. Yürürlerken Faruk, halen daha ağlamakta olan Gülbahar’ın omzuna kolunu dolamış ve onu teselli etmeye uğraşıyordu. Cabbar ise iki gence anlamlı anlamı bakarak tebessüm etti.
|
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Pardon yanlış anlamışım
Bu arada Faruk'un yayı da mı vardı? Varmış  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
evet 17.11.2011, 0:22 |
|
|
Faruk'un yayı var birde uzun av bıçağı. Cabbarın da baltası ve daha ufak bir bıçağı. Eğer üzerlerini ararsak başka emanetler çıkacağından şüpheleniyorum. Kelebek filan olabilir. |
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Okudum abi, sen "en az benim kadar güzel yaz" diyorsun ya, unut o işi  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Goblinleri iyi malzeme yapabilirsin. Onları alkarısı çalıştırır hatta, ne bileyim işte bilen sensin  Goblinler olsun deme nedenim onların kendini acındırabilme kapasitesi  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
|
|
 |
|
Misafir
|
|
Kocaman kocaman yazılarla 1. BÖLÜM 2. BÖLÜM diye ayırarak ilk mesajına ekle. Çok kalabalık olur diyorsan yeni konu aç mesaj mesaj ekle bölümleri, sen bilirsin. |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 07 Eyl 2011 |
| Mesajlar: 191 |
|
|
|
Kocaman harflerle bölümlerin adını yazarım tek parça halinde bu sayfada yayınlarım. Forumda yer işgal etmeyi pek sevmiyorum. Bana ufacık bi köşe ayırın yeter.  |
|
|
|
|
 |
|
ÜYE
| Kayıt: 09 Ksm 2011 |
| Mesajlar: 804 |
|
|
|
Yahu içime doğmuştu desem.... Abi biz Türklerin içinde olduğumuz her olayda bir kötü yola düşmek üzere yada düşmüş olan bir kadın olmasa daha çekici olmaz mı bunu merak etmişimdir hep :d Hikaye bütün güzelliğiyle devam ediyor  Bravo geleneklere bağlı olarak sürdüyorsun  |
|
|
|
|
 |
|
|
|
 |
|
|

|