Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
Arkadaşlar aşağıdaki hikaye 15 word sayfası uzunluğunda okuyamazsanız pdf olarak düzenlediğim bir link ve bu hikaye bir seri olacağı için bir blog adresi vereceğim.

http://rapidshare.com/files/96691042/enzoru1.pdf


enzoru.blogspot.com

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
Kulaklarının duyması, ayaklarının yürümesi ya da kollarının tutması değildi onu insan sıradanlığında yaşatan. Kalabalık caddede karşıdan karşıya geçerken ruhunuz bile hissetmezdi onun gözlerinin görmediğini. Yarı saydam kahverengi camlardan farkına bile varamazdınız kapalı gözlerin hiç kırpılmadığını.

*     *     *

     -Şimdi dümdüz yürü, bakkalın önündesin… Sağa dön, içeri gir… Basamağı unutma… Selam ver hemen yanındaki Ayşe hanıma.
     -Merhaba Ayşe Hanım, nasılsınız bu gün?
     -Teşekkür ederim Hakan Bey, iyiyim; siz nasılsınız? Arkadaşınız Sinan Beye de selamlar.
     -Sen de benim selamımı söyle Ayşe Hanıma.
     -O da size selam veriyor.
     -Bir akşam tarot için uğrayacağımızı söyle. Kardeşime görücü gelecek. İyi bir kısmet mi diye merak ediyoruz.
     -Hayırlı olsun, de. Bekliyorum bu akşam. Hem, ben kardeşinin falına bakarken, sen de onun falına bakarsın.
     -Beklerim, gelsin, dedi.
     Hakan elini salladı, sanki sinek kovar gibi bir hareket yaptı Sinan’a doğru… Ayşe Hanım ve bakkal, bir anlam veremediler yapılan harekete.
     -Hayırdır Hakan Bey, yaz sıcağında sizi rahatsız eden bir şeyler mi var? Bizim dükkânda bir tek sinek dahi barınamaz.
     -Bakkal Rıza efendinin dükkânında bu güne kadar tek bir sinek dahi görmedim ben.
     -Yok, sinekten değil, havanın bunaltıcılığından rahatsız oldum. Bir ekmek, üç yumurta ve bir paket sigara verir misiniz? Haa! Gazeteyi de unutmayalım.
     -Şu Sinan bey de çok vefalı. Her gün size gazete okumaktan sıkılmıyor.
     -Yok o gazete okumak için değil, birlikte bulmacasını çözüyoruz.
     -Bir hayaletle bulmaca çözmek mi? Hah ha! Güldürmeyin beni.
     Bakkal Rıza paketi uzattı.
     -Şimdi uzat elini ve Rıza efendinin uzattığı torbayı al. Parayı uzat. Paranın üstünü bekle. Tekrar aynı yere uzat elini. Tamam. Ayşe Hanım tebessüm etti, hemen sağında. Sen de ona tebessüm et… Kırmızı mini eteğin ona bu gün çok yakıştığını söyle…
     -Ayşe hanım kırmızı mini eteğiniz size çok yakışmış…
     Ayşe Hanım kıkırdadı.
     -Siz de Sinan Beye çok kibar olduğunu iletin lütfen.
     -İyi günler. Akşam tarota bekliyor Sinan Bey…
     -Haydi çıkalım. Hafifçe sola dön. Basamağa dikkat… Sağa dön ve dümdüz ilerle. Kaldırım boş. İşte apartmanın önündeyiz.. Buradan ötesi senin.
     Hakan apartmanın tahta korkuluklarından tutunarak üçüncü kata çıktı. Dar koridora girmeden basamakların önündeki kapıyı anahtarı ile açtı. Elindeki paketi mutfak tezgâhına koydu.
     Salondan duyulur-duyulmaz radyonun sesi geliyordu. Görmese de Sinan’ın camın önünde durup, dar sokağa baktığını biliyordu. Koltuğuna oturdu. Başını koltuğun arkalığına dayadı.
     -İnsanlara her seferinde kendini belli etmek zorunda mısın?
     -Senin için bir sakıncası mı var?
     Hakan sürekli yaptıkları bu sıradan kavgaya yeniden girmek istemiyordu.     Görmeyen gözlerini kapatıp müziğin içine bıraktı kendisini. Muazzez Abacı’nın sesinden şimdiye kadar duymadığı bir şarkıyı dinliyordu.

                    Kirpiklerinin gölgesi, güllerle bezenmiş,
                    Rabbim yaratırken onu, bir hayli özenmiş.

     Hayal kurmak istedi. Nasıl bir kadındı Ayşe Hanım? Eli, gözü, kirpiği nasıldı? Birden bire radyodaki sesin değişip bir taş plaktan yükselircesine odayı doldurduğunu, etrafını sardığını hisseti. Şarkının devamını taş plakların o hışırtı ve metalik sesi ile başka biri söylemeye başlamıştı…

                    Bir noktası var gamzelerinde, o da benmiş,
                    Rabbim yaratırken onu, bir hayli özenmiş.

     Son sözler sanki odanın içinde söyleniyordu.
     -Sinan, ne oldu radyonun sesine?
     -Bilmem!... Ama odanın içinde bir hayalet var!
     -Elbette var. Bazen hayalet olduğunu unutuyorsun herhalde.
     -Hayır, benden başka bir hayalet var.

*     *     *

     Hakan, odanın içinde tuhaf ve ürperten bir şeyin varlığını seziyordu ama gerçek bir tuhaflığı nasılsa Sinan görüp ona haber vermez miydi?
     Hakan koltuktan fırladı. Korkuyla tutacak birini, fırlatacak bir şeyi aradı. Ama kolları boşlukta savruldu. Sonrasında heyecanını yatıştırıp yerine oturdu.
     -Sinan kim bu?
     -Hayalet! dedi Sinan. Çok güzel bir hayalet.
     -Neden burada? Ne arıyor? Ne yapıyor?
     -Dur, sorayım!..
     -Uzun süredir öylece bekliyordum. Bir hayaletle insanın dost olduğu konuşulmaya başlandı. Ben de merak edip, geldim. Kendim görmek istedim bu arkadaşlığı.
     -İsminiz nedir? dedi Sinan.
     -Müzeyyen Hamiyet.
     -Az önceki şarkıyı söyleyen hanımefendisiniz siz! dedi Hakan. “Ben de Hakan Haktanı. Bu da arkadaşım Sinan.”
     -Yine yanlış yeri gösterdin Hakan… Hanımefendi, ben de sizi görene kadar bütün güzel kadınların hâlâ canlı olduğunu sanıyor, sürekli insanlara kur yapıyordum.
Sinan, Müzeyyen Hamiyet’in önünde diz çöküp elini tuttu.
     -Dest-i izdivacınıza talibim hanımefendi. Size sonsuza kadar, genç, mutlu ve huzurlu bir hayat vaat ediyorum.
     -Sinan Bey bu dediğiniz imkansız. Hayalet bir kocam olsun istemiyorum.
     -Hahahahahahahaa..
     Sinan sinirli sinirli baktı Hakan’a.
     -Gülünecek bir şey yok bunda. İlk defa bir hayalet görüyorum. Korkmam mı lazım, sevmem mi,   bilemiyorum.
     -Beyefendi, elbette korkmayın. Hâlâ benim şarkılarımı dinliyorsunuz. Az önce dinlediğiniz şarkı da benim için yazılmış bir aşk şarkısı idi zaten.
     Yüksek tondan bir bayan sesi odayı bir anda kapladı

               Olmaz ilaç sine-i sad pareme,
               Çare bulunmaz bilirim yareme.
               Baksa tabiban-i cihan çareme,
               Çare bulunmaz bilirim yareme.

     Odayı dolduran bu ilahi sesi soluksuz dinledi Hakan Haktanı ve medyum Sinan. Onca yılın içinden geçip gelen bir şarkıcının hayaleti işte tam karşılarında onlar için, onlara özel bir konser veriyordu.

               Kastediyor tir-i müjgan canıma,
               Gözleri en son girecek kanıma.
               Şerhedemem halimi cananıma,
               Çare bulunmaz bilirim yareme.

     Ve şarkı bitmişti. İki adam da ağızlarını açıp bu billur sese karşı hiçbir şey söyleyemiyorlardı. Bir süre sessizlik oldu… Sonra iki el çırpıldı ve sadece birinden ses çıktı.
     -Hayalet olmanın en kötü tarafı bu işte, dedi Sinan. Sevinsen de, üzülsen de, bağırsan da, seni duyan olmaz. İki elimin sesini bile duyamıyorum.
     -Oysa bir an bile susmuyorsun değil mi? dedi Hakan gülerek Sinan’a.
     -Hayalet bile olsam yaşama sevincimi kaybetmedim. Ben zombi değil, sadece bir hayaletim.
     -Müzeyyen Hanım, neden buraya geldiniz?
     Müzeyyen Hamiyet Hanım Sinan’a döndü.
     -Sinan Bey yalnızca hayalet değil, aynı zamanda da medyummuş. Geçmişimden bir şeyler arıyorum. Yardım edebileceğini düşündüm.
     -Neyi arıyorsunuz geçmişinizden? diye sordu Sinan.
     -Neden öldürüldüğümü...

*     *     *

-Hâlâ hiçbir kitap neden benim nasıl öldürüldüğümü anlatmadı? Neden hiç kimse araştırmadı. Oysa radyoda her gün konserleri yayınlanan, Harbiye’deki Radyoevinden, Tünel’deki Markiz’e kadar kibar beyaz babetlerimle uçarcasına ilerlerken, erkeklerin şapkasını çıkarıp selamladıklarını, kadınların göz ucunu hafif öne eğerek tebessüm ve imrenmeyle karışık selam verdiklerini hâlâ gururla hatırlarım. Yanımda genellikle o akşam oyunundan önce bir kaç yudum likör içmek isteyen Afife Hanım olurdu. Birlikte caddeye bakan masalardan birine oturup, ben Limoges fincanımda çay içerken, o da Christofle kadehinde içkisini yudumlardı. Biz caddeyi seyrederken ne kadar keyif alıyorsak, insanlar da bizi seyretmekten öyle keyif alırdı. Oysaki bugün, neden öldürüldüğümü bile bilmez bir şekilde, unutulmuşluğumun içindeyim.
Hakan Haktanır hayalinde 50’li yılların Müzeyyen Hamiyet’ini, İstiklal caddesini, Markiz pastanesini, kibar beylerini ve alımlı kızlarını canlandırmaya çalışırken, Sinan salondaki o küçük yuvarlak masada bir iskemleye çökmüş, ölmeden önceki son seansında olduğu gibi transa geçmişti.
     Hakan ilk sorusunu sordu.
     -Peki hiç düşmanınız var mıydı?
     -Benimle evlenmek isteyen onca erkek tanıdım da benden kurtulmak isteyecek bir kişi ile bile karşılaştığımı, hatırlamıyorum.
     -Peki nasıl oldu? Hayatınızı kaybetmeden önce en son neredeydiniz? Ne yapıyordunuz?
     -Akşam vaktiydi. Ertesi gün şehir dışına çıkacağım için radyo programının kaydı yapılmış ve çıkmıştım. Aralık ayının başındaydı. Elmadağ’dan Pangaltı’ya, evime doğru yürüyordum. Yakın mesafelerde otomobil kullanmayı yada tramvaya binmeyi asla tercih etmem. Yürümek, insanların beni tanıması, benimle selamlaşması, o günkü radyo programından dolayı övgü dolu sözler almak, bana her zaman mutluluk verdi. Yolda, Rum bakkalımız Vasili Beye uğradım. Ekmek ve sigara alıp çıktım dükkânından. Apartmana girdim, anahtarı elime aldığımı hatırlıyorum. Sonrasında ise hiçbir şey yok.
     -Elli sene önce işlenmiş bir cinayet. Bana gelmeniz de ilginç.
     -Ben sadece size gelmedim. Sinan beyin medyum olduğunu, geçmişle ilgili bilgilere ulaşabildiğini biliyorum.
     Sinan trans halinden çıkar gibi kafasını Hakan Haktanır ve Müzeyyen Hamiyete doğru çevirdi.
     -Elbette benim için geldiğinizi, ünümü duyduğunuzu tahmin etmiştim. Bu benim için de bir gurur meselesi. İsterseniz hemen tarot falınıza bakayım…
     -Hayatta olmayan bir insanın, falla ne işi olabilir ki? Evlilik, zenginlik, ölüm… Falda bunları mı söyleyeceksiniz? Elli yıldır hiç biri hakkında düşünmedim. Ta ki sizin benim derdime çare olacağınızı düşünene kadar. Madem medyumsunuz, lütfen benimle bir seans yapıp, nasıl ve kim tarafımdan öldürüldüğümü anlatın.
     Sinan yerinden kalkıp odada tur attı. Sonra perde arkasından dar sokağı izlemeye başladı.
     -Size yardımcı olamam! dedi umutsuzca. Elimde hiçbir güç kalmadı. Ben sadece burada sana yol gösteren, yanında senden başkasının varlığını hissedemediği bir hiçmişim. Şimdi anlıyorum.
     Hakan hiç görmediği, kimliğini bile hayaletken öğrenebildiği dostunu düşündü.
     -Ama! dedi kısık bir sesle. Sen benim yanıma ilk geldiğinde “Bir kötülük olarak bana bunu yapmadığını biliyorum” demiştin. Nasıl anladın benim seni yanlışlıkla vurduğumu? Belki de şu anda bir şeyler yanlış, ya da parapsikolojik güçlerin kullanılmadığı için zayıfladı.
     -Olabilir tabii!
     -Peki benim için ne yapabilirsiniz? diye sordu Müzeyyen Hamiyet Hanım.
     Hakan Haktanı bir süre düşünür gibi oturdu koltuğunda.
     -Biraz düşünelim. Mesela o günlerin gazetelerine kütüphaneden göz atabilirsiniz.
     -Elbette olabilir ama bana maddesel olarak yardım etmeniz gerekiyor. Kütüphaneye gitsem bile birisinin benim için o gazeteleri bulması lazım.
     -Kör bir adamı kütüphaneye götürmeyi düşünmüyorsunuz değil mi?
     Birbirleri ile konuşmadan öylece durdular odada. Radyoda derinlerden gelen “Bir bahar akşamı” çalıyordu. Müzeyyen Hamiyet Hanım huşu içinde dinliyordu.
     -Şimdiye kadar neredeydiniz? Elli senedir nerede gizlendiniz? diye sordu Hakan Haktanı Müzeyyen Hamiyet Hanıma.
     -Radyoevinin koridorlarında gezdim. Yıllarca şarkıları, radyo tiyatrolarını, haberleri yaşarcasına dinledim. Bazen de eski evimin bulunduğu semti gezdim. Güneşin ısıtmadığı, yağmurun ıslatmadığı, rüzgârın üşütmediği, yemeden, içmeden, uyumadan, sadece düşünerek geçirilmiş bir elli yıl.
     -Müzeyyen Hanım, dedi Hakan. İsterseniz siz gidip dolaşın. Biz de Sinan’la neler yapabileceğimizi konuşalım. Yarın sabah yine gelin.
     -O zaman müsaadenizle ben gideyim. Yeni Melek sinemasında Reservation Road filmini izleyeyim. Belki de yirmi defa seyrettim o filmi. Hayatımı kaybetmeden birkaç gün önce Melek sinemasında East of Eden’i seyretmiştim. Filmlerdeki aktörler ne kadar çok birbirine benziyor. Acaba biz hayaletler günün birinde tekrar dünyaya, o güzel bedenimizle dönebilecek miyiz?
     Müzeyyen Hamiyet Hanım duvarların ardında yok olup gitti.
     Hakan Haktanır camdan sokağı seyreden Sinan’a döndü. Gözlerinin görmemesi ya da Sinan’ın bir hayalet olması alışıla geldik hitap şekillerini asla değiştirmemişti. Muhatabı her kim olursa olsun, görmeyen bir insan gibi havaya konuşmak yerine yüzünün olduğu yönü düşünür ve ona doğru dönerdi.
     -Sinan, dedi. Birini bulup, kütüphanede inceleme yaptırtmamız lazım.
     -Peki ne diyeceksin? Bir hayalet için araştırma yapıyorum mu? Ben bile seni deli zannederim böyle bir söz duysam. Keşke parapsikolojik güçlerim buna yetseydi.
     -Bir medyum nasıl geçmişten haber verir?
     -Belli bazı özellikler var elbette. Kimileri hayaletlerle konuştuğunu söyler. Ben ölene kadar ne hayalet gördüm, ne de hayaletlerle konuştum.
     -Peki ya nasıl yapıyordun?
     -Her varlığın yaşadığına, çevresine enerji yaydığına ve o enerjiye de hayattın yaşanmışlığının takıldığına inanırım.
     -Nasıl yani?
     -Mesela kışın taktığın beyaz atkı. Onu sana anneannen ördü değil mi?
     -Evet! Nerden biliyorsun?
     -Dedim ya, her maddenin bir enerjisi var. O atkı uzun süre anneannenin elinde kalarak ondan çok ciddi bir enerji almış. Hatta o sırada çok üzücü bir olay da olmuş.
     -Evet! O kış dayım Erzurum’da bir trafik kazası geçirip aylarca hastanede yatmıştı. Anneannem çok istemesine rağmen oraya gidemedi. Ama sen bunları biliyorsan Müzeyyen Hamiyet Hanıma da yardım edebilirsin pek ala.
     -Edemem.
     -Neden?
     -O bir varlık değil. Benim hakkında bilgi edineceğim nesnelerin var olması gerekiyor. Bir şeye dokunmuyorsan, varlık üzerinde hiçbir iz bırakamazsın.
     -Peki varlık üzerinde iz bırakamazsan ya ses ne oluyor? Ses dalgaları da mı iz bırakmıyor?
     -Bir şeyi unutuyorsun. Beni senden başka duyan sadece hayaletler var. Yani aslında yayabildiğim bir ses dalgası da yok.
     -Bu parapsikolojik hikayeyi sonraya bırakalım istersen. Ben körüm, kütüphaneye seninle birlikte gidip araştırma yapmamız belki de haftalar, hatta aylar sürer. Ne yapabiliriz, diye düşünüyorum.
     -Belki Ayşe Hanımdan bu konuda yardım isteyebiliriz.
     -Ne yardımı? “Müzeyyen Hamiyet’in hayaleti ziyarete geldi, onu kim öldürmüş, gidip bizim için kütüphanede araştırır mısın?” mı diyeceğiz?
     Hakan Haktanı mutfağa gidip dolaptan çıkarttığı tavayı ocağın üzerine koydu, içine attığı yağ kızınca bir parça peyniri eritip üzerine yumurta kırdı, az sonra tavanın cızırtısını ve gelen kokuyu “piştim” olarak algılayıp kapattı ocağı. Tavayı alıp salona geçti yeniden. Ekmeğini tavadaki peynirli yumurtaya bandıra bandıra yedi.
     Sinan;
     -Gazeteyi yere yayar mısın? dedi.
     Salonun orta yerine Hakan sayfaları teker teker yaydı.
     Radyoda Dede Efendi’nin “Yine bir Gülnihal” şarkısı Barış Manço’nun sesinden yayınlanıyordu. Hakan şarkının sözleriyle daldı gitti.

               Görmedim kimsede
               Böyle bir Dilruba,
               Böyle kaş, böyle göz,
               Böyle el, böyle yüz…

     Az önce, bir dönemin en güzel kadınlarından Müzeyyen Hamiyet, kalkıp evine ziyaretine gelmiş ve o görememişti bile. “Neye benziyor acaba?” diye düşündü.
     -Ben dolaşmaya çıkacağım! Dedi Sinan.
     -Nereye gideceksin?
     -Önce Radyoevi’ne gideceğim, oradan da eski Markiz pastanesine kadar yürüyeceğim.
     -Ben de geleyim.
     Hakan ceketini giydi, kapıyı çekip merdiven korkuluklarına tutunarak aşağı indi. Böyle zamanlarda basamaklara apartmanın çocuklarının bir şeyler bıraktığını düşünerek temkinli inerdi. Bu kez aklına böyle bir şeyin olasılığı bile gelmedi. Koşarcasına indi aşağıya. Onca zaman sonra ilk kez birisinin kendisinden bir şey istediğini düşündü.
                    
*     *     *

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
Yıldızlı bir yaz akşamı Beşiktaş emniyet müdürlüğüne gelen bir ihbar narkotik büro ekiplerini harekete geçirmişti.
     -Kızımı müptela ettiler. Ne olur yardım edin?
     -Hanfendi kızınız nerede şimdi?
     -Sinan Paşa camisinin avlusunda. Serseri arkadaşları ile takılıyor. Lütfen yardım edin, kurtarın bataktan kızımı.
     -Peki hanımefendi. Telefon numaranız kayıtlarımıza geçirildi. Kızınızla ilgili bir gelişme olduğunda sizi arayacağız.
     Daha beş dakika bile geçmemişti ki Sinan Paşa camisinin avlusunun iskele tarafındaki kapısından sivil giyimli iki polis girdi. Dış avluda durup, konuşarak etrafı gözetlemeye başladılar.    Sohbet eden iki üç ihtiyardan başka hiç kimse şey  görünmüyordu ortalıkta. İç avluya, orada kimseyi göremeyince de girdiler. İçeride akşam ile yatsı ezanı arasındaki dar vakti namazlarını kazaya bırakmamak için hızla kılan üç dört kişi vardı. Kısa yaz gecelerinde, camide gündüzün kalabalık çarşı cemaatinden eser bile olmazdı. Akşam vaktini kaçırıp, Üsküdar’dan gelen vapurdan inenler, genellikle iki Sinan’ın camisini (Osmanlı veziri Sinan Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştı bu cami) es geçip namazlarını evlerinde kılmayı tercih ederlerdi. Caminin bu yalnızlığında etraftan gelen bir ses arıyordu iki polis.
     Birden bire minareye açılan kapının çarparcasına kapandığını ve iki kişinin hızla fırlayıp avludan çıktığını gördüler. O daracık camide göz göre göre küçük iç avlunun çarşıya açılan orta kapısından kaçan iki kişinin peşinden koşturmak hiç de zor değildi. Ama polisler fark edilip edilmediklerini anlamadılar.
     -Ben çarşının içine doğru gidiyorum, dedi Hakan. Sen de müftülüğün oradan dolaş, haberleşiriz.
     -Tamam, dedi Murat. Önündeki uzun yolu koşarak kısaltmak istiyordu. Hakan’dan uzaklaşıp takip ettikleri kişilerin gecenin içinde duyamayacağına kanaat getirdiği bir yerde yardım istedi.
     -Merkez, Sinan Paşa camisindeki şüpheli iki şahıs çarşı yönünde uzaklaşıyor. Takipteyiz. Destek gönderin.
     Hakan fazla ilerlemeden peşine düştüğü iki kişinin üçüncü bir kişiyle konuştuklarını gördü. Akşam karanlığında siyah kapüşonlu tişörtlerle koşturanlar iki genç kızdı. Bir polisin onları takip edeceğine pek ihtimal vermiyor olsalar gerekti. Peşlerinden duydukları ayak sesleri ya cami görevlisi ya da cemaatten birisinindi.
     Hakan konuşan üç kişinin yanlarına yaklaştığında, üçüncü kişinin bıyıklı kırk yaşlarında iri yarı bir adam olduğunu gördü. Bu adam ‘metalci mi, satanist mi’ diye düşündüğü genç kızların yanında iyi giyimli bir beyefendiye beziyordu.
     -Bir gram daha olmaz, dedi adam. Size kiloyla versem bu mereti bi kerede bitirmek istersiniz. Gidin bir kere olsun para getirin. İster mal satın, ister orospuluk yapın. Bana bin kere de verseniz bir gram vermem.
     Kızlardan biri külhanca;
     -Eeeeeeeeeee sen de fazla oldun be! dedi. Bak bu sefer ikimiz de ne istersen yapacağız. Ne istersen dedik, ne kadar istersen dedik.
     -Yapacağız! dedi diğer kız sesi duyulur duyulmaz.
     Adam, az ilerde durup sigara yakarmış gibi yapan Hakan’ı süzdü.
     -Polis mi çağırdınız?
     Kızlar Hakan’a bakarken adam bir anda yan taraftaki pasajın dar kapısından içeri dalıp kapalı dükkânların önünden bir şimşek hızı ile geçti. Kızlar tam aksi yöndeki sokağa doğru koşmaya başladılar. Hakan büyük balığın pasaja giren adam olduğunu düşündü. Ardından gelen Murat’a;
     -Kızlar! diye bağırıp sokağı işaret etti sadece.
     Pasaja giren adamı kaybetmeye hiç niyeti yoktu. Adam merdivenlerden duyulan seslerle bir üst kata çoktan çıkmış, loş koridorda nerede ise silueti bile kaybolmuyordu. Hakan silahını çekmiş;
     -Dur! Polis! Dur yoksa ateş ederim! diye bağırarak uzaklaşan ayak seslerinin peşinden koşturdu. Bir dakika bile geçmeden bir ayak sesi koridorda kaydı ve durdu. Daha temkinli ve yavaş ilerlemeye başladı. ‘Murat yakaladı mı kızları?’diye geçirdi aklından. Yardım istemiş miydi? Bunları düşünerek dükkânların nerede ise vitrinine girecek kadar kenardan yürüyerek pasajın koridorunda ilerledi. Peşinde olduğu adam çok da uzak olmamalıydı..
     Bir el silah sesi duydu. “Ahhhh!” sesi inletti pasajın içini. “Vurdu mu, yoksa vuruldu mu?” diye merak etti Hakan. Temkinli hareket ederek koridorun diğer koridorla kesiştiği noktaya geldi. Yerde yatan adama baktı. Sadece yaralı mı yoksa ölmüş müydü? Adam gece bekçisi yada temizlik görevlisi olmalıydı. Koridorun öbür ucundan yeniden koşan ayak sesleri duyuluyordu. Yerde yatanın nabzına dokundu. Kurşunu yediği anda ölmüştü. Yapması gereken tek şey kaçanı durdurtı. Fırlayıp bir üst kata çıkan merdivenlere oradan da koridora çıktı. Burası en üst kattı. Bir cam şangırtısı duydu. Koridordaki lamba sadece kendi etrafını aydınlatıyor etrafında gezinen sineklerin gölgesini alaca duvarlarda bir dev geziyormuşçasına yansıtıyordu.
     Artık adamın koridorda, hatta pasajda olduğuna bile emin değildi. Büyük ihtimal camı kırıp yan binanın çatısına atlamıştı. Aşağıdan yukarıya doğru koşar adım ilerleyen gruba;
     -Çabuk olun, camdan kaçtı! Diye bağırdı. Basamaklardaki sesin yaklaştığını duyup güvenle koridorun sonundaki kırık camdan yan binanın çatısına atladı.
     Adam yirmi metre ötesinde, gecenin içinde, aşağıya atlayıp atlamamakta kararsız gibi durup öylece bakıyordu. Sinan Paşa camisinin müezzini yatsı ezanını okumaya başladı. “Allah’ım sen beni koru!” dedi içinden Hakan.
     -Dur yoksa ateş ederim.
     Adam olduğu yerde durmuş boşluğa bakıyordu.
     -Ellerini kaldırıp yüzünü dön!
     Adam, Hakan’la yüz yüze geldi. Gecenin içinde seçemediği bir surat ona boş boş bakıyordu. Hakan kullanmaya gerek kalmayacağı tabancasının horozunu yine de kaldırmış, arkadan bir yardım gelmesini bekliyordu. Adam ellerini havaya kaldırmak yerine elindeki tabancasını bir anda Hakan’a çevirip tek el ateş etti. Hakan refleksle eğilmek yerine, işaret parmağının ilk boğumunu karşıdan gelen kurşun kafatasından girerken hafifçe sıktı. Ama kurşun onu hafifçe çevirip dengesini bozdu. Gördüğü son şey, karşıki binada pencere önünde oturan adamın yere yığıldığıydı.
                    
*     *     *

     Hakan Haktanır, sokağın ucuna geldiğinde Sinan’ın yanında mı, önünde mi yoksa arkasında mı olduğunu bilmeden “Sinan” diye bağırdı.
     -Sinan! Sonra yeniden ve daha yüksek bir sesle, Sinan!
     Öylece kalakaldı. On ay önce hastaneden çıktığından beri bir kerecik bile olsa sesine cevap alamamış değildi.
     -Hakan Bey! dedi bir ses.
     -Ayşe Hanım!
     -Evet benim… Ne oldu?
     -Sinan’a seslendim.
     -?
     -Yürüyüşe çıkmıştık, birden yok oldu.
     -Yok mu oldu? Genç kadının bu soruyu sorarken yüzündeki tuhaf tebessüm olduğunu hissetti Hakan. Bekleyin orada, hemen aşağıya iniyorum.
          
*     *     *

     Ayşe üç defa nişanlanmış ama nedense hiç birisini nikâhla sonuçlandırmamış, güzel olmasına güzel ama mahallelinin genelde dile getirdiği üzere “patavatsız” bir ev kızıydı. Çoğunlukla belediyenin açtığı ücretsiz kurslarda zamanını geçirirdi. Önceleri “evleneceğim” sevdası ile biçki-dikiş-nakış kurslarını takip etmiş, sonrasında “çalışırım” diye bilgisayar kurslarında vakit harcamış, en son olarak da “o kadar çok dizi var ki, belki de birinde oynarım”  diye tiyatro kursuna gitmişti. Mahallede herkes onu sever, patavatsızlığından ziyade dobra olduğunu düşünenler, onun fikrine başvururlardı. Kim kimi sever, o gün kimin evinde ne pişmiş, kim sinemaya, kim tiyatroya gidecek, sorsanız hepsini bir çırpıda sayabilirdi. Ama asıl derdi, her gün sabah kalktığında tam yatağının karşısında duran levhadaki “Çok bilen, çok yanılır” sözüydü. İlk nişanlısı kıskançlık krizi geçirip, ayrılırken yolladığı sarı güllerin arasına sıkıştırmıştı.
     Yaşı henüz otuza varmadığı için asla “evde kaldım” kompleksine kapılmamış, işsizliği de her zaman oyalanacak bir şeyleri olduğu için kendine dert edinmemişti. Genellikle boş öğleden sonralarında amcası mahallenin bakkalı Rıza’ya şeker, pirinç ve bilumum bakliyat tartmak ve torbalamak işinde yardımcı olurdu. Mahalle ve mahalleli hakkında ne öğrenirse, işte orada öğrenirdi. Mahallenin delikanlıları, kırkını geçmiş aile babaları, birazcık lakırdamak, birazcık kıkırdamak isteyen hanımlar ve cilveli ev kızları Ayşe’nin olduğu zamanlarda markete gitmek yerine Rıza efendinin her şeyi üst üste istiflediği bakkalına gelip, kapı kenarındaki boş kola kasalarında oturmayı, laflamayı ve söyleyecek söz kalmadığında da alışverişlerini yapıp, deşarj olmuş şekilde evlerine dönmeyi çok severlerdi.  

*     *     *

     Hakan, Ayşe’nin koluna girdi, caddenin başına kadar yürüdüler. Ayşe, onlara bakmakta olan taksiciye eli ile “Gel” diye işaret yaptı. Ayşe’nin yardımı ile taksiye binen Hakan;
     -Harbiye’ye! dedi . Radyoevine.  
     -Radyoevine’ymiş, dedi Ayşe de. Hakan’ın yüzüne baktı. Ne yapacaksınız orada kuzum?
     -Bilmem! Ama bir şeyleri çözmem için orada olmam lazım.
     -Ya Sinan Bey?
     -Hiç belli olmaz! Bizden önce gidip Harbiye’den Tünele doğru yürümeye başlamıştır.
     -O zaman Tünel’e gidelim, orada buluşuruz.
     -Olmaz. İşin raconu bu. Harbiye’den başlanır, Tünel’e doğru yürünür.
     -İyi o zaman. Vaktimiz olursa ya Saray’da dondurmalı fırın sütlaç, ya da İnci’de profiterol yiyelim.
     -Hayhay küçük hanım.
     Uzunca bir sessizlikten sonra taksi Unkapanı köprüsünü çoktan geçmiş, Taksim trafiğini aşmış, Harbiye’ye gelmişti. Hakan yeniden Ayşe’nin koluna girdi. Radyoevi’nde kimse olmazdı herhalde bu saatlerde. Sinan’ın orada olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bir süre bir şey beklermiş gibi kaldırımda durdu.
     -İçeri mi gireceğiz, yoksa az önce dediğin gibi Tünel’e mi yürüyeceğiz?  
     -Tünele!  
     Tekrar genç kadının koluna girdi. Yavaş yavaş yürümeye başladılar. Neyin önemli olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elli yıl önce üzerinde yürüdüğü cadde, binalar, insanlar nasıldı, diye kafasında kurgulamaya başladı. Derin bir nefes aldı.
     -Ne güzel kokuyor. Ne sürdün?
     -Blue…
     Hiç bir şey anlamamıştı Hakan. Her halde kokunun markasından bahsediyor olmalıydı.
     -Güzel bir yasemin kokusu var! dedi.
     -Evet. Evden uzaklaşacaksam, bunu sürerim genelde. Evin yolunu bulmak için ekmek kırıntıları atan Parmak Çocuk gibi.
     Hakan, Ayşe’nin yüzünde iç ısıtan, samimi bir gülümseme olduğundan emindi. Sanki ayakları yerden kesilmişti kızın bu konu açılınca.
     -Oysaki mahallede ya da taksinin içinde, daha yoğun olduğu sırada hissetmenizi beklerdim. Genelde erkekler öyle yapar. Oysaki burası geniş bir cadde ve epeyce rüzgârlı. Demek ki gerçekten çok önemli bir şey düşünüyordunuz.
     -Hâlâ düşünüyorum. Ama önemli mi, değil mi, bilmiyorum.
     -Konunun ne olduğunu öğrenebilir miyim? Kısa bir sessizlik oldu. Hakan nasıl anlatacağını bilemiyordu.
     -Bir hayalet! dedi.
     -Sinan Bey mi?
                    
*     *     *

     Yıllarca çevresindekiler tarafından “dolandırıcı” olarak görülse de cebi paralı kadınların, özellikle de dulların, gaipten haber alması için yardım etmişti. O akşam da sık sık kendisini çağıran genç dul Zerafet Hanıma, rahmetli kocasının sakladığı sırları söylemeye gitmişti. Zerafet Hanım hiç olmazsa ayda bir, Sinan Bey’i Beşiktaş’taki iş yerinin üst katında misafir ederdi. Nerede ise bir senedir her ayın ilk Perşembe gecesi arayıp, “Sinan Bey, yarın akşam müsaitseniz bir seans yapabilir miyiz?” diye sorar, aldığı olumlu yanıt üzerine de “Aynı yerde, aynı saatte!” diyerek kapatırdı telefonu. İsmi kadar zarif olmasa da, güzel ve nazik bir kadın olduğunu kimse inkâr edemezdi. Evli olduğu yıllarda kocasını çok kıskanmış ama kimseden çapkınlığına dair ne bir cümle duymuş, ne de gözü ile kocasının bir kadına baktığını görmüştü. Yine de her ay, düzenli olarak şehir dışına iş seyahatine gitmişti kocası ve son iş seyahatinden tabut içinde dönmüştü. Zerafet Hanım kocasının öldüğüne uzun süre inanamamış, kazanın nasıl olduğuna dair en ufak fikir bile edinememişti. Artık her ay medyum Sinan Bey’le görüşüp kocasının bir sırrını öğreniyordu.
     İşte tam o en namüsait anda, Sinan işe yarar bir şey bulabilmişti.
     -Zerafet Hanım! dedi. Siz kocanızın illa bir kadınla mı ilişkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
     -Öyle değilse, ne olabilir Sinan Bey?
     -Bugün buraya getirdiğiniz ayakkabılar uzun süre kocanız gittiği yollarda, onunla birlikte yürümüş. Cihangir Bey özel olarak yaptırmış bu ayakkabıları. Yapan usta aldığı parasından memnun olup, sevgi ile yapmış. İlk defa giyildiğinde, Boğaz’da dost yemeğine gidilmiş. Uzun uzun dans edilip, hoşnut bırakılmışlar. Giyildiği her günün sonunda tozu alınıp, cilası tazelenmiş. Hâlâ ilk günkü boyasını memnunlukla muhafaza ediyor. Uçak yerine her zaman kendi arabasını tercih edermiş. Ne gaza, ne de frene sert basmamış bu ayakkabılarla.
     Sinan o kadar sevgi dolu ve şefkatli anlatıyordu ki Cihangir Bey’in ayakkabı ile birlikteliğini, Zerafet Hanım kocasının nazikliğini bir kere daha hatırlayıp, gözyaşları içinde kalmıştı.
     -Ama bu ayakkabılar, iki kapıda mutlu oluyorlarmış eşinizin ayağındayken. Bir sizin kapınızda, bir de bir otel odasında.
     Zerafet hanım;
     -Otel odası mı?
     -Evet, bir otel odası. Sapanca’da Ardıç Otel’de.
     -Başka? Başka ne görüyorsunuz? Söyleyin kim var?
     -Kocanızın sizi bir kadınla aldattığı fikrini aklınızdan çıkartın artık. Çünkü bu ayakkabının o otel odasında sürekli karşılaştığı ayakkabılar bir erkeğe ait.
     İşte o anda, uzaktan iki el silah sesi duyuldu. Zavallı medyum Sinan Bey, o akşam zengin bir kadının ölen kocasına okuduğu laneti duyamadan hayatını kaybetti.

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
Harbiye’de, Radyoevi’nin önünde başlayan yürüyüşleri yıllardır kapalı olan Markiz pastanesinde son buldu. Bu zaman zarfında, Ayşe’nin konuşmadığı anlarda, sessizlik hüküm sürdü. Hakan’ın beklentisi, yol boyunca birisinin ya da bir şeyin onu etkileyip, doğru yolu göstermesiydi. İçinden, “Demek ki böyle olmuyormuş!” diye geçirdi. Her zaman neşeli sesini duyduğu, genç kadının bu durgun haline alışık olmadığını fark etti.
     -Hadi gidip birer fırın sütlaç üzeri dondurma yiyelim, dedi yüzünde beliren gülümsemeyle.
     -Oh! Hele şükür. Sonunda Hakan Bey de kendine gelebildi!
     -Artık ‘bey’ demeseniz nasıl olur Ayşe Hanım…
     -Hay hay!
               *     *     *
     Beyoğlu Saray muhallebicisinde kör adam ile letafetli kadının sohbeti daimi müşteriler için çok sıradandı. Caddeden geçen binlerce insan sütlaç, muhallebi, kazandibi ya da pasta yemeğe, aç olanlar köfte, döner ya da sandviç atıştırmaya uğrar, hiçbir zaman masaları boş bırakmazlardı.  İşte bu kalabalık arasında, sıradanlıklarından kurtulmak için sohbet ediyorlardı.
     -Kuzum, söyler misiniz, nasıl tanıştınız Sinan’la? Çocukluk arkadaşınız filan mı?
     -Çocukluk arkadaşım değil. Hatta o yaşamını kaybedene kadar tanışma fırsatı bile bulamadık.
     -Eeeee! Nasıl oldu peki?
     -Bir çatışmaya girmiş ve vurulmuştum. Bu beni sonsuza kadar karanlığın içine sokan olaydı. Gözlerimi kaybetmişim ama bilmiyorum. Hastane odasında, önce bilinci kapalı, sonra da açık olarak haftalarca yattım. Biri bana “artık görmeyeceksin” demeye cesaret etsin diye bekledim. Her gün insanlar ziyaretime geliyordu. Önceleri uğultu halinde kalabalıkların fısıltısıydı bu. “Göremeyecek” diyordu soranlara hemşireler. “Bir daha göremeyecek!” Günler geçtikçe odama gelip gidenlerin azaldığını, benimle ilgilenen insanların normal hayatlarına döndüklerini fark ediyor ama karanlığımdan kurtulup, yoluma gidemiyordum. Gece mi, sabah mı, öğle mi olduğunu bilmeden günlerce kaldım orada. Sadece kimin olduğunu bilmediğim bir ses “Radyo istesene!” dedi. Belki de beni oradan çıkartıp, hayata dâhil eden o radyoydu. Görmek yerine, duyarak günün ve gecenin nereye gittiğini bilmek biraz olsun korkularımdan kurtardı. Yatağımdan kalkıp hastanedeki odamda dolaşırken bir sesin “Sağa dön, sehpaya dikkat, su bardağı hemen önünde, dikkat et” dediğini duyuyor, oda içinde birisinin olmadığını bildiğim için “Kimsin?” demeye korkuyordum.
     -Ben de korkardım! Peki konuşan Sinan Bey miydi?
     -Hikâyemi anlatma mı istersin yoksa tahminlerde mi bulunacaksın?
     Hakan, kızın utanıp kızardığını görmese bile, fark etmişti.
     -Yok! Kızmadım… Sadece lafımın bölünmesini sevmem! İlerleyen günlerde, polis ve askerlerin gittiği bir rehabilitasyon merkezine götürdüler. Oysaki kendimle baş başa kalmak istiyordum. Doktorlar “Alışana kadar, bir süre…” dediler. İnsan görmemeye nasıl alışabilir ki? Bana kör bir adamın nasıl sopa ile önündeki çukurları, tümsekleri ve insanları fark edeceğini öğretmek istiyorlardı. Oysa odamdaki ses hala “sağ tarafta, elini biraz daha ileriye götür, kapı sol tarafta, koridora çık hemşireye seslen” diyerek beni yönlendiriyordu. Bir gün bahçeye çıkmak istediğimi söyledim. Beni yönlendirerek, basamakları, kapıları söyleyerek dışarı çıkarttı. Bahçedeki banka oturttu. “Kimsin?” dedim “Sinan,” dedi. “Hangi Sinan?” “Senin vurduğun?” “Ben kimseyi vurmadım, ateş ettim sadece” “Biliyorum, ateş ettin ve beni vurduğunu asla öğrenemedin!” “Ne zaman vurdum?” “Vurulduğun zaman parmağın tetiğe deymiş” “Evet, ama kimseyi vurmadım” “O sırada az ötenizde bir camın önünde oturuyordum!” “Peki neyin var? Sakatlandın mı? Sıyırıp geçti mi kurşun?” “ Hayatımı kaybettim!” İşte o an yıkıldım. Bir insan öldürmek miydi başıma gelebilecek en kötü şey, yoksa kör olmak mıydı? Bunu düşünürken, aniden “Hayaletle mi konuşuyorum?” diye sordum. “Evet!” yanıtını alınca korkmam gerekip gerekmediğini düşündüm. “İsteyerek benim yaşamıma kastetmediğini biliyorum. Affedilecek durum varsa, affettim seni. Şimdi dünyada dolaşan bir hayalet olarak ne yapmam gerektiğini öğrenmem lazım.” Uzun uzun sohbet ettik. Bir şeyler netlik kazanana kadar birlikte takılmaya karar verdik.
     -Şimdi de sizi terk mi etti? O zaman size istediğiniz zaman yardım edebilirim.
     -Hayır terk etmedi. Sadece evden çıkarken beni beklemedi. Sanırım geri dönmüştür.
     -Neydi ki sizi bile beklemeden evden çıkak kadar önemli olan şey?
     -Bir başka hayalet…
                    
*     *     *

     Akşamın ilerleyen saatinde Hakan evine girdi. Her zamanki gibi radyosunu açıp, koltuğuna oturdu.
     -Ne buldun Sinan? diye sordu.
     -Medyumum. Medyum bir hayalet.
     -Peki o zaman ne buldun?
     -Herkes hâlâ Mariz’de.
     -Kimler Markiz’de?
     -1940’dan beri tüm hayatını kaybeden müdavimleri. Hepsi yıllardır masalarında bekliyorlar.
     -Neyi bekliyorlar?
     -Bilmem? Tıpkı benim beklediğim gibi bekliyorlar işte.
     -Başka ne yapıyorlar peki?
     -Beklemekten yoruluyor ve bıkıyorlar.
     -Hayaletler yorulur mu?
     -Bedenin değil, sabrın yorgunluğu…  Neyi beklediğini bilmeden, ne kadar bekleyebilirsin ki? Ben de beklemeye dayanamıyorum artık.
     -Peki bundan sonra ne olacağını düşünüyorsun?
     -Bilmem. Bilsem, zaten halletmiştim çoktan.
     -Başka ne gördün?
     -Önce Radyoevi’ni gezdim binalar ne kadar eski ise o kadar çok hayalet geziniyor. İstiklal caddesi de oldukça kalabalık. Ne kadar çok insanın hayatını kaybedip, başıboş sokaklarda dolaştığını tahmin bile edemezsin. Bana hep “Medyumlar hayaletlerle konuşur,” derlerdi. Oysa her şeyi maddenin üzerlerinde taşıdığı enerji anlatır. Mesela kol saatin… Sen hayatını yaşarken, o da senin hayatını yaşıyor. Ve bir gün senin hakkında merak ettiğim şeyi saatine soruyorum. İşte o zaman maddenin enerjisi, yaşanmışlığı gözlerimin önüne getiriyor. Biliyor musun, böyle bir yeteneğimi fark ettikten sonra ne antika aldım, ne de ikinci el eşya.
     -Bu konuyu daha sonra konuşuruz, bu akşam ne gördün onu anlat.
     -Aslını istersen hiçbir şey! Belki de her şey ortadaydı ve o kadar kalabalıktı ki korktum!
     -Hayaletler korkar mı?
     -Neden korkmasın? Dokunamasan da ben de varlığım. Bilmediğim şeyden elbet korkarım.
     -Yarın Müzeyyen Hamiyet hanım geldiğinde birlikte gidelim oralara.
     -Evet!
     Akşamın dinginliği ile radyoda çalan şarkıların arasında Hakan Haktanı belleğini uykuya açtı. Uzun zamandır yalnızlığının verdiği kimsesizlikle, yatağına uzanıp bedenini dinlendirmek yerine, radyoyu dinlerken arkaları sokağa bakan cama döndürülmüş berjerlerden birinde uyuklamayı tercih ediyordu.
                    *     *     *
     Hakan Haktanı hastaneden evine döndüğü günlerde bir hayaletle baş başa kalıp ne yapabileceğini düşündü. Sinan her attığı adımda sağında solunda ne olduğunu, önünde çarpabileceği eşyalar olup olmadığını yada düşmemesi için  kaldırım, merdiven ve yokuşları hiç durmadan, işiymiş gibi söylüyordu. O konuşurken Hakan güven içinde olduğunu bilerek alış veriş yapmaya, parkta gezinmeye hatta banka işlemlerine bile tek başına gidebiliyordu. Gözünün yerini kulaklarındaki Sinan’ın sesi almıştı. Yalnızlığın korkunçluğunu, varoluşundan beri bedeninin bir parçası, alışkanlığı, refleksi olan gözlerini kaybettiğini bu doğa üstü varlığın yanına gelmesi ile tam olarak anlayamamıştı.
     Rüyasında akşam üstü kapıdan çıkarken bir anda kaybettiği hayalet Sinan’ın yokluğunu görüyordu. Yarım bıraktığı rehabilitasyon tedavisinde ona olan güvenini. Çevresinde olmadığını fark ettiğinde; sokakta, öylece ıssızlığının ortasında kalışını. Bir bülbül sesi ile şakıyan Ayşe’nin yol göstericiliğine talip olmasını. Dolce&Gabana’nın Blue parfümündeki yasemin ve elma kokularının etrafını sarmasını. Geçip giden günü rüyasında yaşarken kapının çalındığını duydu. Uykusunun en tatlı yerinde olduğunu düşündü. Geceden kalan radyoda dipten gelen bir ses odayı doldurmaya çalışıyordu.

                    Bir kızıl goncaya benzer dudağın
                    Açılan tek gülüsün sen bu bağın
                    Kurulur kalplere sevda otağın
                    Kim bilir hangi gönüldür durağın

     Birkaç tıkırtıdan sonra topuklu bir sesin aşağı doğru indiğini duydu. Yerinden doğruldu.
     -Kimdi o? Diye sordu çevresini saran boşluğa. Beklediği güvenilir ses;
     -Ayşe Hanım! Dedi.
     Hakan koltuktan kalkıp pencereyi açtı. Şimdi tam apartman girişindeki merdivenlerden gelen ayak sesini duyuyordu.
     -Ayşe! Dedi. Evdeyim gel!
     Tekrar aynı ayak sesleri yukarı doğru tırmanırken kapıyı açtı, sonra yüzünü yıkamaya gitti. Genç kadın açık kapıdan içeri girdi, salona göz gezdirdi.
     -Eviniz ne kadar tozlu!
     Ayşe’nin ilk tepkisinin bu olması Hakan’ı hiç şaşırtmadı. İçinden “Bir kadından başka ne demesini beklersin ki?” dedi. İçeriye dolan yasemin ve elma kokularının arasında öylece kalakaldı.
     -Kapıcının eşi ara sıra gelip temizliğe yardım eder. Bu sıralar pek vakit bulamadı her halde.
     -Bir ara bu konuda size yardımcı olayım. Ama önce şu pencereleri açalım.
     Genç kadın güneşliği çekip pencereleri açtı. Az önce pencereden aşağı kafasını uzatan Hakan’ın çok gerilerde kaldığını düşündüğü doğanın uyanışı ve sabah güneşinin mutluluğu odanın kasvetini alıp götürdü. Ayşe,balkonda duran kurumuş karanfil çiçeklerini aldı.
     -Yazık bunlara. Bir makas var mı?
     -Hemen şuradaki rafta olacak.
     -İyi o zaman. Karanfillerin kurumuş yapraklarını keseyim, sık sık da sulamak için uğrarım.
     -Söyler misin, her aldığı şeyi aynı yere bıraksın! Dedi Sinan.
     -Sinan her şeyi yerli yerinde bırakmanı istiyor işin bittiğinde.
     -Hiç merak etmesin. Biz kadınlar her zaman siz erkeklerden daha tertipliyiz. Akşam , kursa gitmeden önce size uğrayacağımı söylemiştim. İşiniz yoksa biraz oturup kahvaltı edelim.
     -Edelim ama evde kahvaltı için bir şey bulabileceğimizi sanmıyorum. İsterseniz köşedeki pastaneye uğrayalım…
     -Hiç gerek yok. Bu sabah “gerekebilir” diye düşünüp amcamın bakkalında paket hazırlattım.
Genç kadın balkona çıktı ve bir ıslık çaldı.
     -Ne oldu? Dedi hakan?
     -Bakkalın çırağı bir paket getiriyor! Dedi Sinan.
     -Amcamın çırağına “Gerekirse getirirsin” dedim. İhtiyatlı olmak gerekir.
     -Ha ha ha!.. Çok ilginç kişiliğiniz var.
     -Eh! İnsan ilk defa gittiği eve biraz tedbirli girmesi gerek. Mesela çırağa “Pencereyi açmazsam, beş dakika içinde koş gel, ‘Paketi unutmuşsun’ de” dedim.
     -Hahahahaahahhhaha!
     Hakan kahkaha atarken, Sinan da ilk defa gülümsüyordu. Hayatını kaybettiği günden beri korkularını unutup bırakıp ilk defa!..
     -O burada! Dedi Sinan.
     -Nerede?
     -Hemen kapının girişinde. Odayı seyrediyor.
     -Kim nerede? Dedi Ayşe.
     -Dün seninle birlikte aradığımız.
     -Ne aradık ki? Sinan bey’i mi?
     -Müzeyyen Hamiyet Hanım’ı.
     -O da kim?
     -Sen şimdi kursuna git. Akşam geldiğinde bütün öğrendiklerimi sana anlatacağım. Ama istersen şimdi git.
     “İstersen” derken Hakan, nerede ise genç kadını ittirerek kapının önüne götürüyordu. Kapı çarparcasına kapandı. Bir süre apartman koridorundan ses gelmedi . Odada da sessizlik hakimdi. Hakan koltuğa oturdu. Sigara yaktı. Kısa süren sessizliğin ardından önce bakkal çırağının yukarı çıkan ayak sesleri duyuldu, sonra da onunla birlikte aşağıya inen Ayşe’nin ayakkabı sesleri. Bir süre kapıyı dinlemiş, şimdi de çırakla birlikte gidiyor olmalı idi.
     Radyoda gelen ve insanın içine açık pencereden giren taze sabah havasını ve kuş cıvıltılarını daha derinden hissettiren bir şarkı çalınıyordu.

               Ben gamlı hazan, sense bahâr, dinle de vazgeç
               Sen kendine kendin gibi bir tâze bahâr seç
               Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç
               Sen kendine kendin gibi bir tâze bahâr seç

     Hakan uzun zamandır ilk kez kafasını çevirme ihtiyacı hissetmeden  söze başladı.
     -Buyurun Müzeyyen Hanım! Sizi dinliyorum.
     -Dün akşam ne buldunuz diye merak ediyorum!
     -Ne bulmalıydık? Sizin 50 yılda bulamadığınız bir şeyleri mi?
     -Lütfen benimle böyle konuşmayın. Şu an odada, hayata sahip tek kişi olarak yön gösterici olmanız gerekiyor.
     -Pardon Müzeyyen Hanım, sizin “yol göstermesini istediğiniz kişi” bensem, kör bir adama umut bağladığınız için çok şanssızsınız.
     -Belki de yıllar sonra sesimi duyan insanı bulmak, kaybolan umutlarımı yeniden yeşertmiştir.
     -Haydi gidelim! Dedi Sinan.
     -Nereye?
     -Radyoevi’ne. Oradan da Müzeyyen Hamiyet hanımın evine. Bakalım elli yıl sonra apartman hala yerinde duruyor mu?
     -Duruyor! Dedi Müzeyyen Hamiyet. Ama artık boş bir mezbele.
     Hakan Haktanır hemen ceketini aldı. Dün akşamki gibi Sinan’ın fırlayıp gitmesine fırsat vermek istemiyordu. Hemen kapının önüne çıktı. Caddenin başına kadar yolu tarif etti Sinan.
     -Şimdi elini kaldırıp sol tarafta taksi durağında sana bakan şöförlere ‘gel’ diye işaret et.
     Hemen sırası gelen taksi şoförü Hakan’ın önünde durdu. Hakan arabaya bindi.
     -Harbiye’ye, Radyoevi’ne dedi.
     Otomobil trafiğin içinde bir süre yol alıp durdu. Hakan ücreti ödeyip taksiden indi. Müzeyyen Hamiyet hanım doğruca binadan içeri girip dolaşmaya başladı. Sinan’sa arkadaşına yolu tarif ediyordu.
     -Şimdi basamakları çık, Kapıdan gir. Doğruca merdivenlere doğru yürü.
     Müzeyyen Hamiyet koridorlarda tango yaparcasına kıvrak adımlarla süzülüyor, tek tek odalara girip çıkıyordu.
     -Burada aradığımız ipucunu bulamayacağız! Dedi Hakan. Çok kalabalık ve ne arayacağımı da bilmiyorum.
     -O zaman sen burada bekle, Müzeyyen Hamiyet hanımı alıp geleyim, evine doğru yürüyelim.
     Biraz sonra Radyoevi’nden çıkıp Orduevi önünden Pangaltıya doğru yürüyorlardı.
     -Ben hayatımı kaybetmeden önce daha bu binalar yapılmamıştı! Dedi Müzeyyen Hamiyet. Burada Askeri müzenin inşası henüz bitmemişti. Genellikle Radyo evinin kapısından Şişli tramvayına atlar, iki durak sonra evimin önünde inerdim. Bazen güzel akşamüstlerinde biraz yürümek için bu yolu kullanır, şık hanımlar ve beylerin selamlarına karşılık verirdim.
     Yürüdükleri caddenin sonundaki butiği işaret etti  kadın.
     -İşte burada idi Vasili’nin bakkal dükkanı. Hayatta iken son görüştüğüm kişi oydu.
     Sinan birkaç dakika dolaştı dükkanda, hemen önündeki kaldırımda ve;
     -Gidelim! Dedi.
     Bir süre sonra terkedilmişliği ile yılların eskittiği kapısından uzun süredir kimsenin girmediğini Hakan tarafından bile görmeden fark edilen metruk  binanın önüne geldiler. Hürmelek Apartmanı 1927 yazıyordu kapının üzerindeki mermer kaidede.. Onun az üzerinde de Osmanlıca bir levha asılıydı. Müzeyyen Hamiyet Hanım;
     -Büyük depremde terk etti insanlar bu binayı. Nerede ise tüm sıvaları döküldü. “Yaşlı bina, mezara dönüşmeden boşaltılmalı” dendi.
     -Peki içeri nasıl gireceğim?
     -Altta, hemen dizlerinin hizasındaki camı kır! Dedi Sinan.
     -Nasıl kırayım? Sert bir şey lazım.
     -Ceketini çıkart ve eline sar, diğer elinle de camın yerini bulup nereye vurman gerektiğini hesapla.
     Hakan bu pratik çözüme hayran kaldı. Sinan’ın dediğini harfiyen uyguladı. Kırık camdan elini soktu ama ne yapacağını bilmiyordu. Kilit yada mandal aradı.
     -Az daha aşağı uzat elini ve ortada betona giren demir tutacağı yukarı doğru çek.
     Hakan biraz uğraştı, yoldan gelip geçenlerin ona baktığına emindi. Ama “işini yapıyormuş gibi” davranarak bu bakışları geçiştireceğini düşündü. Sonunda demiri yerinden çıkartmayı başardı.
     -Şimdi kapının iki kanadını ileri doğru ittir!
     Apartmana giren Hakan her adımından tozların yükseldiğini fark ediyordu. Sinan’ın yönlendirmesi ile basamaklardan çıkıp üçüncü katta Müzeyyen Hamiyet’in öldürüldüğü kapı önüne geldiler. Hakan yarı açık kapıyı ittirip içeri girdi. Odaları ne aradığını bilmeden dolaştı. Sonra salondan gelen Sinan’ın sesine doğru yöneldi.
     -Müzeyyen Hamiyet  hanım, lütfen beni iyi dinleyin. O akşam olan her şeyi ayrıntısı ile anlatacağım size. Öncelikle bize eksik bilgi verdiniz ve yalan söylediniz. Ölümünüzün ertesi günü şehir dışına çıkacaktınız ama nişanlınız bestekar Ekrem Cemal’in kardeşi Reşit Cemal Bey ile çıkacağınızı söylemediniz.
     -Bu bilgi önemlimi sizin için? Benim özel hayatımın bu işe karışacağını düşünmemiştim.
     -Peki ne için öldürüldünüz? Çalınacak değerli neyiniz vardı ki? Bu evde tek başınıza yaşıyordunuz. Radyoevi’nde aldığınız paralar ve yaptığınız plaklar ancak evin kirasını karşılıyor, böyle bir semtte oturmaya yetse bile pek çok ihtiyacınızı karşılamaya yetmiyordu. Ve nişanlınız Ekrem Cemal ünlü bir bestekâr olduğu gibi zengin bir aileden geliyordu. Hemen üst katınızda annesi Leyla hanım ve kardeşi Reşat ile birlikte yaşıyorlardı. Siz onunla evlenerek hak ettiğinize inandığınız hayatı yaşayacaktınız. Oysa asıl sevdiğiniz onun ikiz kardeşi Reşat Cemal’di. Peki o zaman neden Reşat’la değil de Erkem’le nişanlandınız? Durun ben söyleyeyim. Reşat evliydi değil mi?
     -Bilemediniz Reşat evli değildi.
     -Evliydi… Ama siz Ekrem’le nişanlandıktan sonra karısından ayrıldı ve o hafta da şehir dışına bunu kutlamaya gidecektiniz.
     Bir hayalet neden yalan söyler? Bunu düşünüyordu Hakan Hakanır Sinan’ı dinlerken. Bütün bu olup bitenlerin nasıl olduğunu. Sadece girdiği bir kapıdan Sinan’ın öğrendiği onca şeyi. Bir kuşun kanat sesi kafasındaki karmaşanın kaybolup dikkatini yeniden Sinan’a vermesini sağladı. Boş odaların içine kırık camlardan güvercinler girmiş ve apar topar boşaltılan apartmana yuvalanmışlardı.
     -Ekrem sizin Reşat’a karşı olan tutkunuzu öğrenmişti. Kıskançlık krizine girmiş, bu olayların öncesindeki gecede kavga etmiştiniz. Hatta ona Reşat’la şehir dışına çıkacağınızı o gece itiraf etmiştin. Nişanı bozmak istiyordun. O ise bir an önce evlenmek istiyordu.
     -Evet! Ekrem değil Reşat hak ediyordu mutluluğu.
     -Ben nedenleri sorgulamıyorum. Nasılı anlatıyorum. Katilinin kimliğini bilmek istemiyor musun? O zaman dinle. O akşam sen radyoevinden çıkarken Reşat seninle konuşmak için caddede bekliyordu. Ekrem’le aranızda geçenleri öğrenmek istiyor ama bir türlü soramıyor, sormaya cesaret edemiyordu.  Sokağın başında sana yaklaştı. Vasili’nin dükkanına girdiğinde o da tam arkandan sigara almak bahanesi ile içeri girdi. Ayak üstü konuşmak yerine sadece selamlaştınız. Sonra birlikte dükkandan çıkıp hiç konuşmadan apartmana geldiniz. Siz “Ben gidip Ekrem gelmiş mi bakayım, ona göre camdan işaret veririm!” dediniz. Sonra o sizi öptü. Tam o sırada binadan içeri Ekrem girdi.  O akşam Reşat Bey sizi takip ederken Ekrem Bey’de onu takip etmiş, sizi birlikte görmüştü. İki kardeşi aşağıda bırakıp koşarak merdivenlerden çıktınız. Apartmanın girişinde yumrukları havada uçuyor ve kapı önünden geçenler de onları ayırmaya çalışıyordu. İşte tam o sırada elinde anahtarla kapıyı açmaya çalışırken öldünüz.
     -Ama nasıl oldu? Diye hayretle sordu Müzetten Hamiyet.
     -Siz kardeşleri birbirine düşürerek bir anneye en büyük zararı vermiştiniz. Mutfakta yemek yapmak için sebze doğrayan Leyla Hanım’da apartmandaki gürültüyü duymuş, elinden bıçağı bile bırakmadan koşarak aşağıya inerken sizi görmüş, göz yaşları arasında hıçkırırken elinizden anahtarı düşürmüş, yere eğilmiştiniz. Bir bıçağın omurgayı kırıp kalbinize değmesi için epeyce güç gerekir. Yaşlı kadını o kadar öfkelendirmişsiniz ki bu gücü kendisinde bulmuş.
     -Yani beni öldüren Ekrem ve Reşat’ın anneleri Leyla hanım mıydı?
     -Evet. Annelerinin katil olduğunu öğrenen iki genç adam da para ve nüfuzlarını kullanarak bu cinayetin gazetelere yansımasını önlediler.
     -Hepsini bu koridorlarda gezerken mi öğrendin?
     -Ben medyumum. Zamanın eskittiği maddesiz ruhlardan değil sadece maddelerden alıyorum bilgiyi. Ekrem Bey günlerce haftalarca ve hatta aylarca bu kapıda beklemiş sizi. Kardeşi Reşat bir süre sonra tekrar evlenmiş. İşte o günlerde Ekrem bey evinizi satın almış. Bunu bilmeniz lazım. Ve uzun süre buraya girilmemiş. Bir gün onu yalnız bırakıp gidişinize daha fazla dayanamamış, annesinin evinin balkonundan caddenin ortasına atlamış.
     Müzeyyen Hamiyet koşarak üst kata çıktı. Yıllar önce Leyla Hanım’ın oğulları ile  yaşadığı eve geldi. Balkonda Ekrem Cemal’in her gün yaptığı gibi bir kere daha atladığını gördü. Az sonra Ekrem Cemal merdivenlerden çıkıp yeniden Müzeyyen Hamiyet’in bulunduğu boş salona girdi. Salonun ortasından balkona doğru bakıp dizlerinin üzerinde çaresizliği yaşayan kadına;
     -Hoş geldin Müzeyyen! Dedi. Gel, Annem ve Reşat da içeride yıllardır seni bekliyorlardı.

               *     *     *     

     Akşam üstü Ayşe kurstan çıkıp koşar adım Hakan Haktanır’ın evine gitti.
     -Ne oldu? Diye sordu. Hakan bütün olan biteni anlattı. İzin verirseniz ben hikayeyi kağıda dökmek istiyorum. Belki gazetelerde bu kadar ilginç bir öyküye ayıracakları bir sayfa vardır..
     -Elbette olabilir!
     Sinan her zamanki gibi pencere önünde yerini almış sokağı seyrediyordu.

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 15 Şub 2008
Mesajlar: 112
Bu gece uyumak yok; bu hikayeyi okuyacağım.

Zaten sızlanıyordum ne zamandır, yeni şeyler okuyamıyorum diye...

Smile

_________________
Kayıtsızlık ve Unutkanlık nehri;
Lethe'den
Kharonla geçtim…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
               
OfflineEowyn yazmış:
Bu gece uyumak yok; bu hikayeyi okuyacağım.

Zaten sızlanıyordum ne zamandır, yeni şeyler okuyamıyorum diye...

Smile


bilgisayardan okumak yerine pdf çıkışı alıp ayaklarını uzatıp okur ve benim buradaki pek çok arkadaşa yaptığım acımızsızlığı yaparsan memnun olurum.

bu arada bu hikaye bir macera serisinin başlangıcı. beğenirsen burada yarattığım kahramanların ileride başka hikayelerini de okumak zorunda kalabilirsin Wink

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 15 Şub 2008
Mesajlar: 112
şimdi yazdıklarını hemen wordden çıkarrım poe, 22 sayfa tuttu. Gözlüklerim kırıldığı için yazı karakterini büyüttüğümden olsa gerek. PDF yüklü değil acayip heyecanlandım hiç kuramam şimdi adobe reader filan.

bilgisayardan okumayı ancak kısa hikayeler olduğunda yapıyorum yoksa çıktısını alıp okumak daha mutlu ediyor beni.. kağıtlara dokunmanın tadı başka.

madem bir seri başlıyor; bunu duyunca daha bir meraklandım, öyleyse hikayelerin devamı için acele et, çünkü bu gece bu yazdıklarını yyiyip yutacağımSmile

_________________
Kayıtsızlık ve Unutkanlık nehri;
Lethe'den
Kharonla geçtim…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
               
OfflineEowyn yazmış:
çünkü bu gece bu yazdıklarını yyiyip yutacağımSmile


ilk bölümün adı kirpiklerinin gölgesi olması seni kandırmasın...
içeriği bir aşk hikayesi değil...

cinai öykü dedim... aman dedim... takılmasın boğazına, sonra beni resil etme dedim...

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 15 Şub 2008
Mesajlar: 112
aslında buraya yazmak için gelmiştim sabah... ama sonra vazgeçtim.
çünkü seninle konustuğumuz kadarı ile; görmem gereken açılar var. ben bir bölümünü görmüşüm.

eksik ve yanlış şeyler söylemek istemiyorum.

bu yüzden bir kaç kez daha okuyunca yazacağım eleştirilerimi..

ama fikrimi biliyorsun...


çok sevdim:)

_________________
Kayıtsızlık ve Unutkanlık nehri;
Lethe'den
Kharonla geçtim…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 17 Tem 2007
Mesajlar: 70
               
OfflineEowyn yazmış:

çünkü seninle konustuğumuz kadarı ile; görmem gereken açılar var. ben bir bölümünü görmüşüm.


arkadaşlar offline "konuştuğumuz" derken msn de kendisine "edebi bir eser olarak görme"  dediğimi söylüyor büyük ihtimalle.
ben bunu başka bir dertten yazdım "olursa ne mutlu,olmazsa da olmaz" üzülmem yani...

teşekkürler offlline eowyn. okumaya değer bulduğun ve sonra "ikinci kere okuyacağın" için...

_________________
"beni düşünen bir adam düşünüyorum. ben onu düşündüğüm için ben varım o ise düş, ama onun düşünde de ben varım öyleyse ben bir düşüm o ise var."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 15 Şub 2008
Mesajlar: 112
Poe; defalarca okumaya hatta görsel olarak izleme isteğimi tekrar tekrar dile getirmek istiyorum.


bu hikayenin üzerine denilecek hiç bir şey yok; tek kelime; "Mükemmel"...


ayakta alkışlamak istiyorum seniiiiiii:)

_________________
Kayıtsızlık ve Unutkanlık nehri;
Lethe'den
Kharonla geçtim…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder