Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 18 Mar 2008
Mesajlar: 14
Konum: Nevermind Mountain
            
            ‘Ben katil değilim!’ diye bağırdı kadın, her kelimenin üzerine itinayla basarak. ‘Ben – katil – değilim!’ Avucunun içinde duran, kabukları açılmış bir istiridyeye söylüyordu bunları.  Sanki bu kabuklu şey kendisini katil olmakla suçluyormuş gibi, tüm dikkati ve öfkesiyle ona bakıyor, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyordu; ‘Doğanın kanunu böyle! Ben katil değilim!’

***

            İstiridye avcılığı için fazlasıyla duygusaldı. Kendiside farkındaydı bunun. Ama yapabileceği başka bir iş yoktu. Bu iş ona, babasından miras kalmıştı ve çocukluğundan beri başka hiçbir iş öğrenmemişti. Üstelik seviyordu da işini. Evet, onu zorlayan hatta kimi zaman kahreden yönleri de vardı ama kadına göre, dünyadaki hiçbir iş, bir istiridyenin kabuklarını aralamaya çalışmaktan daha çekici olamazdı.

            ‘İnci bulmak istiyorsan, iki şeyin olacak,’ derdi babası, ‘Biraz istiridye ve çokça umut.’ İşte bu umuttu ona işini sevdiren. Yüzlerce istiridye içerisinden sadece birinde inci olması ve o birinin kendi eline geçmesi umuduydu. Onu bulmanın nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Bir kere yaşamıştı. Sadece bir kere...

            Çocuk sayılırdı, avuçlarında ilk kez bir inci tanesi tuttuğunda. Tamamen rastlantıydı onu bulması. O zamanlar bir avcı değildi çünkü. İstiridyeleri toplar ve onlarla oyun oynardı. Hiç açmamıştı kabuklarını. İçlerinde ne büyüttüklerinden habersiz, oyuncak yapmıştı istiridyeleri kendisine. Bir gün babası, oyuncaklarının içlerinde, çok değerli bir şey olduğunu söylemişti ona. Ama bu değerli şey hepsinin içinde olmuyordu elbette. ‘Kader işte’ demişti babası, neden tüm istiridyelerin içlerinde, o değerli şeyden olmadığını sorduğunda.

            Oyuncaklarından birinin kabuklarını açmaya karar verdi bir gün. Onun içinde çok değerli bir şey olduğundan adı gibi emindi. Çünkü onu çok seviyordu. Tüm midye ve istiridye oyuncakları arasında en sevdiği oydu. Görünüşte diğerlerinden hiçbir farkı olmamasına karşın, bir güç, ne olduğunu bilmediği değişik bir güç onu delice sevmesini sağlıyordu.
Küçük bir bıçak aldı eline ve kabukların birleşme noktasına sapladı bıçağı. Kabuklar hafifçe birbirlerinden ayrıldıklarında bıçağı çıkardı ve onun yerine parmaklarını soktu. Artık kabuklar yanlara doğru açılmışlardı. İçinde beyazla sarı arasında kararsız kalmış bir renkte, küçücük, yuvarlak bir şey vardı oyuncağının. Bu muydu yani çok değerli olan şey? İnsanların deliler gibi aradıkları, ganimet dedikleri şey bu küçük, kararsız renkli şey miydi?
            Hemen babasına koşmuştu tabii. Avucunun içinde özensizce tutuyordu küçük inci tanesini. Çünkü onun çocuk gözlerinde, kavanozda biriktirdiği bilyelerden pek farkı yoktu bu değerli şeyin. Babasının gözleriyse garip bir ışıkla parlamıştı onu gördüğünde. Bir çok farklı duygunun garip karışımı bakışa dönüşmüş ve babasının gözlerine yerleşmişti. ‘Demek buldun onu ha?’ olmuştu babasının ilk sözleri. Küçük kız, neden olduğunu bilmese de, babasının yaşadığı duygu gelgitlerinin farkına varmıştı. Sonra babası, sevinmekte karar kılmış ve gülmüştü kızına. ‘Aman ha kızım’ demişti. ‘Öyle eğreti tutma onu elinde. Şimdi değersiz gelir sana o küçük inci tanesi. Ama kaybedersen... Ah bir kaybedersen, anlarsın ne kadar değerli olduğunu.’

            Zamanla değeri artmaya başlamıştı inci tanesinin. Önce istiridye kabuğunun içine pamuk koymuş ve pamuğun üzerine oturtmuştu onu küçük kız. Sonra  kabuğu değersiz bulup annesinden inci tanesi için küçük, kırmızı bir yastık dikmesini istemişti. Böylece inci tanesi, tahtında oturmuş, haşmetli bir krala benzeyecekti. Ve inci tanesinin son durağı, babasının doğum günü hediyesi olarak aldığı gümüş kafesin içi olmuştu. Bu küçük, kafes şeklindeki kolye sayesinde, inci tanesini boynunda taşıyabiliyordu artık.

            İnci tanesi, kafes kolyenin içinde pek gösteremiyordu kendisini. Kafesin gümüşten yapılmış minyatür parmaklıkları öyle çok parlıyorlardı ki, incinin beyazla sarı arası kararsız rengi kaybolup gitmişti onların arasında. Bir gün kafes kolyenin küçük kapısının açık, içinin de boş olduğunu gördüğünde tüm suçu kolyede bulmuştu bu yüzden. Günlerce ağlamış ve boşalması gereken sinirine kurban olarak kolyeyi seçmişti. Kafes kolye, kaybolan inci tanesinin hırsızı sayılıp infaz edilmişti küçük kızın ayakları altında parçalanarak.

            O günden sonra babasıyla birlikte istiridye kabuğu açmaya başlamıştı. Eline aldığı her istiridyeye önce şöyle bir bakıyor ve içlerinde inci olup olmadığına dair tahminde bulunuyordu. İncinin olmadığına dair olan tahminlerin hepsi tutuyordu. Diğerleriyse hayal kırıklığından başka bir şey değillerdi.

            İnci tanesinin acı kaybının izleri hafiflemeye ve adımları büyümeye başladıkça, açtığı her istiridye için üzülmeye başlar olmuştu. Duygusallaşmıştı belki de. İlk yıllarda nasıl da düşünmeden açardı hepsini. İçlerine bakar ve sonra çöp tenekesine fırlatırdı. Çok seri şekilde gerçekleşen bu işte, tek melodiydi çöp tenekesine çarpan kabukların çıkardıkları ses: ‘Tak!’ Üç saniye sonra tekrar: ‘Tak!’ Zamanla bu ritim yavaşlamaya başlamış, ‘tak’ların sayısı bir hayli azalmıştı. Önce günde beş ‘tak’, sonra haftada beş ‘tak’, sonra ayda beş...

***


Senelerce babasını dinlemiş ve en önemli silahı yapmıştı umudu. Tek bir inci tanesi bulabilmek için binlerce istiridyeyi vurmuştu bu silahla. Ama yoktu. İnci tanesini tekrar bulamamıştı. Demek ki boşuna harcıyordu mermilerini. Bir katilden ne farkı vardı şimdi. Artık  ‘tak’ları bitirmeliydi. Bitirmeliydi ama... Ama ya o heyecan? Ya parmaklar istiridyenin iki kabuğu arasında makas gibi açılırlarken, kabuğun içinde bir şeyin parıldamasını beklerkenki müthiş haz?  Tüm bunlardan nasıl vazgeçecekti? Üstelik tam elinin altında duran istiridye sanki içinde inci varmış gibi durmuyor muydu? Sanki ilk açtığı istiridye gibi...

Biraz düşündükten sonra, ‘Bu son.’dedi kadın istiridye yığınına. Elinin altında duran istiridyeyi de açacaktı ve onun içinden bir inci tanesi çıkacaktı. Böylece daha önce işlediği tüm cinayetler temizlenmiş, inci tanesinin parlaklığıyla tüm lekeler silinmiş olacaktı. Ama ya çıkmazsa? Ya bu da incisiz bir istiridyeyse? İşte o zaman kendisini yine bir katil gibi hissedecekti. Ama böyle bir şey olmayacaktı. Çünkü tıpkı o günkü gibi emindi inci tanesini bulacağından.

Kabuklar kadının avucunun içinde, canı çekilmiş bacaklar gibi iki yana düştüler. İçi bomboş olan istiridyenin kabukları, sanki kendisine bağırıyorlarmış gibi hissetti o an kadın. ‘Sen bir katilsin!’ diye bağırıyorlardı sanki. ‘Katil!’

                                                                          Nisan, 2007

     

_________________
in me omnis spes est mihi..
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 30 Oca 2008
Mesajlar: 38
Konum: Yağmur bulutundan...
Doğrusu hiç  konu olarak bağlantı kuramayacağım şeyleri biraraya getirip çok güzel bir bütün çıkarmışsın.Okurken aktı gitti.Devamını bekliyorum.

_________________
Mephisto...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Üye
Üye

Kayıt: 27 Nis 2008
Mesajlar: 6
oww süper olmuş hoşum gitti =D
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri