Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 03 Ekm 2006
Mesajlar: 164
Konum: Sırat Köprüsü
BİR

O boşluğa pencere ismini ben koydum; çünkü pencere dışarıya açılır. Doğan güneşe ya da yağan yağmura bakar. İnsanın benlik salonlarında farklı farklı resimler ve dalınıp gidilen hayaller yaratır.

Kimi zaman, mutluluğun fırça darbeleriyle en gerçek renklerine bürünen bir ağacı ve üstünü kaplayan mavi göğü veya karamsar ruh halini harlayan kasvetli ve ince bir yağmuru sunar karşınıza.

Pencere beklediğinizden haber getirir, beklenenin gelişini müjdeler. Yuvanızın sükûneti ile dış dünyanın velvelesi arasına saydam bir sınır çeker ve güvenli alanı fark etmenizi sağlar. Soğuk rüzgârların uğultusunu dışarıda tutarken, endişeyle sallanan yaprakların ne kadar da çaresiz ve üşümüş olabileceklerini gösterir insana; pencerenin dibinde oturur ve bir fincan kahve içersiniz.

Pencerenin nereye baktığı, üstlendiği görevi yapmasını engellemez; o öteleri anlatır… Sanırım başka neden sunmama gerek yok. Rüyamda o boşluğu gördüğüm andan beri, kafamda yalnızca böyle adlandırabiliyorum onu: Pencere…

İKİ

Ben yetmiş yedi yaşında, memur emeklisi bir adamım. Uzun yıllar boyunca aynı ilin, binası hiç değişmeyen bir devlet dairesinde görevimi ifâ ettikten sonra emekliye ayrılıp memleketime, Ayvalık’a geri döndüm.

Aslına bakılırsa geri dönüşüm biraz gönülsüz ve beklediğimden daha çabuk oldu.

Büyük şehirde boş vaktimin olmasını yıllar yılı hayal etmiş olmama rağmen, sonuç tahmin ettiğimden daha farklı, neredeyse beklenmedikti. Sürekli bir koşuşturma içinde yitirilen yılların telafisini, yine bu kentte sağlamayı düşünmek tam bir delilikmiş.

Birkaç sene ne yapmam gerektiğiyle ilgili bocalarken, benimle beraber saçları dökülmüş ve elleri kırışmış arkadaşlarımla ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu gördüm. Şehir hepimizi kullanmış ve bir kenara fırlatmıştı; yerimize yenileri adapte olmuş ve biz o fasılada unutulmuştuk. Ve hepimiz, vefasızlık benliğimizi burkarken ne yazık ki kendi derdimize düştük. Hayatın kadife tenli son demleri, bize bencillik yapmamızı salık veriyordu: Ölüm bir tepenin ardındaydı, tepe hemen karşımızda duruyordu ve biz elimizde olmadan o tepeye yaklaşıyorduk.

Arkadaşlarımla birbirimizden kademeli olarak soğumamız hiçbirimizde sıkıntı yaratmış olamaz, eğer yaratsaydı bunu kendimde, gittikçe büzülen damarlarımda hissederdim.

Buna rağmen büyük kente henüz yenilmemeye heves etmiştim bir kere. Emeklilik paramın bütün sıfırlarını seferber ederek, tek başıma yaşadığım kiralık evden ayrılıp kendime bir apartman dairesi satın aldım; tüm toplumun hayali buydu, benim bunun dışında davranmamı bekleyemezsiniz. Evet, o yüz beş metre kare evde yalnız başıma kalacaktım, ama benliğimdeki haylaz dürtüyü sonunda susturacaktım; ev benimdi.

Hiç evlenmeyişimin belirli bir sebebi yok. Beğenilmemek ve beğenmemek arasında yılları tüketirken, bu yaşa gelebileceğimi asla fark etmemiştim. Lakin pişman da değildim. Ne zaman ki damarlarım mavileşerek kendilerini derimin üstünde görünür kıldılar ve kurulaşmaya başlayan tenim her gün biraz daha gerilerek hassaslaştı, bana doğru hızla yaklaşan kocaman bilinmeze karşı yanımda bir destek arar oldum. Dahası, evi mi yoksa koca şehri mi kendime mezar olarak görüyordum emin değilim.

Geceleri okuma koltuğumda oturup kendimle konuşmaktan bıktığımda duvarlara dönüyordum; ama onlar benden daha ketumdu. Perdeyi açıp şehre bakıyordum bazen, cafcaflı ışıkları altında delirmişti, herkesi dinlemekten dolayı yorgundu ve kesinlikle camı açıp derdimi anlattığımda beni dinlemiyordu.

Uykumdan sıklıkla ter içinde kalkardım. İstisnasız her keresinde de, yanımda birinin olması hayaliyle kandırılıp, kalbimdeki onulmaz yaraya tuz serperdim.

Kesif ve dumanlı hayalleri içime atmaktan usanmıştım, ölümü konuşacak birinin yanımda yatmıyor oluşuna lanet ediyordum. Pürüzlü eliyle elimi tutup yanımda olduğunu belli edecek birini düşleyerek ağlıyordum. Böyle zamanlarda, birini sevmemiş olmamı en derin lanetlerle söverdim.

Gecenin körleştiği ve kentin meçhulleştiği anlardı bunlar; acaba diğer geceyi görebilecek miyim diye endişeleniyor ve gerçekten bunu sorduğumda beni teskin edecek bir ses istiyordum. Duvarlara baktığımda beni geri çeviriyorlardı. Şimdi düşündüğümde ise, böylesi yalnızlıklardan cesaret alan ürkek korkuların beni bulmasına şaşırmamaya çalışıyorum.

Akıl almaz bir inatçılıkla tam yedi senemi o kahpe şehirle didişerek geçirdim. Şehirlerarası bir yolcu otobüsünün camından son kez ona baktığımda ise ne yaptı dersiniz?

Hiçbir şey!

Ben ise o anda hem yenilgiyi üzerimden atmaya uğraşıyor, hem de Ayvalık’a methiyeler düzüyordum. Kolları bana açık bekleyen tek yer orasıydı; çocukluğumu bilirdi ne de olsa. O değil, ben onu terk etmiştim. Boynum bükük vaziyette affına sığınabileceğimi biliyordum. Şefkatli ve berrak olan oydu, anlayışlı olan da… İnsanın memleketi gibisi var mıydı?

Babadan kalma eski Rum Evimiz, hala babadan kalmaydı. Yaz tatillerimi geçirdiğim ve bu dönemlik kullanım sayesinde asla yıpranmayan güzelim ev, kapısından içeriye girdiğimde beni rutubet ve beklemişlik kokularıyla karşıladı. Sessizce bekleyen koltuklar, bıkkınlıkla tik taklayan aile yadigârı sarkaçlı duvar saati, üzerlerine toz hücum eden ahşap çerçeveli vitrin aynaları, yıllardır hazin bir esefle dikilen soluk mobilyalar, çamur yeşili camından fersiz ve mat yansımalar salan siyah-beyaz televizyon, küf kokulu yerel halılar, boğulurcasına naftalin kokan yatak nevresimleri ve mutfağın eskimiş fayanslarına inatla asılmış tuhaf bir yağ kokusu… Sanki bunlar, evlerin ölüme yaklaşma alametleriydi ve iki bunak birbirimize katlanmak zorunda kalacaktık. Belki ev de beni aynı yürek buruntusuyla tahlil etmiş ve içi ezilmişti. Kimse bilmese de, biz aralarına zaman girince bozulmayan bir duygu ile bağlanmış dostlardık.

Zira o evle aramızdaki yakınlık, yalnızca sahip-barınak ilişkisi biçiminde anlatılamazdı. Ev, ben ve odam sırdaştık aynı zamanda. Kimseye söylemedik yıllarca ama söylenmeyen sır bizi hiç terk etmedi. Ne zaman üçümüz bir araya gelsek, sır da oradaydı. Asla çözülmedi ve asla rüyalarımın dışında kendini belli etmedi.

ÜÇ

Çocuktum…

Ve rüyalarım garipti. Sanki uykudan uyanmış gibi kalkar, tahmin edilemez bir dürtüyle eğilir ve dört ayaküstünde, ahşap döşeme üzerinde emekler, odanın tam ortasında açılmış kare şeklinde bir boşluğun yanına kadar yaklaşırdım. Önüne emekleyerek geldiğim o kare şeklindeki karaltının içine baktığımda, her seferinde aynı korkuyu, aynı düşme ürpertisini hissederdim. Adeta çok yüksek bir platformun üzerinde, her yanımı sarmış göğün sonsuzluğundan ürkerek sıkıca bir yerlere tutunma telaşıyla dolardım.

Fakat boşluktan aşağıya baktığımda kendi odamı görürdüm. Odanın ortasındaki kare boşluğun kıyısından aşağıya bakan birini -bir çocuğu görürdüm. Açıkçası heyecanla karşılardım bunu… Çocukça bir hevesle heyecanlanır ve kendimi yukarıdan seyredebilmenin nasıl da garip durduğunu anlamaya çalışırdım.

Sonra körpe mantığım bana bir şeyler fısıldayıverirdi:

Ben, bir kare boşluktan kendimi, bir kare boşluğun içine bakarken seyrediyorsam… Düşüncelerin delişmen bir hıza ulaştığı anda kafamı yukarıya çevirip tavana bakardım, acaba oradan kendime bakıyor muyum diye. Tahta tavan kaplamasını gördüğümde uyanır, bu sefer yattığım yerden hem tavana, hem de yere bakardım.

O zamanlar bu düşlere bir anlam veremezdim. Aşağıda olup yukarıda olamamanın yalnızca rüyalara özgü bir kuralsızlıkla açıklanabileceğini hesaplayamazdım.

Yaşım ilerledikçe rüyaların içine sokuşturulan anlamları yorumlamada daha bir yetkin oldum. Zira herkesin, kafasını hep meşgul eden bir rüyası –ya da karabasanı olduğunu duyuyordum. Hayal gücünün kurtulamadığı, bilinçaltını zapt etmiş imgeler bazen yaşamın sonuna kadar yapıştığı yerde kalabiliyordu. İnsanlar bir çare bulmak yerine, çoğunlukla onu yok sayıp hayatlarına devam ediyorlardı. Çevresiyle yoğrulan ben ise, toplumdan bir farkı olmadığını görerek akıntıya kendini bırakmaya karar vermişti.

Yazları gitmeye başladığımda da–ki üniversite yıllarından itibaren Ayvalık, ayrılığımızı olgunlukla karşılamış, her yaz mevsiminde beni kolları açık karşılamıştı- rüyaları görmekten kurtulamamıştım. Bir gece sürebilen uzun rüya maratonun sayısız imgeleri arasında, mutlaka odamın kare boşluğu yanında çömelmiş olarak buluyordum kendimi.

Lakin bir fark, sabah kalktığımda hemen beynimde yazılı kalıyordu: ben büyüyor ve yaşlanıyorken, kare boşluktan seyrettiğim kendim hep çocuk kalıyordu. Kaypak ve umursamaz mantığım bunun da rüyanın işgüzarlığı olduğunu belirtiyordu bana. Her rüyada ben biraz daha büyüdüm; ama çömelmiş, bir boşluktan içeri bakan aşağıdaki kendim hep aynıydı, tıpkı o rüyayı ilk kez gördüğüm yaşımdaydı.

DÖRT

Yaşam tahterevallisi artık ölüm yanına giderek daha hoyratça yatmaya başlamışken, yaşamımdan geriye bir bu evin, bir de rüyalarımda saklanan bu sırrın kaldığını fark ettim.

Yalnız başıma geçirdiğim günler, eski anılarla boyanmış bu evin içindeyken artık daha da şüpheci ve velveleciler. Beynimi yoracak hiçbir şeyim yok… Adımı ve sevdiklerimin ölmüş isimlerini sayıklayarak ışıksız bir loşluk içerisinde debeleniyorum. Pencerelerin önündeki perdeler her gün biraz daha kalınlaşıyor ve ışığın bana ulaşmasını durmadan engelliyorlar. Sırdaşım olan bu ev, nedensiz bir kinle ölmemi istiyor, dahası son nefesimi en bedbaht biçimde vermem için elinden ne geliyorsa yapıyor. Ondan önce ölmemi tutkuyla planlıyor.

Sabahı görebilmek artık bir mucize benim için.

Ben bile hayatım için tüm umudumu yitirip, aldığım nefesleri sıfıra doğru geriye sayarken, tek bir şey inatla dikildi durduğu yerde; bana her gece kendisini anımsattı ve ruhum çürük bir posaya dönmeden evvel açık seçik ve hiddetle benliğimi çekiştirdi. Hayatımın yegâne kıymetlisi o kaldı sanki.

Beynimin taşlaşan kıvrımları arasında un ufak olmuş anılarım, yoklukları yüzünden beni ölümle yalnız bırakıyorlardı.

İşte böyle anlarda uyumayı yeğleyip, varlığını unutturmayan, zamanın kaçınılmaz yargısına boyun eğmeyen, bana benden çok düşkün olan ve usanmadan belleğimde ismimi hatırlamamda ısrarcı davranan rüyama sarılıyordum.
Bu sözüme inanın; ölüm sizinle bir fare gibi oynamaya başladığında, kazanılan her saniye bir asra dönüşüyor. İtiraf etmem gerekir ki, sarsak umutları uyandırdığınızı bilseniz de, sanki onlar ölümün kara alevlerini püskürten su iplikçiklerine benziyorlar.

İşte böyle başladım o rüyanın ruhumdaki anlamını çarpıtıp mühimleştirmeye.

Hayatımın yapraksız kalmış dalları arasında, minicik bir yeşil fideye gözüm gibi bakmaya benziyordu. Geçmişten bir takım olayları hatırlamaya çalışmıyordum eskisi kadar; rüyam benimleydi ve yıllar boyunca hep dipdiri canlanmıştı bilinçaltımda.

Hatıralarınızı, belleğinizdeki bir takım bilgileri, eskiden sevdiğiniz ve kişiliğinizi oluşturmuş davranışlarınızı hatırlayamadıkça, ardınızda bembeyaz ve lekesiz bir boşluk bırakmış kadar yabancı kalıyorsunuz dünyaya.

Bu saatten sonra, elimde kalan tek malım sadece garipliğini üzerimden asla eksiltmeyen rüyam oldu. Onun üstüne daha çok düşünür oldum. Müthiş saplantı taarruzları arasında, hayatımda asla ve hiçbir olaya göstermediğim bir ehemmiyetle rüyamın benliğimle kurduğu olası bağlantıyı kavrama telaşına kapıldım. Her gece, uykumu bir işkenceye çevirdiğimi bilerek o oda, emekleyen çocukluğum ve yanında beklediği kare boşluk yüzünden aklımı kaçırmaya yakınlaştığıma şahit oldum. Şahadetimi görüp beğenen bir canavar gibiydi son eylemimin sonucu… Beraber atladık dondurucu hakikate…

BEŞ

Gerçekten de, bir noktadan sonra dengeyi bozmak sanıldığı kadar alt üst edici olmuyor. Hele ki aptal cesaretini takınarak, yıllardır yapmaya çekindiğiniz onca şeyin en önemsizini gerçekleştirebilmek dahi, hayatınız boyunca şu hain dünyayı ilk kez yenmiş kadar neşe ve haz veriyor. Kendinizin ya da çevrenizin büyüttüğü kuralları daha çok yıkmak istiyorsunuz; iflah olmaz açlık sancıları ve histerik kahkahalar buluyorsunuz içinizde. Bu sancıların ve kahkahaların varlığıyla mest olup –veya onlara uyup, vicdanı ve sağduyuyu yüreğinizde boğuyor, adı günahkârlık kalmış engin denizde gittikçe büyüyen bir damla olmanın muhteşem keyfine varıyorsunuz.

Ben, eminim ki dehşet verici bir dalgayım artık… Yetmiş küsur yıldır takındığım bütün saf ve insancıl vesveselerden kurtuldum. İnsanları şaşırtmaktan, onların vahamete uğramış titrek ruhlarını çekiştirip kurcalamaktan delice bir zevk alıyorum.

Yine de ben eli kanlı bir katil değilim. Hayır; her ne kadar bir katil benim taşıdığım gözü pekliği ve cinneti taşıyamayacak ta olsa, insanların canlarını aldığımda çok engin bir haz duymuyorum. Dengeyi bozduğumda bunu da denedim tabii ki, ama benim aklıma daha garabet bir fikir geldi. Onları rüyalarıma hapsettim…

Bu mekruhluğun, yaptığım işlerin zirvesi olduğunu düşünüyorum. Zira ‘rüyalara hapsetme’ meselesinin ağızdan çıktığı sedayla, yarattığı dehşet arasında hayret verici bir fark var; biri çok daha devasa. Ve başlangıcı da, hayatımdaki tüm kırılma noktalarının sahibi olan o düş ve yukarıdan çocukluğuma baktığım pencere…

ALTI

Rüyamı, o tek başına alnımın gerisinde davullar çalıp varlığını ve varlığımı unutturmayan rüyamı aklım başımdayken son görüşümü çok berrak şekilde hatırlıyorum… Emekleyerek zemindeki kare boşluğun yamacına ulaşmış, aşağıya bakıyordum.

O anı, bir hayattan kopuş resmi gibi görüyordum. O kadar uzun yıllardır o kare boşluğa bakıyordum ki, son nefesimi üflediğimde yine bu kare boşluğun yanında çömelmiş aşağıya bakar durumda kalmak istemediğimi fark ettim (çünkü hep ölümün beni uykuda yakalayacağı hissiyatıyla yaşamıştım).

Değişik ve akla zarar bir harekette bulunmalı, son hamlemde geride kalan bütün yıllarımı ve başımın üzerinde dönüp duran ölüm karaltısını şaşırtmalıydım. İşte o an dengeyi bozuşumun ilk hamlesiydi. Aynı rüyayı görmeye başladığım çocukluk yıllarımdan beri, bir kere bile aklıma gelmeyen, yapmayı ya korkudan ya da aptallığımdan dolayı beceremediğim o enfes hareketi başlattım… Aniden kendimi boşluktan içeriye bıraktım!

Kare boşluğun tam kenarına düştüm ve onun karanlığı içinden sızan soğuğun beni kendine çektiğini hissettim. Yaşlı kaslarım ve kurumuş kemiklerim sitem ederek esnemişlerdi. Rüya bile olsa yaşlılığım üzerimden çıkaramadığım bir sargıydı; gerçek ya da düş her şeyin içinde kendine yer bulacak denli kayıtsız ve hükümdardı.

Aslında kendimi ortasında bulduğum durumun rüya olamayacak kadar gerçek olduğu şüphesiyle dolmuştum. Hemen kendimi kare boşluğun kenarından uzaklaştırdım ve ellerimden destek alarak doğrulmaya çalıştım. Islak yansımaların ve yeşil tonların saçıldığı her zerresiyle bu oda, hiçbir rüyaya atfedilemeyecek biçimde ölgündü. Bilinçaltının kıpırtılarını taşımıyordu ve bu özelliğiyle de azda olsa gerçekliğin bir köşesinde ağırlıyordu sanki beni…

Odada ben ve zemindeki kare boşluğun içine bakan çocukluğumdan başka hiçbir şey yoktu; eski ahşap zemin kaplaması, boyası ince ince soyulmuş duvarlar ve yan yana duran iki giyotin pencere…

Mutluluktan dolayı olmadığı kesinleşen bir heyecan içindeydim. Yıllardır değişmeyen pozisyonum nihayet değişmişti… Aşağıdaydım…

Boşluğun diğer kenarında çömelmiş içeriye bakan çocukluğum “seni bekliyordum” dediğinde destek aldığım kollarım titredi ve dirseklerimden çözülüverdi. Burnumu ahşap zemine çarparken onun sesini yine duydum “Seni uzun zamandır bekliyorum!”

YEDİ

Çocukluğum olarak düşündüğüm figürün kadim ve yankılı sesi ruhumu sıkıştırmış, hazır olmadığım bir dehşeti karşıma çıkarmıştı.

Kan… Son sekmeyle burnumu ahşap zemine çarpmıştım. Kırmızı sıvının garip ısısı, kırışık alnıma sürtünüyordu.

Ağır bir külçe misali kafamı yukarıya kaldırırken, burnumdan yere doğru akan ince kırmızı çizgiyi seyrettim. İki kaşımın arası zonkluyordu. Bir elimle kendimi kaldırıyor, diğer elimle burnumdan akan kanı silmeye uğraş veriyordum. Durmasını endişeyle umuyordum. Yaşlıydım. Kan kaybına tahammülü olmayan atıl bir vücut kalıntısıydı benimkisi. Yaşlılık ve ölüm olanca ağırlıklarıyla yüreğime, ciğerlerime ve karnıma bastırmaya başlamışlardı. Karaya çalan kırmızı kanımın yere düşen her damlasına büyük bir özlem duymaya başlamıştım.

Ben elimle burnuma bastırdıkça kanım daha çok boşalmak için can atıyordu. Her defasında, sanki inatçı tazyik ritimleriyle fışkırıp saçılmaya devam ettiler. En sonunda yüzüme oturan beyaz rengin soğukluğunu hissederek burnumu tutmaktan vazgeçtim. Gerçeklik ve rüya içimde bir yerlerde savaştıklarına göre, ben de kanımın ne kadarı eksildiğinde kendimden geçerim sınamasını uygulayabilirdim.

Gözlerimin kararmasını bekleyerek yüzüne bakmaya cesaret edebildiğimde, tüm hayatımı benimle paylaşan rüyamı hep yanlış bildiğimi fark ettim. Ne aptalmışım ki, bütün o yıllar boyunca o kare boşluktan kendime baktığımı kabul etmiştim.

Fakat şimdi, biraz ötemde hırıltılı nefeslerini duyduğum çocuk –ya da tezahürü- bin kere lanet olsun ama benim yedi yaşındaki halim değildi!

Her gece kendime yukarıdan bakma fikrinin gizemi ve sıra dışılığı böylece yalanlanmış oluyordu. Dahası sanki rüyanın tüm gizemi bunda saklıydı ve artık soluk bir uyanma ve sonrasında ölüp gitme fikrini büyütüyordum.

Hayatımı ayakta tutmayı benden çok istediğini düşündüğüm hayalim artık çürüyordu ve o çocuğun yarıklarla dolu yüzü ya da kan damlayan göz çukurları bile bana aksini hissettiremiyordu. Üzerindeki çizgili pijamanın temizliğiyle çelişen teninin her zerresi çürümüşlük demirleriyle dağlanmıştı. Fakat karşımda çömelmiş duran figürün dehşet uyandırıcılığını yadsımamış bile olsam, yıllardır kabul ettiğim her şeyin yıkılması bir fırtına misali her şeyi esip savuruyordu.

Hayal kırıklığı yüzünden umursamazlaşmıştım. İçinde bulunduğum odanın metruklüğü ancak cılızca ürpertiyordu. Çocuğun çömelmiş figürüne bakarken az kalsın onu hor görecektim çünkü o benim umduğum sırrın oyuncusu olmadığını göstermişti.

SEKİZ

“Beni öldürdüler” diye fısıldadı ve her şeyi unuttum… Kafamda kurduğum her şeyi… Sıkılganlığı defeden hırslı bir ürpertiye kapıldım. Uyanma isteğimden ise asla vazgeçmedim, üstelik şimdi daha da arzuyla bu rüyadan sıyrılmayı bekliyordum.

“Bunun için…” dediğinde ise inledim çünkü konuşması onun çocuk figürüne eski ve yüce bir dehşet katıyordu. Yineledi… “Bunun için…” ve elini yavaşça boşluğa doğru indirdi.

Yanına yaklaşmamı istiyordu. Boşluğun derinlerinden hortlayan soğuğu kendimden uzak tutarak onun yanına doğru süründüm ama çok değil. Detayları daha iyi seçebilecek kadar: Yüzüne yerleşmiş kalın yarıkların pörsümüş ve morumsu etten duvarlarına daha yakından bakmak ve kim bilir hangi derinlikler sebebiyle üzerine sinmiş kokuyu algılamak yüreğimi çökerten yegâne olguydu.

Yüzündeki derinin altı sanki boştu, dokunulsa parça parça dökülecekti. Kuzguni saçlarının perçemi kanlı göz oyuklarına yapışmıştı. Yüzünde ise cesaret parçalayan bir gülümseme vardı, asırlar evvel bir el tarafından ağzına konmuş ve konulduğu gibi kalmış meyus bir sırıtış…

Belirli inişler ve çıkışlar yaşadığımı hatırlıyorum. Çarpık çocuk figürünün çürük sırıtışını merakla seyretmiştim. Fakat kalbimi iki yandan sıkıştıran demir ellerin baskısını o an hissettim ve o demirler yüreğimi azat edene kadar minik ve acılı nefesler aldım. Şimdi ne çocuk figürüne bürünmüş garip sesin yüzüne, ne de kara deliğin içinde kaynayan soğuğa neyin sebep olduğuna bakabiliyordum.

Hiçbir rüyam –ve rüyalarımda hep gördüğüm bu mekân- asla böylesi ışık düşmanı gölgelerle desenlenmemişti. Üzerime hantal kumaşlar misali örtülen ışıksızlık, nereden geldiği meçhul kalacak olan o efsunlu aydınlığın niteliğini anlamama sebep olmuştu.

Odayı müphem gölgeler arasında yüzer vaziyete getiren ışık ne çok güçlüydü ne de gözü ağrıtacak denli zayıf. Her iki durumunda dışında olması yaşamsız ışınlarına metruk bir saydamlık katıyordu. Muhtemelen bilinçaltımın en ölçüsüz ve en karanlık düzlüklerindeydim. Benliğimde gizliden beslenen bu verimsiz ve çorak felaketi idrak etmek oldukça zordu.

Şaşkınlık içindeydim… Gözlerimi hatırlamadığım bir noktaya kör gözlerle sabitlemiştim. İçten içe, yenildiğim merakıma lanet okuyordum… ‘Tanrı aşkına, burada ne arıyorum?’…

Nasıl da berbat bir fenalığın ortasına düştüğümü beynimde tartıp hayıflanıyordum. Korku insanı hayalinde dahi yalnız bırakmazken, yanına tüm zorba arkadaşlarını katmasında bir gariplik yoktu. Ürperiyor, öfkeleniyor, perişanlıktan perişanlığa düşüyor, derin kaygıların peşi sıra bir illeti kovalar gibi gidiyordum.

Rüya nerede başlayıp nerede bitiyordu?

Boşluktan fışkıran soğuk, içinde bulunduğum kasvetli oda, belirsiz bir noktadan sızan ve deliğin etrafını sarmalayan ışık ve o çocuk figürünün aldığı nefeste ve tenine musallat olmuş garabette canlanan yıldırıcı algı… Çoğu kereler rüyaların gerçek olduğuna aldanıp ardından uyandığım olmuştu. Buna rağmen şimdi uyanmayı dahi unutmuş, rüyanın şekillendirdiği çarpık gerçekle cebelleşiyordum.
Yeniden konuşmamasını, babasından her an yeni bir tokat bekleyerek korkan zavallı bir çocuk gibi bekliyordum. Zihnim yeniden bilinçaltımdan sıyrılana kadar hiçbir şey olmamasını umuyordum. Sonuna kadar gerilmiş bir ip kadar hassaslaştığım an, onun yeniden canlanan kadim sesiyle koptuğumu hissettim:

“Burada gördüğün bir pencere –şimdi doğruyu söylüyorum; pencere ismi onun fikriydi-… Dışarıya bakıyor ya da öteye. İsteyeni korkutuyor, isteyene şevk veriyor. Beni öldürenler huşu içinde haykırmışlardı çünkü günahsız kurbanlarının kanlarını en olmadık yerlerinden akıttıklarında perdeyi açmış oldular…”

‘Günahsız kurban’ derken, eli yavaşça kanla dolmuş göz oyuklarına ulaştı. Manidar bir sükûnetle parmaklarını, bir çift gözün olması gereken pıhtılaşmış kan kütlesinin ve onun üzerine yapışmış saçların üzerinde gezdirdi.

İçimde en ağır bulantı depremleri ayaklanmıştı. O figürün anlatmaya çalıştıklarını hayal etmek, gözlerine neler yapıldığını ve haykırışlarına aldırmadan canından can çekmelerini düşünmeyi –en azından- denemek, şifasız bir felci kalbe iğne iğne salmaya benziyordu; korkutucu ve menfurdu…

Rüyamın içinde benliğimde hissettiğim galeyanın ve hiddetin aksine, o son derece sakindi. Aynı sakinlikle, yüzünde gezdirdiği elini pencereden içeriye indirdi.

İlkin yanlış duyduğumu düşündüm ama gerçekten tok bir şıpırtı sesi geliyordu kulağıma. Sanki elini hafif bir edayla, dingin bir gölün yüzeyinde gezdiriyordu.
Ben konuşamıyordum. Rüyanın sahibi ve seyredeni olduğumdan mı yoksa konuşma yetimi kaybettiğimden mi emin değilim. Ve yıllardır hayallerimde o kare boşluğu metanetle gözetlemiş çocuk figürü tane tane konuşarak, sıra dışı oluşunu katmerliyordu:

“ Gel ve bak! Artık korkmamalısın. Biraz önceki kadar soğuk ve vahşi değil… Şimdi normal haline büründü. Perdeyi görmeli ve bu hallerine alışmalısın. Zira nihayet yanıma indin, ki bu ikimiz için de yeni bir başlangıç olacak…”

Zeminde belinden yukarısını kollarımla kaldırdığım vücudumu, ellerimden güç alarak boşluğa doğru garip bir şuursuzlukla çektim.

Gerçekten de soğuk ve kızgın esintiler yerine, hiçbir suyun sahip olamayacağı berrak bir ses duyuyordum.

Böylece merakım arttı ve bana boşluğu işaret eden kavrulmuş eli takip ederek pencerenin içine baktım.

DOKUZ

Pencerenin neredeyse bir karış aşağısında, hafifçe dalgalanan bir su vardı. Engin bir denizin yüzeyine, bir kare boşluktan bakıyor gibiydim. Yüzüme doğru ılık esintiler çarpıyor, yanaklarımdan yukarıya tırmanıp kırlaşmış gür kaşlarımın altında burgaçlar yaparak aşağıya dökülüyordu.

Öylesine ferahlatıcı bir rüzgârı hayatım boyunca bir kez olsun hissetmemiştim. İnsanı kendisine çeken fettan kokular yayıyordu. Muzır emelleri ayaklandırıyor ve bunları şehvetle kovalamak için dizginlenmesi zor dürtüler yaratmanıza ön ayak oluyordu. Bencillik kıvılcımlarını harlıyor, zevk dumanlarında kaybolmanın fetvasını okutuyordu.

Dünya dar geliyordu. Beden yetmezmişçesine ruh isyan ediyor, fanilik bir bunalım oluyordu. Sonsuz sayıda istek vardı o denizin rüzgârında. Gönlümün akıl almaz kıvranışlar içinde kabardığını algılıyordum. İstedikçe istemekten vazgeçirmiyordu; azdırıyordu ve yapmak isteyeceğiniz ilk şey o cıva bozuğu renkli denizin içine kendinizi bırakmak olurdu.

“Dur…”

Çocuk kılıfına bürünmüş hummayı unutmuştum. Nefes nefese, kalbimde yükselmiş heyecandan kurtulamadığımı bilerek ona baktım. Yüzündeki iğrenç çizgilerle ilgilenmiyordum. Çarpık bir mutluluk içerisindeydim. İğreti imgeler dahi coşkumu baltalayamazdı. Söyleyeceğini söylemesini sabırsızlıkla bekledim. Ardından kendimi kirli gri renkli, parlayan sulara bırakacaktım. Sonrasını düşünmemek kışkırtıcıydı; melekleri küçümseyip, o saf beyazlıklarını pisletmeye benziyordu…

“Gidemezsin…” dedi dikkatimi ona veremiyor olmamdan gocunmadan, “ ama burayı sahiplenebilirsin…” Rüyalarımın çamur nurlu odasını, olmayan gözleriyle süzdü: “Benim istemeden sahip olduğum bu lanetli pencereyi, anlıyorum ki sen minnetle kabul edecek bir alıcısın. Ama hiçbir şey bedelsiz değildir. Sen nefsine uy, ben de yapmam gerekeni yapacağım.”

Sapkın heyecanım pusmaya başlamıştı. Ne demek istediğini, kafasını çevirip bakma numarası yaptığı odanın nemli duvarlarına bakarak anlamaya çalıştım.

Mırıldanıyordu.

Hayatımın her günü üstüne teker teker yemin ederim ki ağzından sessizce çıkan her kelime fesatlık barındırıyordu ve yılanların tıslamalarına yakın –hatta onlardan da feci tınıları yüzünden karanlık yakarışlara benzetmeden edemedim.
Sonradan bir şeyi anladım; duvarlara olmayan gözleriyle bakma numarası yapmıyordu. Duvarların ölçülemez ötelerinden çirkef güçleri olan yaratıkları çağırıyordu… Hem de benim rüyama!

Pencereden içeriye atlamak beni o an sersemleten delilikten kurtarabilir miydi hiç düşünmedim. Oda birdenbire yoğun ve boğucu bir sıcaklıkla doldu. Kulaklarımda baskı oluşuyor, tırnaklarım çekiliyorlarmış gibi acıyordu. Dalgalar halinde çarpan ateşler içinde kalmıştım. Oda sarsılıyordu… Ben sarsılıyordum…

Fakat çocuk yine bir yerlere bakıp gülüyordu. Ne sıcaklıktan, ne de baskıdan mustaripti, ne ki sarsıntı onun lanetlenmiş vücudunu oynatsın.

Artık sabit hiçbir şey yoktu; çevremdekilerin ancak yukarı aşağı durmadan yaylandıklarını seçebiliyordum. Haykırışlar ve insanlık dışı uğultular duyuyordum; hırlamalar, azgınlaşan ateşlerin tıslayan alevleri, gümlemeler ve aklımı o an çökertmemesine hayret ettiğim sayısız ağzın aynı anda söylediklerini sandığım sözcükler:

“Buradasın!” diye gürlemişti binlerce ağzın tek sözcüsü. Sadece sesi var olmuştu. Nereden seslendiği meçhuldü. Tüm duvarlar onun yankılarını sızlanarak taşıyordu. Ruhum bir delilik rüzgârına tutulmuş titriyordu; ellerim ve vücudum da ona uymuştu… Çocuk!

Çocuk ne yapıyor diye düşündüm. Sarsıntılar, gözlerimdeki görüşü yukarıdan aşağıya çekilmiş bir fırça darbesine döndürmüş de olsa, çocuğun ne yaptığını merak ediyordum… Hala, beni çılgına döndüren bir tavırla kare boşluğun yanında çömelmiş duruyordu. Bekliyor gibi bir hali vardı.

Aynı kalabalık sesi yeniden duydum. Başımın patlamasından korkacak denli ağrılar saplanmıştı kafama:

“Hazır mısın? Perdeyi kime bırakıyorsun…” bir süre sustu, çok kısa… Son söylediğine bir açıklama getirecek gibi; benim çaresizce inlediğim ve duyduktan sonra sızlanarak ağladığım sözlerini söylemeden evvel bırakılmış minicik bir es…

“… kimi, seni doğurması için seçiyorsun?...”

Çocuğun sarsıntılar içindeki yüzüne dehşetle bakıyordum. Ne tepki verecekti? Birilerine bırakmak? Birilerinden doğmak? Karnıma iğneli ağrılar saplanmaya başladı. Eli yavaşça havaya kalktı ve yukarı aşağı yaylanan parmağının tırnağı sökülmüş ucu, bilinmeyen bir yerlerden bizi seyreden bin sesli canavara beni işaret etti:
“Rüya sahibini seçiyorum…”

ON

Uyandığımda kollarım bedenimin iki yanına uzanmış, bacaklarım birbirine bitişik, sanki hazırolda bekleyen bir asker gibi yatıyordum. ‘Uyandığımda’ deyişime aldırmayın; aslında gözlerim açılmadı. Beyaz bir tülbent çenemin altından geçip kafamın üstünde sıkı sıkıya bağlanmıştı ve karnımın üstünde siyah saplı bir ekmek bıçağı duruyordu.

O anı oldukça garipsedim. Kim bilir, belki de rüya diye düşündüm... İmgelerin çağrısını nerede, nasıl alacağınız meçhul bir harf gibidir bu alfabede. Daha uyanmamış olma ihtimali, o kadim ruh kalıntısı gibi hırıldayan uğursuz çocuğun hayali kadar hakkaniyet doluydu. Siyah ya da beyaz değil, haşin bir grilik içindeydim.

Kımıldanamadan, yüzüstü yatar vaziyette dosdoğru tavana odaklanmıştı gözlerim. Zoraki bir dikkatle, tavandaki ahşap kaplamanın süslerini ezberliyordum. Mırıldanmalar çalınıyordu kulağıma ama çok tuhaftılar. Ölü gibi duymak ürperticiydi. Fısıltılardaki gerçek duygular vınlıyordu içimde. Ölü gibi olmak rahatlatıcıydı. Yalan yok, maske yok...

Yine de hareket edemiyor ve hala bedenle birlikteymişim gibi sıkıyordum kendimi. Ne garipti! Ve şüphe götürmeyen bir aralık oluşuyordu ki zaman içinde, o aralıktan bir hafiflik serpiliyordu benliğime. İşte! İşte o esna, beden soyuluyordu benden. Ürperip seyreliyordum. Sonsuz huşû! Bitimsiz kaos ve onun biricik düzenleyicisi! Ve inanılmaz bir ayrıntı: o çocuğun, sesiyle vücut bulan varlığı. Beni nefsimle maneviyatım arasında çelişkiye sokan fısıltısı:

“Pencere mi? Alemin ötesi mi?”

Beyin denen et parçasından sökülmeye yüz tutmuş anıların kanatları altında dolandım bir müddet. Pencereyi, o hazlar çeşmesinden dökülen suyla beslenir gibi meşk dağıtan denizi ve rüyamı tarifsiz istekler salonuna döndüren duyguları anımsadım. Ve yaşamın sonunda her faniye sunulan fakat bir nebzesinden bile emin olamadığım meçhul hayatla karşılaştırdım. Ruhum bedenimi aşıp, o köprünün başında beklemeye durdu. Kararımı verdiğimde, çocuğun yankılı sesinde gülümseyen bir surat belirdi.

Ve ben, başladım.

ONBİR

Hiç yabacılık çekmedim dersem inanın abartmış olmam. Kurumuş bedenim toprağa verilir verilmez pencereyi gözler buldum kendimi. Uzun süredir de bu vaziyetimi koruyorum.

Aslında zaman çizgisinde öyle berilerde kaldı ki ilk gözleyiş anı, şimdilerde ruhumu çökerttiğim bu rüya odasında ölçeği kaçık bir sıkıntıyla daralıyorum. Hatta hiçbir mana bulamadığım o tarifsiz hazlar sebebiyle giriştiğim biçimsiz hinliklerin, çarpık eğlentinin, abartılı doyumsuzluğun ve isimsiz günahkarlığın bıkkınlığını çekiyorum.

Neler yapmadım ki?

Gri suyun yüzeyinde bir görünüp bir yok olan insan yüzlerinin bembeyaz şaşkınlıklarını seyrettim. Çok kalabalıklardı; bazı suratlar birbiri içine karışmış, bazıları parça parça ayrılmış olarak yüzüyordu suyun üzerinde. Yavaş yavaş muhteviyatını kavradığım bu denize ‘Düş Suyu’ adını koydu –Yalan yok! Bu sefer doğru söylüyorum. Bu ismi ben koydum- Dünya üzerinde yaşayan bütün insanlar bu suda, bilinçaltının dumanları bu gri sıvıda birbiri oluyordu. Burası adeta bir düş kasasıydı. İnsanlar asla tahmin edemeseler de, nabızları yavaşlayıp nefesleri sakinleştiğinde bilinçlerini terkedip bu suda, başkalarının ya da kendilerinin veyahut tamamen bu suyun marifeti hayallerin rahiyaları arasında dolanıyorlardı.

Elimi suya daldırıp avucumu gri bir soğuk kapladığı her fasıla, varlığını denetim altına aldığım pek çok kişi buldum. Çoğunu serbest bırakmayıp, bana ait biçimsiz düşlerin kurbanı kıldım.

Rastgele seçtiğim insanların bilinç kapaklarının altına sızıp düşleriyle oynadım. Onları kendi imge dünyamın sarmallarında dehşete düşürüp akıllarına hükmettim. Bir mertebeden sonra, önümde hiçbir engel ve kısıtlama ya da cezalandırılma korkusu biçimlenmediğinden dolayı, fikrimi aykırı suların en fırtınalı açıklıklarında dolaştırdım. Sırf ham bir merak uğruna, kaç kişinin canına kıydım. Onları düş eşiklerinde öldürdüm; uyanamadan verdiler son nefeslerini. Ruhları bedenden koptuğunda, bana ait düş alemini onlara ‘Araf’ diye yutturdum. Tanrıcılık oynarken tanımı mümkün olmayan keyif nöbetleri geçirdim. Acizlerin dizleri üzerinde ağlamalarına ve onlar için tasarladığım çarpık Araf’ta yitip gitmekten korkmalarına bakarken kendimi kaybettim.

Ve onların çürümüş ruhlarından sıkıldığımda serbest bıraktım ve musalla taşındaki tabutların karanlığında, karmakarışık bir buhran yumağına dönmüşler olarak, hepsine kötürüm bir sonsuz hayat hediye ettim. Gerçekten de onların cennetin ne alımlı konakları, ne de semavi gökleri iyileştirebilir.



ONİKİ

Bir ölü olarak kendi hayal dünyamda yaşadıysam da, bana davetsiz bir misafir kadar ansızın dadanan bu darlanma duygusunda öteki düşünceler filizlendi. Bana küçüklüğümden itibaren yapışan rüyanın içinde, bitimsiz bir beklenti içerisine saplandığımı düşündüm. (Ölüydüm ama düşünüyordum! Ölüm beklenmediklerin bütünüdür zaten. Hakkında ne düşünürseniz o değildir ölüm; anlatmaya çalışanın anlattığı ile tutarlı bir biçimde bağdaşmaz. O sebeple ölümü benden duymayın daha iyi.)

Ve hayret! En başında, yedi yaşında bir çocukken düşündüğüm gibi; pencerenin başında bekleyen artık benim. İdrak edişim ne kadar da geç olmuştu böyle! Başımı kaldırıp yukarıya baktım. Tavanda kare bir delik gördüm. Ve bir çocuk bana bakıyordu. Acımasız bir hakikatti bu. Sonunda, başka birinin rüyasında, ona mâl olmuş bir figür olmuştum.

Ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette başımı yeniden önümdeki pencereye çevirip, gri suyun esintisiyle ürperdim. Bitişin dermansız korkusu ile titredim. Bana ne olacaktı? Kefaretim nasıl ödenecekti? Kim ödeyecekti?

Eğer yaşayan ve zamandan dolayı yaşlanan bir ölümlü olsaydım, size o tedirgin bekleyişimin ‘günlerce’ sürdüğünü ifade edebilirdim. Beni sürekli ayık tutan dehşet, bir nebze dahi azalmadı beklerken. Sonunda beni haklı çıkardı çünkü her an aynıydı. Her an tehditti. İşte...

Birden doluştular! Yukarıdan, akın akın, paldır küldür, ıkış tıkış ve sabırsızca yığıldılar üzerime. Her yanımı acıttılar, ağırlıkları altında kalan kollarım kırıldı, bacaklarım parçalara ayrıldı. Kafamı tutup sağa sola çeviren kuru avuçlara karşı çaresizdim. Boynumu iki kere kırdılar. Cebren gözkapaklarımı açıp, gözlerimi yuvalarından uğrattılar. Kulaklarımın en içlerinde parmakları bitti, çenemi kopardılar çenemi!!

Herşeyin üstünde, tüm acılarımın odaklanılası göründükleri bir esnada, beni içinde bulunduğum durumdan daha fazla şok eden bir ses duydum... Yukarıdan, tavandaki pencereden. Ve ben o sesi tanıdığımı bildiğim an her şeyin ayırdı daha da açık oldu.

“Beni öldürdüler... Bunun için...”

Hayır hayır! Öyle duymadım. Bir an sonra yukarıdan gelen ses yanımda duyulur oldu. Hem de başka bir şekilde:

“Beni öldürdün... Bunun için...”

Herşey muğlaklaştı...

“Seni seçtim... Rüya sahibi...”

Uslarını bozduğum ve canlarına kıydığım insanlar... Hangisi?

“Seni seçtim... Seni bulabilmek için... Rüyan benim...”
Bir idrak anı... Olabildiğince durgun ve yığınlarca vahşetin altında bile durgun... Korkunç bir idrak anı!

“Beni o kuyuya attıklarında seni seçtim. Rum evin ve bahçendeki kuyu...”

Benim...

“Benim yerime seni seçtiklerinde...”

Kör...

“Kötülüğümü sana gizleyip...

Doğan...

“Seni bekledim. Pencereden aşağıya gelmeni...”

Kardeşim!

“Kardeşim.”

Üşümem geçmiyor bir türlü. Bu akıl dışı gerçekle yüzleşilmiyor. Bana daha fazla, kurumuş kanla dolu göz oyukları bet bir duvar gibi görünecek kadar yaklaşmış çocuğun varlığı ağır topukları altında ezildiğim bir canavar gibi yükseliyor içimde. Onun kötücül tarafını nüfuz etmiş varlığım sindi.

“Onu bana ver kardeşim!”

Kabullenilmesi ne korkunç bir sıfat: Kardeşim! Rüyalarını çarpıttığım ve canlarına kıydığım onca fani benden ona doğru akıyor. Engellenmesi imkansız bir sel sanki, coşkunca meyletmiş ona doğru.

Ve O! Günahlarımla beslenmiş olarak omzumdan tutuyor. Çok ötelerden duyulan homurtular güçlendi.

“Yıllarca sen yaşadın. Şimdi sıra bende...”

Aynı soru yeniden duyulur oluyor.

“… kimi, seni doğurması için seçiyorsun?...”

Silinip giderken, sımsıkı tuttuğu omzum tek varlık unsurum adeta.

“Rüya sahibini, kardeşimi seçiyorum.”

_________________
kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 10
eline sağlık

_________________
Sadece bir gül


www.yazarforum.com'a da takılan üye
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 20 Arl 2006
Mesajlar: 171
ismini yazmasan da tanıyorum artık yazını, güzel, çok güzel.

_________________
Ölümhanedeyiz, ölmeye doğuyoruz!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 188
Öylesine katı ve ödün vermez bir dil hâkimiyetiniz var ki, insan sizi okurken kelimelerin çelikten ağına yakalandığını hissediyor. Okura aç ve yiyip yutmadan önce onu dilsel bir şölenin baştan çıkarıcı masasında semirten sinsi bir karadula benziyorsunuz- ‘yazarken’. Ve daha hikâyenizin ilk bölümde hissettiğim –beni kandıracak kadar da sinsi değilsiniz- niyetiniz, o denli iştah açıcı ve cazip ki, gözlerinizin içine baka baka o masaya oturup oburca önüme koyduğunuz her şeyi yemeden edemedim- ben Hansel’in kurban olmaya teşne alter-egosuyum! En ince ilmeğini bile takıntılı bir zarafet ve haklı bir kibirle ördüğünüz bu ağa vuran ışıkta, en çok Clark Ashton Smith ve H. P. Lovecraft gibi ustaların yankısını gördüğümü söyleme küstahlığında bulunacağım- bir başkası başka isimleri anımsar ve onlar da en az benim anımsadığım isimler kadar doğru olur, bilemem... Bir de, modern edebiyatın kurucusu Flaubert… Bu muhteşem yazarla benzeştiğiniz nokta, dilin bir araç olmaktan çıkıp biçimin baş döndürücü işçiliğinde amaç haline geldiği nokta. Kelimelere duyduğunuz takıntınız, cümleleriniz de anlam kadar müziğe de dikkat etmeniz –öyküyü yeni okuyacak olan şanslılara, okuduktan sonra bir de gözlerini kapatıp kendilerini cümlelerin müziğine vererek bir başkasına okutmalarını tavsiye ederim-, her cümlede okuyana kelime işçiliğinin titiz ve neredeyse hastalıklı düzenini hissettiren biçim saplantınız…

Harikasınız!
Miadını doldurdukları düşünülen kelimelerin tozlarını silkeleyip geçmişteki parıltılarını şimdiye taşımanızı da çok sevdim bu arada- ağzım burnum toz içinde kaldı, ama değdi doğrusu…
Kapkara bir pencere açıldı şimdi önümde. İşte, tam şu anda, ben o pencerenin kenarında öne arkaya sallanıp duruyorum. Lâkin düşmemeye kararlıyım- başım bana yaşattığınız o çokça müstehcen yazınsal hazdan ziyadesiyle dönse de…
Teşekkürler!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri