Kalın zincirlere bileğini doladı ve bir kez daha asıldı kalan bütün gücüyle. Boyun damarları iyice şişti, tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Homurdandı ve bir daha denedi ama bilek kalınlığındaki zincirler esnemedi bile. Saatlerdir gördüğü işkence gücünün büyük bölümünü alıp götürmüştü zaten. Gerçi zinde olsa da, o inanılmaz gücüne rağmen bu kalınlıktaki zincirler karşısında çaresiz kalacağını biliyordu. Buna rağmen tekrar, tekrar denedi. İşkencecileri az önce yanından ayrılmışlar, ateşin başında ellerinde şarap testileriyle gürültülü bir biçimde tartışıyorlardı.
Aslında bu adam işin tüm eğlencesini kaçırmıştı. Vücudunun hemen heryerinde onlarca derin yarık açmış olmalarına rağmen henüz bir acı belirtisi görememişlerdi. Bu onları çılgına çevirmiş ve akıllarına gelen her türlü yöntemi denemişlerdi zincirlerle bağlı devin üzerinde. Ağacın hemen dibinde, yerde oturur vaziyette olan adam iki metrenin çok üzerinde olmalıydı. Sabahki saldırı sırasında esir almışlardı candüşmanlarından. Altı güçlü adam ancak hareketsiz hale getirebilmişlerdi onu, sırtından ok yemiş olduğu halde. Ve daha sonra da beraberlerinde getirdikleri esirlerle eğlenmeye başlamışlardı. İkisi kadın tam sekiz esir saatler önce haykıra haykıra canvermişti ellerinde. Bir an önce ölmek için yalvarmıştı hepsi ama bu adam diğerlerine benzemiyordu. Sırtına saplı oku çekip çıkardıklarında bile hafifçe homurdanmıştı sadece. Daha sonra onu ilk bağırtacak olan için iddiaya bile girmişlerdi ama olmamıştı bekledikleri. Adam acıyı hissetmiyor gibiydi. Son olarak bir gözünü oymuşlardı kor haline getirdikleri bir bıçakla ama sonuç değişmemişti. Adam dişlerini sıkmakla yetinmişti. Cinsel organını kesmeyi teklif etmişti bir diğeri kahkaha atarak. Ama devin üzerindeki örtüyü sıyırdıklarında gördükleri manzara karşısında önce şaşkınlık geçirmişler sonra da makaraları koyvermişlerdi hep birlikte. Adam hadım edilmişti zaten... Şimdi de ateşin başında bundan sonra ne yapacaklarını tartışmaya başlamışlardı.
Sakallarından şarap ve yağ damlayan domuz suratlı askerlerden biri kafasını çevirdi ve devin zincirlere asıldığını farketti. Gözlerini nefretle kıstı. Az önce kafasına diktiği şarap testisiyle birlikte dev’e doğru yöneldi. Birkaç adımda adamın yanına varmıştı ve bütün hırsıyla elindeki testiyi devin kafasına fırlattı. Testi devin kafasında büyük bir gürültüyle parçalandı. Ve devin öküz büyüklüğündeki başı baygın bir vaziyette önüne düştü.
Karşılarına dikilmiş otuz kadar tepeden tırnağa silahlanmış, at üstündeki kadın savaşçıları gördüğünde gülümsedi Vargas.
-Oirpata’lar* dedi boğuk bir sesle. Eliyle kılıcının kabzasını kavradı gayriihtiyari bir hareketle.
-Diğerleri de yakınlarda olmalılar !!!
Gemilerle gelmişlerdi. Üç gemi ve 654 azılı korsan. Hırsızlar, katiller, paralı askerler, gözü dönmüş caniler hepsi bir amaç uğruna doluşmuşlardı gemilere. Ganimet, efsanevi Amazon hazineleri... Altı haftadır gemideydiler, altı uğursuz hafta. Birkaç küçük fırtına atlatmışlardı önemli olmayan. Sekiz adamı gemide hemen her gece çıkan kavgalarda yitirmişlerdi. Kaptan Gothan’ın astırdığı üç hırsızı da sayarsak sadece onbir kişi eksilmişlerdi yola çıktıklarından beri. Karaya çıkmak bu azılı haydutlar için hayallerine kavuşmanın ilk adımıydı. Kıyıya yakın bir koya demirlediklerinde birkaç filikadan oluşan bir keşif ekibi göndermişler ve kıyının güvenliğini denetlemişlerdi. Günbatımından sonra da saatlerce ellerindeki kılıç ve baltaları bileyleyerek şarkı söylemişler ve şarap içmişlerdi. Geceyarısına doğru, gündoğumundan sonra çıkacakları yolculukta elde edecekleri ganimetleri ve Amazon kadınlarının çıldırtan güzelliklerini düşleyerek sızıp kalmışlardı.
Sabahın ilk ışıkları ile birlikte yola koyulmuşlardı, gemilerde birkaç nöbetçi bırakarak. Bütün gün yürümüşlerdi ormanlık arazide. Bir yandan izlendiklerini hissediyorlardı ama buna dair hiçbir iz, işaret göremiyorlardı. Şimdi ormanlık arazinin birkaç yüz metre de olsa durakladığı bir düzlüğe gelmişlerdi. Az ileride orman yine bıraktığı yerden devam ediyor gibiydi. Ancak artık ormanın diğer kıyısı ile aralarında düşmanları vardı...
-Thermodan** dedi kaptan Gothan, yakınlarda olmalı!!! Zolkar’lı paralı bir askerdi. Sayısız savaş görmüştü ve sonunda kendi ordusunu kurmuştu işte. Kırlaşmaya yüztutmuş uzun saçları ve neredeyse göbeğine kadar uzanan haşmetli sakallarıyla ürkütücü bir adamdı. En acımasız katillerin bile onu gördüğünde dizlerinin bağı çözülürdü.
-Yakınımda ol Valud dedi hemen arkasında bulunan yüzü ve vücudunun bir kısmı dövmelerle kaplı dev yapılı adama. Valud ses çıkarmadan iki adım ilerledi. Konuşmayı sevmeyen bir adamdı. 6 hafta boyunca gemideki hiçkimse onun sesini bile duyamamıştı. Gemideki herkes ondan kaptan Gothan’dan korktuklarından daha fazla korkuyordu. Çıkan son kavgada kavgacıların arasına dalmış ve her ikisininde de birer eliyle enselerinden tutarak boyunlarını kırmıştı. Ve bunu yaparken yüzündeki soğuk ifade bir an bile onu terketmemişti.
O sırada at üstündeki savaşçılardan biri atını hızla sürmeye başladı üstlerine doğru. Mırıldanmalar ve hafif gülüşler duyuldu mürettebattan. Sonra savaşçı düzlüğün ortasına geldiğinde birden atını durdurdu ve aşağıya atladı. Elindeki uzun mızrağı yere sapladı ve kollarını elleri gökyüzüne bakacak şekilde onlara doğru uzattı. Yüzündeki gülümseme oldukları yerden bile seçilebiliyordu. Açık bir davet olduğu anlaşılan bu çağrıdan sonra Vargas gözlerini devirerek kaptan Gothan’a baktı.
-Kaptan dedi sırıtarak. Kaptan gothan başıyla git işareti yaptı hafifçe. Vargas istediği yanıtı almıştı. Bir eliyle açıkça görünecek şekilde cinsel organını kavradıktan sonra öbür eliyle de kılıcını kınından çıkardı.
-Erkeğin geliyor fahişe diye haykırdı. Bunun tadını unutamayacaksın... Kalabalık uğultulu bir şekilde uğurladı Vargas’ı. Bir an önce sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Sabırsızlanmaya başlamışlardı anlaşılan.
Çarpışma kısa sürmüştü. Önce Vargas hamle yapmış, ıskaladığında da kadın savaşçının karşı konulamaz hamlesi ile karşılaşmıştı. Öyle hızlı olmuştu ki herşey, kadının elindeki bigennis denilen çift ağızlı balta az önce Vargas’ın eliyle tuttuğu bölgeye bütün hızıyla inmişti bir anda. Boğuk bir inilti duyuldu Vargas’ın dudaklarından, ağzından kan boşaldı sonra ve yere yığıldı. Kalabalık önce dalgalandı. İlk şaşkınlıkları geçtikten sonra ağızlarından köpükler saçarak ileriye atıldılar. Kaptan Gothan’ın işaretini bile beklememişlerdi. Arkadaşlarının ölümü onları çılgına çevirmişti. Kadın savaşçılar yerlerinden bile kımıldamamışlardı. Sadece içlerinden biri :
-Kajol diye seslendi Vargas’ı öldüren savaşçıya. O da bu çağrıdan az sonra atına atladığı gibi arkadaşlarının yanına dönmüş ve sırasına geçmişti. Bu kaptan Gothan’ın hiç hoşuna gitmemişti. Bu işte bir gariplik vardı. 600’den fazla askeri vardı ve karşılarında sadece 30 kadar kadın duruyordu. Birşeylerin ters gittiğini hissediyordu.
-Durun diye bağırdı bütün gücüyle savaşçılara doğru koşan adamlarına. O sırada yanlardan bir ok yağmuru başladı. Hemen heryerden geliyordu ve okların çıkardığı ıslık sesi insanın kanını donduracak cinstendi. İlk dalga neredeyse 80 adamını yere indirdi ve toparlanmaya bile fırsat bulamadan ikinci ve üçüncü ok yağmuru birbirini izledi. Adamları oklardan sakınmak için kalkanlarıyla kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Hatta ölen arkadaşlarını bile siper edenler olmuştu aralarında. Ok yağmuru 20 dakika kadar devam etti ve bittiğinde atlı kadın savaşçıların vahşi saldırısı başladı. Katliam gibiydi. Neredeyse yarıya yakını yaralanmıştı. Sağlam olanlar ölünceye kadar savaştılar ama bu pek de uzun sürmemişti. Ormandan gelen atlılar bin kişiden fazla olmalıydı. Her yer onlarla kaynıyordu. Çığlıklar ve feryatlar birbirine karışmıştı. Yaralılarsa atların ayakları altında ezilmişlerdi. Esir almıyorlardı. Gothan ilk ok yağmurundan sonra geri çekilmelerini haykırmıştı ama pek azı yanına kadar ulaşabilmişti askerlerinden. Geldikleri yöne doğru hızla kaçmaya çalışmışlardı ama Amazonlar bunun için de hazırlıklıydı. Yüzden fazla kadın savaşçı yollarını kesmiş onları bekliyordu...
*(Amazonlar)
**(Amazonların en büyük şehri)
Sabahın ilk ışıklarına kadar, hiç mola vermeden tüm gece boyunca yürümüşlerdi yanlarındaki cehennem zebanileriyle birlikte. Katliamdan sadece 11 kişi kurtulabilmişti ve bunların bir kısmı da yaralıydı. Aslında pek kurtulmuş sayılmazlardı. Savaş alanından kaçmak üzereyken birden etrafları sarılmıştı yüzlerce kadın savaşçı tarafından. Savaşın en kanlı safhası burada yaşanmıştı. Teslim olmakla ölmek arasında bir fark olmadığını az önce görmüş olan 56 adam ölümüne dövüşmüşlerdi.
Amazonların uzun kargılarından kaçıyor, vuruyor, parçalıyor, kendilerini bu cehennemden çıkaracak bir delik arıyorlardı. İlk anda çemberi biraz olsun genişletebilmişlerdi ama Amazonların ardı arkası kesilmiyordu. Ölen savaşçıların yerini hemen başkaları alıyordu ve saldırmaya devam ediyorlardı. Oysa kendilerinin sayısı hızla azalmaktaydı
En önde Valud vardı ve çıldırmış gibiydi. Elindeki uzun ve enli kılıcı bir orak gibi kullanıyor, her savuruşunda bir iki kişiyi yere seriyordu. Ortalık adeta bir kan gölüne dönmüştü. Ve kan gölünün ortasında Valud, ayakta, elinde ölüm kusan kılıcıyla dehşet saçmaya devam ediyordu. Amazonların vahşi çığlıkları onun yanına yaklaştıklarında canhıraş bir feryada dönüşüyordu. Şimdiden çevresinde cesetlerden oluşan minik bir yığın yapmayı başarmıştı.
Üzerine atını süren bir Amazon savaşçısını atıyla birlikte yere devirdiğinde parmağıyla Valud’u işaret etti Liyunda. O ve onun yanındaki birkaç savaşçıyı daha işaret etmişti. Kajol bunun üzerine onların sağ yakalanmaları işaretini verdi sadık savaşçılarına. Üzerine ağ atılarak ancak hareketsiz hale getirilebilen Valud düştüğünde direnişin ilk kırılma belirtileri de kendini göstermeye başladı. Askerler birer birer düştüler ve özenle seçilen 11 adam dışında kalanlar vahşice öldürüldüler. Sağ bırakılanlar elleri ve ayaklarından zincirlendiler. Bir kez bile mola vermeden yürütüldüler gece boyunca. Birbirleri ile konuşmalarına izin verilmemişti ama hepsi anlamıştı neden sağ bırakıldıklarını. Damızlık olarak seçilmişlerdi
Onları Thermedon’da coşkulu bir kalabalık karşılamıştı. Burası Amazonların başşehriydi ve yaklaşık 3000 kişi yaşıyordu burada. Bir tepenin yamacına kurulmuştu ve neredeyse binaların tümü taştan yapılmıştı. Şehir girişinden itibaren yol boyunca kırbaç altında taş taşıyan erkek esirler gördüler. Binaları bu esirlere yaptırıyor olmalıydılar. Amazonlar savaşmak ve avlanmak dışında bir işle ilgilenmezlerdi. Bu işler esirlerin yapması gereken işlerdi. Şehirde savaşçılar, savaşamayacak kadar yaşlı olanlar, kız çocukları-erkek çocuklar doğar doğmaz öldürülürlerdi- ve erkek esirler vardı sadece. Şehirde erkek olup da hayatta olmanın tek yolu esir olmaktı. Tabi bunun da bir bedeli vardı ve bu bedelin ne olduğunu kısa süre sonra öğreneceklerdi...
Alaycı gözlerle kendilerini süzen küçük kız çocukları görmüşlerdi yol boyunca. Erkeklerin acınası bir zavallı olduğuna inandırılırlardı küçük yaşlardan beri. Meraklı gözlerle izlemeyi sürdürdüler onları. Bir evin kapısının önünden geçerken elinde bulunan baltayı bilemekte olan yaşlı bir Amazon gördüler. İhtiyar, elindeki baltayı göstererek gülümsedi dişsiz ağzıyla. Sonra anlaşılmaz sözlerle bir şeyler geveledi ve iğrenç bir kahkaha attı. Sesi leş üzerinde dolanan aç akbabalarınki gibi çıkmıştı. Ürperdiler…
Kaptan Gothan nefretle gözlerini kıstı ve okkalı bir küfür savurdu ihtiyar cadıya. O anda sırtında derin bir acı duydu. Muhafızlardan biri mızrağının ters tarafıyla kürek kemiklerine bir darbe vurmuştu. Sendeledi ama düşmedi. Homurdanarak kendisine vuran at üzerindeki Amazona doğru baktı ve sonra yürümeyi sürdürdü. Valud sadece olanları izlemekle yetinmişti. Elinden bir şeyin gelmeyeceğini biliyordu. Hayatı boyunca pek çaresiz duruma düşmemişti. Bu kadar aşağılandığını da hatırlamıyordu hiç. Kadınlar tarafından esir alınmıştı. Valimar dağlarının kuzeyindeki ilkel kabilelerden geliyordu ve kabilesinde kadınlar sadece üremeye yararlardı. Kader tuhaf bir oyun oynuyordu galiba kendisine. Acı acı güldü…
Liyunda üzerindeki savaş kıyafetlerini çıkararak yatağın üzerine fırlattı. Zorlu bir gün geçirmişlerdi. Batıdan gelen istilacılardan dolayı zaten diken üstündeydiler. Bu sefer gözcülerinin erken haber vermesi sayesinde ucuz atlatmışlardı. Gerçi bu kadar zayıf bir kuvvet beklemiyordu. Bu yüzden de tüm kuvvetlerini toplamıştı ama konukları onları fazla uğraştıracak büyüklükte değildi. Yine de yüzlerce kayıp vermişlerdi ve bu biraz canını sıkmıştı doğrusu. Bunlar farklı bir kabileden olmalıydılar. Düzensiz birliklerle savaşmaktan çok çekinmiyordu. Onlar kolaylıkla alt edilebilirdi. Asıl sorun yunanlılardı. Onlar hem düzenli birliklere sahiptiler hem de sayıca kendilerinden çok daha fazlaydılar. Üstelik savaş tecrübeleri de yabana atılmayacak düzeydeydi. Onlarla birkaç defa savaşmıştı ve ne ile karşı karşıya olduğunu iyi biliyordu.
Annesi, kraliçeleri Zimenya birkaç hafta önce bir av sırasında uçuruma yuvarlanmıştı. Ve yeni kraliçe de o olacaktı henüz 17 yaşında olmasına rağmen. Aslında küçüklüğünden beri bu zorlu koşullarda yetiştiğinden daha olgun gösteriyordu. Silah kullanmayı zaten çok küçük yaşlardan beri biliyor ve yaklaşık 2 yıldır da seçkin askerlerden oluşan muhafız birliklerini komuta ediyordu. Annesi öldükten sonra birliklerin komutasını en yakın arkadaşı Kajol’a devretmişti ve kendisi de hükümdarlığın başına geçmeye hazırlanıyordu. Tabi bunun için eksik kalan bir şeyi tamamlaması lazımdı.
Kraliçenin tahta geçebilmesi için bakire olmaması gerekiyordu ve Liyunda dünkü savaşta ona yardımcı olacak birini seçmişti…
Kapının ardından gelen seslerle irkilerek uyandı. Nerede olduğunu hatırlaması için fazla beklemesi gerekmedi. İşte yine zincirlenmişti, tam 8 yıl önceki gibi. Daha çocuk yaşlardayken kabilesi, vahşi Tuareth’lerin saldırısına uğramıştı bir gece yarısı. 10 yaşının üzerindeki hiçbir erkeği sağ bırakmamışlardı. Ve bundan babası ve kardeşleri de kurtulamamıştı. Onun kollarının koparılışını izlemişti gözlerinin önünde. Kaskatı kesilmişti ve o gün; babasının uluyarak çırpınışını ağlayarak izlediği gün yemin etmişti bir daha hiç ağlamayacağına. Onu severdi hatta tapardı ama o iri adamın çocuklar gibi ağladığını görmek tiksindirici gelmişti. Bir erkek, erkek gibi ölmeliydi…
Diğer çocuklar ve hayatta kalan kadınlarla birlikte köle pazarında satılmak üzere götürülmüşlerdi. O gün annesini gördüğü son gün olmuştu. Kendisini satın alan şişman Arap tacirin ardından donuk bakışlarla yürüdüğünü izlemişti. Zavallı kadın aklını yitirmiş olmalıydı. O günden sonra annesini ve kardeşlerini görmüştü rüyasında birkaç kez. Daha sonraları rüya da görmez olmuştu ve şimdi gariptir, yüzlerini bile doğru dürüst hatırlayamıyordu.
Onu ise diğer çocuklarla birlikte taşocaklarına göndermişlerdi. 7 yaşındaki bir çocuk kölelere su taşımak dışında bir işe yaramazdı elbette. Eli balyoz tutuncaya kadar uzun yıllar bunu yapmıştı. Yeterince irileştiğinde onun da eline bir balyoz vererek ocaklarda çalıştırmaya başlamışlardı. Ama Valud diğerlerine benzemiyordu. Babasının genetik mirasını taşıyordu. Yetişkin bir erkek olduğunda inanılmaz bir iriliğe de kavuşmuştu. İki metrenin üzerinde boyu ve yüz elli kilo ağırlığıyla o bir dev’di artık. Çalışmak, rahatlatıyordu sanki onu. Eline balyozu aldığında molalarda bile durmuyordu. Defalarca balyozunu parçaladığından onun için özel bir balyoz bile yaptırmışlardı. Damarda onları uzun süre uğraştıracağını düşündükleri iri kayaları onun için ayırırlardı. Hatta muhafızlar iddiaya bile tutuşurlardı kayayı ne kadar sürede parçalayacağına dair. Balyozuna “Odin” ismini vermişti. Savaş tanrısı…
Konuşmayı pek sevmezdi bu yüzden de diğerlerinden uzakta tek başına oturur, yemeğini yer ve uyurdu. Aslında diğer köleler de bundan şikâyetçi değillerdi. Balyozuna dokunmak isteyen bir köleye ne yaptığı görmüşlerdi. Adamın üzerine yürüdüğünde kendini korumak için ona yumruk sallayan zavallı kölenin yumruğunu tek eliyle kavramış ve tüm parmaklarını un ufak oluncaya kadar ezmişti. O yüzden ne kadar uzak durursa kendilerinden o kadar iyi diye düşünüyorlardı.
Aslında Valud itaatkâr bir köleydi. Kendisinden istenilen şeyi tereddütsüz yapardı. Bunun karşılığında ise her öğün fazlasıyla yemek alırdı muhafızlardan. Onunla iyi geçinmek muhafızlar için de önemliydi. Ondan çekinirlerdi. Kızdığını-o olay hariç- görmemişlerdi ama kızdığında o zincirlerin dev yapılı adamı durdurmak için yetmeyeceğini biliyorlardı. Yine de endişelenmek yersizdi. Adam kimseyle konuşmuyor, sessizce işini yapıyor, kayaları parçalamaya devam ediyordu. Ama Valud’un uzun süren sessizliğinin bir gün, hiç ummadıkları bir anda bozulacağını bilemezlerdi…
Kaçmak için uygun anın geldiğini düşünen Valud bir gece arkasında çok sevdiği balyozu Odin ve 3 muhafız leşi bırakarak uzaklaştı ocaktan. Ocakta onu takip etmeye kalkacak gönüllü muhafız bulamadılar. Odin’i, onu bağlı tutan zincirleri ve ona engel olmaya kalkan muhafızların kafalarını parçalamak için kullanmıştı. Muhafızlar onu bulduğunda otuz kiloluk kütlenin üzerinde hala kanlı et parçaları sarkıyordu. Bu bile takip için hevesli birkaç muhafızın tüm hevesinin kaçmasına sebep olmuştu…
Kaptan Gothan ile karşılaşması ise ocaklardan kaçmasından birkaç hafta sonra gerçekleşmişti. Demir attıkları her limanda körkütük sarhoş olmayı alışkanlık haline getirmiş olan kaptan bu kez oldukça zor durumdaydı. Mürettebatından hiç kimsenin yanında olmamasının yanında ayakta duramayacak kadar da sarhoştu ve çevresinde de hırsız ve yankesicilerden oluşan bir kalabalık vardı. Kaptan kılıcını çekmiş ve sırtını duvara dayamıştı. Elindeki kılıcı savuruyor ve yanına yaklaşmamaları için de tehditler savuruyordu. Hırsızlar ise onu gülerek izliyorlar ve her saniye çemberi biraz daha daraltıyorlardı. Değil onlara zarar vermek az sonra kendiliğinden yere yuvarlanıp sızacağından şüpheleri yoktu. Aslında hemen üzerine atlayıp istediklerini almamaları için bir sebep göremiyorlardı. Fakat biraz eğlenmek istemişlerdi ihtiyar korsanla.
Olanları bir süre uzaktan izlemiş olan Valud buna daha fazla kayıtsız kalamadı. Aslında onu ilgilendirmeyen bir şeydi ve normalde karışmaması gerekirdi ama içinden bir ses ihtiyara yardım etmesi gerektiğini söylüyordu. Ve Valud daima içgüdülerine güvenirdi. Önündeki iki serseriyi iterek çemberin ortasına daldı birden. Sonra da “bırakın onu” diye gürledi. Bir an için şaşıran topluluk harekete geçmekte gecikmedi. Elindeki koca bir demir çubuk olan adam Valud’un kafasına nişan aldığı çubuğu savurdu aniden. Valud bir adım geri çekilerek bu saldırıyı ustaca savuşturdu. Sonra da koca pençeleriyle adamı kavrayıp başının üzerine bir oyuncakmışçasına kaldırdı. Kenarda üzerine atılmaya hazırlanan serserilerin üzerine fırlatıldığında adam korkudan bayılmıştı bile. Serseriler üzerlerine fırlatılan arkadaşları yüzünden yere yuvarlanırlarken bir başkası elindeki koca kalası arkadan yaklaşarak olanca gücüyle Valud’un sırtına indirdi. Parçalanan kalasın çatırtısı duyuldu ve sonra sessizlik kapladı her yanı. Herkes olduğu yerde dondu kaldı bir an. Valud sendelememişti bile. Arkadan yaklaşan adamı fark etmemiş ve bu ölümcül darbeyi almıştı ama o sadece kalası kullanan serseriye ifadesizce baktı. Kalası kullanan adam bir iki saniye süren şaşkınlığından sonra hemen arkasına bile bakmadan topukları yağlamıştı. Az önce yere yuvarlanan adamlar da dehşetle birbirlerine baktıktan sonra arkadaşlarının izlediği yolu seçmekte gecikmediler…
O gün, Kaptan Gothan ile tanıştıkları ve onun hayatını kurtardığı gün kesişmişti ikisinin yolu. O günden sonra en güvendiği ve yanından ayırmadığı dostu olmuştu Valud, Kaptan Gothan için. Birlikte onlarca gemiyi yağmalamış, yüzlerce kez savaşmışlardı. Ve sonunda kaptanın hep hayalini kurduğu minik orduyu kurmayı başarmışlardı. Hiç kaybetmemişlerdi ta ki dünkü zebanilerle karşılaşıncaya kadar. Ve şimdi burada ayrı hücrelerde başlarına gelecekleri bekliyorlardı.
Kapının ardındaki sesler iyice yaklaştı. Anahtarların metal kilit içinde döndüğünü duydu Valud. Sonra ağır ağır açıldı demir kapı...