| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
safir 19.07.2008, 23:30 |
|
|
“Rüyalar, ardı arkası kesilmeyen kabuslar. Yeter artık!”
Nil, yorganını savurarak yatağından kalktı. Sessiz, karanlık bir ev. Annesi ve babası yatmıştı demek. Saat gece yarısını geçmiş olmalı. Yaşamın monotonluğu, karışık kafasında bile bu düşünceleri sıralatıveriyordu işte.
Derin bir nefes alıp verdi. Kalbi hala deli gibi atıyor, elleri titriyordu. Hissettiği korku ikinci bir deri olmuş, bedenini sarıp sarmalamıştı. Bu seferki rüyası, diğerlerinden daha sarsıcıydı. Daha gerçekçi ve daha korkutucuydu….
Işığı yakmadan salona geçip mutfağa yöneldi. Bahar gecesinde dolunay bütün heybetiyle en karanlık noktalara bile sızıyordu. Yine de gözünün önünden gitmeyi reddeden görüntüler, karanlıkta daha da vahşileşip onu lambayı yakmaya zorluyorlardı. Kulaklarında çınlayan sesler, gözlerini terk etmeyen görüntüler az olmalıydı k, ruhunu tarif edilemez bir sıkıntı hapsetmişti. Sanki her an kötü bir şeyler olacaktı. Aklının bir köşesinde sürekli rüyasındaki iskelet yüzlü kızın sözleri dönüyor, öleceksin, diyordu. “Öleceksin!”
“Bir kehanet gibi,” diye düşündü Nil. “Bundan iyi bir hikaye çıkabilir aslında. Kabuslar gören ve kabuslarını birebir yaşamaya başlayıp, ölümle burun buruna gelen bir kızın hikayesi. Ihm, hissettiklerimi biran önce yazmalıyım. Kabusların korkusunu ve o korkunun ateşini unutmadan… Gerçeklik olmuş olur. Ama hikaye çok klişe oldu. Daha yaratıcı olmalı. Of, bu kafayla da nasıl olacaksa?”
Mutfağın lambasını yakınca ayın ışığı silinip yol oldu. Ve ona şu anda dünyayı dar eden düşüncelerinin düşmanlığı hafifledi. Peki ya rüyaları? Karanlık düşüncelerine ilham olan kötü rüyaları… Onların da düşmanlığı bir gün geçer miydi? Yatağından fırlamadan, deliksiz, rahat uyuduğu zamanlar geri gelir miydi?
İç sesinin inceden inceye umutsuzca inlediğini duydu. Umut verecek bir şey yoktu ki. Geçen her gece kabusların içine biraz daha çekiliyordu. Evet, rüyaları… L Birbirine çok benzeyen kötü rüyaları. Önceleri seyrektiler ve giderek sıklaştılar. Neden? Belki de rüyalarının hakkında çok düşünüyordu. Aradığı, ona yazma coşkusunu yeniden verecek harikulade fikirlerin rüyalarında ona gelmesini beklediği için rüyalarını düşünüyordu. Nedense uyanıkken aklına gelenler, dünyada derin izler bırakacak eserine giden yolun ilk adımı olan ilk kitabı için yeterince muhteşem değillerdi. Belki de sebep, içinde giderek artan umutsuzluğuydu. Kendine olan kızgınlığıydı ve kendini, tembelliğini böyle cezalandırıyordu. Uyumayı tek geçen birine verilebilecek en büyük ceza. Yine de bu çok zalimce…
Nil alelacele, hazırladığı su ısıtıcısının düğmesine bastı. Cihazın sesi odanın sessizliğini bozarken bir rahatlama hissetti. Zihninin sesini susturmak istiyordu artık. Ya da en azından onu bastırmak.
Kahvesini hazırlarken içindeki sıkıntının git gide dayanılması zor bir hal almaya başladığını fark etti. Sanki bedeni ruhunu hapsetmiş dört duvardı. O duvarların ardında da kötü bir şeyler gerçekleşmek için doğru zamanı kolluyordu. Anlaşılan bu gece uzun ve bayağı sıkıcı bir gece olacaktı. Off, of!
Bardağını alıp mutfağın lambasını söndürdü. Söndürmesiyle donup kalması da bir oldu. Ayın ışığıyla yıkanan duvarda bir gölge hızla kayıp yok olmuştu. Nil tuttuğu nefesini bıraktı. Aklından ilk geçen şey “hırsız” kelimesiydi. Işığı yakınca hırsız paniklemiş ve kaçmaya çalışıyordu belki de. İhtiyatla pencereye doğru yürüdü. Cılız tül perdeyi yavaşça çekerek balkona ve geceye bir göz attı. Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu; boş bir balkon ve gerisinde dolunayın ışığında uyuyan birkaç ev. Uzaktan gelen köpek havlamaları ve onların bile sesini bastıran cırcır böceklerinin tiz sesi. . Balkona çabucak bir göz daha attı. Tam olarak olmasa da bir parça rahatlamıştı. Kimseler yoktu. Gördüğü gölge de gece kuşlarından birinin gölgesi olmalıydı. İnsanlardaki hırsız korkusu işte böyle bir şeydi.
Mutfağı yarılamıştı ki adımları yavaşladı, sonunda da durdu. Etrafı koyu bir karanlık sarmıştı sanki. Kahvesini masanın üzerine bıraktı ve pencereye yaklaştı. Her şey aynı gibiydi. Ay gökyüzünde cömertçe parlıyordu. Ama Nil bir karanlığın çöktüğüne yemin edebilirdi. Bulutta yoktu ki ayın önüne bulut geçti, desin. Merakıyla şaşkınlığı birbirine karışmıştı. Gitgide paranoyak mı oluyordu, ne?
Küçük bir mücadeleden sonra balkonun kapısını açtı. Serin hava tenini okşayıp geçti. Balkonun soğuk demirlerine yaslanarak etrafı seyretti. Uyuyan evler, sessiz boş sokaklar. Sessiz mi? Evet! Cırcır böceklerinin sesi nerde? Köpek havlamaları da artık duyulmuyor. Endişe zihninin karmaşık labirentlerini hızla dolaştı. “Hadi ama!” diye söylendi kendi kendine. “Paranoyaklığın alemi yok, de mi?” Kendine itiraf edemese de o an sessizliği bozmak adına saçma sapan şarkılardan birini bile söylerdi. “Bu aklının sana oynadığı bir oyun. Rahatla! Hayvanların sabaha kadar cıyaklayacak halleri yok ya! Hem neyden, niye korkuyorsun ki?” Akşamın serin, temiz havasını içine çekerken gözleri sağ tarafındaki mezarlığa kaydı. Ağaçlar tarafından yutulmuş büyük bir mezarlıktı. Geceleri de büyük, kara bir delik gibi görünürdü. Şu anda o mezarlığın karanlığını yırtan parlak, beyaz bir ışık demeti görse ne yapardı acaba? İnatla mezarlığın karanlığına dikti gözlerini. Beyaz mermer taşlarını canlandırdı gözlerinin önünde. Her zamanki gibi mezarlık karanlığından ödün vermedi.
Masanın üzerindeki kahvesi aklına geldiğinde gözlerinin kapatıp derin bir nefes daha aldı. Baharın serin temiz havası gibi var mıydı dünyada? Sabaha kadar böyle kalabilirdi aslında. Tüm yaşamı boyunca insanların aradığı şey şu anda hissettiği bu huzur değil miydi? Her şeye rağmen hissedebildiği bu huzur. Fakat birden gözleri dehşet içinde açıldı. Huzur bir anda silinip gitmişti. Şimdi benliğini bilinmezliğin karanlık korkusu sarıyordu.
Hızla soluna döndü. Bir çift sarı göz üzerine kenetlenmiş öylece onu seyrediyordu. Nil içindeki sıkıntının sebebini artık bulmuştu. |
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
devam.. 30.09.2008, 16:17 |
|
|
Yutkunarak geriledi. Balkon demirinin üzerinde dikilen siyahlı kız, yüzüne şeytani bir gülümseme kondurdu. Sarı gözleri parladı ve çevik bir hareketle Nil’ in üzerine atladı. Avcı bu günkü avının çok kolay olduğunu düşünüyordu. Fakat kaderin bu iki kız için başka planları vardı.
* * * *
Aynı zamanda başka bir evde.
“58 yaşındaki Hamdi KARTAL, bu sabah evinde ölü olarak bulundu. Çevresinde “Medyumcu Baba” olarak bilinen KARTAL ’ın, kendi boğazını keserek intihar ettiği anlaşıldı. İntihar nedeni henüz bilinmiyor. Ancak KARTAL ’ı bulan eşi, KARTAL’ ın son günlerde garip davrandığını söyledi. Naaşı otopsi için Devlet Hastanesine kaldırılan KARTAL’ ın yakınları şokta.”
Neslihan Hanım, kumandayı aramakla o kadar meşguldü ki Hasan Bey’ in “kahretsin” diye haykıran bakışlarını göremedi. “Sıradanların televizyonunda kayıp medyum haberleri ve şimdi de Hamdi Bey’ in intihar haberi. Medyumlar tedirgin. Sıradanlar yakında “n’oluyor” demeye başlayacaklar. Anlaşılan fazla mesai yapacağız yine..”
“… değil mi?”
“Efendim?!!”
“Bu intihar falan değil diyorum.”
“Haa!” Hasan Bey gözlerini irileştirdi. “Değil mi?” Karısı niye böyle düşünmüştü ki? Acaba bir açık mı vermişlerdi?
“Ee, bari sen yapma Hasan!”
“Neyi yapmayayım, hayatım? Adam düpedüz kesmiş gırtlağını işte.”
“Saçmalık.” Nihayet bulduğu kumandayla televizyonu kapattı Neslihan Hanım. “Hamdi Bey gibi biri intihar …”
“Etmez mi?”
“Etmez tabii. Niye etsin ki?”
“Niye etmesin ki?”
“Of, Hasan. Kafa mı buluyorsun sen benle? Adama baksana. Yediği önünde yemediği ardında. Sıradanların arasında olduğu kadar Gizli Dünya’da bile namı var. Gücünün doruğunda. Daha ne diyim! Bir de psikolog olacaksın, benim kadar da mı düşünemiyorsun?”
“Bu tarz insanların intihar ettiği görülmemiş değil?”
“Bu adam etmezdi. Ya, adamın gözlerini hiç mi görmedin? Adamı öldürdüler ve intihar süsü verdiler. Olay budur?”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Karısı, Hasan Bey’ in meraklı gözlere sahip yuvarlak yüzüne gülümseyerek baktı. “Sen hiç sabah programlarını seyretmiyor musun?”
“Hiçbir güç bana o kadın programlarını seyrettiremez, hayatım. Da ne alaka?”
“Şöyle ki hayatım, bu Hamdi Bey var ya?”
“Evet.”
“Onun eski karısından bir kızı var. Şimdiki evliliğinden de bir kızı bir oğlu var.”
“Öyle mi?”
“Evet, bilmiyor muydun?”
“Yok, bilmem gerektiğini düşünmemiştim.”
“İyi, şimdi biliyorsun. İşte bu yeni karısı önceki evliliğinden olan kızını istemiyor. Onu her şeyden men etmek istiyor.”
“Ne yani, ikinci karısı mı öldürdü, diyorsun?
“Orasını henüz bilmiyorum. Vasiyetin yazılıp yazılmadığına bakar iş. Vasiyet yazıldıysa karısı…”
“Yazılmadıysa kızı. Pes yani o kadın programlarından bunu mu öğreniyorsun? Aile içi entrika nasıl çevrilir? Korkayım mı?”
“Sana da bir şey demeye gelmiyor yani!”
Neslihan Hanım, önündeki meyve tabaklarını toplayıp odadan çıkarken Hasan Bey rahatlamış bir halde pencereden geceye baktı. Hafiye gibi karım var maşallah, diyordu. Karısı haklıydı çünkü. Hamdi KARTAL gerçekten öldürülmüştü. Ama suça intihar süsü vermek katilin planına dahil değildi. Bu sıradanları, yani Gizli Dünya’ yı bilmeyen insanları, kandırmak için Temizlikçilerin uydurdukları bir haberdi. Ve iyi bir Temizlikçi, Gizli Dünya’ yı bilen bir sıradanı bile kandırmayı başarabilmeliydi. Ama son zamanlarda artan suç oranları işlerini güçleştirmeye başlamıştı. Açık verme olasılıkları artıyordu. Gülümsedi. “Şu kadın programları ve Temizlikçiler ortak çalışsalar harika olur. İntihar süsü verilmiş, ancak vasiyet meselesi yüzünden öldürülmüş zengin medyum haberi. Vay be!”
“Çiğdem?!!”
Neslihan Hanım’ ın sesiyle irkildi Hasan Bey. Şaşkın bakışları küçük kızının ağlamaklı yüzünü bulduğunda kaybolan insanları ya da intihar edenleri düşünmekten daha büyük sorumlulukları olduğunu hatırladı. O, sekiz yaşındaki korkmuş bir kız çocuğunun babasıydı.
“N’oldu bakayım benim tatlı cadıma?” diyerek kızını kucakladı. Küçük kız birkaç kez iç çekti.
“Oradaki davul ses çıkarıyor.”
“Aylin, bu konuyu konuşmuştuk ama!”
“Ses çıkarıyor işte. Tam tam, diye sesler çıkarıyor. Korkuyorum.”
“Hayatım, annenle burada saatlerdir oturuyoruz. Bir ses olsa duymaz mıyız?”
“Ben duyuyorum ama!”
“Gel hadi!” Neslihan Hanım elindeki bezi masanın üzerine bıraktı ve küçük kızının elinden tutarak oturma odasından çıkarttı.
Loş ışıkla aydınlatılmış büyük solana geçtiklerinde evin diğer odalarındaki sadelikten iz kalmamıştı. Tarihin büyüsüyle insan maharetinin birleştiği görkem, salonun her zerresine işlemişti. Alganay ailesinin, özellikle Hasan Bey’ in gurur kaynağı olan salonun yerdeki kiliminden sallanan avizesine kadar her şeyi antikaydı. Sıra sıra dizilmiş kapılar arasındaki birbirinden değerli dolaplarda, irili ufaklı onlarca değerli antika insanlığın gerçek geçmişinin anlatırdı.
Uzun geniş salonun sağ tarafındaki sondan ikinci kapı Aylin’ in odasına açılıyordu. Birçok garip nesneyi geçip, buraya gelmeye korkmayan kızının, basit bir şaman davulundan korkması Neslihan Hanım için hem can sıkıcı hem de anlaması zor bir durumdu. Böyle devam ederse ya eşinin kendisine küsmesini göze alarak davulun ortadan kaybolmasını sağlayacak ya da kızının korkularıyla yüzleşecek yaşa gelmesini bekleyecekti. Sonuncusuna sabrı yeter miydi, bilmiyordu. Artık neredeyse her gece kızıyla “tam tam” muhabbeti yapmak zorunda kalıyordu. Ailesinin huzuru mu önemliydi yoksa eski bir şaman davulu mu?
Davulun tam karşısında durdular. Yüzlerce yıl yaşında olan bu davul Hasan Bey’ in ailesinden miras kalan antikalardan sadece biriydi. Yapıldığı zamanı saymazsak üzerinde çöp adam tarzı resimlerin çizilmiş olduğu, geyik derisinden yapılmış basit bir davuldu. Bir süre davulu seyrettiler. Neslihan Hanım, bir şey duyuyor musun, diye sordu. Aylin “hayır” anlamında salladı başını. “Ama duydum. Sen varsın diye çalmıyor.”
Derin bir nefes aldı küçük kızın annesi. Kızının gözlerindeki korkuyu görünce bir nefes daha aldı. “Pekâlâ. Bir gece daha. Yarın ben icabına bakarım o hınzır davulun. Tamam mı?”
Aylin gülümseyerek “tamam” dedi. Davula kaçamak bir bakış fırlattıktan sonra yatağına koştu. Kafasını yastığa koyduğunda, bir gece daha, diye düşündü. “Bir gece daha. Sonra o sesleri bir daha asla duymayacağım.” |
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
Devam... 02.10.2008, 16:46 |
|
|
Duvarla kızın arasında ezilen Nil’in ciğerlerindeki hava iniltiyle boşaldı. Kısa bir boğuşmanın ardından Nil pes etmişti. İnce beyaz parmaklar boğazını kerpeten gibi sıkıyordu. Boyu boyuna gücü gücüne denk görünen kızın gerçekten olağan üstü bir gücü vardı.
“Tamam.” Dedi siyahlı kız. “Rahat dur. Dur ki canını daha fazla yakmama izin verme.”
“Kimsin sen? Benden ne istiyorsun?” diye soludu Nil.
Kız dudağının kenarıyla gülümsedi. Çok gereksiz bir soru sormuştu sanki. Kızın soluk renkli dudakları kıpırdandı, fakat en ufak bir ses dahi çıkmadı. Bir anlık sessizlikten sonra Nil arkasındaki duvarın titrediğini hissetti. Sonra yüzeyi dalgalanmaya başladı. Sessiz katı beton yaşamın gücüyle titriyor, sarsılıyor ve şekle giriyordu. Nil çığlığını yutup dehşetle, halen boğazını tutmakta olan kıza baktı. Arkasındaki hengâmeye zıt kız sessiz, sakin ve soğuktu. Sadece gözleri vücudunun bütünlüğü bozuyordu. Altın sarı iri gözleri için için yanan iki kordu sanki. Bakanın ruhunu dağlayıp geçiyor, en mahrem yerlere erişip bedenini bir hiç ediyordu. Zihnini hafifletiyor, havalanıp özgürleştiriyordu. Hiçbir şeyi düşünmüyordun. Hiçbir şeyi umursamıyordun. Özgür oluyordun.
Şiddetle irkildi. Hava gibi hafif zihninde binlerce şimşek patladı. Her patlama ardında ince bir acı bırakıp yok oldu. Acı zihnini katılaştırdı ve düşmeye başladı. Zemine doğru hızla iniyordu. Duramıyordu. Düşüyordu. Çarpacaktı. HAYIRR!
Ciğerlerindeki havayı bırakarak açtı gözlerini. Sudan çıkmış balık gibi sersemlemişti. Rüyadaydı sanki. Şimdi ise zihni gerçek bilincine sımsıkı sarılmaya çalışıyordu. Gözlerini kırpıştırıyordu. Neler oluyordu?
Kafasını kaldırdığında altın gözlü kızı yeniden gördü. Sakince duruyor ve izliyordu. Ama bu kez şaşkınlığın belli belirsiz izleri yüzünden kayıp gidiyordu. Nil’ in hareket etmek isteyip de edemediğini anladığındaki şaşkınlığı ise kızınkiyle asla kıyaslanamazdı. Omzundan aşağısını onlarca beton el sıkıca kavramış, bedenini bir milim bile oynatmasına izin vermiyorlardı. Sağından solundan fırlamış irili ufaklı bir sürü kemikli el.
“Bu ne böyle?” diye feryat etti Nil. Görüyordu, ama aklı gördüğünü kabul etmek istemiyordu. Bir kahkaha ile bakışlarını tekrar kıza kaydırdı. Şaşkınlığın ve aşağılamanın okunduğu bir yüz vardı şimdi.
“Bir Sıradan mı? Böylesi bir güç bir Sıradan’ın bedeninde mi?”
“Ne?”
“Önemi yok.” Elini boynuna götürdü ve kolyesini çekip aldı. Yüzünde yine o şeytani gülümsemesi belirirken, kelimeler tek tek dudaklarından aktı. “Nasıl olsa artık bizim olacak.”
Kolye elinden bir karış kadar yükseldi. Sonra siyah yapraklar tek tek açılmaya başladı. Tüm yapraklar açıldığında, ortasında için için parlayan kırmızı bir incinin olduğu siyah bir papatya bütün albenisiyle kendini gösterdi.
“Bence bildiğin tüm duaları oku. Çünkü, kız altın gözlerini Nil’ in şoktan bembeyaz olmuş yüzüne dikti, öleceksin.” Bunu öylesi açık bir zevkle söylemişti ki Nil her şeyi unutup kızı yumruklamaktan başka bir şey düşünmemişti.
Kara papatya titredi. Ortasındaki kızıl incinin parlaklığı giderek artıyordu. Sonunda da kızıl parlak bir küre oldu. Küreden çatırdamalar duyuldu ve bir anda gecenin karanlığı kızıl şimşeklerle yırtıldı. Şimşekler hızla yol alıp, Nil’ in bedenini buldular.
Nil acı bir feryat koyuverdi. Acıdan ziyade içinden bir şeylerin koparılıp alındığını hissediyordu. Şimşeklerin her dokunuşunda biraz daha eksiliyordu. Sonra her şey bir anda durdu. Gözlerini açtığında kara papatya balkon zemininde cansız bir halde yatıyordu.
Peş peşe soluk alarak doğrulttu kafasını. Görüntüler hızla kayınca gözlerini sıkıca kapattı. Kâbus görüyorsa eğer uyanmak istiyordu. Uyanmalıydı. Bitkince açtı gözlerini. Hayır. O kâbusu yaşıyordu. |
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|