Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
Sayfaya git 1, 2, 3, 4  Sonraki
» ROMANLARINIZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Kalın zincirlere bileğini doladı ve bir kez daha asıldı kalan bütün gücüyle. Boyun damarları iyice şişti, tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Homurdandı ve bir daha denedi ama bilek kalınlığındaki zincirler esnemedi bile. Saatlerdir gördüğü işkence gücünün büyük bölümünü alıp götürmüştü zaten. Gerçi zinde olsa da, o inanılmaz gücüne rağmen bu kalınlıktaki zincirler karşısında çaresiz kalacağını biliyordu. Buna rağmen tekrar, tekrar denedi. İşkencecileri az önce yanından ayrılmışlar, ateşin başında ellerinde şarap testileriyle gürültülü bir biçimde tartışıyorlardı.
Aslında bu adam işin tüm eğlencesini kaçırmıştı. Vücudunun hemen heryerinde onlarca derin yarık açmış olmalarına rağmen henüz bir acı belirtisi görememişlerdi. Bu onları çılgına çevirmiş ve akıllarına gelen her türlü yöntemi denemişlerdi  zincirlerle bağlı devin üzerinde. Ağacın hemen dibinde, yerde oturur vaziyette olan adam iki metrenin çok üzerinde olmalıydı. Sabahki saldırı sırasında esir almışlardı candüşmanlarından. Altı güçlü adam ancak hareketsiz hale getirebilmişlerdi onu, sırtından ok yemiş olduğu halde. Ve daha sonra da beraberlerinde getirdikleri esirlerle eğlenmeye başlamışlardı. İkisi kadın tam sekiz esir saatler önce haykıra haykıra canvermişti ellerinde. Bir an önce ölmek için yalvarmıştı hepsi ama bu adam diğerlerine benzemiyordu. Sırtına saplı oku çekip çıkardıklarında bile hafifçe homurdanmıştı sadece. Daha sonra onu ilk bağırtacak olan için iddiaya bile girmişlerdi ama olmamıştı bekledikleri. Adam acıyı hissetmiyor gibiydi. Son olarak bir gözünü oymuşlardı kor haline getirdikleri bir bıçakla ama sonuç değişmemişti. Adam dişlerini sıkmakla yetinmişti. Cinsel organını kesmeyi teklif etmişti bir diğeri kahkaha atarak. Ama devin üzerindeki örtüyü sıyırdıklarında gördükleri manzara karşısında önce şaşkınlık geçirmişler sonra da makaraları koyvermişlerdi hep birlikte. Adam hadım edilmişti zaten... Şimdi de ateşin başında bundan sonra ne yapacaklarını tartışmaya başlamışlardı.


Sakallarından şarap ve yağ damlayan domuz suratlı askerlerden biri kafasını çevirdi ve devin zincirlere asıldığını farketti. Gözlerini nefretle kıstı. Az önce kafasına diktiği şarap testisiyle birlikte dev’e doğru yöneldi. Birkaç adımda adamın yanına varmıştı ve bütün hırsıyla elindeki testiyi devin kafasına fırlattı. Testi devin kafasında büyük bir gürültüyle parçalandı. Ve devin öküz büyüklüğündeki başı baygın bir vaziyette önüne düştü.




Karşılarına dikilmiş otuz kadar tepeden tırnağa silahlanmış, at üstündeki kadın savaşçıları gördüğünde gülümsedi Vargas.

-Oirpata’lar* dedi boğuk bir sesle. Eliyle kılıcının kabzasını kavradı gayriihtiyari bir hareketle.

-Diğerleri de yakınlarda olmalılar !!!

Gemilerle gelmişlerdi. Üç gemi ve 654 azılı korsan. Hırsızlar, katiller, paralı askerler, gözü dönmüş caniler hepsi bir amaç uğruna doluşmuşlardı gemilere. Ganimet, efsanevi Amazon hazineleri... Altı haftadır gemideydiler, altı uğursuz hafta. Birkaç küçük fırtına atlatmışlardı önemli olmayan. Sekiz adamı gemide hemen her gece çıkan kavgalarda  yitirmişlerdi. Kaptan Gothan’ın astırdığı üç hırsızı da sayarsak sadece onbir kişi eksilmişlerdi yola çıktıklarından beri. Karaya çıkmak bu azılı haydutlar için hayallerine kavuşmanın ilk adımıydı. Kıyıya yakın bir koya demirlediklerinde birkaç filikadan oluşan bir keşif ekibi göndermişler ve kıyının güvenliğini denetlemişlerdi. Günbatımından sonra da saatlerce ellerindeki kılıç ve baltaları bileyleyerek şarkı söylemişler ve şarap içmişlerdi. Geceyarısına  doğru, gündoğumundan sonra çıkacakları yolculukta elde edecekleri  ganimetleri ve Amazon kadınlarının çıldırtan güzelliklerini düşleyerek sızıp kalmışlardı.

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte yola koyulmuşlardı, gemilerde birkaç nöbetçi bırakarak. Bütün gün yürümüşlerdi ormanlık arazide. Bir yandan izlendiklerini hissediyorlardı ama  buna dair hiçbir iz, işaret göremiyorlardı. Şimdi ormanlık arazinin birkaç yüz metre de olsa durakladığı bir düzlüğe gelmişlerdi. Az ileride orman yine bıraktığı yerden devam ediyor gibiydi. Ancak artık ormanın diğer kıyısı ile aralarında düşmanları vardı...

-Thermodan** dedi kaptan Gothan, yakınlarda olmalı!!! Zolkar’lı paralı bir askerdi. Sayısız savaş görmüştü ve sonunda kendi ordusunu kurmuştu işte. Kırlaşmaya yüztutmuş uzun saçları ve neredeyse göbeğine kadar uzanan haşmetli sakallarıyla ürkütücü bir adamdı. En acımasız katillerin bile onu gördüğünde dizlerinin bağı çözülürdü.

-Yakınımda ol Valud dedi hemen arkasında bulunan  yüzü ve vücudunun bir kısmı dövmelerle kaplı dev yapılı adama. Valud ses çıkarmadan iki adım ilerledi. Konuşmayı sevmeyen bir adamdı. 6 hafta boyunca gemideki hiçkimse onun sesini bile duyamamıştı. Gemideki herkes ondan kaptan Gothan’dan korktuklarından daha fazla  korkuyordu. Çıkan son kavgada kavgacıların arasına dalmış ve her ikisininde de birer eliyle enselerinden tutarak  boyunlarını kırmıştı. Ve bunu yaparken yüzündeki soğuk ifade bir an bile onu terketmemişti.

O sırada at üstündeki savaşçılardan biri atını hızla sürmeye başladı üstlerine doğru. Mırıldanmalar ve hafif gülüşler duyuldu mürettebattan. Sonra savaşçı düzlüğün ortasına geldiğinde birden atını durdurdu ve aşağıya atladı. Elindeki uzun mızrağı yere sapladı ve kollarını elleri gökyüzüne bakacak şekilde onlara doğru uzattı. Yüzündeki gülümseme oldukları yerden bile seçilebiliyordu. Açık bir davet olduğu anlaşılan bu çağrıdan sonra Vargas gözlerini devirerek kaptan Gothan’a baktı.

-Kaptan  dedi sırıtarak. Kaptan gothan başıyla git işareti yaptı hafifçe. Vargas istediği yanıtı almıştı. Bir eliyle açıkça görünecek şekilde cinsel organını kavradıktan sonra öbür eliyle de kılıcını kınından çıkardı.

-Erkeğin geliyor fahişe diye haykırdı. Bunun tadını unutamayacaksın... Kalabalık  uğultulu bir şekilde uğurladı Vargas’ı. Bir an önce sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Sabırsızlanmaya başlamışlardı anlaşılan.

Çarpışma kısa sürmüştü. Önce Vargas hamle yapmış, ıskaladığında da kadın savaşçının karşı konulamaz hamlesi ile karşılaşmıştı. Öyle hızlı olmuştu ki herşey, kadının elindeki bigennis denilen çift ağızlı balta az önce Vargas’ın eliyle tuttuğu bölgeye bütün hızıyla inmişti bir anda.  Boğuk bir inilti duyuldu Vargas’ın dudaklarından, ağzından kan boşaldı sonra ve yere yığıldı. Kalabalık önce dalgalandı. İlk şaşkınlıkları geçtikten sonra ağızlarından köpükler saçarak ileriye atıldılar. Kaptan Gothan’ın işaretini bile beklememişlerdi. Arkadaşlarının ölümü onları çılgına çevirmişti. Kadın savaşçılar yerlerinden bile kımıldamamışlardı. Sadece içlerinden biri :

-Kajol diye seslendi  Vargas’ı öldüren savaşçıya. O da bu çağrıdan az sonra atına atladığı gibi arkadaşlarının yanına dönmüş ve sırasına geçmişti. Bu kaptan Gothan’ın hiç hoşuna gitmemişti. Bu işte bir gariplik vardı. 600’den fazla askeri vardı ve karşılarında sadece 30 kadar kadın duruyordu. Birşeylerin ters gittiğini hissediyordu.

-Durun diye bağırdı bütün gücüyle savaşçılara doğru koşan adamlarına. O sırada yanlardan bir ok yağmuru başladı. Hemen heryerden geliyordu ve okların çıkardığı ıslık sesi insanın kanını donduracak cinstendi. İlk dalga neredeyse 80 adamını yere indirdi ve toparlanmaya bile fırsat bulamadan ikinci ve üçüncü ok yağmuru birbirini izledi. Adamları oklardan sakınmak için kalkanlarıyla kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Hatta ölen arkadaşlarını bile siper edenler olmuştu aralarında. Ok yağmuru 20 dakika kadar devam etti ve bittiğinde atlı kadın savaşçıların vahşi saldırısı başladı. Katliam gibiydi. Neredeyse yarıya yakını yaralanmıştı. Sağlam olanlar ölünceye kadar savaştılar ama bu pek de uzun sürmemişti. Ormandan gelen atlılar bin kişiden fazla olmalıydı. Her yer onlarla kaynıyordu. Çığlıklar ve feryatlar birbirine karışmıştı. Yaralılarsa  atların ayakları altında ezilmişlerdi. Esir almıyorlardı.  Gothan ilk ok yağmurundan sonra geri çekilmelerini haykırmıştı ama pek azı yanına kadar ulaşabilmişti askerlerinden.  Geldikleri yöne doğru hızla kaçmaya çalışmışlardı ama Amazonlar bunun için de hazırlıklıydı. Yüzden fazla kadın savaşçı yollarını kesmiş onları bekliyordu...

*(Amazonlar)

**(Amazonların en büyük şehri)



Sabahın ilk ışıklarına kadar, hiç mola vermeden tüm gece boyunca yürümüşlerdi yanlarındaki cehennem zebanileriyle birlikte. Katliamdan sadece 11 kişi kurtulabilmişti ve bunların bir kısmı da yaralıydı. Aslında pek kurtulmuş sayılmazlardı. Savaş alanından kaçmak üzereyken birden etrafları sarılmıştı yüzlerce kadın savaşçı tarafından. Savaşın en kanlı safhası burada yaşanmıştı. Teslim olmakla ölmek arasında bir fark olmadığını az önce görmüş olan 56 adam ölümüne dövüşmüşlerdi.


     Amazonların uzun kargılarından kaçıyor, vuruyor, parçalıyor, kendilerini bu cehennemden çıkaracak bir delik arıyorlardı. İlk anda çemberi biraz olsun genişletebilmişlerdi ama Amazonların ardı arkası kesilmiyordu. Ölen savaşçıların yerini hemen başkaları alıyordu ve saldırmaya devam ediyorlardı. Oysa kendilerinin sayısı hızla azalmaktaydı


       En önde Valud vardı ve çıldırmış gibiydi. Elindeki uzun ve enli kılıcı bir orak gibi kullanıyor, her savuruşunda bir iki kişiyi yere seriyordu. Ortalık adeta bir kan gölüne dönmüştü. Ve kan gölünün ortasında Valud, ayakta, elinde ölüm kusan kılıcıyla dehşet saçmaya devam ediyordu. Amazonların vahşi çığlıkları onun yanına yaklaştıklarında canhıraş bir feryada dönüşüyordu. Şimdiden çevresinde cesetlerden oluşan minik bir yığın yapmayı başarmıştı.


         Üzerine atını süren bir Amazon savaşçısını atıyla birlikte yere devirdiğinde parmağıyla Valud’u işaret etti Liyunda. O ve onun yanındaki birkaç savaşçıyı daha işaret etmişti. Kajol bunun üzerine onların sağ yakalanmaları işaretini verdi sadık savaşçılarına. Üzerine ağ atılarak ancak hareketsiz hale getirilebilen Valud düştüğünde direnişin ilk kırılma belirtileri de kendini göstermeye başladı. Askerler birer birer düştüler ve özenle seçilen 11 adam dışında kalanlar vahşice öldürüldüler. Sağ bırakılanlar elleri ve ayaklarından zincirlendiler. Bir kez bile mola vermeden yürütüldüler gece boyunca. Birbirleri ile konuşmalarına izin verilmemişti ama hepsi anlamıştı neden sağ bırakıldıklarını. Damızlık olarak seçilmişlerdi


Onları Thermedon’da coşkulu bir kalabalık karşılamıştı. Burası Amazonların başşehriydi ve yaklaşık 3000 kişi yaşıyordu burada. Bir tepenin yamacına kurulmuştu ve neredeyse binaların tümü taştan yapılmıştı. Şehir girişinden itibaren yol boyunca kırbaç altında taş taşıyan erkek esirler gördüler. Binaları bu esirlere yaptırıyor olmalıydılar. Amazonlar savaşmak ve avlanmak dışında bir işle ilgilenmezlerdi. Bu işler esirlerin yapması gereken işlerdi. Şehirde savaşçılar, savaşamayacak kadar yaşlı olanlar, kız çocukları-erkek çocuklar doğar doğmaz öldürülürlerdi- ve erkek esirler vardı sadece. Şehirde erkek olup da hayatta olmanın tek yolu esir olmaktı. Tabi bunun da bir bedeli vardı ve bu bedelin ne olduğunu kısa süre sonra öğreneceklerdi...


Alaycı gözlerle kendilerini süzen küçük kız çocukları görmüşlerdi yol boyunca. Erkeklerin acınası bir zavallı olduğuna inandırılırlardı küçük yaşlardan beri. Meraklı gözlerle izlemeyi sürdürdüler onları. Bir evin kapısının önünden geçerken elinde bulunan baltayı bilemekte olan yaşlı bir Amazon gördüler. İhtiyar, elindeki baltayı göstererek gülümsedi dişsiz ağzıyla. Sonra anlaşılmaz sözlerle bir şeyler geveledi ve iğrenç bir kahkaha attı. Sesi leş üzerinde dolanan aç akbabalarınki gibi çıkmıştı. Ürperdiler…


Kaptan Gothan nefretle gözlerini kıstı ve okkalı bir küfür savurdu ihtiyar cadıya. O anda sırtında derin bir acı duydu. Muhafızlardan biri mızrağının ters tarafıyla kürek kemiklerine bir darbe vurmuştu. Sendeledi ama düşmedi. Homurdanarak kendisine vuran at üzerindeki Amazona doğru baktı ve sonra yürümeyi sürdürdü. Valud sadece olanları izlemekle yetinmişti. Elinden bir şeyin gelmeyeceğini biliyordu. Hayatı boyunca pek çaresiz duruma düşmemişti. Bu kadar aşağılandığını da hatırlamıyordu hiç. Kadınlar tarafından esir alınmıştı. Valimar dağlarının kuzeyindeki ilkel kabilelerden geliyordu ve kabilesinde kadınlar sadece üremeye yararlardı. Kader tuhaf bir oyun oynuyordu galiba kendisine. Acı acı güldü…

Liyunda üzerindeki savaş kıyafetlerini çıkararak yatağın üzerine fırlattı. Zorlu bir gün geçirmişlerdi. Batıdan gelen istilacılardan dolayı zaten diken üstündeydiler. Bu sefer gözcülerinin erken haber vermesi sayesinde ucuz atlatmışlardı. Gerçi bu kadar zayıf bir kuvvet beklemiyordu. Bu yüzden de tüm kuvvetlerini toplamıştı ama konukları onları fazla uğraştıracak büyüklükte değildi. Yine de yüzlerce kayıp vermişlerdi ve bu biraz canını sıkmıştı doğrusu. Bunlar farklı bir kabileden olmalıydılar. Düzensiz birliklerle savaşmaktan çok çekinmiyordu. Onlar kolaylıkla alt edilebilirdi. Asıl sorun yunanlılardı. Onlar hem düzenli birliklere sahiptiler hem de sayıca kendilerinden çok daha fazlaydılar. Üstelik savaş tecrübeleri de yabana atılmayacak düzeydeydi. Onlarla birkaç defa savaşmıştı ve ne ile karşı karşıya olduğunu iyi biliyordu.


Annesi, kraliçeleri Zimenya birkaç hafta önce bir av sırasında uçuruma yuvarlanmıştı. Ve yeni kraliçe de o olacaktı henüz 17 yaşında olmasına rağmen. Aslında küçüklüğünden beri bu zorlu koşullarda yetiştiğinden daha olgun gösteriyordu. Silah kullanmayı zaten çok küçük yaşlardan beri biliyor ve yaklaşık 2 yıldır da seçkin askerlerden oluşan muhafız birliklerini komuta ediyordu. Annesi öldükten sonra birliklerin komutasını en yakın arkadaşı Kajol’a devretmişti ve kendisi de hükümdarlığın başına geçmeye hazırlanıyordu. Tabi bunun için eksik kalan bir şeyi tamamlaması lazımdı.

Kraliçenin tahta geçebilmesi için bakire olmaması gerekiyordu ve Liyunda dünkü savaşta ona yardımcı olacak birini seçmişti…


Kapının ardından gelen seslerle irkilerek uyandı. Nerede olduğunu hatırlaması için fazla beklemesi gerekmedi. İşte yine zincirlenmişti, tam 8 yıl önceki gibi. Daha çocuk yaşlardayken kabilesi, vahşi Tuareth’lerin saldırısına uğramıştı bir gece yarısı. 10 yaşının üzerindeki hiçbir erkeği sağ bırakmamışlardı. Ve bundan babası ve kardeşleri de kurtulamamıştı. Onun kollarının koparılışını izlemişti gözlerinin önünde. Kaskatı kesilmişti ve o gün; babasının uluyarak çırpınışını ağlayarak izlediği gün yemin etmişti bir daha hiç ağlamayacağına. Onu severdi hatta tapardı ama o iri adamın çocuklar gibi ağladığını görmek tiksindirici gelmişti. Bir erkek, erkek gibi ölmeliydi…


Diğer çocuklar ve hayatta kalan kadınlarla birlikte köle pazarında satılmak üzere götürülmüşlerdi. O gün annesini gördüğü son gün olmuştu. Kendisini satın alan şişman Arap tacirin ardından donuk bakışlarla yürüdüğünü izlemişti. Zavallı kadın aklını yitirmiş olmalıydı. O günden sonra annesini ve kardeşlerini görmüştü rüyasında birkaç kez. Daha sonraları rüya da görmez olmuştu ve şimdi gariptir, yüzlerini bile doğru dürüst hatırlayamıyordu.


Onu ise diğer çocuklarla birlikte taşocaklarına göndermişlerdi. 7 yaşındaki bir çocuk kölelere su taşımak dışında bir işe yaramazdı elbette. Eli balyoz tutuncaya kadar uzun yıllar bunu yapmıştı. Yeterince irileştiğinde onun da eline bir balyoz vererek ocaklarda çalıştırmaya başlamışlardı. Ama Valud diğerlerine benzemiyordu. Babasının genetik mirasını taşıyordu. Yetişkin bir erkek olduğunda inanılmaz bir iriliğe de kavuşmuştu. İki metrenin üzerinde boyu ve yüz elli kilo ağırlığıyla o bir dev’di artık. Çalışmak, rahatlatıyordu sanki onu. Eline balyozu aldığında molalarda bile durmuyordu. Defalarca balyozunu parçaladığından onun için özel bir balyoz bile yaptırmışlardı. Damarda onları uzun süre uğraştıracağını düşündükleri iri kayaları onun için ayırırlardı. Hatta muhafızlar iddiaya bile tutuşurlardı kayayı ne kadar sürede parçalayacağına dair. Balyozuna “Odin” ismini vermişti. Savaş tanrısı…

Konuşmayı pek sevmezdi bu yüzden de diğerlerinden uzakta tek başına oturur, yemeğini yer ve uyurdu. Aslında diğer köleler de bundan şikâyetçi değillerdi. Balyozuna dokunmak isteyen bir köleye ne yaptığı görmüşlerdi. Adamın üzerine yürüdüğünde kendini korumak için ona yumruk sallayan zavallı kölenin yumruğunu tek eliyle kavramış ve tüm parmaklarını un ufak oluncaya kadar ezmişti. O yüzden ne kadar uzak durursa kendilerinden o kadar iyi diye düşünüyorlardı.


Aslında Valud itaatkâr bir köleydi. Kendisinden istenilen şeyi tereddütsüz yapardı. Bunun karşılığında ise her öğün fazlasıyla yemek alırdı muhafızlardan. Onunla iyi geçinmek muhafızlar için de önemliydi. Ondan çekinirlerdi. Kızdığını-o olay hariç- görmemişlerdi ama kızdığında o zincirlerin dev yapılı adamı durdurmak için yetmeyeceğini biliyorlardı. Yine de endişelenmek yersizdi. Adam kimseyle konuşmuyor, sessizce işini yapıyor, kayaları parçalamaya devam ediyordu. Ama Valud’un uzun süren sessizliğinin bir gün, hiç ummadıkları bir anda bozulacağını bilemezlerdi…


Kaçmak için uygun anın geldiğini düşünen Valud bir gece arkasında çok sevdiği balyozu Odin ve 3 muhafız leşi bırakarak uzaklaştı ocaktan. Ocakta onu takip etmeye kalkacak gönüllü muhafız bulamadılar. Odin’i, onu bağlı tutan zincirleri ve ona engel olmaya kalkan muhafızların kafalarını parçalamak için kullanmıştı. Muhafızlar onu bulduğunda otuz kiloluk kütlenin üzerinde hala kanlı et parçaları sarkıyordu. Bu bile takip için hevesli birkaç muhafızın tüm hevesinin kaçmasına sebep olmuştu…

Kaptan Gothan ile karşılaşması ise ocaklardan kaçmasından birkaç hafta sonra gerçekleşmişti. Demir attıkları her limanda körkütük sarhoş olmayı alışkanlık haline getirmiş olan kaptan bu kez oldukça zor durumdaydı. Mürettebatından hiç kimsenin yanında olmamasının yanında ayakta duramayacak kadar da sarhoştu ve çevresinde de hırsız ve yankesicilerden oluşan bir kalabalık vardı. Kaptan kılıcını çekmiş ve sırtını duvara dayamıştı. Elindeki kılıcı savuruyor ve yanına yaklaşmamaları için de tehditler savuruyordu. Hırsızlar ise onu gülerek izliyorlar ve her saniye çemberi biraz daha daraltıyorlardı. Değil onlara zarar vermek az sonra kendiliğinden yere yuvarlanıp sızacağından şüpheleri yoktu. Aslında hemen üzerine atlayıp istediklerini almamaları için bir sebep göremiyorlardı. Fakat biraz eğlenmek istemişlerdi ihtiyar korsanla.


Olanları bir süre uzaktan izlemiş olan Valud buna daha fazla kayıtsız kalamadı. Aslında onu ilgilendirmeyen bir şeydi ve normalde karışmaması gerekirdi ama içinden bir ses ihtiyara yardım etmesi gerektiğini söylüyordu. Ve Valud daima içgüdülerine güvenirdi. Önündeki iki serseriyi iterek çemberin ortasına daldı birden. Sonra da “bırakın onu” diye gürledi. Bir an için şaşıran topluluk harekete geçmekte gecikmedi. Elindeki koca bir demir çubuk olan adam Valud’un kafasına nişan aldığı çubuğu savurdu aniden. Valud bir adım geri çekilerek bu saldırıyı ustaca savuşturdu. Sonra da koca pençeleriyle adamı kavrayıp başının üzerine bir oyuncakmışçasına kaldırdı. Kenarda üzerine atılmaya hazırlanan serserilerin üzerine fırlatıldığında adam korkudan bayılmıştı bile. Serseriler üzerlerine fırlatılan arkadaşları yüzünden yere yuvarlanırlarken bir başkası elindeki koca kalası arkadan yaklaşarak olanca gücüyle Valud’un sırtına indirdi. Parçalanan kalasın çatırtısı duyuldu ve sonra sessizlik kapladı her yanı. Herkes olduğu yerde dondu kaldı bir an. Valud sendelememişti bile. Arkadan yaklaşan adamı fark etmemiş ve bu ölümcül darbeyi almıştı ama o sadece kalası kullanan serseriye ifadesizce baktı. Kalası kullanan adam bir iki saniye süren şaşkınlığından sonra hemen arkasına bile bakmadan topukları yağlamıştı. Az önce yere yuvarlanan adamlar da dehşetle birbirlerine baktıktan sonra arkadaşlarının izlediği yolu seçmekte gecikmediler…


O gün, Kaptan Gothan ile tanıştıkları ve onun hayatını kurtardığı gün kesişmişti ikisinin yolu. O günden sonra en güvendiği ve yanından ayırmadığı dostu olmuştu Valud, Kaptan Gothan için. Birlikte onlarca gemiyi yağmalamış, yüzlerce kez savaşmışlardı. Ve sonunda kaptanın hep hayalini kurduğu minik orduyu kurmayı başarmışlardı. Hiç kaybetmemişlerdi ta ki dünkü zebanilerle karşılaşıncaya kadar. Ve şimdi burada ayrı hücrelerde başlarına gelecekleri bekliyorlardı.


Kapının ardındaki sesler iyice yaklaştı. Anahtarların metal kilit içinde döndüğünü duydu Valud. Sonra ağır ağır açıldı demir kapı...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Kapı açıldığında ilk onu gördü Valud.  Vargas’ı öldüren Amazon savaşçısını tanımıştı.  Onun dünkü savaş performansından etkilenmiş olmalıydılar. Zincirlenmiş bir durumda olmasına rağmen içeriye 6 savaşçı kadın daha girmişti liderleriyle  birlikte.

-Adım Kajol dedi kızıl saçlı savaşçı dişlerini gıcırdatarak. Onun savaş meydanında arkadaşlarına yaptıklarını görmüştü. Kendisine kalsaydı onu bir çırpıda haklardı ama Liyunda onu sağ yakalamalarını istemişti. Ve bu daha çok adamının öldürülmesine yol açmıştı. Şimdi ise bir de mihmandarlık yapması gerekecekti bu soğukkanlı katile. Liyunda’dan onu kendisine vermesini isteyecekti işi bittiğinde. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı.  Ve  onu öldürmek için hiç de acele etmeyecekti. Nefret dolu bakışlarını Valud’un üzerine dikti ve devam etti:


-Muhafız birlikleri kumandanıyım. Kraliçemiz seni görmek istiyor ama önce şu pis kokundan kurtulmalıyız. Ha bu arada neler yapabileceğini biliyoruz. Gözümüz her an üzerinde olacak eğer yaramazlık yapmaya kalkarsan gırtlağını kesmekte tereddüt etmem bilmeni isterim. Valud bunun sadece kuru bir tehdit olmadığını  farketmişti. Kajol’un gözlerindeki nefret parıltısı öyle farkedilmeyecek gibi değildi. “ İşte sırtımı dönmeyeceğim biri daha” diye düşündü yerinde doğrulurken. O anda tüm savaşçılar birden ellerindeki silahları çekerek birer adım geri çekildiler.

-Yavaş diye bağırdı Kajol. Bu insan azmanının zincirli hali bile adamlarını tedirgin ediyordu. Ani hareket etmemeni öneririm. Sen bir kölesin ve emirlerin dışında hareket edemezsin. Bundan sonra uyarı olmayacak bilmiş ol!!! Valud bunun üzerine bir an hareketsiz kaldı. Yapacaklarını kafasında tartmaya başladı. Hemen üzerlerine atılabilir ve muhtemelen de birkaçını  öldürebilirdi. Hatta şansı yaver giderse tamamını bile öldürüp bu hücreden çıkabilirdi ama bu şehirden canlı çıkması pek mümkün görünmüyordu. Zaten onu öldürmeye niyetli olsalardı bunu savaş meydanında da yapabilirlerdi. Demekki ondan istedikleri birşey vardı. Ve hayatta kalması ona bağlı olmalıydı. İtaatkar görünmeye karar verdi. Bir süre uslu çocuğu oynayabilirdi. Ve zamanı gelince, fırsatını bulabilirse eğer buradan kaçmayı deneyebilirdi


Hücreden çıktıklarında doğrudan  doğrudan etrafı duvarlarla çevrili koca bir binanın içine yöneldiler. Elleri ve ayakları zincirlerle bağlı olmasına rağmen muhafızlar aralarında bir güvenlik mesafesi bırakmayı uygun görmüşlerdi. İçeriye girdiklerinde onları geniş bir avlu karşılamıştı. Avluyu bir baştan bir başa geçtikten sonra  büyükçe bir kapıdan içeri girdiler. Oradan da basamaklar vasıtasıyla aşağıya mahzen olduğunu sandığı yere indiler birlikte. Ve orada hiç ummadığı bir şeyle karşılaştı Valud.

-Banyo zamanı diye homurdandı Kajol. Elinde tuttuğu Valud’un zincirlerini yere fırlatarak. Yunanlıların hamam dedikleri  şey olmalıydı bu. Çok büyük değildi ancak yine de 6-7 kulaç mesafesi vardı havuzun bir tarafından diğerine. Sudan buharlar çıkmaktaydı ve  gelmelerinin üzerinden 20 saniye bile geçmediği halde nemden ötürü  kendini yapış yapış hissetmeye başlamıştı bile.  Hayatının uzun yıllarını köle olarak geçirdiğinden bunun kölelere mahsus bir uygulama olmadığını anlamıştı. Ve bu hiç de hoşuna gitmemişti....

Yaklaşık 1 saat sonra oradan ayrıldığında kendini yeni doğmuş gibi dinç ve zinde hissediyordu. Üzerindeki ter ve kurumuş kan lekeleriyle yoğurulmuş kıyafetlerini de kendisine verilen yeni kıyafetlerle değiştirmişti. Şehirdeki en iri adamın kıyafetlerini getirmiş olmalıydılar ama o bile biraz dar gelmişti Valud’a



XXX



Liyunda ıslak saçlarını attı geriye doğru. Havada süzülen su damlaları doluştu aynanın yüzeyine. Bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi aynadaki aksine. Teni bir kız çocuğununki gibi pürüssüzdü hala.  Diğerlerinin aksine çok daha açık tenliydi. Babası kuzey ülkelerinden gelmiş olmalıydı. Onların bazı özelliklerini taşıdığını düşünürdü bazen. Sabırsız, gözüpek  ve inatçıydı. Annesi onun doğuştan lider vasfında olduğunu anlamıştı. Ve eğitimiyle de bizzat ilgilenmişti. Çok iyi ata biner ve ok kullanırdı. Ayrıca tüm savaş hilelerini de bilirdi. Küçüklüğünden beri annesinin katıldığı her savaşa gitmişti. Aktif olarak katılmasa da izlerdi mutlaka. Bu yüzden  de savaş tecrübesi yaşına göre oldukça fazlaydı.

Eski savaş anılarını dinlemeye de bayılırdı. Annesi bazen , öyle pek sık değil ama canı istediğinde ona kazandıkları zaferlerden sözederdi. Saatlerce onun kadife sesiyle anlattığı hikayeleri dinler sonra da uyuyakalırdı.
Ve erkekler...Vücudunda ilk hissettiği fizyolojik değişimlerden sonra sormuştu annesine.  Bunlar kimdi?  Farklı bir kabile miydiler? Neden durmadan onlarla savaşıyorlardı? Fiziksel olarak onlardan farklıydılar. Vücutları uzun kıllarla kaplıydı, çirkindiler ve kötü kokuyorlardı. Ama onlardan güçlüydüler. Bereket daha akıllı değillerdi...  

“Sadece üremeye yararlar” demişti annesi. “Halkımızın ayakta kalabilmesi için, hayatta kalabilmesi için onlara ihtiyacımız var. Daha fazlasına gerek yok.”  Yılda birkaç defa sefere çıkarlardı bunun için. Dağların arkasındaki kabilelerle çarpışırlar ve esirlerle geri dönerlerdi. Erkek esirler. Özenle seçilirdi hepsi. Üremeye uygun, sağlıklı ve genç erkekleri seçmeye özen gösterirlerdi. Kendilerine benzeyen kadınlar da görmüşlerdi oralarda ancak annesi “onlar hiçbir işe yaramaz” derdi onlar için. Onlar köle olarak doğmuşlardı ve köle olarak da öleceklerdi. Onlar  zayıftı. Geldiklerini  gördüklerinde çoğu  çığlık çığlığa kaçışırdı. Kaçamayanlar ise bir yere büzülüp ağlaşırdı sadece. Bir Amazon savaşçısı ise asla ağlamazdı...
Kajol kapıyı vurup içeri girdiğinde henüz giyinmişti. Kajol’un başıyla hazır işaretini verdiğini gördükten sonra aynada bir kez daha baktı kendine. Bir an önce bu ayrıntının bitecek olmasından dolayı mutluydu. Halkının yeni bir kraliçeye ihtiyacı vardı ve az sonra kraliçeleri buna hazır olacaktı...

XXX

Liyunda taş zeminli odaya girdiğinde Valud’u ellerinden zincirlenmiş bir vaziyette ayakta beklerken buldu. Çevresinde seçkin muhafız birlikleri askerlerinden oluşan 4 savaşçı ve onların başında da Kajol vardı. Kajol’la göz göze geldiklerinde başıyla zincirleri işaret etti ona. Kajol istemsizce baktı Liyunda’ya. Onun ısrarlı bakışları üzerine istemeye istemeye yöneldi Valud’a doğru. Elindeki anahtarla kilidi açtı ve boşalan zincirleri uzattı yanındaki savaşçılardan birine.
—Çıkabilirsin Kajol dedi Liyunda otoriter bir ses tonuyla. Kajol bir an tereddüt geçirdi ama daha fazla uzatmasının anlamsız olacağını biliyordu. Kapının hemen dışında olacaklardı ve en ufak bir terslikte içeri dalmakta tereddüt etmeyecekti. Bu hiç hoşuna gitmemişti. Buna rağmen söylenileni yaptı. Az sonra diğer savaşçılarla birlikte dışarı çıktıklarında geniş odada ikisi yalnız kaldılar.


Valud şaşkın bakışlarla yüzünü Liyunda’ya çevirdi. Tutsak olarak getirildiği bu yerde hem de kraliçelerinin karşısında zincirlerinin çözülmesine bir anlam verememişti. Çok zeki biri sayılmazdı ama yanlış bir şeylerin olduğunu anlaması için bu gerekmiyordu doğrusu. O basit bir köleydi ve hayatının karşısında duran bu genç kadının iki dudağının arasında olduğunu biliyordu. Bu karşılama onun için çok fazlaydı...


Liyunda insan azmanına gözlerini dikerek birkaç adım attı. Tam önüne geldiğinde durdu ve baştan aşağı onu süzdü. Nabız atışları yükselmeye başlamıştı. “çok büyük” dedi içinden. Bir kadın için hayli uzun olmasına rağmen Valud’un omuz hizasına bile gelemiyordu. Adam gerçekten iriydi.
—Diz çök diye emretti sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. Valud büyülenmiş gibiydi. İtaatkâr bir biçimde denileni yaptı. Şimdi Valud’un başı Liyunda’nın omuz hizasındaydı. Aralarında bir metreden az mesafe vardı. Valud şimdiye kadar böyle bir güzelliği hiç görmediğini düşündü bir an. Liyunda üzerindeki giysileri çıkarmaya başladığında yutkundu Valud. Son parçayı da çıkarıp attığında Liyunda tamamen çırılçıplak kalmıştı. Ve Valud o an emin oldu daha önce böyle bir güzelliği görmediğine.
Anlamıştı, neden burada olduğunu anlamıştı. Kıyafetlerini yırtarcasına çıkardı Valud’da hemen. Artık yanı başına kadar gelmiş olan genç kadını kucakladı ve odanın diğer ucunda bulunan yatağa doğru götürdü.


Engel olamadıkları bir histeri krizi içinde buldular bir anda kendilerini. Birkaç dakika sonra kendine gelerek:
—İsmin, ismin nedir diye sordu Liyunda nefes nefese. “Valud” diye fısıldadı adam dudaklarını tekrar genç kadının boynuna gömerken. “Zehirli sarmaşık” diye içinden geçirdi Liyunda kontrolünü kaybetmeden az önce. Adamın vücudu baştanbaşa zehirli sarmaşık dövmesi ile kaplıydı. Ve yaprakların ucu sağ yanağında son buluyordu…
Yataktan zorlukla kalktı. Doğru dürüst yürüyemiyordu bile. Kasıkları zonkluyordu. Canını çıkartmıştı bu hayvan. Kapıyı kapatmadan önce son bir kez daha baktı yatakta uyuklamakta olan dev yapılı yabancıya. “zavallı” dedi usulca ve kapıyı sessizce kapattı.

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 190
Sanırım umudum baştaki kölenin romanınız ilerledikçe Valud çıkması yönünde.
Bu, işte alışılmadık bir şey olurdu- kastre edilmiş, fakat bir yandan da her türlü fiziksel erkeklik gücünün üzerinde bir kahraman.

Dilinizden genel olarak bir rahatsızlık duymadım, ama anlatımınızın, kimi yerlerde türün klişelerine gömülme riski taşıdığı kanısındayım; özellikle savaş ve karakter tasvirlerinde bu risk yüksek görünüyor- belki daha az idealize etseniz çok daha gerçek ve sıcak bir atmosfer yakalanabilirdi. Çok katı, çok aşkınlaştırılmış bir yerde duruyor karakteriniz, bir çeşit yarı tanrı gibi. Bu engelleri aşıp ona insani bir yerden dokunabilmek, güç...

Ama bu da muhtemelen hikâye ilerledikçe usul usul vereceğiniz bir şey de olabilir, öyleyse ben hiç konuşmadım sayın.

Amazonlar ilginç bir konu, umarım onların dünyalarına bakmayı kısa kesmez ve bir süre daha bizi içlerinde tutarsınız... Özellikle balta bileyip dişsiz ağzıyla iğrenç iğrenç gülen kocakarıya ve iktidarın arsızlaştırdığı küçük Amazon kızlarına bayıldım- ve bir okur olarak, daha fazlasını istiyorum!

Güzel gidiyor, ilgim diri...

Merakla bekliyorum...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Merhaba ilginiz için teşekkür ederim.
Valud 3-5 sayfalık bir öykü olarak düşünülmüştü ilk önce. Sonra ilk yayınlandığı sitede ilgi görünce devam etmeye karar verdim.

Sıkıcı olmaması için 3-4 sayfalık ilaveler yapmayı düşünüyorum şimdilik.
Sevdiyseniz bugünlük bir bölüm daha ekleyelim Smile))

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
O odadan çıktıktan sonra gelmiş olmalıydılar. Kajol denilen dişi iblis ve diğerleri. Bu sefer hiç de nazik değillerdi. Girerken bileklerinde olan zincirleri yine takmışlardı.  Giyinmesine bile fırsat vermeden apar topar yarıçıplak vaziyette götürdüler yine hücresine. Canı sıkılmıştı, ama o hala az önceki yaşadıklarının bir rüya olup olmadığından emin değildi. Hücresinde yanlız kalınca kucağında tuttuğu kıyafetleri giydi alelacele. Kafası karışmıştı. Yaşadıklarına bir türlü anlam veremiyordu. Ne demek oluyordu bütün bunlar.

Liyunda ile konuştuktan sonra gelmişti kajol tekrar hücreye. Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı bu sefer. Konuşacaklarını kafasında bir süredir tartmış olmalıydı bu yüzden hiç duraksamadan konuştu gözlerini hücrenin diğer ucunda yere çökmüş olan adama dikerek:
-Amazon ülkesine izinsiz girdiniz. Bunun cezası ölümdür ve arkadaşların cezalarını ödediler. Sen kraliçemize hizmet için seçildin ve görevini tamamladın. Hiçbir erkek buradan canlı çıkamaz ve burada yaşayamaz tabi erkek oldukları sürece. Son cümleyi söylerken gülümsemesi iyice artmış hatta dişleri bile görünmeye başlamıştı. Burada gördüğün erkeklerin tamamı hadım edilmiştir anlayacağın. Ve bu burada yaşamak için tek şanslarıdır. Kraliçemiz sana ayrıcalık tanımayı düşünmüyor. Yani senin de tek şansın bu. Ya öleceksin ya da hadım edileceksin. Ve emin ol her iki seçeneği de ben zevkle yerine getireceğim. Sana kararını vermek için sabaha kadar mühlet veriyorum. Yarın sabah tan ağarınca seni almaya geleceğim. Bakalım o zaman da soğukkanlılığını koruyabilecek misin? İblisin kahkahasıyla çınladı hücrenin duvarları. Valud sessizce başını çevirdi...

XXX

Kulakları tırmalayan canhıraş bir feryat kopardı  Rakshir. Gözleri iri iri açılmış, acı ile kasılan vücudu iki büklüm olmuştu. Kasıklarının arasından oluk gibi kan boşalıyordu. Kollarının arasından geçirilen kütük nedeniyle zincirlenmiş ellerini hareket ettiremiyordu bile. Ancak acı o kadar büyük olmalıydı ki ısırması için ağzına uzatılan kalın dal parçası kırılmıştı öndişlerinden ikisini de beraberinde götürerek. Daha sonra kanamanın durması için  ateşte kızdırılmış büyükçe bir bıçağı açık yaraya bastırdıklarında boğuk bir inilti duyuldu bir an. Az sonra Rakshir baygın vaziyette yana devrildi.

Sıra Valud’a gelmişti. Sağ yakalanan 11 kişiden sadece 6 kişi  bu durumu ölmeye tercih etmişti. Diğerleri az önce biten vahşi törende canvermişlerdi. Kaptan Gothan’ın da aralarında bulunduğu 5 arkadaşına önlerinden geçerken gözucuyla baktı Valud. Yol kenarındaki kalın direklere bağlanmıştı cansız bedenleri. Yüzleri tanınmayacak hale gelmişti hepsinin. Neredeyse paramparça edilmişlerdi. Kaptanı üzerindeki lime lime edilmiş kıyafetlerinden tanıyabildi Valud. Yüzünü buruşturdu. Tüm hayatını böyle bir sefer yapabilme amacıyla geçirmişti bu adam. Oysa şimdi kanlı bir et parçasından farkı kalmamıştı. Onları hedef tahtası olarak kullanmış olmalıydılar. Cesetlerin üzerlerinde sayısız ok saplı duruyordu. Üstelik hayati organların zarar görmesini istememişlerdi anlaşılan, uzun sürmesi istendiğinden. Kollar ve bacaklarında da onlarca ok görünüyordu. Bu topraklara gelmenin bedeli ağır olmuştu herbiri için...

Sırayla götürülmüşlerdi tören alanına. Kendisinden önce 5 kişi törene katılmıştı. Haykırışlarını olduğu yerden bile duyabilmişti ama aldırmıyordu. Zaten dünden beri düşüncelerini toplamayı başaramıyordu. Gözlerinin önünden  Liyunda’nın o eşsiz güzelliği gitmiyordu bir türlü. O pürüzsüz tenini, lacivert’e çalan gözlerini ve ipeksi sarı saçlarını unutamıyordu. Kendisine hiçkimse öyle bakmamıştı. Daha çok korku olurdu gözlerinde kadınların. Ya da  Mioturya  genelevlerindeki gibi sarhoş olmaları gerekirdi öyle bakmaları için. Oysa o bir kraliçeydi. Tanrıça gibiydi. Hayatta kalmayı umuyordu. Onu tekrar görmeliydi...

-Valud hadi hazır mısın? Diye sordu Kajol sırıtarak.diğerleri gibi bir korku belirtisi görmeyi umuyordu ama beklediğini bulamadı. Valud’un ifadesiz bakışlarıyla karşılaştığında tedirgin oldu hatta biraz. Kendisine kalsa bir çırpıda öldürmeyi tercih ederdi bu insan azmanını ama az sonra ülkesinde yaşama hakkı kazanacak olan  bu adam planlarını bozmuştu.  Ona yapacağı işkenceleri bile kafasında planlamıştı aslında ama Valud’un bu seçeneği seçmesi onu daha da öfkelendirmişti. Acısını ise diğerlerinden çıkartmıştı o da.  Az önce Thermedon’ın hiç görmediği kadar bir vahşet yaşanmıştı bu yüzden de.  

Tören meydanına geldiklerinde bir uğultuyla karşılandılar. Binlerce kadın savaşçı toplanmıştı ve hepsi anlaşılmaz  bir koro şeklinde bağırışıyorlardı. İçlerinden biri kopan parçalardan birini eline alarak salladı Valud’a doğru. Kanlı et parçası  havada daireler çizerken henüz pıhtılaşmaya yüztutmuş  kan damlacıkları sıçradı izleyenlerin üzerine. Kahkahalarla karşılandı sonra bu durum kalabalık tarafından. Valud gülümsedi. Onun yüzündeki buz gibi gülümsemeyi gören savaşçı bir an afalladı. Sonra elindekini hırsla yere fırlatarak kalabalıktaki yerine döndü.

Gözleriyle kalabalığı taradı bir süre. Sanki birşeyi, birini arıyor gibiydi. Sonra kandan kıpkırmızı olmuş kütüğün önünde diz çöktü Valud diğerlerinin birşey söylemesine fırsat vermeden. Savaşçılardan birinin önündeki uzantıyı eline alarak ucuna ip bağlamasını izledi ifadesiz gözlerle. Ağzına verilmek istenen dalı reddetti başını sallayarak. Kafasını  çevirerek ateşin üzerindeki yeni görevine hazırlanmakta olan bıçağa baktı gözucuyla. Savaşçı elindeki ipi çekerek uzantıyı kütüğün üzerinde düz bir konuma getirdiğinde bakışlarını tekrar kütüğe kaydırdı. Kajol’un başının işaretiyle balta hızla indi kütüğün üstüne.  Kalabalık sessizliğini koruyordu hala.  Çıt çıkarmadan izlemişlerdi olanları. Diğerleri gibi Dev’in de yalvarmasını, ağlamasını acıdan ulumasını beklemişlerdi ama bekledikleri olmamıştı. Kan,  kesilen yerden fışkırdığında Valud gerildi ve kollarının arasındaki kalasın çatırtısı duyuldu az sonra. O koca kalas dal  parçası   gibi ikiye ayrılmıştı kalabalığın şaşkın bakışları arasında. Herkes,   Kajol dahil soluğunu tutmuş bekliyordu. Valud sendeleyerek ayağa kalktı. Elinde kor haline gelmiş bıçakla şaşkın bir vaziyette kendisine bakan savaşçının elinden bıçağı aldı ve kanın aktığı yere bastırdı...

XXX

Eğilerek yerdeki ezilmiş çimenleri inceledi Kajol. Gothan’ın adamları ile yaptıkları minik çarpışmanın üzerinden iki ay geçmişti. Şimdiki düşman daha da tehlikeliydi. Gittikçe daha kalabalık geliyorlardı. Bir keşif kolu göndermiş olmalıydılar ve bu kuvvet en azından 80 kişi kadar vardı. Bu bir keşif kolu için oldukça  fazla sayılırdı. “Gücümüzü ölçmeye çalışıyorlar” diye geçirdi içinden.

Bu topraklarda yüzlerce yıldır yaşıyorlardı. Ve bu bölgede yaşayan herkes için bir tehdit oluşturuyorlardı. Ama şimdi onlar için bir tehdit vardı, Yunanlılar... Güçlendikçe etrafındaki ülkelere saldırmaya başlamışlardı uzun süredir. Onların buraya kadar gelmeye cesaret edemeyeceklerini ummuştu ama bunun boş bir umut olduğunu artık anlıyordu. Ülkelerinin 3 ayrı kabile olarak bölünmeleri daha çok düşmanlarının işine gelmişti. Böylelikle zayıflamışlar ve böylesi büyüklükte bir ordu karşısında korunmasız kalmışlardı.

Hippo ve Lampado kabileleri onları ilk karşılayanlardı ve yardımlarına gitmelerine bile fırsat bulamadan tamamiyle yokedilmişlerdi. Kraliçe Hamenun ve Kraliçe Jazula gereksiz bir gurur içinde savaşmayı seçmişlerdi kendilerinden kat kat üstün olan düşmana karşı. Ama sonuç kaçınılmazdı. Hepsi cesur savaşçılardı ama  savaş alanına ulaşabildiklerinde 1200’den fazla savaşçının cansız bedenlerini bulmuşlardı orda. Geri kalanları tutsak edilmiş olmalıydılar. Ve ülkelerinin artık kendilerinden başka koruyucuları kalmamıştı.

Bu savaştan sonra düşmanları geri dönmüşler ve güçlerini toparlamaya girişmişlerdi. Onların  bahar geldiğinde daha büyük bir güçle geri döneceklerini biliyordu. Bahar gelmişti işte ve tacizler başlamıştı. Yakında tüm güçleriyle saldıracaklardı. Onbinden fazla olacaklarını tahmin ediyordu. Bu kendi güçlerinin neredeyse 3 katıydı. Elinde 12 ile 60 yaşları arasında sadece 3270 savaşçı vardı. Bu güçle böylesi düzenli ve tecrübeli bir ordu karşısında ne yapabileceklerini kestiremiyordu doğrusu.
-Ne düşünüyorsun diye sordu Liyunda Kajol’a bakarak. Kajol düşünceli bir şekilde gözlerini kraliçesine çevirdi.
-Birkaç güne kalmaz saldırırlar efendim. Önceki savaşlarda yaşadıkları zaferler iştahlarını kabartmış olmalı. Bu sefer daha kalabalık olacaklardır. Marpesia’nın krallıkların en büyüğü olduğunu biliyorlar. Bizi sona sakladılar. Acı acı güldü sonra Kajol ve devam etti:
-Gitmeyi öneriyorum. Onlarla savaşamayız, çok fazlalar. Liyunda böyle bir yanıtı beklemiyordu. O en yakın arkadaşı, en sadık hizmetkarı ve Amazonların efsanevi savaşçısı Kajol’a ne olmuştu böyle. Kaşlarını çatarak çıkıştı birdenbire:
-Sen... sen ne söylediğinin farkında mısın? Gözleri iri iri açılmıştı. Devam etti :
-Ben bu topraklarda doğdum. Annem Zimenya da bu topraklarda doğmuştu. Ve onun annesi de, hatta onun da annesi bu topraklarda doğdular. Biz bu topraklarda yüzyıllardır yaşıyoruz. Bir avuç çapulcunun bizi bu topraklardan atmalarına nasıl izin veririz?
-Bir avuç çapulcudan bahsetmiyoruz Kraliçem. Bizim üç katımızdan faz... Liyunda  bir el işaretiyle susturdu Kajol’u.
-Bizler komşu ülkelerdeki köleleşmiş kadınlardan değiliz. Onlar gibi ağlayarak, sızlayarak, kaçıp saklanarak yaşayamayız. Bizler hür doğduk. Atımızın üzerinde kalabildiğimiz sürece bu böyle olacak. Bizler savaşçıyız. Ölmek gerekiyorsa ölürüz... Liyunda’nın mavi gözleri artık alev alevdi. Kajol onun en çok bu halini seviyordu. Bir anda parlardı ve erişkinliğe adımını attığı bugünlerde bile hala o içinde sakladığı çocuğu görebiliyordu. Gülümseyerek başını salladı.
-O zaman buraya geldiklerine pişman edelim onları kraliçem. Birlikte kahkaha atarak uzaklaştılar. Ölümü hiçe sayıyor gibiydiler...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 190
Güzeldi, gerçekten...

Ama, hadım edilmeye götürülen bir adamın aklından geçen tek şeyin bir gece önce yattığı kadının güzelliği olacağından ben sizin kadar emin olamadım nedense- siz peki, gerçekten de emin misiniz?

Bir de, geçişleri çok hızlı veriyorsunuz; örneğin, Valud'un tercihini niçin hadım edilme yönünde yaptığını bilmek isterdim. Karakterinizin zihnine girmek için elinize böylesine parlak bir imkan geçmişken bunu bu kadar kolay harcamanız, ne denir, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Bir de, geçen neredeyse iki ayı sayfadaki bir boşlukla bu denli kolay harcamanız, üstelik tam da şöyle Amazonlar'la ilgili antropolojik bir şeyler beklerken o arada...

Ama zâlim yazar diye bir şey de vardır kuşkusuz, diyecek bir şey yok...

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Adamlarının pusuya düşürüldüğünü öğrendiğinde yıldırım hızıyla fırlamıştı Kajol. Atını o kadar hızlı sürüyordu ki, ona bu haberi getiren haberci de dahil olmak üzere arkasındakiler onu takip etmekte zorlanıyorlardı. Ormandan yakacak odun toplamakla görevlendirilmiş esirler ve onların muhafızlarından oluşan küçük bir gruptu bu. Ancak ilk gerçek tacizi yeterince sert yanıtlayamazlarsa düşmanın kendisine güveninin artacağını biliyordu. Buna meydan vermemeliydi. Arkasına takılan sadık savaşçılarına bakmamıştı bile atına atlarken. Onu ölüme bile gitse izleyeceklerini biliyordu.

Pusu yerine ulaştığında  hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşmıştı. Yerde kanlar içinde yatan, cansız yunan askerlerinin sayısı yirmiden fazlaydı. Savaşçılarının ikisi ve esirlerden çoğu öldürülmüştü. Muhafızlardan biri ise karın bölgesinden derin bir yara almış arkadaşına yardım etmeye çalışıyordu. Kadın inliyor, arkadaşına onu bırakmaması için yalvarıyordu. Ve cesetlerin ortasında  sırtı kendisine dönük vaziyette Valud ayakta dimdik duruyordu. Elinde muhafızlarının taşıdığı çift ağızlı baltası ile birlikte.  Onun geldiğini duyunca yavaşça arkasını döndü. Yüzü ve tüm vücudu kanla kaplıydı. Sadece gözleri görünüyordu yine bir önce yaptıkları savaştaki gibi. Gülümsedi ...
XXX

Elindeki fildişi tarağın üzerinde gezdirdi parmaklarını bir süre düşünceli bir şekilde. Kalkedon’da bulunan  yazlık sarayındaydı ve az önce geçici olarak müttefik oldukları düşmanlarıyla görüşmüştü.  Bir barbardan dost olmayacağını biliyordu ama şu anda onlara ihtiyacı vardı ve zamanı geldiğinde sıra onlara da gelecekti elbette...

Atlas yatak çarşaflarının üzerinde sırtüstü uzandı prens Kenosis. Saçları bir ressamın fırça darbelerinden çıkmışcasına canlı, sarı kıvrımları gözalıcı parlaklıktaydı ve antik Yunan heykellerini andırıyordu adeta.  Yanındaki esmer tenli delikanlıya gülümseyerek baktı. Sonra elini uzatarak yanağını okşadı ve parmaklarıyla saçlarını kavradı genç adamın. Kendine doğru çekti yavaşça... Daha sonra birden irkilerek ayağa fırladı. Kapının ardından gelen ayak seslerini duymuştu. Üzerini düzeltti ve eliyle uzaklaşmasını işaret etti delikanlıya. Az sonra vurulma sesi duyulmaksızın kapı açıldı ve siyahlar içinde, beline gelen saçlarıyla bir gençkız süzüldü içeri. “Plerosis” diye fısıldadı dişlerinin arasından. Ondan başkası bu odaya böylesi bir cüretle girmeye cesaret edemezdi. Gençkız buz gibi bakışlarını üzerinde sabitleyerek konuştu:
-Ne oldu? Anlaşma sağlayabildiniz mi o barbarlarla? Konuşması bittikten sonra da gözucuyla az önce yanında bulunan delikanlıya baktı bir an. Sonra gözlerini tekrar Kenosis’e çevirdi. Kenosis, ablasının gözlerindeki acıma dolu ifadeyi kaçırmamıştı. İşlerine bu denli burnunu sokması canını sıkıyordu.

O iyi bir askerdi. İyi bir liderdi, kitleleri etkileyebilir, bir sözüyle binlerce kişiyi bir anda ölüme gönderebilir ve bunu da gözünü kırpmadan yapardı. Ama  sözkonusu ablası olunca... Onun yanında kendini daima güçsüz hissetmişti. Babası öldükten, krallığın tamamiyle kendi kontrolü altına geçmesinden sonra bile... Belki de bu yüzden nefret ediyordu ablasından. Ama bir o kadar da korkuyordu aslında. Adlandıramadığı  hep bir tuhaflık hissetmişti onda. Hemen hiç gülümsediğini görmemişti ömrü boyunca. Yanlızdı ve yanına kimsenin yaklaşmasına da izin vermezdi. Bir kere bile sarıldığını hatırlamıyordu kendisine. Hep bir mesafe olmuştu aralarında belki de yaş farkından oluşan. Ama o mesafeyi de harzaman korumuşlardı. Sanki kardeş değil düşman gibiydiler.

Erkeklere olan ilgisini ilk o anlamıştı. Aslında bir tek o biliyordu ama bunun kentin ara sokaklarında, kapı arkalarında muhalif casusların fısıltılarıyla hızla yayıldığını bilemezdi tabi. Krallığın perde arkasındaki kişinin Plerosis olduğu dedikodusunun aynı yöntemle hızla yayılması gibi...

Eliyle gitmesini işaret ettiği delikanlı odadan çıkınca haritaların yayılı olduğu masanın başına geçtiler birlikte. Kenosis barbarlarla yaptıkları anlaşmayı anlatmaya başladı sonra heyecanla. Batıdan geleceklerdi. O güne kadar bu toprakların gördüğü en büyük güçle. Karşılarına çıkan herşeyi ezip geçeceklerdi. Doğuda ise Gargarianlar Amazonların çıkış noktalarını tutacaklardı. Böylece iki ateş arasında sıkışıp kalacaklardı bu vahşiler. Kaçmalarına izin verilmeyecekti. Kesin bir imha istiyordu.  Plerosis hiçbirşey söylemeden dinledi küçük kardeşini. Gözlerini haritaya dikmiş adeta yaşanacakları gözünde canlandırmaya çalışıyor gibiydi. Sonra konuştu:
-Onları fazla küçümsemiyor musun? Sayıca fazla olmamız onları yeneceğimiz anlamına gelmez. Unutma ki kadınlar şeytandır. Bu son cümleyi üzerine basarak söylemişti. Ve hatta Kenosis onun dudaklarında gülümsemeye benzer birşeyin gelip geçtiğini sandı bir an. “Biliyorum işte bu yüzden onları ezmek istiyorum” diye aklından geçirdi Kenosis ama söyleyemedi...
XXX

-Peki bunlara ne oluyor diye haykırdı Liyunda öfkeyle. Uzun zamandır doğudaki Gargarianlarla bir sürtüşmeleri olmamıştı. Onlara saldırmazlardı ve onlarda sınırlarını bilirlerdi. İstese bu dağlık bölgelerde yaşayan ilkel kavmi tamamıyle yokedebilirlerdi ancak şu an, hiç de uygun değildi yeni bir cephe açmak için. Yunanlılar artık tacizin şiddetini arttırmışlardı ve büyük savaş gittikçe yaklaşmaktaydı.  Gargarianlar küçük bir Amazon köyüne saldırmışlardı ve köyde epey bir tahribata yolaçmışlardı.
-Yunanlıların işi olmalı diye söze karıştı Kajol. Bize karşı kışkırtıyorlar. İzin verirseniz hadlerini bildirebilirim. Oldukça öfkelenmiş görünüyordu. Daha devam edecekti ki Liyunda sözünü kesti.
-Sana burada ihtiyacım var Kajol. Önce şu yunanlıların işini bitirelim daha sonra onlarla hesaplaşırız. Herşeyin zamanı gelecek. Birkaç saniye nefesini tuttu ve devam etti konuşmasına.
-Bu arada Valud hakkında ne düşünüyorsun? Böyle damdan düşer gibi bir soruyu beklemiyordu Kajol. Yine de yanıtlamakta gecikmedi:
-İşimize yarayacak gibi. Adam doğuştan katil. Kaçmak için fırsatı varken bunu yapmadı. Hatta savaşçılarımızdan ikisi hayatını ona borçlu. Bu yüzden bizimkiler saygı gösteriyorlar ona. Pek konuşmayı sevmiyor. Hakkında pek birşey alamadım ağzından ama burada kalmak istediğini ve bizimle birlikte savaşacağını söyleyebilirim. Sanırım seninle ilgili birşey ve aptalca erkeksi duygular. Liyunda gülümsemesini zorlukla bastırdı. Hoşuna gitmişti bunları duymak. Sonra rahatsız oldu hissettiklerinden. Konuyu değiştirmek için:
-Onu muhafız birliklerinde görmek istiyorum Kajol. Tecrübeli bir askere  ihtiyacın olacaktır. İtirazın olmazsa tabi diye konuştu. Kajol yüzünü buruşturdu. Aslında Valud’a saygı duymaya başlamıştı ama muhafız birlikleri seçkin Amazon askerlerinden oluşan elit bir birlikti. Orada bir erkeğin görev alması... Ama Liyunda’nın bakışlarındaki kararlı ifadeyi görünce itiraz edemedi.
-Nasıl isterseniz kraliçem demekle yetindi.

XXX

Pusuya düşürüldüklerini anladığında çılgına döndü Kajol. Gargarianlar sınırlarının çok ötesine kadar gelmiş olmalıydılar. Burası neredeyse kendi topraklarının ortasıydı. Daha çok kendi ihtiyatsızlığına kızmıştı aslında ama şimdi bunları düşünecek zamanı yoktu. Yüzlerce barbar ellerinde balta ve kılıçlarıyla önlerini kesmişti küçük bir vadide. Şimdi de yamaçlardan aşağıya gürültülü bir şekilde diğerleri inmeye başlamıştı. Az sonra çevrelerinde bulunan bu korkunç çember tamamlanacak ve bu acımasız canilerin arasında sıkışıp kalacaklardı. Çevrelerindeki kalabalık birkaç yüz kişi olmalıydı. Onlar ise sadece yirmi muhafız birliği askeri ve esirlerden ibaretti. Şehir için savunma mevzileri oluşturuyorlardı ve bu esirler mevziler için gerekli taşları taşımak için seçilmişlerdi.

Kajol gözlerini nefretle kıstı ve kılıcını çekti. O anda Valud’la göz göze geldiler. Valud başını hayır anlamında iki yana salladı yavaşça.   Sonra:
—Git dedi fısıltıyla. Kajol bir an anlamadı Valud’un sözlerini. Dev adam tekrar etti. Bu sefer daha gürdü sesi:
—Git buradan. Sen orada lazımsın. Hadi! Kajol anlamamış gibi baktı Valud’un yüzüne. Sonra başını yana devirerek soran gözlerle baktı ayaktaki adama. “çıldırmış bu” diye geçirdi aklından. Ama haklı olduğunu biliyordu. Bir küfür savurdu. Daha sonra da atını çevirerek yanındakilerle birlikte kapanmakta olan çembere doğru sürdü hızla. Onların kaçmakta olduğunu görünce Gargarianlar çemberi bir an önce kapatmak için koşmaya başladılar. Atlar ve insanlar arasındaki bu amansız yarış sona erdiğinde Kajol ve yanındakilerden birkaçı karşıya geçmeyi başarabilmişti. Diğerleri çemberin içinde kaldılar Valud ve diğer esirlerle birlikte. Bir süre giden atlıların ardından bakan Valud çemberin kapanmasından az önce Kajol’un geçebildiğini gördükten sonra arkasını döndü ve yavaşça kılıcını çekti. Az sonra çemberi geçmeyi başaramamış olan muhafızlar da yanına geldiler. Bu arada esirlerin bir kısmı ağlaşıp sızlanmaya başlamışlardı bile. Gemiden tanıdığı birkaç esire doğru keskin bir bakış fırlattı Valud. Adamlar Valud’un bir şey söylemesine fırsat vermeden harekete geçtiler. Taşıdıkları arabadan balyoz ve kazmaları aldıklarını görünce diğerleri de onlara katıldı. Gargarianlar ortalarına aldıkları bu küçük topluluğun; at üstünde on-onbeş Amazon ve ellerinde kazma ve odunlarla bekleyen otuz kadar adamın komik görüntüsüne bakıp birbirlerine gülümsediler. Savaşmayıp teslim olacaklarını sanmışlardı ama anlaşılan eğlenebileceklerdi. Savaşmayı seçmişlerdi. Çarpışma başladığında ise savaşın hiç de bekledikleri kadar eğlenceli olmadığını gördüler. Valud harekete geçmişti…

                                                                   XXX

Ateşin başındaki adamlardan biri şarap testisini kafasına diktiğinde bir hışırtı duyduğunu sandı önce. Bilincini kaybetmeden önce boğazına saplanan ve diğer taraftan çıkan okun ucunu görebilmişti ancak. Az sonra olduğu yere devrildi. Arkadaşlarının akıbetini görmeleriyle birlikte diğerleri de aynı sona uğramakta gecikmediler. Okların çıkardığı ıslık fırtınası dindiğinde adamlardan dokuzu da yerde cansız vaziyette yatıyordu. Ses bile çıkarmaya vakit bulamamışlardı. Çadırlarda uyuyanlar hala horultuyla eylemlerine devam etmekteydiler. Nöbetçileri bertaraf etmek Kajol ve adamları için zor olmamıştı. Böylelikle kendilerini güvende sanan Gargarian’ların kampının ortasına kadar sessizce gelebilmişlerdi. Valud’un yerde hareketsiz yattığını gördüğünde önce onu ölü sanmışlardı ama savaşçılarından biri yaşadığını işaret ettiğinde, tuttuğu soluğunu koyuverdi Kajol. Sonra eliyle diğer savaşçıları gönderdi çadırlara.

Büyük bir sessizlik içinde hareket ediyorlardı. Beşyüzden fazla savaşçıyla gelmişlerdi ve atların sesi duyulmaması için birkaç kilometre ötede bırakmışlardı onları. Bu kadar kısa sürede yanıt alacaklarını düşünmediklerini tahmin etmişti. Bu yüzden güvenlik önlemleri çok fazla olmayacaktı. Şimdi işte onlara çoktandır hak ettikleri dersi verme zamanı gelmişti. Önce çadırları ateşe verdiler Kajol’un emriyle birlikte. Neye uğradıklarını anlayamayan barbarlar çadırdan çıktıklarında Amazonların baltalarıyla tanıştılar. Bir anda kamp bölgesi vahşi bir katliama ev sahipliği yapmaya başladı. Canhıraş feryatlar ve uluma sesleri kapladı ortalığı. Ve Amazonlar durmadılar…

Valud’u bir arabaya yükleyip kamp bölgesinden uzaklaştıklarına gün yeni ağarmaya başlıyordu. Az önce korkunç feryatlara tanık olan bölgede artık bir inilti sesi bile gelmiyordu…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 22 Hzr 2007
Mesajlar: 82
Eline sağlık.. Bir solukta okudum hepsini..

_________________
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Kral Gashul hiddetle vurdu ayağını yere. Kan çanağına dönen gözlerinden alevler fışkırıyordu sanki şimdi. Tamamıyle imha edilen oğlu Jumal’ın ordusunun haberi yeni iletilmişti kendisine. Yunanlılarla yaptıkları anlaşma gereğince Amazonların önünü kesecekler, kaçmalarına izin vermeyeceklerdi. Ancak oğlu anlaşma hükümlerini iyi bilmesine rağmen buna uymamıştı. Onlara saldırmayacaklardı sadece durduracaklardı hepsi bu. Yıllardır onlarla açık bir savaş yapmamışlardı ve buna da gerek duymamışlardı. Ne Amazonlar onlara ilişiyor ne de onlar Amazon topraklarına adım atıyorlardı. Bu vahşi kadınların çok tehlikeli olabileceklerini biliyordu ve onlarla açık bir savaşı göze alamazdı. Ama güçlü yunan dostlarıyla birlikte olurlarsa onların hakkından gelebileceklerini biliyordu. Bu, bölgede tek güç olacakları anlamına geliyordu ve bu fırsatı kaçırmayacaktı. Ama oğlu Jumal emirlere karşı gelmişti. Gençliğinin verdiği heyecanla yasak topraklara girmişti. Ve kendisiyle birlikte ordusu da Amazonlar tarafından yok edilmişlerdi. Birkaç küçük köye düzenlenen baskınlar onu gereğinden daha fazla cesaretlendirmiş olmalıydı. Ama artık ok yaydan çıkmıştı ve iki ülke arasında savaş kaçınılmazdı. Acilen kumandanlarını çadırına çağırdı. Uzun zamandır bu tür seferlere katılmıyordu yaşı gereği ama anlaşılan ordusunun başına geçme zamanı gelmişti. O kadınlara bunu ödetecekti. Yunanlı dostları olsun ya da olmasın...

XXX

Kenosis habercinin verdiği mesajı gülümseyerek karşıladı. Küçük bir Gargarian kuvveti Amazon topraklarında imha edilmiş ve Kral Gashul ordusunu toplamaya başlamıştı. Bu düşmanlarının artık iki cephede birden savaşmaları anlamına geliyordu. Aslında kendi başlarına bile onların rahatlıkla haklarından geleceğini biliyordu ama şimdi işler sandığından daha kolay olacaktı. Keyifle gülümseyerek elindeki şarap kadehini dudaklarına götürdü. Kumandan Sirius’tan ordunun biran önce hazırlanmasını istedi. O en büyük savaş gelmiş, çatmıştı işte. Onları yokettikten sonra tabiî ki durmayı düşünmüyordu. Gargarianlar da yollarının üzerinde olacaktı ve onları da ezmekten kaçınmayacaktı. Bu toprakları barbarlardan temizlemeden Kalkedon’a dönmeye niyeti yoktu. Tarihin en büyük ordusuna sahipti ve 32000 yunan askerini bu dünyada durduracak güç henüz yoktu. Kumandan Sirius emirleri aldıktan sonra selam vererek odadan çıkmak üzere hareketlendiğinde içeri Plerosis girmekteydi. Kumandana gözucuyla bakarak durmasını işaret etti. Sonra da doğrudan küçük kardeşinin yanına kadar ilerledi. Yine siyahlar içindeydi. Tülden yapılmış elbisesi bedeninin tüm kıvrımlarını gizliyordu. Hiç makyajsız denilebilirdi ama yine de büyüleyici bir güzelliği vardı genç prensesin. Çoğu erkek için karşı koyulmaz bir güzelliği olduğu söylenebilirdi ama Kenosis için tiksindirici olmaktan öteye geçememişti hiçbir zaman. Hanedanın diğer erkek üyeleri için ise o erişilmezdi. Birkaç delikanlı geçmişte ona yaklaşmayı denemişlerdi ancak aşağılanmaktan öteye gidememişlerdi. Çoğu kez odasından gün boyu hiç çıkmazdı ama nasıl oluyorsa krallıkla ilgili her türlü gelişmeden anında haberi oluyordu.
Ve sesi… Bakışlarından bile daha etkileyiciydi. Konuşmaya başlar başlamaz insanı etkisi altına alıyordu. Öfkeden deliye dönmüş birini birkaç dakikada kuzuya dönüştürüveriyordu. Ve bunu yaparken ses tonunu bile değiştirmiyordu. Büyü gibiydi…

XXX

—Acele karar veriyorsun sevgili kardeşim dedi yine o duygusuz ses tonuyla. Kenosis şaşırmıştı ama çabuk toparladı:
-Ne demek istiyorsun dedi titrek bir sesle. Nefret ediyordu bundan. O konuşmaya başladığında sanki küçücük bir oğlan çocuğu gibi hissediyordu kendini
—Şu an saldırmak için uygun zaman değil diye devam etti siyahlar giymiş kadın. Bırak yoketmek istediklerin önce birbirleriyle savaşsınlar. Zayıflasınlar. Bir ordu kazanacaktır nasıl olsa. Ondan sonra da kalan orduyu biz temizleriz. Tane tane ve kısık sesle konuşmaya devam ediyordu gözlerini bir an bile küçük kardeşinin gözlerinden ayırmadan.
—Şimdi savaşmak bize çok şey kazandırmaz ama onlar birbirini yedikten sonra, biz de onları yeriz.

Kumandan Sirius kadının hemen arkasında olanları izliyordu. Bu kadında şeytani bir zeka vardı. “onun düşmanı olmak istemem” diye aklından geçirdi. Kenosis ise kaşlarını çatarak dinlemişti ablasını. Ve her ne kadar kabul etmek istemese de bu plan kusursuzdu. Yine yapmıştı işte. Onu başkalarının önünde küçük düşürmüştü. “Bir gün” diye düşündü, “bir gün seni ellerimle öldüreceğim.” Daha sonra da düşüncelerini okuyacağı endişesiyle gözlerini, ablasının gözlerinden kaçırarak yere dikti…

XXX

Kral Gashul dağlardaki kabilelerin habercileri ile görüştükten sonra daha bir keyiflenmişti. Muator, Zamek ve Puldani kabileleri de onunla birlikte hareket edeceklerini açıklamışlardı. Bunlar küçük kabilelerdi belki ama iyi savaşırlardı. Dağlardaki mağaralarda hayatlarını sürdürürlerdi. Yerleşik düzeni benimsemedikleri için de avcılıkla uğraşırlardı. Korkusuz savaşçılardı hepsi. Ve haber saldığı diğer kabilelerin de onlara katılacağını umuyordu. Amazonlar aslında tüm dağ kabileleri için bir tehlikeydi. Bu kadınların ne zaman kime saldıracağı belli değildi. Topraklarında bir erkek gördüklerinde çılgına dönüyorlardı. Üstelik çoğu zaman kendi toprakları dışında da saldırılar düzenlediklerini biliniyordu. Kendileri için değil belki ama bu dağ kabileleri için Amazonların oldukça can sıkıcı olduklarını biliyordu. Bu nedenle onları kendi saflarına çekmek hiç de zor olmamıştı. Artık bu vahşi kadınların kökünü kazımanın zamanı gelmişti. Öldürebildiğini öldürecek, geri kalanlarını da köleleştirecekti. Ve işin en zevkli kısmı da bu olacaktı adamları için. O vahşi kadınları ehlileştirmek…
Komutan Gelatre içeri girdiğinde Gashul bir masa üzerindeki geyik derisinden yapılmış harita üzerinde diğer kabilelerin liderleriyle görüşme yapıyordu, savaş planları ile ilgili. Aslında plan gayet basitti. Tüm güçleriyle saldıracaklar ve onları yerle bir edeceklerdi. Kendi ordusu ve diğer kabilelerle birlikte 7000’in üzerinde bir kuvvet olacaklardı. Savaşçılıklarını öteden beri takdir ettiği amazonlar için bu karşı konulmaz bir güç demekti. Artık yunanlılar da umurunda değildi. Onlara asla güvenemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden de onlarsız devam edecekti. Bu neye mal olursa olsun…

XXX


—O nasıl diye sordu Liyunda endişeli bir ifadeyle.
—Adam domuz gibi diye yanıtladı gülerek Kajol. Baştanbaşa doğramışlar neredeyse ama hala nefes alıyordu gittiğimizde. Aslında yaşayacağına pek ihtimal vermemiştim ama… Bu sırada kafasını çevirerek yatakta yatmakta olan adama gözlerini çevirdi, daha sonra da kaldığı yerden devam etti
—İyi direniyor doğrusu. Başkası olsaydı çoktan ölmüştü. Litrelerce kan kaybetmiş olmalı. Bir gözünü de dağlamışlar. Artık tek gözle idare etmek zorunda kalacak yaşarsa eğer ama görünen o ki... Kajol daha fazla devam etmedi, sustu. Liyunda içini kemiren o garip, karmakarışık duygularla yaklaştı yataktaki adama.

Solgun görünüyor diye düşündü. Onu ilk gördüğü halde değildi tabi ki. Yunan heykelleri gibi diye düşünmüştü onu ilk kez çıplak gördüğünde. Kaslı vücudu ona hiç hissetmediği kadar çekici gelmişti. Güçlü ve vahşi… Oysa şimdi bir çocuk kadar savunmasızdı. Yüzünü buruşturarak inceledi yataktaki adamı. Vücudunda bulunan onlarca kesik hazırlanan bitki karışımları ile sıvanmıştı. Ve neredeyse teni görünmeyecek kadar çoktu bu bölgeler. Üstelik tahribat sadece vücuduyla sınırlı kalmıyordu. Kafası kazınmış olduğundan kafasının ortasından alnına kadar inen bölgede, rahatlıkla görülebilen derin yarık da dikkat çekiyordu. Yakışıklı bir adam sayılmazdı ama bu gördüğü için adam demek bile zordu. Yüzü artık tanınmayacak haldeydi. Sağlam olan gözü tamamen kapanmıştı. Dudakları patlamış ve darbelerin oluşturduğu morluklar yüzün neredeyse tamamını kaplamıştı. Ve sol gözünün olması gereken yerde şimdi ezilmiş ve su toplamış bir et parçası sarkmaktaydı. Liyunda arkasını döndü. Gözlerini Kajol’dan kaçırarak zorlukla duyulabilen bir sesle:
—Kurtarın onu dedi odadan çıkmadan önce…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 190
İnsanlarınız tuhaf Aytunç; bir araya geldiklerinde insanda grotesk bir karnaval ortamına bakıyormuş duygusu uyandırıyor; Amazonlar, hadım savaşçılar, ürkütücü ablalar, eşcinsel komutanlar...

Buraya koyduğunuz her parçada ilgim biraz daha artıyor.

Ama çok hızlı gidiyorsunuz ve bence bazen soluklanıp kendinizi ayrıntılara teslim etmeniz; romanda gerçeklik etkisi dediğimiz o şeyi yaratan asıl detaylara, o gündelik ve tatlı yerlere de bakmanız gerekiyor. Bu haliyle büyük ve hızla gerçekleşen olguların peşinde gitmekten soluk alamıyor gibiyim. Hiç dünyaya, şeylere, karakterlerin görüş menzillerinde duran ve bir dünya kurmak için kaçınılmaz olan o küçük ama önemli şeylere dikkat etmiyorsunuz.

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Tekrar merhaba sevgili Şûmul,

Valud’u geçen yıl yazmaya başlamıştım ve halen devam ediyorum yazmaya. Başlangıçta, bir sonraki sayfada ne olacağı bilinmeden yazılmaya başlanmıştı. Klavye başına oturduğumda karar veriyordum yazacaklarıma. Bu yüzden kurguda zorlandığımı itiraf etmeliyim. Tempo yüksekliğini ben buna bağlıyorum biraz. Hızlı gittiğim konusundaki yorumunuza katılıyorum ama sanırım bu artık tarza dönüştü bende.
Detaylara daha çok yer vermem gerektiğinin farkındayım. Ama dediğim gibi

Bir sonraki öykümde özellikle buna dikkat etmeyi planlıyorum. Bu böyle başladı, sihri bozmayalım.

Teşekkürlerimle...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 82
Dışarıya çıktığında kendini sıkıştırılmış bir mengeneden kurtulmuş gibi hissetti. Derin derin soludu. İçeride havasızlıktan boğulacak gibi hissetmişti sanki. O adamda bir şey vardı. Yanında olduğunda kendini huzursuz hissetmesine ned