Tıraş olurken yüzünü iyice inceledi. Yaşlandığını hissediyordu artık. Oysa daha kırk beşine bile gelmemişti. Bu lanet olası ülkeden nefret ediyordu. Burada geçirdiği son sekiz ay neredeyse beş yıl gibi gelmişti ona. BM barış gücünde görev yapıyordu. Somali ve Filistin’de de görev yapmıştı ama hiçbir yerde burada yani Ruanda’da karşılaştıklarını görmemişti.
Aynaya doğru iyice eğildi. Gözlerinin altındaki kırışıklıklar artmıştı son günlerde. Geceleri nöbetçi sayısını arttırmak zorunda kalmışlardı. Bu Hutu savaşçıları günden güne azgınlaşıyorlardı. Korkarım kısa süre sonra onlarla karşılaşmak zorunda kalabiliriz demişti emrindeki askerlerine. Aslında böyle bir şeyin olmaması için de dua ediyordu doğrusu. Bölgede küçük bir karakolları vardı ve sadece on kişi ile olanları gözlemek dışında bir şey yapmıyorlardı. En yakın BM gücü kendilerinden üçyüz kilometre uzaktaydı. Acil durum çağrısı vermek zorunda kalmamayı umuyordu bu yüzden.
6 Nisan’daki uçak kazasında sonra başlamıştı her şey. Devlet başkanı Habdayimana’yı taşıyan uçak yere çakıldığında bunu Tutsi’lerin düzenlediklerini öne sürerek aylardan beri düşündükleri eylem planlarını uygulamaya koymuşlardı. Zaten uzun zamandır bunun için hazırlandıkları belliydi. Bunun hakkında istihbarat almışlardı. İşbaşındaki Hutu hükümetinin olacaklara göz yumması ise bir Afrika geleneğiydi adeta. Bu kıtada geçirdiği uzun yıllar boyunca sayısız katliama tanıklık etmişti. En berbatlarını Somali’de yaşadığını düşünüyordu ama o buraları görmeden önceydi.
—Kahretsin! Diye fısıldadı. Kulak hizasında, yanağının üst kısmında ince bir çizik oluşmuştu aniden. Sonra kırmızılık aşağıya süzüldü yavaşça. Yüzünü yıkamaya çalıştı ip gibi akan suda. Son günlerde, depodaki suyu idareli kullanmaları gerektiğinden ihtiyatlı davranıyorlardı. Sonra Morgan yandaki havluya uzanarak sildi yüzünü. Bir yandan da söyleniyordu.
—Nefret ediyorum, buradan nefret ediyorum… Buradaki görev süresi iki ay sonra doluyordu. Bir daha Afrika’ya ayak basmak mı? Tanrı korusun diye söylendi. Tam o sırada iki el silah sesi duyuldu şehrin güney yönünden. Aceleyle üniformasını giyerek banyodan çıktı. Kenar mahallelerin oradan gelen bir uğultu duyuluyordu. “Yine başladılar” diye geçirdi içinden.
Yıllardır fişledikleri Tutsi ve ılımlı Hutu’ların evlerini basıyorlardı. Hükümet tarafından gizlice getirtilen 10 centlik satırları kullanıyorlardı bunun için. Yüzlerce Hutu savaşçısı bir oluyor ve listedekileri teker teker temizliyorlardı. Evde kimin olup olmadığına bile bakmıyorlardı çoğu zaman. Fişlenen evdi ve evin içindeki herkes düşmandı onların gözünde. Çoluk çocuk, genç yaşlı dinlemiyorlardı. Sadece kadınlar, çocukları ve kocalarından daha fazla yaşama şansını buluyorlardı. O da sadece tecavüz süresi kadar…
O vahşet sahnelerinden birine daha iki gün önce tanıklık etmişti. Karakolun hemen karşısında kovaladığı bir adamı yakalayan Hutu genci gözlerinin önünde işlemişti cinayeti. Adamı yere yıktığında diğerleri de gelmişler ve çevrelerinde halka oluşturmuşlardı. Karakolun bahçesine kadar çıkmış ve olanları bir film izler gibi izlemeye başlamıştı. O an sanki büyülenmiş gibiydi. Donup kalmıştı. Yerdeki adam elli yaşlarında olmalıydı. Saçları kırlaşmaya başlamıştı. Ağlıyor ve af diliyordu anlamadığı bir dilde. Ellerini kaldırıyor ve vurmaması için yalvarıyordu elinde satır tutan delikanlıya. Diğerleri teşvik ediyorlardı genci. Delikanlı ne yapacağına karar verememiş gibiydi. Sonra bir an Morgan’la göz göze geldi. Gözlerini dikti bahçede şaşkın bir vaziyette duran beyaz yabancıya. Sonra nefretle gözlerini kıstı ve aniden olduğu yerde dönerek elindeki satırı ayaklarına kapanmakta olan adamın kafasına olanca gücüyle vurdu. Satırın kafatasına çarpma sesi Morgan’ın olduğu yerden bile rahatlıkla duyulabilmişti. Satır yarısına kadar yaşlı zencinin kafatasına gömüldüğünde çevresindeki gençlerin kahkahaları doldurmuştu caddeyi. Yerdeki zencinin vücudu kasılarak titremeye başladığında delikanlı satırı yerinden çıkarmaya çalıştı. Ama öylesine gömülmüştü ki yerinden kıpırdatamamıştı bile. İki eliyle asılması bile sonucu değiştirmemişti. Sonra öfkeyle yerdeki cesedi tekmelemeye başladı genç Hutu. Çevredekilerin kahkahaları gittikçe artıyordu. Çocukla alay ediyor olmalıydılar. Birkaç dakika uğraştıktan sonra satırı yerinden çıkaran delikanlı hala onları izlemekte olan Morgan’a dönerek elindeki satırı sallamıştı o anlamadığı dilde bir şeyler söyleyerek…
XXX
Neden böyle korktuklarını anlayamıyordu o küçük aklıyla. Annesi ve babası birkaç günden beri hazırlık yapıyorlardı telaş içerisinde. En önemli eşyalarını alıp buradan gideceklerdi. Nereye gidecekleri konusunda bir fikri yoktu ama sanırım uzağa gideceklerdi. Annesi durmadan ağlıyordu. Nedenini bilmediği halde o da eşlik ediyordu annesine.
Gündüzleri tüm perdeleri kapatarak evin kilerine iniyorlardı. Sanki bir şeylerden saklanıyor gibiydiler ama o saklandıkları şey hiç görünmemişti onlara daha. Babası bir süreliğine dışarı çıkmış ve çok korkmuş bir halde geri dönmüştü. Onu hiç daha önce bu vaziyette görmediğini düşünmüştü o an. Güleç bir adamdı aslında babası. Postanede çalışan basit bir postacıydı sadece ama bir süredir işe de gitmiyordu.
Bütün gün kilerde sessizce bekliyorlardı. Sadece bebeğini yanına almasına izin vermişlerdi ve o da onunla oynuyordu sürekli. Okuldaki arkadaşlarının aksine hiç kardeşi yoktu. Bu yüzden bezden yapılmış bebeği onun kardeşi gibiydi. Ama sanırım yeni bir kardeş yakında yanlarında olacaktı. Annesinin karnının günden güne büyüdüğünü görebiliyordu. Yaz başlarında aralarına katılacağını söylemişti annesi mutlulukla gülümseyerek.
<
Geceleri ise kilerden dışarı çıkıp evin içinde gezinebiliyorlardı. Ama bir gürültü duyduklarında hemen yine kilere iniyorlardı korku içinde. Bu bir oyun gibi gelmişti başlarda ona. Sanki saklambaç oynuyorlardı ama gün geçtikçe bunun sıkıcı bir hal aldığını görüyordu. Onlar kilerdeyken bir iki defa ayak sesleri duymuşlardı ama çok uzun süre kalmadan dışarı çıktıklarını zannediyordu davetsiz misafirlerinin.
O gün öğleden sonra annesi aniden rahatsızlaşınca Doktor Abu Olesemi’yi getirmesi için onu göndermişlerdi. Babası ona annesinin yanında kalması gerektiğini ve doğruca Doktor Olesemi’nin evine giderek durumu anlatmasını söylemişti. Onu alıp hemen eve geri gelmesi gerekiyordu. Bu yaz 8 yaşını doldurmuş olacaktı ve artık koca bir kız olmuştu. Bunu tek başına halledebilirdi. Hemen bir arka sokağın başındaki büyük evde oturuyordu doktor. Evin içinde saklanmaya başladıklarından beri ilk defa dışarı çıkıyordu. Kapıdan çıktığında yoldan geçmekte olan sakallı bir adamın kendisine baktığını gördü. Hemen başını öne eğdi. Kimseyle konuşmaması gerekiyordu. Hele bir yabancıyla. Adam sadece onu izlemekle yetindi. Doktorun evine doğru adım atmaya başladığında sakallı adamın bakışlarını hala üzerinde hissediyordu...
Dışarıda tam bir koşturmaca vardı. İnsanlar görüyordu dışarıda bir sürü. Hepsi öfkeliydiler. Ona pek aldırmadan yanından geçip gittiler. Ellerinde kanlı bıçaklar taşıyorlardı ve çoğu kırmızı lekeli elbiseler giymişlerdi. Doktorun evine yaklaştığında onun evde olamayacağını anladı. Ev çoktan yanmıştı. Sonra iki gün önce burnuna gelen yanık kokusunu hatırladı. Enkaz haline gelen evde geriye pek bir şey kalmamıştı. Koşarak eve doğru yöneldi. Bir an önce olan biteni babasına anlatmalıydı. Evlerinin önüne yaklaştığında küçük bir kalabalığın kapının önünde beklediklerini gördü. Ve daha sonra da kapı açılarak annesi ve babasını kollarından sürükleyerek getiren silahlı adamları. Öylece kaldı olduğu yerde. Babası yalvarıyor ve merhamet dileniyordu. Annesi ise yarı baygın durumdaydı. Her ikisini de kapının önündeki boşluğa fırlattılar. Sonra kalabalık az önce gördüğü sakallı adamın emriyle çullandı annesi ve babasının üzerine. Çığlık sesleri adamların haykırışlarına karışıyordu. Ellerindeki satırlar durmaksızın inip kalkıyordu anne babasının bedenleri üzerinde. Donup kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Dizleri titremeye başlamıştı. Gözünden bir damla yaş süzüldü yanaklarına doğru. Haykırmak, onlara doğru koşmak istedi ama kıpırdayamadı olduğu yerden. Dudakları aralandı ve hiç bir ses çıkmadı. Birkaç dakika sonra çığlıklar kesildi. Satır darbeleri bir süre daha devam etti onların üzerinde. Sonra o sakallı adamı yine gördü. Adam bu sefer gözlerini kendisine dikmişti. Birşeyler mırıldandı öfkeyle. Eliyle yanındakilere onu gösterdiğinde fırladı yerinden küçük Mthakathi. Geldiği yöne doğru...
XXX
Ayak bileklerindeki acıyı hissetmesiyle yere yığılması bir oldu. Bir anda ayaklarını hissedemez olmuştu. Hafif bir inilti çıkmıştı ağzından sadece. Diğerleri gibi avaz avaz haykırmamıştı. Elleri arkadan bağlı olduğundan doğrudan yüzüstü yuvarlanmıştı. Acı içinde derin derin soluk alıp veriyordu. Toprak, Afrika’nın yakıcı güneşi ve rüzgârından neredeyse toz haline gelmişti burada. O tozu solumamak için kafasını kaldırmaya çalıştı. Terden sırılsıklam olan yüzünün bir yanı olduğu gibi toza bulanmıştı şimdi. Gözlerini bağladıkları bağ da biraz olsun gevşemişti. Onu diğerleriyle birlikte buraya getirdiklerinde sadece birkaç dakika etrafı görme fırsatı bulmuştu. Genişçe bir avluda toplamışlardı onları. Sonra ellerini ve gözlerini bağlamışlardı hepsinin. Mahşer yeri gibiydi ortalık. Bağırışlar duyuyordu, küfürler. Arada silah sesleri de geliyordu ama daha çok haykırışlar duyuluyordu. Acı dolu ve kesiksiz…
Başkent Kigali’nin güneyindeki Kibungo şehrinde yaşıyordu küçüklüğünden beri. Babası ve kardeşleri çatışmalar başladığında mültecilerle birlikte Tanzanya’ya doğru yola çıkmışlardı. Kendisi de daha sonra onlara katılmayı umuyordu ama Hutu’ların onu yakalaması çok uzun sürmemişti. Gece gelmişlerdi. Kapının kırılma sesi ile fırlamıştı yatağından. Üzerine bir şey geçiremeden karga tulumba dışarı çıkarmışlardı evden. Civardaki evlere de girip o evlerden de birilerini almışlardı. Sonra hepsini kamyonlara doldurup götürmüşlerdi. Kamyonun arkasından bakakaldığında evinin ateşe verildiğini yaşlı gözlerle izlemişti. Hepsi belki yarım saat içinde olmuştu bunların. Kamyondakilerin ellerini bağlamışlardı ve neredeyse istifleme yüklemişlerdi herkesi. Otuz kişiden fazla olmalıydılar. Yolda onlarca kamyon görmüşlerdi kendilerinki gibi, içleri tıka basa insan dolu.
Şehrin en büyük okulunda öğretmenlik yapıyordu birkaç yıldır. Ülkenin yüzde onunu bile bulmayan okuma yazma bilenlerin arasında şanslılardan sayılıyordu. 1.dünya savaşının ardından Almanya’nın sömürgeliğinden alınan yönetim, Belçikalılara verilmişti. Belçikalılar Almanların aksine bu verimsiz topraklarda yönetimle daha fazla ilgilenmişlerdi. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak dışında çalışmayan Ruandalıları kahve tarlalarında çalışmaya zorlamışlar ve bunun için kırbaç kullanmaktan da çekinmemişlerdi. Afrika siyasetinde yönetici ve yöneten unsurların ayrılması prensibini benimseyen Belçika Ruanda’da kontrolün ellerinde bulunması için bölgedeki azınlıkta bulunan Tutsileri ülkenin neredeyse yüzde doksanını oluşturan Hutular karşısında desteklemeye başlamışlardı. Bu destek o ana kadar birbirleri ile kardeşçe yaşayan iki toplumun arasına ekilen bir kin tohumuydu adeta. Tutsilere tanınan ayrıcalıklar ortak dillerini, geleneklerini ve kültürlerini yok sayıyordu.
Koloni güçleri ayrımcılığı körüklemek adına işe alımlarda başta olmak üzere tüm devlet kurumlarında yeni oluşturulan ırksal farklılıkları baz alıyorlardı. Bu dönemde Tutsiler, Hutulara göre daha iyi yaşam koşullarına kavuştular. Irksal sınıflandırmada ise öyle akıldışı kriterler kullanılmıştı ki bazı bölgelerde uzun boylu ve fiziksel olarak güzel görünümlü kişiler Tutsi sayılmışlardı. Bunun yanında zengin olanlar, mesela on inekten fazlasına sahip olanlar da Tutsi olarak sınıflandırılmışlardı. Kısa süre sonra eğitim başta olmak üzere tüm sosyal imkânlar Hutulara kapandı. Hutuların nefreti günden güne hızla büyüyordu. Beyaz adam yine istediğini elde etmişti…
Bowungba yattığı yerde doğrulmaya çalıştığında üzerine savrulan bir cismin etkisiyle yuvarlandı tekrar. Kendisi gibi bağlanmış biriydi bu anlaşılan. Onu bir diğeri ve sonra bir başkası daha izledi. Hemen yerde bacaklarını karnına çekerek içgüdüsel olarak kendini korumaya çalıştı. Onları tepeleme istifliyorlardı. Alt kısımda kalmamalıydı. Şimdilik tek düşünebildiği buydu. Bir de burun deliklerini sızlatırcasına duyduğu kan kokusu. Bir süredir artık korkmadığını da fark etti. Delice bir şeydi belki ama korkudan çok merak ediyordu. Bağırışlar, inlemeler ve bunlara neden olan az önceki vahşetin nedeni değildi merak ettiği aslında. Kan, ter ve korkunun neden olduğu ve istem dışı çıkarılan dışkı kokusu da değildi onu rahatsız eden. Sadece merak ediyordu ve saplantılı bir ruh haliyle sadece bunu düşünüyordu.
Neden aşil tendonunu kesmişlerdi…