Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 97
Tıraş olurken yüzünü iyice inceledi. Yaşlandığını hissediyordu artık. Oysa daha kırk beşine bile gelmemişti. Bu lanet olası ülkeden nefret ediyordu. Burada geçirdiği son sekiz ay neredeyse beş yıl gibi gelmişti ona. BM barış gücünde görev yapıyordu. Somali ve Filistin’de de görev yapmıştı ama hiçbir yerde burada yani Ruanda’da karşılaştıklarını görmemişti.

Aynaya doğru iyice eğildi. Gözlerinin altındaki kırışıklıklar artmıştı son günlerde. Geceleri nöbetçi sayısını arttırmak zorunda kalmışlardı. Bu Hutu savaşçıları günden güne azgınlaşıyorlardı. Korkarım kısa süre sonra onlarla karşılaşmak zorunda kalabiliriz demişti emrindeki askerlerine. Aslında böyle bir şeyin olmaması için de dua ediyordu doğrusu. Bölgede küçük bir karakolları vardı ve sadece on kişi ile olanları gözlemek dışında bir şey yapmıyorlardı. En yakın BM gücü kendilerinden üçyüz kilometre uzaktaydı. Acil durum çağrısı vermek zorunda kalmamayı umuyordu bu yüzden.

               
6 Nisan’daki uçak kazasında sonra başlamıştı her şey. Devlet başkanı Habdayimana’yı taşıyan uçak yere çakıldığında bunu Tutsi’lerin düzenlediklerini öne sürerek aylardan beri düşündükleri eylem planlarını uygulamaya koymuşlardı. Zaten uzun zamandır bunun için hazırlandıkları belliydi. Bunun hakkında istihbarat almışlardı. İşbaşındaki Hutu hükümetinin olacaklara göz yumması ise bir Afrika geleneğiydi adeta. Bu kıtada geçirdiği uzun yıllar boyunca sayısız katliama tanıklık etmişti. En berbatlarını Somali’de yaşadığını düşünüyordu ama o buraları görmeden önceydi.


—Kahretsin! Diye fısıldadı. Kulak hizasında, yanağının üst kısmında ince bir çizik oluşmuştu aniden. Sonra kırmızılık aşağıya süzüldü yavaşça. Yüzünü yıkamaya çalıştı ip gibi akan suda. Son günlerde, depodaki suyu idareli kullanmaları gerektiğinden ihtiyatlı davranıyorlardı. Sonra Morgan yandaki havluya uzanarak sildi yüzünü. Bir yandan da söyleniyordu.
—Nefret ediyorum, buradan nefret ediyorum… Buradaki görev süresi iki ay sonra doluyordu. Bir daha Afrika’ya ayak basmak mı? Tanrı korusun diye söylendi. Tam o sırada iki el silah sesi duyuldu şehrin güney yönünden. Aceleyle üniformasını giyerek banyodan çıktı. Kenar mahallelerin oradan gelen bir uğultu duyuluyordu. “Yine başladılar” diye geçirdi içinden.

Yıllardır fişledikleri Tutsi ve ılımlı Hutu’ların evlerini basıyorlardı. Hükümet tarafından gizlice getirtilen 10 centlik satırları kullanıyorlardı bunun için. Yüzlerce Hutu savaşçısı bir oluyor ve listedekileri teker teker temizliyorlardı. Evde kimin olup olmadığına bile bakmıyorlardı çoğu zaman. Fişlenen evdi ve evin içindeki herkes düşmandı onların gözünde. Çoluk çocuk, genç yaşlı dinlemiyorlardı. Sadece kadınlar, çocukları ve kocalarından daha fazla yaşama şansını buluyorlardı. O da sadece tecavüz süresi kadar…

O vahşet sahnelerinden birine daha iki gün önce tanıklık etmişti. Karakolun hemen karşısında kovaladığı bir adamı yakalayan Hutu genci gözlerinin önünde işlemişti cinayeti. Adamı yere yıktığında diğerleri de gelmişler ve çevrelerinde halka oluşturmuşlardı. Karakolun bahçesine kadar çıkmış ve olanları bir film izler gibi izlemeye başlamıştı. O an sanki büyülenmiş gibiydi. Donup kalmıştı. Yerdeki adam elli yaşlarında olmalıydı. Saçları kırlaşmaya başlamıştı. Ağlıyor ve af diliyordu anlamadığı bir dilde. Ellerini kaldırıyor ve vurmaması için yalvarıyordu elinde satır tutan delikanlıya. Diğerleri teşvik ediyorlardı genci. Delikanlı ne yapacağına karar verememiş gibiydi. Sonra bir an Morgan’la göz göze geldi. Gözlerini dikti bahçede şaşkın bir vaziyette duran beyaz yabancıya. Sonra nefretle gözlerini kıstı ve aniden olduğu yerde dönerek elindeki satırı ayaklarına kapanmakta olan adamın kafasına olanca gücüyle vurdu. Satırın kafatasına çarpma sesi Morgan’ın olduğu yerden bile rahatlıkla duyulabilmişti. Satır yarısına kadar yaşlı zencinin kafatasına gömüldüğünde çevresindeki gençlerin kahkahaları doldurmuştu caddeyi. Yerdeki zencinin vücudu kasılarak titremeye başladığında delikanlı satırı yerinden çıkarmaya çalıştı. Ama öylesine gömülmüştü ki yerinden kıpırdatamamıştı bile. İki eliyle asılması bile sonucu değiştirmemişti. Sonra öfkeyle yerdeki cesedi tekmelemeye başladı genç Hutu. Çevredekilerin kahkahaları gittikçe artıyordu. Çocukla alay ediyor olmalıydılar. Birkaç dakika uğraştıktan sonra satırı yerinden çıkaran delikanlı hala onları izlemekte olan Morgan’a dönerek elindeki satırı sallamıştı o anlamadığı dilde bir şeyler söyleyerek…


XXX




Neden böyle korktuklarını anlayamıyordu o küçük aklıyla. Annesi ve babası birkaç günden beri hazırlık yapıyorlardı telaş içerisinde. En önemli eşyalarını alıp buradan gideceklerdi. Nereye gidecekleri konusunda bir fikri yoktu ama sanırım uzağa gideceklerdi. Annesi durmadan ağlıyordu. Nedenini bilmediği halde o da eşlik ediyordu annesine.


Gündüzleri tüm perdeleri kapatarak evin kilerine iniyorlardı. Sanki bir şeylerden saklanıyor gibiydiler ama o saklandıkları şey hiç görünmemişti onlara daha. Babası bir süreliğine dışarı çıkmış ve çok korkmuş bir halde geri dönmüştü. Onu hiç daha önce bu vaziyette görmediğini düşünmüştü o an. Güleç bir adamdı aslında babası. Postanede çalışan basit bir postacıydı sadece ama bir süredir işe de gitmiyordu.


Bütün gün kilerde sessizce bekliyorlardı. Sadece bebeğini yanına almasına izin vermişlerdi ve o da onunla oynuyordu sürekli. Okuldaki arkadaşlarının aksine hiç kardeşi yoktu. Bu yüzden bezden yapılmış bebeği onun kardeşi gibiydi. Ama sanırım yeni bir kardeş yakında yanlarında olacaktı. Annesinin karnının günden güne büyüdüğünü görebiliyordu. Yaz başlarında aralarına katılacağını söylemişti annesi mutlulukla gülümseyerek.

<

Geceleri ise kilerden dışarı çıkıp evin içinde gezinebiliyorlardı. Ama bir gürültü duyduklarında hemen yine kilere iniyorlardı korku içinde. Bu bir oyun gibi gelmişti başlarda ona. Sanki saklambaç oynuyorlardı ama gün geçtikçe bunun sıkıcı bir hal aldığını görüyordu. Onlar kilerdeyken bir iki defa ayak sesleri duymuşlardı ama çok uzun süre kalmadan dışarı çıktıklarını zannediyordu davetsiz misafirlerinin.


O gün öğleden sonra annesi aniden rahatsızlaşınca Doktor Abu Olesemi’yi getirmesi için onu göndermişlerdi. Babası ona annesinin yanında kalması gerektiğini ve doğruca Doktor Olesemi’nin evine giderek durumu anlatmasını söylemişti. Onu alıp hemen eve geri gelmesi gerekiyordu. Bu yaz 8 yaşını doldurmuş olacaktı ve artık koca bir kız olmuştu. Bunu tek başına halledebilirdi. Hemen bir arka sokağın başındaki büyük evde oturuyordu doktor. Evin içinde saklanmaya başladıklarından beri ilk defa dışarı çıkıyordu. Kapıdan çıktığında yoldan geçmekte olan sakallı bir adamın kendisine baktığını gördü. Hemen başını öne eğdi. Kimseyle konuşmaması gerekiyordu. Hele bir yabancıyla. Adam sadece onu izlemekle yetindi. Doktorun evine doğru adım atmaya başladığında sakallı adamın bakışlarını hala üzerinde hissediyordu...


Dışarıda tam bir koşturmaca vardı. İnsanlar görüyordu dışarıda bir sürü. Hepsi öfkeliydiler. Ona pek aldırmadan yanından geçip gittiler. Ellerinde kanlı bıçaklar taşıyorlardı ve çoğu kırmızı lekeli elbiseler giymişlerdi. Doktorun evine yaklaştığında onun evde olamayacağını anladı. Ev çoktan yanmıştı. Sonra iki gün önce burnuna gelen yanık kokusunu hatırladı. Enkaz haline gelen evde geriye pek bir şey kalmamıştı.  Koşarak eve doğru yöneldi. Bir an önce olan biteni babasına anlatmalıydı. Evlerinin önüne yaklaştığında küçük bir kalabalığın kapının önünde beklediklerini gördü. Ve daha sonra da kapı açılarak annesi ve babasını kollarından sürükleyerek getiren silahlı adamları. Öylece kaldı olduğu yerde. Babası yalvarıyor ve merhamet dileniyordu. Annesi ise yarı baygın durumdaydı. Her ikisini de kapının önündeki boşluğa fırlattılar. Sonra kalabalık az önce gördüğü sakallı adamın emriyle çullandı annesi ve babasının üzerine. Çığlık sesleri adamların haykırışlarına karışıyordu. Ellerindeki satırlar durmaksızın inip kalkıyordu anne babasının bedenleri üzerinde. Donup kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Dizleri titremeye başlamıştı. Gözünden bir damla yaş süzüldü yanaklarına doğru. Haykırmak, onlara doğru koşmak istedi ama kıpırdayamadı olduğu yerden. Dudakları aralandı ve hiç bir ses çıkmadı. Birkaç dakika sonra çığlıklar kesildi. Satır darbeleri bir süre daha devam etti onların üzerinde. Sonra o sakallı adamı yine gördü. Adam bu sefer gözlerini kendisine dikmişti. Birşeyler mırıldandı öfkeyle. Eliyle yanındakilere onu gösterdiğinde fırladı yerinden küçük Mthakathi. Geldiği yöne doğru...

XXX


Ayak bileklerindeki acıyı hissetmesiyle yere yığılması bir oldu. Bir anda ayaklarını hissedemez olmuştu. Hafif bir inilti çıkmıştı ağzından sadece. Diğerleri gibi avaz avaz haykırmamıştı. Elleri arkadan bağlı olduğundan doğrudan yüzüstü yuvarlanmıştı. Acı içinde derin derin soluk alıp veriyordu. Toprak, Afrika’nın yakıcı güneşi ve rüzgârından neredeyse toz haline gelmişti burada. O tozu solumamak için kafasını kaldırmaya çalıştı. Terden sırılsıklam olan yüzünün bir yanı olduğu gibi toza bulanmıştı şimdi. Gözlerini bağladıkları bağ da biraz olsun gevşemişti. Onu diğerleriyle birlikte buraya getirdiklerinde sadece birkaç dakika etrafı görme fırsatı bulmuştu.  Genişçe bir avluda toplamışlardı onları. Sonra ellerini ve gözlerini bağlamışlardı hepsinin. Mahşer yeri gibiydi ortalık. Bağırışlar duyuyordu, küfürler. Arada silah sesleri de geliyordu ama daha çok haykırışlar duyuluyordu. Acı dolu ve kesiksiz…


Başkent Kigali’nin güneyindeki Kibungo şehrinde yaşıyordu küçüklüğünden beri. Babası ve kardeşleri çatışmalar başladığında mültecilerle birlikte Tanzanya’ya doğru yola çıkmışlardı. Kendisi de daha sonra onlara katılmayı umuyordu ama Hutu’ların onu yakalaması çok uzun sürmemişti. Gece gelmişlerdi. Kapının kırılma sesi ile fırlamıştı yatağından. Üzerine bir şey geçiremeden  karga tulumba dışarı çıkarmışlardı evden. Civardaki evlere de girip o evlerden de birilerini almışlardı. Sonra hepsini kamyonlara doldurup götürmüşlerdi. Kamyonun arkasından bakakaldığında evinin ateşe verildiğini yaşlı gözlerle izlemişti. Hepsi belki yarım saat içinde olmuştu bunların. Kamyondakilerin ellerini bağlamışlardı ve neredeyse istifleme yüklemişlerdi herkesi. Otuz kişiden fazla olmalıydılar. Yolda onlarca kamyon görmüşlerdi kendilerinki gibi, içleri tıka basa insan dolu.


Şehrin en büyük okulunda öğretmenlik yapıyordu birkaç yıldır. Ülkenin yüzde onunu bile bulmayan okuma yazma bilenlerin arasında şanslılardan sayılıyordu. 1.dünya savaşının ardından Almanya’nın sömürgeliğinden alınan yönetim, Belçikalılara verilmişti. Belçikalılar Almanların aksine bu verimsiz topraklarda yönetimle daha fazla ilgilenmişlerdi.  Doğal ihtiyaçlarını karşılamak dışında çalışmayan Ruandalıları kahve tarlalarında çalışmaya zorlamışlar ve bunun için kırbaç kullanmaktan da çekinmemişlerdi. Afrika siyasetinde yönetici ve yöneten unsurların ayrılması prensibini benimseyen Belçika Ruanda’da kontrolün ellerinde bulunması için bölgedeki azınlıkta bulunan Tutsileri ülkenin neredeyse yüzde doksanını oluşturan Hutular karşısında desteklemeye başlamışlardı. Bu destek o ana kadar birbirleri ile kardeşçe yaşayan iki toplumun arasına ekilen bir kin tohumuydu adeta. Tutsilere tanınan ayrıcalıklar ortak dillerini, geleneklerini ve kültürlerini yok sayıyordu.


Koloni güçleri ayrımcılığı körüklemek adına işe alımlarda başta olmak üzere tüm devlet kurumlarında yeni oluşturulan ırksal farklılıkları baz alıyorlardı. Bu dönemde Tutsiler, Hutulara göre daha iyi yaşam koşullarına kavuştular. Irksal sınıflandırmada ise öyle akıldışı kriterler kullanılmıştı ki bazı bölgelerde uzun boylu ve fiziksel olarak güzel görünümlü kişiler Tutsi sayılmışlardı. Bunun yanında zengin olanlar, mesela on inekten fazlasına sahip olanlar da Tutsi olarak sınıflandırılmışlardı. Kısa süre sonra eğitim başta olmak üzere tüm sosyal imkânlar Hutulara kapandı. Hutuların nefreti günden güne hızla büyüyordu. Beyaz adam yine istediğini elde etmişti…


Bowungba yattığı yerde doğrulmaya çalıştığında üzerine savrulan bir cismin etkisiyle yuvarlandı tekrar. Kendisi gibi bağlanmış biriydi bu anlaşılan. Onu bir diğeri ve sonra bir başkası daha izledi. Hemen yerde bacaklarını karnına çekerek içgüdüsel olarak kendini korumaya çalıştı. Onları tepeleme istifliyorlardı. Alt kısımda kalmamalıydı. Şimdilik tek düşünebildiği buydu. Bir de burun deliklerini sızlatırcasına duyduğu kan kokusu. Bir süredir artık korkmadığını da fark etti. Delice bir şeydi belki ama korkudan çok merak ediyordu. Bağırışlar, inlemeler ve bunlara neden olan az önceki vahşetin nedeni değildi merak ettiği aslında. Kan, ter ve korkunun neden olduğu ve istem dışı çıkarılan dışkı kokusu da değildi onu rahatsız eden. Sadece merak ediyordu ve saplantılı bir ruh haliyle sadece bunu düşünüyordu.

Neden aşil tendonunu kesmişlerdi…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 97
Nefretle kısılmış gözlerini açtı iri iri. Alnından süzülen boncuk iriliğindeki ter damlaları tüm yüzünü kaplamıştı neredeyse. Olduğu yere çöktü. Gece yarısından beri o ve arkadaşları durmamışlardı. Radyoda çoktan beridir bekledikleri anons duyulduğunda artık önlenemez hareketin başladığını biliyordu. Hemen evden fırlamış ve şehrin güneyindeki hurdalığa kadar durmaksızın koşmuştu. Oraya geldiğinde kendinden önce oraya gelmiş yüzlerce öfkeli gencin meydanı doldurduğunu görmüştü şaşkınlıkla. Ne kadar da çabuk toplanmışlardı… Kamyonlardan indirdikleri satırları ve sık ormanda ilerlemek için kullandıkları geniş yüzlü palaları dağıtmışlardı herkese. Kalabalık o kadar fazlaydı ki kamyondan indirdikleri aletler yetmemişti. Hiçbir şey alamayanlar bir yerlerden buldukları sopalarla ve taşlarla katılmışlardı onlarla birlikte ava. Onun payına ise o geniş yüzlü palalardan biri düşmüştü. Lekesiz ve henüz kullanılmamış olduğu belli olan palayı o andan sonra bir daha bu kadar temiz görmemişti. Onlar İnterahamwe milisleriydi ve tüm Tutsiler yok edilinceye kadar durmaya niyetleri yoktu. Yıllardır bugünü beklemişlerdi. Beyaz adamın kendilerinden üstün saydığı ve geniş ayrıcalıklarla donattığı bu ırkı tamamıyla yok edeceklerdi. Ondan sonra ise sıra beyaz adama gelecekti elbette. Özgür bir Raunda için gerekirse hepsi seve seve öleceklerdi.

Yıllardır kendi ülkesinde aşağılık bir sınıfa mensupmuş gibi yaşamışlardı. Eğitim olanakları ellerinden tümüyle alınmıştı ve çoğu okuma yazma bile bilmiyordu bu yüzden. Büyük şehirlerden göç etmiş gönüllüler sayesinde son zamanlarda çocuklara bir parça eğitim verme fırsatı bulabilmişlerdi. Ancak bu onların büyüdüğünde iyi bir iş bulabilmeleri anlamına gelmiyordu. Tüm imtiyazlarla birlikte çalışma hakkı da sadece onlara verilmişti. Bir Tutsi değilsen Ruanda’da yaşama şansın yok gibiydi. Hastalandıklarında bile hastanelerde tedavi olmaları neredeyse mümkün değildi. Hatta kendilerini zenci ırktan bile görmediklerini duymuştu. Ruanda’nın asıl sahipleri kendileriydi. Tutsiler ise ona göre kendilerini sürekli aşağılayan ve sömüren Avrupalıların ülkelerinde bulunan işgalci akrabalarından başka bir şey değildi.

Az ilerideki adama takıldı gözü birden. İstiflenmiş kalabalığın içinde şaşkın ve korku dolu bakışlarla etrafı inceliyordu. Gözlerini bağladıkları bez parçası sıyrılmıştı ve bir gözü tamamen açıktaydı artık. Hemen üzerindeki yaşlı adamın sarkan koluna başını sürterek diğer gözünden de düşürdü bez parçasını etrafını daha rahat görebilmek için. Tam işte o anda onunla göz göze gelmişti Luanhawi. Görür görmez de tanımıştı çocukluk arkadaşını. Tiksintiyle baktı, kaçmaması için aşil tendonları kesilen düzinelerce insanın oluşturduğu yığının içindeki adama. Bowungba onu gördüğünde soran gözlerle baktı. Geniş burun delikleri hızla açılıp kapanıyordu. Neden böyle bir şeyi yaptıkları anlamaya çalışıyor gibiydi sanki.

Hemen yanıbaşlarındaki katliam hâlâ sürüyordu ama o ilk hız kesilmişti artık. Kolları kesilen bir adamın canhıraş feryadı dikkatini dağıttı Luanhawi’nin. Milisler öldürmek için acele etmiyorlardı. Acı vermek için akıllarına gelen tüm yöntemleri deniyorlardı yakaladıkları Tutsiler üzerinde. Çocuk, yaşlı, kadın ayırt etmiyorlardı. Yıllardır içlerine yer etmiş bu ezilmişliğin acısını çıkarmak istiyorlardı adeta. Parası olanlar sadece biraz daha şanslılardı diğerlerinden. Onlar acısız ölümü satın alabiliyorlardı. Ama ne kadar verirlerse versinler tüm paraları bir tek mermi alabilmelerine yetiyordu. Kafataslarını parçalayacak bir tek mermi… Az önceki adam parası olmayanlardan olmalıydı. Luanhawi başını tekrar yığına çevirdiğinde Bowungba’nın hala sabit gözlerle kendisine baktığını gördü. Adeta bakışları ile öldürmemeleri için ona yalvarıyordu. Birlikte çocukluğunu geçirdiği hatta defalarca da evlerinin bahçesinde oynadığı arkadaşını görmeyeli uzun zaman olmuştu. Çocukluğu bir çırpıda gözünün önünden geçti. Ona diğer Tutsilerin davrandığı gibi davranmamıştı aslında hiçbir zaman Bowungba. O ve ailesi ılımlı Tutsilerdendi. Ama bu bir şeyi değiştirmezdi.

Yerinden kalktı. Yığına doğru yürüdü yorgun adımlarla. Bowungba ağlamaya başlamıştı sessiz bir şekilde. Arkadaşının kendisini tanıdığını anlamış ve kurtulma umuduyla parlamıştı gözleri. Artık korku dolu saatleri sona ermek üzere olduğunu hissediyor ve bileklerindeki acıyı umursamıyordu bile. Kurtarıcısı ona doğru iyice yaklaştığında gülümsedi belli belirsiz. Sonra gülümsemesi dondu arkadaşının çıkardığı bıçağı gördüğünde. Daha sonra hissettiği boğazındaki kesiğin neden olduğu bir acıydı ama kısa sürdü…

                                                                       XXX

Çılgınca bir koşuydu. Nereye gittiğini bilmeden var gücüyle koşuyordu sadece. Arkasındaki adamlar arayı hızla kapatıyorlardı. Ayak sesleri ve küfürler kulağının dibinden geliyordu sanki artık. Arkasını dönüp bakamamıştı ama ensesinde soluğunu hissettiği kişinin anne ve babasını öldüren sakallı adam olduğundan emindi neredeyse. Delice bir korku içindeydi ve korkudan düşünemiyordu bile.

Artık nefesi kesilmeye başlamıştı. Cılız bacakları onu tahmininden de öteye taşımıştı ancak bunun uzun sürmeyeceğini biliyordu. Evlerinin önünden belki üç yüz metre bile uzaklaşamamışlardı ama gücünün tükendiğini hissediyordu. Tam tökezleyip düşeceğini sandığı anda bir elin onu kavrayıp yan tarafa çektiğini hissedebildi sadece. Korkuyla çırpınmaya başladı birden kendisini kavrayan kolların arasında. Sonra bir anda yerde buldu kendini ve Başçavuş Morgan’ın sert komutunu duydu aniden.

Küçük Mthakathi’nin arkasına takılmış düzinelerce adamı görmek Morgan’ı öfkelendirmişti. Günlerden beri çevrelerindeki katliama kayıtsız kalmak zaten yeterince midesini bulandırmıştı. Görebildiği her olayı amirlerine rapor ediyordu ama henüz somut bir hareket emri almamıştı. Aslında Birleşmiş Milletlerin buraya bir müdahalede bulunacağını sanmıyordu. Olayların yatışmasını bekleyeceklerdi her zaman yaptıkları gibi. Bu tip bir etnik temizliğin işlerine bile yarayacağını düşünenlerin sayısının hiç de azımsanmayacak kadar olduğunu biliyordu yönetim kademesinde. Ama bu vahşete seyirci kalınması işlenen bu insanlık suçuna ortak olmak demekti ona göre. Küçük zenci kızı karakolun önünden geçerken aniden yakalayıp içeriye doğru savurmuştu. Ardından emrindeki askerlere kızı içeri götürmelerini söylemişti. Emirler artık umurunda bile değildi. Karakolu çevreleyen demir parmaklıklı kapıyı kapadığında çılgına dönmüş kalabalığın önündeki grup gelmişti bile. En önde bulunan sakallı zenci elindeki palayı demir parmaklıkların arasından geçirerek salladı Morgan’a doğru. Bir yandan da ağzından köpükler saçarak bağırıyordu. Üzerindeki beyaz gömlek neredeyse kandan görünmüyordu. Birkaç saniye sonra diğerleri de kapıya ulaşmış ve öfkeyle bağrışmaya başlamışlardı. Yerel dili kullandıklarından Morgan söylediklerinden bir şey anlamamıştı ama az önce adamları tarafından karakolun içine götürülen küçük Tutsi kızı istediklerini biliyordu. Morgan demir parmaklıkların birkaç metre gerisinde elleri belinde öfkeli bir bakış fırlattı kalabalık gruba. Sonra:
—Çekilin diye bağırdı öfkeyle. Burası Birleşmiş Milletlere ait bir karakoldur. Derhal uzaklaşın buradan. Morgan’ın sözleri beklediği etkiyi yapmamış gibiydi. Kalabalık artarak büyüyordu. Sakallı zencinin yanındakiler de artık ellerindeki pala ve satırları ona doğru sallamaya başlamışlardı. Öfke kontrol sınırlarının ötesine doğru sürükleniyor gibiydi. Kalabalığın demir çubuklara yüklendiğini görmek Morgan’ı huzursuz etmeye yetmişti. Arkasında bulunan tam teçhizatlı iki adamına doğru baktı. Onların gözündeki endişeyi görmek canını iyice sıkmıştı. Çaylaklar için hiç de iyi bir başlangıç değil diye geçirdi içinden. Donowan ve Hurley daha iki hafta önce aralarına katılmışlardı. Ve ikisinin de ilk görevleriydi. Dışarıda artık belki iki yüz kişi vardı ve bu çılgın kalabalık hızla artıyordu. İşlerin çığırından çıkmamasını umarak çağrısını yineledi ama öfkeli kalabalığın çıkardığı seslerden söyledikleri duyulmadı bile. Şimdi de demir parmaklıklara yüklenmeye başlamışlardı. Parmaklıklı kapı esnedi ama dayandı. Morgan elini beline atarak tabancasına uzandı. Emniyeti açtı ve havaya ateş açtı iki kez. Bunun öfkeli kalabalık üzerinde etkili olacağını düşüyordu, öyle de oldu. Patlama sesi ile az önceki çılgın uğultu yerini ölümcül bir sessizliğe bıraktı. Herkes olduğu yerde dondu kaldı ve hayat durdu adeta bir an. Yüzlerce öfkeli göz Morgan’a çevrildi birden. Bakışlarındaki nefreti iliklerine kadar hissediyordu Morgan. Olabildiğince sesini titretmemeye çalışarak bağırdı.
—Hemen kapıdan uzaklaşın. Tekrar ediyorum burası Birleşmiş Milletlere ait bir birimdir ve eğer dağılmazsanız ateş açmak zorunda kalacağım. Morgan sözünü bitirir bitirmez bir tabanca sesi daha duyuldu aniden. Morgan’ın ayağının dibindeki toprak havalandı. Kalabalığın içinden ateş açılmıştı ve Morgan gayriihtiyarî olarak tabancasını ateş edilen yere çevirerek tetiği çekti. Parmaklıkların ardındaki bir zenci karnını tutarak yere yığıldı. Ve dışarıdaki grup harekete geçti…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 97
Kalabalığın reaksiyonu çok ani olmuştu. Yüzlerce gözü dönmüş insanın kapılara yüklenmesi sonucu öndeki sırada bulunanlar, kalabalık ile kapı arasında sıkıştılar önce. Öfkeli kalabalığın intikam haykırışları ezilerek can verenlerin çığlıklarına karıştı. Morgan korku dolu bakışlarla birkaç  adım geriledi. Artık herşey çığrından çıkmış gibiydi. Kapının daha fazla dayanamayacağı belliydi. Karakolun kapısına doğru bir hamle yaptı. Onun geldiğini gören askerler hemen kapıları açtılar. Morgan yıldırım hızıyla içeri daldığında parmaklıklı kapının devriliş sesini duydu ardından gelen. Çok çabuk düşünmesi gerektiğini biliyordu. Artık saniyeler bile çok önemliydi. Birbiri ardına komutlar yağdırmaya başladı:
-Herkes silah başına!  Vermeulen, Maertens kapıyı destekleyin. Donowan ve   Englebert  sizi pencerelerde istiyorum. Emrim olmadan ateş açmayın kesinlikle. Morgan bir yandan tabancasının şarjörünü kontrol ediyor bir yandan da etrafındakilere bağırmaya devam ediyordu:
-Simon merkezle uydu bağlantısı istiyorum. Simon’un boş gözlerle baktığını görünce kükredi Morgan:
-Hemen! Simon bu sefer ikiletmedi onu. Bir çırpıda uydu telefonuna uzandı ve tuşlamaya başladı. Başçavuş hala komut vermeye devam ediyordu.
-Desmond senden  çatıya çıkmanı istiyorum ve aşağıdan emir gelmedikçe harekete geçme sakın. Hurley küçük kızı kilere indir ve yanında kal. Diğerleri mevzilensinler bulundukları yerde. Heerden sen yanımda kal. Uzun bir gün olacak sanki.
Askerlerin onu duymamış gibi hareketsiz kaldığını görmek Morgan’ı sinirlendirmişti.
-Size söylüyorum ahmaklar. Dışarıda içeriye girmek için can atan yüzlerce vahşi var ve girdiklerinde emin olun durmayacaklar. Kıpırdayın! Çabuk!

Morgan’ın bu sözleri etkisini çabuk göstermişti. Aylardır gördükleri eğitimi test etmek için bir fırsatları olacaktı şimdi. Gerçi bunun için çok hevesli oldukları söylenemezdi ama artık seçme şansları yoktu. Kapıya ulaşmış olan ilk Hutu’nun yumrukları patladı çelik kapıda. Sonra  da diğerlerinin. Ellerindeki palaları, baltaları histerik bir şekilde savuruyorlardı boyasını bile ancak çizebileceklerini bildikleri kapı üzerinde. Saldırgan kalabalık hiç durmayacak gibiydi. Küçük avlu içerisini bir anda ikiyüzden fazla öfkeli Hutu dolduruvermişti.

Morgan uydu telefonu eline aldığında neler söyleyeceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Karşısında generalin yaveri olan Albay Moniwsky’yi bulacağını düşünmüştü ancak BM Barışgücü’nün komutanı Kanadalı General Romeo Dallaire  acil kodlu bu aramayı fazlasıyla önemsemişti anlaşılan. Generalin tok sesi geldi önce karşıdan:
-Söyle Morgan seni dinliyorum.
-Efendim diye kekeledi Morgan. Hutular...
-Nolmuş Hutulara diye söylendi general. Yine katliama mı başladılar. Beni bunun için mi uyandırdın. Morgan’ın aklından bir an için öğle saatindeki bu uykunun canı cehenneme diyesi geldi ama tuttu kendini.
-Efendim bu defa biz, bize saldırıyorlar. Dışarıda yüzlercesi var ve eğer içeriye girmeye kalkışırlarsa ateş açmak için izin istiyorum. Morgan generalin şaşkınlıktan elindeki  telefonu düşürmek üzere olduğunu hissedebiliyordu. Bu defa kekeleme sırası generaldeydi.
-Sen, sen ne dediğinin farkında mısın?  
-Generalim şu anda kapıyı kırmaya çalışıyorlar. Morgan’ın sesi duyduğu endişeyi karşı tarafa fazlasıyla hissettiriyordu. General bir süre sessiz kaldı. Neler olduğunu hesaplamaya çalışıyordu  sanki. Morgan üsteledi:
-Efendim pencerelerden  taş atmaya başladılar şimdi de. Büyük bir şangırtıyla kırılan camın ardından yuvarlanan koca bir taş ayağının dibine kadar gelmişti Başçavuşun. Telefonun öbür ucundan beklediği yanıtı alamamıştı hala. General :
-Karşılık vermeyin dedi. Sesi alışılagelmişten çok daha zayıf çıkmıştı. Size hemen bir birlik gönderiyorum. Savunmada kalın ve sakın karşılık vermeyin. Anlıyor musun, sakın karşılık vermeyin. Ardından da telefonu kapattı. Morgan :
- Allahın belası! Diye homurdandı telefonu fırlatarak. Ardından mahşer yerinin tam ortasında bulunan karakollarının içinde sesinin duyulabilmesi için olanca gücüyle bağırarak:
- Hepiniz siper alın. Masa altları, dolaplar ne bulursanız mevzilenin. Bizimkiler geliyor...  

Pencerelerdeki demir parmaklıklar içeriye atılan taşların büyük kısmını durduruyordu ama yine de yumruk büyüklüğündeki taşların içeriye ulaşmasını engel olamıyordu. Büyük çelik kapının konuklarını yeterince engelleyeceğinden emindi. İhtiyat birliklerinin gelmesi  en fazla  iki saat sürerdi. Bu süre zarfında sadece karakolun iç kısımlarında beklemeleri yetecekti yaşadıkları kabusun bitmesi için. Dışarıdaki yüzlerce kendini kaybetmiş insanın öfkeli çığlıkları yüzünden birbirlerini bile duymakta zorlanıyorlardı. Arada bir silah sesleri de duyuluyordu ama biraz daha uzaktan gelmekteydi bu sesler sanki. Henüz içeriye bir ateşli silahla saldırı olmamıştı. Pencerelerden sarkan satırlı insanların kollarının kıpkırmızı olduğunu gördü Morgan. Kırılan camlara aldırmadan içeridekilere zarar vermek için satırlarını savuranların çoğu cam kırıklarından nasiplerini almışlardı. Bu onları daha da öfkelendirmişti. Sanki kan kokusu çılgına çeviriyordu onları...  

Birkaç dakika sonra sesler birden kesildi.  Pencerelerden sarkan kollar çekildi. Bir motor gürültüsü duyduğunu sandı Morgan. Ama bu yardım kuvveti olamazdı. Daha telefonu kapatalı on dakika olmamıştı. Sonra motor daha güçlü gürledi. Az önce kesilen sesler yine duyulmaya başladı bir anda. Tempo tutuyorlardı sanki. Ritmik bir uğultu eşliğinde dışarıdaki motorun sesi tüylerinin kabarmasına yol açtı Morgan’ın. Hiç hoşuna gitmemişti duyduğu ses. Sonra motorun sesi ve uğultu aynı anda artmaya başladı birden. Gittikçe daha da yaklaşıyordu ses. Gayrıihtiyari olarak, neden yaptığını bilmeden saymaya başladı içinden Morgan. Bir, iki, üç, dört...saymasını bitiremeden koca bir gürültü duyuldu ve  Morgan arkasına saklandığı ağır masayla birlikte savruldu. Bir anda etrafı toz bulutu kaplamıştı. Morgan savrulduğu yerden güçlükle doğrularak çelik kapının olması gereken yerde bulunan  toza bulanmış kamyona baktı şaşkın bir şekilde.   Gözlerini zorlukla açabiliyordu. Alnına elini götürdüğünde elinin kan olduğunu farketti sonra. Gözleri kararmaya başlamıştı. Kamyonun, karakolun ön cephesinde açtığı delikten girmeye başlamışlardı şimdi de. Tanıdık bir çığlık duyduğunu sandı aniden. Sonra da kısa süren bir G-3 ateşi. Adamlarının sesleri karışıyordu öfkeli çığlıklara. Tabancasını kaldırdı ve kendisine doğru hamle yapan sakallı zenciye doğru bir el ateş etti...

SON

Somali başarısızlığının etkisiyle bölgeden uzak durmak isteyen ABD, baskı yaparak ve bölgede öldürülen 10 BM askerini sebep göstererek, BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini sağladı. Bunun üzerine katliam daha da şiddetlendi. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katlimlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı.
Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir. Dünyadaki soykırımlara seyirci kalmayacağını söyleyen Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için BM'de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istemişlerdir.
Katliam haberlerini alan RYB üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali'nin batısından Kongo'ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
100 gün içinde bölgede 800.000'e yakın insan öldürülmüş, 2.000.000 Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştır. Tüm devlet kurumları çökmüş, ekili alan kalmamıştır. (vikipedi)

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Sabah sabah beni hangi şeytan dürttüyse başka bir işim yokmuş gibi oturup öykünüzü okudum Aytunç. Şimdi bilgisayarın başında, ne düşünmem, ne hissetmem gerektiğini tam da bilmeden, hafiften budala bir ruh haliyle boş boş oturup öyküyü farklı yerlerinden bir kez daha okuyorum. Belki içeriğin ötesine geçip biçim üzerine düşünmeye başlayabilir ve biraz olsun rahatlayabilirim diye... Bir şey değişmiyor ne yazık ki...

İçimde insanlığın utanç damgalarından birinin ağırlığı var...

Ruanda'yı bir kaç film ve belgeselden biliyordum kuşkusuz. Ama insan taşıyamayacağı bilgiyi hep bir yerlerde unutup devam ediyor yoluna- derler ya hani, unuttuğu için yaşar insan diye... Öykünüz, unutmayı tercih ettiğim bir şeyi, hem kendi kelimeleriyle, hem de sildiğim görüntüleri yeniden hortlatarak bir kez daha hatırlattı bana. Tam da edebiyatın yapması gerektiği gibi, insanlığın karanlık yüzüne bir kez daha yakalandım işte...

Ama asıl konuşulması gerekenler bunlar değil galiba, biraz öyküden bahsedip kafamı dağıtayım ben.

Ayrı bir öykü olarak yazılabilecekken Morgan ve küçük kızın öyküsünü kesintiye uğrattığını düşündüğüm diğer öyküyü niçin kullandığınızı bilemedim. Kuşkusuz bir şeyleri daha da anlaşılır kılıyor o diğer öykü, fakat bunu yapmanın yolu tam da bu değilmiş gibi geldi bana. Sakallı adama odaklanıp Ruanda'nın durumunu onun zihnine dalarak verebilirdiniz örneğin. Ya da, doğrudan organik bütünlüğü bozmadan başka bir biçimde yapılabilirdi bu. Hatta, parçalı bir kurguysa istediğiniz, öyküyü tamamen parçalayıp daha avangard bir duruş da kazandırabilirdiniz. Bu haliyle, her ne kadar kurguya hız kazandırsa da, gerektiği gibi işlemediği hissi uyandırdı bende. Ama bu da eni konu bir sezgidir kuşkusuz. Ve kuşkusuz, yazarken hiçbir konvansiyonu canını çıkaracak kadar katı bir biçimde uygulamanız gerekmiyor. Ne denir, bunu da böyle yazmak istemişsiniz işte...

Bir de, bilmem size de oluyor mu ama, bu çeşit gerçekleri bir Avrupalı'nın gözünden anlatan her türlü kurgu, ister istemez Holywood-vari bir şeylerin kurbanı oluyormuş gibi geliyor bana... Türün iyi örneklerine bir kez daha dönmekte fayda var bence böylesi durumlarda: "YIKILIŞ" örneğin, ya da "KARANLIĞIN YÜREĞİ" gibi...  

Güzel olmuş Aytunç; akıcı, anlattığı acıyı sömürmeyen, anlamaya ve anlatmaya çalışan, anlaşılır bir öykü...

Ve yakalıyor işte- yakalanmaktan hiç memnun değilsem de...

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 97
Merhaba sevgili Şûmul,

Sizin yorumlarınızı okumak gerçekten büyük keyif. Yazdığınız her cümleyi dikkate aldığımı bilmenizi isterim. Elimden geldiğince takıldığınız yerler hakkında açıklama yapma ihtiyacı hissettim.

Morgan ve küçük kızın hikayesini kesintiye uğratan öykü aslında bir tane olmayacaktı. Zihnimde hastane ve kilisede geçen bölümler de mevcuttu başlangıçta. Daha sonra bunun duygu sömürüsüne kaçabileceği endişesi taşıdımdan vazgeçtim. Bu insanlık ayıbını işleyenlerin de normal insanlar olduğunu gösterebilmek için de öyküde tuttum yazılan kısmı.

Sakallı adamın gözü ile yaşananları anlatmak da aklımdan geçmedi değil. Valud’u yazarken arada bitirdiğim öykülerden biri olduğu için çok fazla zaman ayıramadığım gerçeği de var aslında.

Başa dönersek;  olayları biliyordum ama ayrıntısını bilmiyordum. Bir konuyu araştırırken tesadüfen rastladım Ruanda’da yaşananlara ve okuduklarımdan etkilendim. Sonra yazmak istedim hepsi bu...

Teşekkür ederim beni yalnız bırakmadığınız için.

Sevgilerimle...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri