| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
UFUKTAKİ ŞEHİR 25.02.2007, 0:30 |
|
|
I.Bölüm
YENİ ÇAĞ
Koşarken ağlamak zordur.
Simmu bunu yeni anlıyordu. Arkasına bakmadan, yanan kaslarının ağrılarına aldırmadan kaçıyordu. Yüreğine henüz çökmüş derin üzüntünün matemini tutmaya vakit bulamamıştı. Çaresiz kalmış aklı, ona oradan uzaklaşmasını emretmişti. Şimdi hem koşuyor, hem de sızlayan kalbinin buz tutmuş acısı yüzünden ağlıyordu.
Bir süre sonra –ki çok uzun bir vakit geçmemişti- hızla yaklaşan tehlikenin ne kadar da yakınına sokulduğunu korku içinde hissetti. Kurak arazide bir başına dolanan netameli rüzgâr kulaklarından uğuldarken, hızla yaklaşan toynak gürültüleri kahkahalara ve haykırışlara karışıyordu.
Simmu bu hedefsiz kaçışın er geç sonlanacağı anı hayal etti. Zira birazdan ricatının nihai noktasına ulaşacak ve aslında amaçsız olduğu en başından belli olan koşuşunun bitişinde, belirsiz bir geleceğin koynuna yuvarlanacaktı. Bu sebeple Simmu, gözünün önünde sürekli yinelenen sahneyi hatırlayarak son adımlarını harcıyor ve daha çok taze olan bu kahrolası anı sebebiyle ağlıyordu.
Toynakların kuru toprak üzerinde uyandırdığı sarsıntı ve yerin teninden dirilttikleri tozun yoğun bulutu artık Simmu’nun eline ayağına dolanmıştı. Atların körük gibi bıraktıkları nefesler ensesini uyuşturdu. Sürücülerin mayhoş kahkahaları, böğürtüleri ve bir zincirin ucunda salladıkları silahlarının havayı yırtarak çıkardığı vınlama, zaten kararmış olan ümitlerini un ufak etti.
Yaklaşıyorlardı… Alabildiğine düz ve ölü olan bu topraklarda ne saklanabilir ne de ardındakileri atlatabilirdi. Birazdan üç toplu kıskaç ayaklarına dolandığında yere kapaklanacak ve meçhul sonunun ailesininki kadar feci olmaması için Kaholi Tanrılarına yalvaracaktı.
Havada savrulan iplerin vınlaması birden bire yükselip, son bir tiz cıyaklama koyuverdi. Aynı ip anında Simmu’nun bileklerinin çevresine ulaştı; hızlı turlar atarak iki ayak bileğini birbirine yanaştırdı ve onları sıkıca bitiştirdi. Simmu son adımını atamadığı zaman, üç toplu ipin ayaklarını iyice sarmaladığını biliyordu. ‘Artık önemli olan koşmak değil’ diye haykırıyordu şaşkın aklı ‘ artık yaralanmadan yerde yuvarlanmanın önlemlerini almalısın!’
Yüzüstü yuvarlanmıştı. Göğsü şiddetle inip kalktı. Atların canları çıkmışçasına kişnediklerini duydu. Bazı kaba seslerin onları durdurmak için böğürdüklerini işitti. Hayvanların sırtından atlayanların hırıltılı ve kalın nefeslerinden, daha önce hiçbir şeyden korkmadığı kadar korktu. Yüzü hala yere dönüktü ve suratı etrafında uçuşan tozlar gözyaşlarının üzerine yapışıp kalıyordu. Rüzgâr tenine sımsıkı sarılıyor ve çocuğu bir büyük edasıyla himayesine almaktan vazgeçmiyordu ki bu cansiperane hareketinin azılı haydutlar üzerinde hiçbir hükmü olmayacağının farkında değildi.
Simmu’nun küçük bedeni masum ve çaresiz sarsılışlara teslim olmuştu. Kıvranıyordu. Bir ses işitti; apaçık insan lehçesiyle konuşuyor ve lisanı katlediyordu. Simmu ‘eyvah’ dedi içinden. Aklına ansızın ağılların ve adakların kanlı imgeleri doluştu.. Bunlar O’dorklardı…
--
… Günlerle sayılabilecek bir zaman önceydi. Yerleşim iyice ıssızlaşmış, en son Rez’as Ailesi, çadırlarını yirmi küsur şafak evvel toparlayıp doğuya göç etmişti.
Atalarının mirasına saygısızlık etmeden yüzyıllardır yaşadıkları bu çorak topraklara veda etmek hepsine kahır dolu acılar veriyordu. Fakat yaşama dört elle sarılmak ta atalardan kalan bir dürtüydü. Çorak Topraklar’ a karşı direndikleri yıllar boyunca yaptıkları aslında buydu. Yine bu dürtü sebebiyle doğuya, yerleşik halkların arasına karışmaya gidiyorlardı.
Simmu’nun amcası Yâkud çadırdan içeriye girince, babası Simmu’ya çadırın dışında oynamasını salık vermişti. Babası ona karşı hep sevecen davranırdı. Amcası içeriye çarpılmış bir suratla girince de öyle davranmaya çalıştı.
Yâkud kan ter içerisinde kalmıştı. Yanık ve uzun suratı pırıldıyordu. Sivri çenesi gerginleşmiş, uzun ve siyah saçları kirle dağlanmıştı. Gözlem devriyesinden iyi haberler getirmediği belliydi.
Simmu, çadır bezi yırtılarak açılmış girişin önünde çömelmiş oynarken içerisini duyabilmeyi denedi. Arazinin üzerinde kızgın rüzgârlar sürünüyordu. Amcasının sesinde kötü bir şeyler vardı:
“Rez’as lar son yerleşime ulaşamamışlar. Hektun Kabilesi’nin obasından on gün evvel ayrılmışlar. Buna rağmen Vurak’ların bölgesine gelmediklerinin haberini aldık.”
Kısa bir sessizlik rüzgârın kıvrımları arasına yayıldı.
“Yolu mu kestiler dersin?” babasının sesi kırgınlık ve yıkılmışlığını ele veriyordu.
“Hektun’dan Vurak’a kadar yolda bir şey yoktu…” amcası sözünü bitirmedi.
“Ama?” dedi babası, ‘kötü haber ne kadar ‘kötü’ acaba?’ mı demek istemişti..
“Meçhul Geçit’ te hiç koruma göremedik.”
“Kaçmışlar mı!” babası rüzgârı boğan bir gürlemeyle haykırdı.
“Emin değilim kandaşım. Fakat daha vahim haberlerim var sana.”
“Nedir onlar?”
“Meçhul Geçit’ten batıya kadar kuzey göçebelerinin hiç biri yerinde değil. İzlerine hiçbir yerde rastlamadık. Korkarım… Korkarım saldırıya uğradılar.” Amcasının söylediği son sözlerde korkunç bir gerçeğin kaçılamaz sonucu sönüyordu.
“Nasıl olur?” dedi Simmu’nun babası Urkud, çaresizliğini açıkça göstererek, “orada en az kırk göçebe kabile yaşar. Hepsine birden nasıl saldırmış olabilirler? Doğuya doğru kaçmadıklarına emin misin?” Amcasından ses çıkmadı, muhtemelen sadece başını evet anlamında sallamakla yetinmişti. Zira babası “Yazlık Kuytular’ dadırlar belki…” diye devam etti.
“İlkbahar’ da mı kandaşım?”
“Bilmiyorum… Bilmiyorum!” diyerek patladı Urkud. Aldığı gürültülü nefesi duyan Simmu çadırdan bir miktar geriye çekildi. Tedirginlik çadırdan ılık ılık yayılıyordu. Simmu yeniden babasının sesini duydu:
“Meçhul Geçit’ten aşağıya inmelerini engellemeliyiz Yakud... Sence bunu yapabilir miyiz?”
“İçinde bulunduğumuz durum göz önüne alınırsa bunun imkânı yok. Kuzeydeki, Meçhul Geçit’teki göçebelerin mukavemet kabiliyetlerinin üstünlüğünü sen de bilirsin. O’dorkların kuzeyden inmeye başladıkları zamandan beri onlara karşı kahramanca durmuşlardı.” Yakud’un sıkıntılı nefesini duyan Simmu’nun içine bir kurt düştü. Amcası devam edince haklı olduğunu gördü. “Lakin görünen o ki, bu sefer tüm deneyim ve yiğitlikleri O’dorklar karşısında yitip gitmiş ve kırk senedir korunan mevziiler, geçitler yerleşimler… Hepsi… Hepsi önlerinde kırılıp mahvolmuş...” amcası esefle suskunlaştı.
Simmu kafasını çadırdan içeriye uzatmaya cesaret edebilmişti. Amcası babasının karşısında bağdaş kurmuş oturuyordu. Fakat hali kasvetli ve bitkindi. Kafasını sıkıntıyla sallayarak devam etti, “Sungr Yerleşimi alev alevdi. Gördüğüm en gaddarca işlerden biriydi kandaşım. Muazzam bir katliam yapmışlardı. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar… Bebekler.” Yakud’un gözleri öfkeyle puslanıyordu.
“Ne diyorsun!” diyen babasının beti benzi atmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, amcasının anlattığı vahşeti hayal ediyormuşçasına infiale düşmüştü. Amcası sıkılarak gözlerinde pırıldayan yaşları sildi. Sert mizacının keskin kıvrımları hüznü yansıtmayabilirdi ama duruşundaki garip mahcubiyet ve isyan onu ele veriyordu.
“Bütün kabileler mi?” diye sordu babası.
Amcası omuz silkti, “Sanmıyorum. Bazı göçebeler yerlerini terk etmişti. Umalım ki batıya gitmek gibi bir çılgınlığa düşmüş olmasınlar. Zira içlerine düşen ümitsizliği hayal edebiliyorum…” Yakud içindeki sıkıntıyı sindirmeye çalışarak bir süre sustu. Bu çadırın bu denli kasvetle yüklenmesine ilk kez şahit olan Simmu şaşkındı. Amcasının biçare bir yiğidi andıran suratını izlemeye devam etti. Yakud hafifçe silkinip derin bir nefes aldı, çadırın içindeki hava kupkuruydu, genizde yanmaya sebep oluyordu. Raporunu vermeye devam etmeyi denedi, “…Bir kısmının çadırları oradaydı ama.. Kendileri yoktu.”
Simmu ses çıkarmadan çadırın içine sızdı ve gölgelerle sarmalanmış bir kenara sindi. Çadırın tepesindeki boşluktan giren ışıkla yarı yarıya aydınlanan babasının suratına bakıyordu. Gergin ve asık sıfatında binlerce yıl sürmüş savaşların kerametsizliğini taşıyordu sanki babası. Çökmüştü. Sıkıntısı tarafından köşeye sıkıştırılmıştı. Mağlubiyetin ıstırabını soluyarak mahva doğru düşüyordu. Urkud gözlerini kapayıp çenesini sıvazladı.
“Söylenenler doğru mu dersin Yakud? Bu barbarlar gerçekten…” babası hafifçe kıvrandı, doğru ve daha az vurucu kelimeyi aradı… Bulamadı.
“Yamyamlık mı?” dedi amcası; çekinmeden söyleyivermişti. Çekinecek ne kalmıştı ki, “Söylenceler durduk yere çıkmaz kandaşım. Çocukları beslemek için ağılları olduğu da söylenceler arasında. O zavallıların hepsini yemiyorlar, bazılarını iblislerine adıyorlarmış.” Amcasının buruşan suratını midesi kasılarak izlemişti Simmu.
Babası sebatla sükûta bürünmüştü. Amcası bağdaş kurduğu yerden kalkıp, halı kaplı zeminde bir ileri bir geri yürüdü. Çadırın loş ışıkları, yorgun bir post kokusuyla harmanlanıyordu. Simmu saklandığı gölgelerin daha da içine geriledi. Gizlice dinlediğinin anlaşılması, böyle bir anda hoş karşılanmayabilirdi.
Babası hala konuşmuyor, hatta kıpırdamıyordu. Gözleri parmakları arasında çevirdiği boncuklu ipteydi. Amcası yeniden çömelip bağdaş kurdu, bu sefer Simmu’nun babasına daha yakın oturmuştu. Ellerini babasının dizleri üzerine saygıyla koydu:
“Ne yapmalıyız kandaşım?” diye sordu, “Kabilemizi burada daha fazla tutamayız.. Ve diğerlerini…” Yakud çaresizliğinden güç alarak sesini yükseltti, “Ama sen gitmeden buralardan ayrılmayacaklarını da biliyorsun. Lakin kendi yerleşimimiz içinden giden beş aileyi suçlayabilir misin? Onlar bizim kadar dirayetli değil diye sövebilir miyiz onlara? Bu lanet olasıca kuraklık bize şimdiye değin ne verdi ki ona hayatımızla minnet gösterelim. Atalar daha doğuya gitmeye gönülsüzdüler diye, sırf onlar adetlerine sıkıca bağlıydılar diye daha ne kadar ölüme yaklaşmalıyız?” amcasının sesi derinlerden gelen bir sarsıntı gibi yükseldi, “Kuzeyden ölüm iniyor işte! Bir an önce gitmezsek bizi de lanetleyeceği kesin bir ölüm hem de…” Yakud’un elleri titriyordu. Ağabeyi Urkud karşısında hiddetlendiği için soluyarak ve utançla sakinleşiyordu.
Urkud bir müddet daha sükûnetini muhafaza etti. Kardeşi yere bakıyordu ve verilecek her cezaya razı görünüyordu. Urkud kendine yakışan bir ağırlıkla kıpırdandı ve sağ elini kardeşinin omzuna getirdi:
“Gideceğiz kandaşım, gideceğiz” dedi Urkud kafasındaki muhakemeyi tamamlayınca. “Zaten kala kala kaç aile kaldık ki?” kafasını çevirip çadırın girişini üzgün bir bakışla seyretti, “bu topraklar yeni sahiplerine yer açmamızı istiyor. Daha fazla inat etmemizin ne manası olur?”
Sonraki günler sıkıntı ve telaşla geçmişti. Komşu göçebelerin reislerine haberler salınmış ve göçün haberi verilmişti. Bu yapılması gereken bir işti çünkü Simmu’nun kabilesi Çorak Topraklar’ın diğer göçebelerini tabiiyeti altında toplamıştı. Bunlar hala haber bekleyerek yerlerini koruyor ve sık sık gönderdikleri ulaklarla durumdan haberdar kalıyorlardı. Şimdi bekledikleri haber gönderilmiş olacaktı.
Dönen habercilerin bazıları göçebelerin yerlerinde yeller estiğinden dem vurdular. Bazı haberciler ise hiç dönmediler. Simmu’nun babası tavrını sertleştirip kendi göçebelerini en son yola çıkmak konusunda şartlandırdı. Böylece göç planı tamamlandı ve kararlaştırılan günde ilk göçebe kabilesi, yanlarına verilen muhafızlar eşliğinde doğuya doğru yola çıktı.
Ta ki en doğudaki ve son kalan kabile olan Vurakların Çorak Toprakları terkiyle, Simmu’nun babası kendi göçebelerine hazırlık emrini verdi. Aslında günlerdir hazır olan tebaası ise diğer gün yola çıkmak için Reis’i bekler oldu. Lakin kuzeyden sel gibi akan kara toz bulutları arasından fışkıran barbarlar, Vurakları Sert Rüzgâr Geçitleri’nde katlettikleri gün ki gibi üzerlerine abandılar ve kılıçları kana doyana değin kaslarının yangınına aldırmadılar.
--
Simmu ailesinin yok edilmesine üzüldüğü kadar kendi hayatı adına da endişe duyduğundan delicesine koşmuştu. Belki biraz ileride bir kurtuluş, bir yarık ya da bir karanlık vardır diye… Onu içine çekip barbarların zulmünden kurtulmasına yarayacak soğuk bir karanlık, bir kuyu… Onu hissettirmeden alacak bir mezar…
…“Şu besili yavruyu çevirin de yüzünü görelim.”
Simmu bir odunun konuştuğu izlenimine kapılıyordu. Ses boru gibi ve kalındı. İçi ürperdi. Birazdan o sesin sahibiyle yüz yüze gelip, onun barbar bakışları altında ezilirken asıl ürpertiyi yaşayacağını çok iyi biliyordu. Bu adam derin acısının mimarı, bu vahşi yaratık geri kalan hayatının mahvoluş tanrısıydı. Simmu’nun yazgısını avuçları içinde eğip bükmüş ve tamamen bir muammaya dönüştürmüştü. Simmu kahroluyor ve içine düştüğü dehşetten kurtulamıyordu. Az önce bu adam, ailesini hunharca katletmiş, anne babasının cesetleri üzerinde çarpık bir eğlenti yaratıp kanları içinde zıplayıp durmuştu.
Her şey Simmu’nun gözleri önünde gerçekleşmişti. Masumiyet kılıfından henüz sıyrılmamış yaşamı pek çok yerinden yara almış, çocukluk hevesleri ve heyecanları solmaya yüz tutmuştu. Şimdi küçük kalbinin üstlenemeyeceği bir dirayet gerekliydi ona; ama Simmu sadece ağlayabiliyordu, o kadar.
Şiddetle omzundan tutulup yüzükoyun çevrilince bir inilti koyuverdi Simmu. Bu çevresindeki haydutları keyiflendirdi. Pis ve gaddar kahkahaları Simmu’nun üzerine boşaldı. Simmu tedirginliğinden medet umarak ısrarla yere bakıyor ve minik hıçkırıklarla ağlıyordu. Haydutlar etrafında bir çember oluşturdular. Konuşmaları –özellikle Simmu’nun anlayıp korkması için insan lehçesinde konuşmaları- Simmu’yu dehşet içinde bırakıyordu.
“O’nu bu akşam kızartalım. Bir kısmını da güneşe sereriz. Eh, yolumuz uzun.” Sağır eden bir kahkaha gümbürtüsü.
“Bana kalırsa ilk önce annesini yiyelim. Babasını köpeklere atarız. Ama bunu- burnuyla Simmu’yu işaret etmişti- Reis’e götürelim. Ziyafette çevirme yemiş oluruz!” dedi yanındakilerle itişip kakışarak gülüşen ve anlaşılan ufak bir çocuğu ölesiye korkutmaktan büyük bir zevk alan haydut.
İçlerinden birisi, hıçkırıkları giderek daha da şiddetlenen Simmu’nun yanına eğilip çürük yumurta gibi kokan nefesini çocuğun üzerine saldı ve horuldayarak yüzüne karşı, “Sence seni ne yapalım?” diye sordu. Ardından saçlarından tutarak kafasını geriye çekip Simmu’nun yüzüne tükürdü ve aynı şiddetle çocuğun saçlarını öne doğru kopartırcasına savurdu. Küçük çocuk zıvanadan çıkmış gibi ağlıyor, çevresine toplanmış çapulcu sürüsü iğrenç eğlencelerine devam ediyorlardı.
“Yüzüme bak insan yavrusu” dedi ilk başta duyduğu kalın ve kaypak ses. Simmu söyleneni yapamayacak derecede korkuyordu. Gözünün önünde hala, akıl almayacak şekilde öldürülen annesi ve onu kurtarmaya giderken gırtlağına bir kılıç sokulan babasının can çekişen halleri vardı. Korku üzerini bir küre misali örtmüşken yalnızca olanlardan ürküyor ve eylemden garip bir şekilde kaçınıyordu. Omzunu kopartmaya hevesli bir el onu tutup yüz üstü başka bir yere savurunca ince bir çığlık atıp bağırarak ağlamaya devam etti.
Düştüğü anda hem sızlayan omzu hem de tozlu toprak üzerinde sürtünen bacakları ve kalçası acımıştı. Onların suratlarına bakmaktan kaçınmaya daha fazla devam edemezdi artık. Kıçının üzerinde, ellerinden destek alarak geri geri kaçılmayı denedi. Çabası artık hiçbir işe yaramıyordu. Sarı bir yangın topu misali kavuran güneşin önünde kara bir suret belirdi; yüzü görünmüyordu. Sıfatı adeta kapkara bir çukur gibi görünüyordu bu durumda. Berisinden güneşin kudretli sarı ışıkları taşıp Simmu’nun gözlerini sulandırıyordu.
Yüz daha da yaklaşınca karartı yerini kıvrımlara ve koyu bir ten rengine bırakmaya koyuldu. Simmu suratın burnuna değin yaklaşmasıyla berbat bir kokunun ciğerlerini doldurduğunu hissetti; günlerdir temizlenmemiş bir lağım çukurunun bet esansıydı adeta..
Simmu derhal kafasını önüne eğip bekledi. Önünde beliren irade fazlasıyla baskındı. Çocuk ondan sadece korkabiliyordu. Bir elin çenesini kavradığını acı içinde fark edince korkusu kabardı ve gözlerinden bir perde yaş aktı. Uzun ve güçlü parmaklar tarafından bir sıkıca kavranmış çenesi yanıyordu; genizden gelen iniltisi haydutları epeyce eğlendiriyor gibiydi. Gözüne dikilmiş bir çift göz bebeksiz, sadece ak bir perde olan gözlere bakarken kalbinde bir fidan öldü.
“Bu koku…” dedi bembeyaz gözlere sahip haydut “ … et kokusudur. Kuzeydeki göçebe bir ailenin küçük bebeğinin körpe eti…” kaba gülüşmeler göğe doğru yayıldı. Haydudun kılçıklı sesi bir müddet durulup, kahkahaların etrafında iyice olgunlaşması bekledi.
“Körpe et!” diye uludu barbar güruhundan biri.
“Ağıldaki en lezzetli etti!” dedi ince sesli ama gaddarlığı incelikle örtülmeyen biri.
Simmu’yla konuşan adam bir süre çocuğun suratını inceledi. Çocuğa sirayet eden dehşetin derecesini anlamaya çalışıyordu. Çenesindeki elini daha da sıktı. Şimdi Simmu dişlerinin sızlamasına dayanamayıp kafasını o kuvvetli elden kurtarmaya çalıştı. Adam bunu görünce oldukça eğlendi. Çocuğu biraz daha korkutabilirdi:
“Bunu sana neden söylüyorum biliyor musun? Çünkü sen şanslı sayılırsın…” diğer eliyle Simmu’nun kaburgalarının altını sıktı “Urkud’un semiz oğlunu yemek bize düşmez. –barbarların hayal kırıklığı nidaları- bir reisin oğlu, diğer reisin ganimetidir.” O anda tüm O’dorklar hep beraber bağırdılar; bu toplu uluma, yüz tane ağza bastırılmış yüz tane yastığın içinde boğulan bir ses gibiydi:
“Reisin ganimetidir!!”
Simmu’nun kaburgalarını morartan adam kafasıyla arkadaşlarını onaylayarak devam etti:
“… ve muhtemelen O’da seni yemeyecektir. Tabii ki ne isterse onu yapar; o bu yüzden reistir zaten. Fakat yenilecek daha değersiz ganimetler varken seni ziyan etmez.
“İşte bu yüzden bu kokuyu hayatın boyunca unutma. –adam ağzının derinliklerinde bir fare ölmüş kadar berbat olan nefesini bir daha bıraktı- çünkü dört senedir kimse senin kadar şanslı olmadı.”
O’dorklar Çorak Topraklar’da, yaşanılabilir tüm araziyi insanlardan temizlemişlerdi. Göçebelerin çok azı kaçabildi. Öldürülenler leş yiyicilerin ve kurtçukların ziyafeti olarak bırakıldı. Düşmandan kimse ne yakıldı ne gömüldü. Çocuklar ağıllara kapatılıp semirildi. Esir alınan kadınlar ve erkekler –çünkü yaşlı kimseyi sağ koymamışlardı- zafiyetten ölecekleri gün gelene kadar çalıştırılıp eziyet gördüler.
Vakit Çorak Topraklar’da O’dorkların vaktiydi. Doğu ve Batı arasındaki bu kötürüm ülkede, Yedi Mor Ay’ın sahiplerince yazılmış yepyeni bir çağ başlıyordu. |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 02 Mar 2007 |
| Mesajlar: 158 |
| Konum: Ankaranın Dorukları |
|
|
Gayet iyi 23.06.2007, 10:26 |
|
|
Çok beğendim  |
_________________ My might is your despair..
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
2.Bölüm 09.10.2007, 12:05 |
|
|
II. BÖLÜM
KUZEY RÜZGÂRI
Göçebeler Çorak Topraklar’ a batıdan gelmişlerdi. Yol boyunca yorgun ve kahırlı kervanlarına yenilginin ve dışlanmışlığın ukdesi eşlik etmişti. Önlerinde onları nelerin beklediğini hiçbiri bilmiyordu. Bedbin ve yetim bir ülke olan bu uçsuz bucaksız düzlüklerde, yaşamı andıran bir soluk peşindeydiler. Haftalar boyunca kıt kanaat beslendiler, kuruyan dudaklarını ancak ıslatmayı başaran bir yudum sularından içtiler. Umutsuzdular… Ölümün ülkesine doğru yol tuttuklarını düşünenler çokçaydı. Havası zalimdi bu yörenin; toprağı verimsiz, kuru ve çatlaktı. İçgüdüleri güneye yönlendiriyordu onları; ekilebilecek bir karış arazi, rüzgârı bir nebze makul yöreler arıyorlardı.
Böyle ulaştılar Meçhul Geçit’e. Ölüm kalım savaşı verdikleri bir zaman, asık yüzlü dağların arasında yer etmiş daracık bir açıklığa rast gelip, öte tarafından ulaşan değişik bir havayı tattılar ansızın. Günlerdir ciğerlerine batan anlayışsız rüzgârdan çok daha güzeldi ve yaşamın aradıkları soluğunu hatırlatıyordu. O vakit, en küçük değişiklikten medet umdukları zamandı.
Nesilleri kurtarmanın derdindeydiler. Geçit onlara kollarını açmış bekliyorken başka ne yapabilirlerdi ki? Bu somurtkan taş devlerinin ardında güney bekliyordu. Güney hep sıcak demekti; sıcaksa bereket, hayat ve huzur yayıcıydı. Sonunda yıldırıcı seyahatleri bitecekti. Bu, terk etmedikleri için katledildikleri ve yörelerinden sürüldükleri Tanrılarının bir rahmetiydi. Kaholi’nin cömert İlahlarına şükürler olsundu… Azap çekmişler, kefaretlerini ödemiş ve imanlarını kanıtlamışlardı. Yüreklerinde hafifleyen yük de gösteriyordu ki, bu geçit yeni vatanlarına açılıyordu. Bu mucizeye heyecanla şükrederek geçide girdiler.. Topluluklar halinde güneye indiler. Meçhulde onları bekleyen yeni yurtlarıyla kavuşmak için koşmaya başladılar... Koştular... Koştular…
---
Simmu’nun son hatırladığı şey burnuna bastırılan bir bezin iğrenç kokusuydu. Derhal uyanıklığı terk ederken, O’dorkların kendi lisanlarında söyledikleri kulaklarına çalındı. Usandırıcı bir deneyimdi; tüm kâbuslarında, konuşan ama görünmeyen ağızlarla köşe kapmaca oynamıştı. Bir lisandan ziyade bir ulumanın çekilmez gürültüsünü andıran bu dilin hoyrat kelimeleri, düş bahçelerinde zehirli nefesleriyle kıkırdayarak güzel ve iyi niyetli olan her şeyi ezip yok etmişti.
Yolculuk boyunca sarsıntılar sebebiyle pek çok kez gözleri açılmaya yeltendi. Böğürtüler ve kaba kahkahalar içini ürpertiyordu. Dumanların sarmaladığı tuhaf ve ağrılı düşleri içinde bu lisanın kaba yankıları çarpışıyordu. Bazen ağır ama çubuk gibi bir his veren parmaklar sırtında ritim tutuyor, homurtulu bir şarkının dümdüz melodisini uluyordu. Bu zamanlarda Simmu asla uyanamıyordu, başı külçelerce demir ağırlığında gibiydi ve daha önce hiç bilmediği bir zonklama kafasının içinde çınlıyordu. Tek hissettiği, hiç bitmeyeceğe benzer bir ilerlemenin rutin hareketleriydi. Bir akşamüstü gözlerini açana kadar bu hep böyle sürdü.
Bedenini ve aklını uyuşturan etki yavaşça çekiliyordu. Karanlık perdenin ardında gördüğü rüyaları daha anlamlı ve tanıdık gelmeye başlamıştı. Korkuyu kalbinin içine yığan beter kâbusların hemen akabinde fakat çok farklı ve özlem duyulan bir inziva vahasından türeyen bu rüyaları çocuk tanımlayabiliyordu. Çok güzel bir duyguydu bu. Bir gün boyunca hiç tanımadığı birilerinin yanında yabancılık çektikten sonra, anne babasının gelip onu almasını andırıyordu. Evinde gibiydi adeta:
…Bu rüyaların bir kısmı güzel günlerin hiç solmayan anılarından ibaret birkaç sayfa açmıştı. Babası Urkud’la beraber yaptıkları yolculukları ve yurdun batı sınırını teşekkül eden Dumrud Dağları’ndan öteye, yaşamın girmeye ürktüğü ‘gerçek’ Çorak Topraklar’ a uzun uzun bakışını; dedesinden dinlediği eskinin kahramanlıklarını, özellikle Ay Canavarı Andad’ı rüzgârla öldüren Sungr’lu Kultimin’in maceralarını dinlemeyi ve arkadaşlarıyla çadırların arasında koşturarak oynadıkları oyunları… Muhakkak Simmu’nun ruhu, tüm bunları sevecenlikle duyumsuyor, hiçbirinin dokunuşunu aklından çıkarmak istemiyordu. Yurtta günler, amcası Yakud’un dediği gibi ‘yaşam damarından uzak ama yaşama sevincinin bilincinde’ geçiyordu. Apansız ölüm gelene kadar…
Simmu birden bire acıyla inledi.
Zira baygın halde taşınan bir ganimetten fazlası değildi ve pek az kıymet, ayrıca gösterilen kıymeti aratacak cüzilikte hürmet görüyordu. Sert zemine adi bir torba misali sırt üstü atılmıştı. Dahası, kimse o anda çocuğun vücuduna yayılacak acının derdine düşecek denli anlayışlı ya da vicdan sahibi değildi.
Keskin bir şekilde bilinci yerine geldi. Öyle beklenmedik bir biçimde ve zamanda uyanmıştı ki, çevresinde olup bitenlere bir süre hiçbir anlam veremedi. Hala çözemediği bir lisanın boğuk sesleri, bilincini ilk uyaran gözlem oldu. Atılıp bırakıldığı yerde doğrularak, yanan gözlerinin yardımıyla ileriye doğru baktı.
Karanlıktı; ama alışık olduğu bir karanlıktı bu. Tonyuk kabilesinin kışlık kuytusu, göğü ve geceyi karanlıkla paylaşmayı öğrenmiş Yörüklerin yurduydu. Çorak Topraklar’ın sert mizacını tamamlayan unsurlardan biriydi karanlık. Geceler genellikle aydınlıktan uzak, çadırların içinde ve uğuldayan rüzgârın ders verir gibi buyurgan olduğu esişini dinleyerek geçerdi. Diğer göçebe kabilelerde de olduğu gibi Tonyuk yörükleri de bebeklerine asla ninni söylememişlerdi. Yavrularına rüzgârı dinletirler, rüzgârı benimsetirlerdi. Zira bu yörede hayat sadece rüzgâra tahammülle kazanılmıştı.
Kabileler yerleştikleri zaman onları karşılayan ev sahibeleri yalnızca rüzgârdı. Onunla iyi geçinmenin yollarını buldular. Rüzgâr onları sarmalamış bir deniz gibiydi ve onlar bu denizin ortasındaki bir adada yaşamak zorunda olan canlılardı. Çorak toprak ve huysuz rüzgâr hep tepelerindeydi, ne ki bir süre sonra onu da kabilenin bir ferdi gibi görmeleri kaçınılmazdı.
Simmu yüzüne sürtünen esintide bir farklılık seziyordu. Bir yandan daha yumuşaktı; hep bildiği o ısıran rüzgârlardan farklıydı. Diğer taraftan ise daha soğuktu; Simmu sert ve gürültücü de olsa, asla bir rüzgârın kemiklerini sızlattığını hatırlamıyordu. Meçhul Geçit’in kuzeyindeki kuvvetli rüzgârlardan bahsedildiğini anımsıyordu. Kendi yurtlarındaki hoyrat rüzgârın erkek kardeşi; daha dik başlı ve uzlaşmasız… Demek ki Meçhul Geçit’ten kuzeye geçmişlerdi. Simmu bu kadar kuzeye daha önce hiç gelmemişti. Annesinin ve babasının yanından bu kadar uzak kaldığı hiç olmamıştı… Annesi… Babası…
Beklenmedik bir anda, bir el onu kabaca tutarak kaldırıncaya kadar hülyalı halinden sıyrılamamıştı. Aklı ansızın yangın yerine döndü ve onunla son konuşan O’dork’un çürümüş sıçan kokan ağzı ve sarf ettiği acımasız sözler geldi:…
Onu çıtırdayarak yanan bir kamp ateşinin yanına sapıtmışlardı. Tüm duyuları geri gelmişçesine duymaya ve görmeye başladı. Adeta rüya halinden yeni uyanmıştı. Etrafında hummalı bir uğultu ve toprak üzerinde koşuşturan ayakların gürültüsü çoğalıyordu. Bazen böğüren bir O’dorkun boru gibi sesi kulağına yapışıyor ya da beraberce kahkaha atan bu vahşilerin kalın lisanlarından takırdayan kelimeler duyuyordu. Fakat Simmu ne duyduğu lisanı değerlendirerek çevresinde birileri olduğu sonucuna ulaştı, ne de ağrıyan ve tutulmuş körpe kaslarına zahmet vererek berisinde yakılmış kamp ateşine dönmeyi denedi. Yalnızca önündeki araziyi müphemleştiren geceyi aval aval seyretti. O’dorkların anısı belki de onu hiç terk etmeyecek bir biçimde oturmuştu içine. Artık onların kötücül lisanları, sapkın kahkahaları ve acımasız saldırganlıkları Simmu’nun en nefret edeceği ama en sadık dostları olacaktı.
Çelimsiz ve henüz deneyimsiz bilincinin, onu daha fazla sarsaklaşmaması konusunda uyarmasının ardından gördüğü ilk şey kızıl ve oynak kollarını dans ettiren ateş oldu. Büyük bir ateşti; kocamandı. Simmu ateşin bir iki adım yanına düşmüştü ve içinden gelen çıtırdamaları duyabiliyordu. Ateşin oynak ve kalın kollarının ötesinde sağa sola hareket eden uzun ve ince karaltılar vardı. Guruldama benzeri sesleri yeniden o anda duydu ve tüm dünyasını iki parmağı arasında yıkan uğursuzluğu, bir kalp atımı zamanda yeniden hatırladı. Karnına gergin bir ağrı saplanmasıyla gözleri yaşardı ve ateşin yanı başında, koyu gölgelere gizlenmeyi başarmış dudakları büküldü. Dirayet… Ne yazık ki çocukların anlam vermek zorunda olmadıkları bir meziyettir. Sağlam görünmek bir çocuğun ihtiyaçları arasında sayılamaz. Onlar için sağlam duran ve tehlikelere karşı koyan kimseler vardır…
Annesi… Babası…
-Simmu!
İsminin fısıldandığını duyamayacak denli üzgündü Simmu.
-Hişt!.. Simmu!
Anne… Artık annesi hiç olmayacaktı. Sığınabileceği ve merhameti öğrenebileceği kimsesi kalmamıştı.
-Simmu!.. Simmu baksana…
Babası… Babası da gitmişti. Onların yokluğu, içine iki derin yara gibi oyulmuştu ve bu gerçeği her hatırlayışında dermansız bir sancı bu oyukları ısrarla deşiyordu.
Biri ismini mi sesleniyordu?
-Hey!.. Simmu… Buraya baksana be sağır velet!
Simmu çatırdayarak yükselen alevleri seyretmekten kendini alıkoyarak çevresine bakındı. Birden bastıran üşümesi geçmemişti ama uzun uykusunun tortusunu üzerinden attıkça ateşin sıcaklığını teninde hissedebiliyordu. Koşuşturan ve ince uzun karaltılarıyla gecenin tohumlarına benzeyen haydutlar onunla ilgilenmiyorlardı. Fakat Simmu sayılarının tahmin ettiğinden çok olduğunu gördü. Tek kamp ateşi, şimdi yanında doğrulmaya çalıştığı ateş değildi. Kafasını ateşin sağını solunu görebilmek için uzattığında en az on tane ateş saydı. Hareketsizlikten tutulmuş kaslarına anlayış göstererek yavaşça vücudunu arkasına çevirdiğinde ise, dik ve yayvan bir tepenin üzerinde serpiştirilmiş gibi yakılmış yüze yakın ateş daha olduğunu anladı. Eğer böyle şeylerden bir anlam çıkarma yetisi olsaydı, O’dorkların, nihayet –dört senelik seferin ardından- yurtlarına döndüklerini anlayabilirdi. O ise sadece ürpererek titredi ve yeniden kendini ateşe doğru çevirdi.
Dönüşün yarısında, Simmu iki meraklı bakışla göz göze geldi. Alevlerin kızıl yansımalarını içinde hapsedip yanıyor gibi görünen bu iki meraklı ve heyecanlı gözün sahibi, Simmu’nun yabancısı değildi. Çocuk oldukça şaşırarak ve tedbirsizce ‘Lokman!’ diye bağırdı.
Lokman telaşla sağ elini ağzına götürüp, kalın kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı, gözlerini kocaman açarak Simmu’nun şaşkın bakışlarına endişeyle karşılık verdi. Suratına yerleşen panik ifadesi, karşısındaki çocuğa sessiz olmaları gereken bir yerde olduklarını hatırlatmaya çalışıyordu ya da yalvarıyordu. Çocuk anlamamakta ısrar ettikçe Lokman’ın eli ayağına dolanıyordu.
Lokman bu sefer derdini el kol hareketleriyle anlatmayı denedi. Ellerini yukarı aşağı oynatarak seslerinin haddinden fazla çıktığını göstermek istedi ama nafileydi. İhtiyatla kısılmış gözlerini sağa sola çeviriyor, seslerini duyup onları cezalandırmak için gelen birilerinin olup olmadığını araştırıyordu. Lakin Simmu tedbirli davranmayı bir süreliğine boş vermiş gibi oturduğu yerde kıpırdanıp yüksek sesle Lokman’ın ismini tekrarlıyordu; daha çok ağlamaklı bir ifadeyle geveliyor ve coşkuyla bir şeyleri açıklamaya çalışıyor da olabilirdi:
-Lokman?.. Sen de buradasın demek! Ben de sanmıştım ki… Ah Lokman!.. Babamı... Annemi… Neler oldu anlayamadım?.. O kadar üzgünüm ki Lokman… Ama en azından sen de buradasın. Şey… Yani… Tabii senin için çok üzüldüm ama... ne bileyim.. Çok korkuyorum Lokman!”
Bu beklenmedik bir gelişmeydi. Simmu’nun yüreğini yakan biçare yalnızlık duygusu sinmeye yüz tutmuştu. Benliğine zerk olunan soğuk ve kötürüm duygular şimdi yuvalandıkları deliklere saklanmaya çalışıyorlardı. İkircikli mutluluğun gelgeç sevinçleri, kamp ateşinin yanında yakaladığı Simmu’ya inatla sarılmış onu anlık bahtiyarlıklarla dolduruyordu. Ve çocuk bu sebeple Lokman’ın endişelerine bir mana veremedi… Neden susmasını istiyordu ki?
Sorusunun cevabı, Lokman’ın suratında patlayan bir tokat olarak karşısına çıktı. Aniden arkalarında beliren uzun boylu haydut Lokman’ın yanağına öyle şiddetli bir tokat atmıştı ki, genç çocuk oturduğu yerden havalanıp bir iki adım öteye savruldu ve ateşin bir iki karış dibine düştü. Tokadın patlama sesi hala Simmu’nun kulaklarında yankı buluyordu. Lokman düştüğü yerden kalkmadı, aksine daha da büzülerek tortop oldu. Üzerine gelen O’dork’un acıması yoktu, ayağının önüne denk gelmiş vücuda bir tekme indirmesi an meselesiydi. Burnundan öfkeyle solurken, Simmu ilk kez dikkatle bir O’dork’un neye benzediğini görüyordu.
Öncelikle uzundu… Upuzun. Simmu’nun baktığı yerden boyu adeta göğe değin yükseliyordu. Ateşin yanında dikilirken tüm kızıl yansımalar ondan çekiniyordu; üzerinde bir nebze aydınlık oluşmamıştı. Karanlık bir yarığın insan siluetine bürünmüş serabı gibiydi, ya da korkusu onu uyuşturduğu için Simmu’nun aklı ışıkla karanlığı çarpıtıyordu. Bu haliyle O’dork sadece bir karaltıydı.
Dimdik ve kısacık saçları incecik dikenler misali kafasından yukarıya doğru başkaldırıyordu. Boynu belli olmuyordu; kafası omuzlarına kadar devam ediyor gibiydi. Ve omuzları iki yuvarlak kıvrım haline ortaya çıkmıştı. Bu da Simmu’nun bir başka gözlemi oldu: uzundular ama hayret edilecek oranda zayıf olmaları tuhaftı. Bütün kemiklerinin baş kısımları açık seçik görülebiliyor ve bu haliyle zafiyet geçiren bir çocuğun serpilmiş haline benziyordu. Vücuduna oranla hayli abartılı görünen kollarının bileklerini deri şeritlerle sarmalamıştı. Simmu ayak bileklerine bakınca aynı deri şeritlerden gördü.
Ayak bileklerinin yanında Lokman yatıyordu. Bir yanında ateş, diğer yanında karanlık O’dork bekliyordu. O’dork’un hala öfkeyle soluduğunu ve Lokman’ı tekmelemekten vazgeçtiğini gören Simmu ürpertiyle çarpıldı. O’dork yüzünü Simmu’ya doğru çeviriyordu.
O’dork’un vücudunda ışığı iştahla yutan tek yer, gözbebekleri olmayan gözleriydi. Kızıl yansımalar, tümden bembeyaz olan gözleri şeytani bir metruklükle dalgalandırmıştı. Alında ve çenede sivrilen yüzü elmacık kemikleri hizasında biraz genişleyip, ince bir yağmur damlasını andırıyordu. Boynu rahatsız edici miktarda kalın da olsa, yüzü kafasına oranla alışılmadık derecede ufaktı. Ve şimdi o gözbebeksiz gaddar bakışlar Simmu’ya çevrilmiş hırıldıyordu. Simmu çaresizlik içinde ne yapabileceğini düşündü. Böylesi bir hiddet karşısında ne yapılırdı? Afallamış bakışları yerde yatan Lokman’ a çevrildi. Genç çocuk şeklini bozmuyor ve titremiyordu da. Tehlikenin başka tarafa yöneldiğini anlamıştı.
—Konuşmak yasak! Dedi O’dork; kelimeleri ağzından fırlatarak konuşuyordu. İnsan lisanına alışık değildi ve insanlar gibi konuşmaktan hiç haz etmediği halinden belli oluyordu. Kalın sesi bu lisanı konuşurken, dar bir gömlek giymiş şişman bir adam gibi zorlanıyordu; ıkınıyor ve ofluyordu.
O’dork aynı memnuniyetsizlikle ‘oturun ve önünüze bakın!’ diye inledi. Simmu dehşete düşmüş bakışlarını derhal yere eğdi ve dua ederek bekledi. Bu olayı gören iki üç tane O’dork durup arkadaşlarının zorbalığına güldüler ve acımasız sırıtışlarıyla Simmu’nun kalbi buz kesene değin kıkırdadılar. Lokman’ı yere yapıştıran O’dork Simmu’nun yanından geçip giderken çocuğun kafasına uzun ve sert parmaklarının ucuyla vurdu. Kafa derisine batar gibi değen parmaklar, Simmu’nun gözlerini yaşartan bir acı peydahlamıştı.
Kıpırdamaya bile korkarak geçirdikleri o gece, O’dorkların vahşiliği yüzünden tam bir işkenceye dönüşmüştü. Her an birinin yanlarına gelip canlarını yakmasını bekleyerek, aldıkları nefesi dahi usulca vermeye gayret ederek sinmiş önlerine bakıyorlardı. Simmu ayakta uyuyana kadar bir kaya gibi kıpırtısız bekledi. Yüreği minik ve yaralı bir kuş gibi telaşla ve canhıraş atıyordu.
Kaba bir el onu tutup bir atın üzerine yerleştirdiğinde, hiç uyuyamamış olmanın bitkinliğiyle mücadele ediyordu. Hâlbuki altı saat boyunca düştüğü yerde uyuklamış ve şimdi sabahın ilk çekingen pembeliği doğuda karış karış yayılıyorken uyandırılmıştı.
Bütün kamp ateşleri söndürülmüştü. Siyah çizgiler misali incecik olan dumanları göğe doğru tırmanıyor, sabahın önünden kaçan gecenin koyuluğuna teker teker saplanıyorlardı. Rüzgâr sakinleşmiş, hava yumuşamıştı.
Simmu O’dorkların çokluğu karşısında hayret etti. Sadece çocuğun çevresinde gidip gelen yüz kadar haydut olmalıydı. Kafasını uzatıp aşağıdaki düzlüğe baktığında karşılaştığı manzara nefesini tutmasına neden oldu. Öbek öbek toplanmış kara şekillerden bir tarlaya bakıyordu Simmu. Ve o tarladaki kara mahsul, Simmu’nun gecelediği tepenin eteklerine doğru yayılıp, kalabalık ve aceleyle hareket eden sayısız O’dorka dönüşüveriyordu.
Simmu’nun elleri ve ayakları bağlanmıştı. Bir yanda elleri, diğer yanda ayakları olacak şekilde atın üzerine yerleştirilmiş, kafilenin hareketini bekliyordu. Yüzü, atın karnıyla aynı hizaya gelmişti ve baş aşağı durduğu için şakaklarına bir basınç yavaşça yerleşmekteydi. Sanki kafası şakaklarından patlayacak gibiydi. Eğer kafasını kaldırmazsa bunun gerçekten olacağından korktu ve büyük bir azimle başını geriye doğru bir miktar kaldırdı.
Tam o sırada havayı bir borunun buyurgan sesi doldurdu. Herkes yaptığı işi bıraktı, kaba ve kalın seslerin yuvası olan yüzlerce ağız apansız sustu. Boru bir nefeste, yükselip alçalmadan ve uzunca bir süre öttürüldü. Simmu sesin aşağıdan, düzlükteki kampların olduğu alandan geldiğini düşünmüştü. O tarafa bakan O’dorkların bembeyaz gözleri de çocuğu onaylıyordu.
Nihayet doğudaki pembelik, o nahoş rengini üzerinden atarak ilk önce sakin bir kızıllığa, ardından o kızıllığı göğün tepesine doğru kovalayarak onu berraklığın içinde görünmez kılan mavinin sabahına bürünmüştü.
Boru bir daha öttürüldüğünde O’dorklar aşağıya doğru paldır küldür koşuşturmaya başladılar. Muazzam bir toz bulutu etrafı sardı, sayısız ayağın şiddetle ezdiği toprak sarsıldı ve toz bulutu borunun hiç durmayacakmış gibi kudretle yükselen bağrışının üzerine kapandı. Simmu’nun yanından pek çok O’dork hırıldayarak geçti ve düzlükte toplanan diğer haydutların arasındaki bir diğer küçük ve siyah noktacık olup çıktı.
Kafasını sürekli havada tutmak boynundaki kasları isyana sürüklüyordu. Ara sıra bitkince başını yeniden aşağıya doğru salıyor, sonra ise inatla yeniden kafasını kaldırıp, kapkara varlıklarıyla akıl almaz bir kara delik oluşturmuş O’dorklara bakıyordu. Bu görüntü Simmu’ya çok garip gelmişti. Barbarların hepsi, içinde toplandıkları çemberin merkezine doğru dönmüş bakınıyorlardı. Kara delik içten içe kımıldanıyor, dalgalar halinde gidip geliyordu. O denli geniş bir daireyi Simmu ilk defa görüyordu. Herhalde binlerce O’dork vardı!
—Komutanları konuşma yapacak. Simmu derhal kafasını diğer tarafa çevirdi ve kendisiyle aynı durumda olan Lokman’la göz göze geldi. Bütün gece ne bir kelime daha konuşmuşlar, ne de birbirlerinin yüzüne bakmışlardı. İkisi de diğerinin varlığını tamamıyla görmezden gelmek durumundaydı. Simmu kendisinden beş yaş büyük Lokman’ın zorla gülümsediğine şahit oldu. Tokat yediği yanağı şişmiş, bir gözü kan toplamıştı.
Simmu ilk önce aşağıda güruh haline gelmiş O’dorklara, ardından yanındaki ata atılmış Lokman’a baktı. Herhalde aşağıdaki düzlükte toplanmışken Simmu’nun konuşmasını dert etmezlerdi. Lokman konuştuğuna göre…
—Neler oluyor Lokman? diye sordu Simmu. Aklı öyle karışıktı ki.
—Topraklarımızı istila ediyorlar, olan bu. Lokman Simmu’nun kafasından görebildiği kadarıyla aşağıdaki hengâmeyi izlemeye çalışıyordu. Simmu’da başını o yana doğru çevirdi.
—Bana şanslı olduğumu söylediler. Beni yemedikleri için… Simmu hala anne ve babasının ıstırabıyla hesaplaşmamıştı. O talihsiz anı ara sıra kalbine dokunuyor, sızıntı haline bir acıyı damarlarına bırakıyordu.
—Hepimize öyle söylediler.
—Hepinize mi? Simmu merakla kafasını Lokman’a doğru yeniden çevirdi, kim ‘hepiniz’?
—Hepimiz, dedi Lokman normal bir edayla, tüm kabile reislerinin çocukları. Çoğu aşağıdaki kamplarda. Bazıları yokuşun tepesinde. Bir an susup bekledi, bakışlarını ezik bir kalbin sisleri kapladı. Diğer çocukları koyun sürüsü gibi güdüyorlar. Onlar en önde ve her lanet gün ağlıyorlar. Hepsi... Ağlıyor ve haykırıyorlar. Annelerini, babalarını çağırıyorlar. O kadar korkuyorlar ki! Bu hayvanlar, geceleri çocukları ateşlerinin önünde korkutarak eğleniyorlar. Zavallılar ağladıkça onlar daha da azgınlaşıyorlar. Kanlanmış gözünden bir damla yaş alnına indi ve orada bulduğu bir tümsekten aşağıya atladı.
Aşağıdan, oldukça kalın ve gür sesli birinin attığı nutuğun mırıltıya benzer uğultular ulaşıyordu. Ve ara sıra, o nutkun hezeyan anlarında büyük bir bağırış çağırış gürültüsü patlıyor, anlaşıldığı kadarıyla konuşandan aldıkları ilhamla barbarlık damarlarını şişiriyorlardı. Simmu, bir işe yaramayacağını bilse de, bir müddet o komutanın neler söylediğini anlamaya çalıştı. Ne var ki rüzgâr, onu bundan mahrum ediyordu. Esintisi tepenin bir tepesine, bir eteklerine varıp geliyordu.
—Neredeyiz Lokman?
—Meçhul Geçit’in içinde. Tam ortasındaki Konak Düzlüğü’nde… Kuzeyimiz muğlâk bir kuraklık ve kış içinde. En azından gidenler hep öyle anlatırlar.
—Peki, bu canavarlar nasıl olur da, kurak topraklarda yaşayıp, çoğalıp, güçlenip bize saldırırlar?
—Sanırım bunu yakında göreceğiz. En azından bizim görme şansımız olacak.
Simmu’yu tarifsiz bir sıkıntı kaplayıverdi. Güdülen çocukları hayal etti. Endişeyle ve masumane tavırlarıyla korkularını bakışlarına aksettirmelerini düşündü.
—Peki onları… Simmu tamamlayamadı. Babasının bir zamanlar amcası karşısında takındığı çekimser tavrı hatırladı.
—Şimdilik hayır, diye karşılık verdi Lokman, eğer yemelerini kast ediyorsan. Çünkü çocuklar yemeden içmeden kesildi ve zayıflar. Bu da onları hem ölüme yaklaştırıp hem ölümden uzaklaştırıyor. Tuhaf değil mi?
Simmu bunun ne demek olduğunu anlayamadı. Fakat aklına başka bir şey takılmıştı. Lokman ‘bütün reislerin çocuklarına’ dememiş miydi?
—Lokman sen reisin…
Etrafları, aniden patlayan uğultunun saldırısına uğradı. Aşağıdaki düzlükte toplanmış binlerce –belki onbinlerce O’dork- aynı anda ulumaya başlamışlardı. Simmu kafasını çevirip tepenin eteğindeki düzlüğe baktı. O simsiyah deniz öyle bir dalgalanıp kabarıyordu ki, Simmu heyecan ve korkudan dolayı istemsizce inledi. Uzakta, oluşturdukları dairenin çemberinde nutuk çeken komutanlarına dönmüş O’dorklar hep beraber ellerini kollarını kaldırıp tezahürat yapıyor, yerlerinde tepiniyor, kılıçlarını havaya kaldırıp çılgınca haykırıyorlardı.
—Komutanlarını selamlıyorlar, Lokman kopan velveleden Simmu kadar etkilenmemişti. Umursamaz ve nefret eden, hasmane bir tavırla konuşuyordu. Simmu, atın üzerine atıldığı biçimin el verdiği ölçüde O’dork denizine doğru baktı. Birden aklına başka bir konu takıldı:
—Diğer çocuklar nerede? Dün gece Lokman’la konuştukları akranlarının akıbetini merak etmişti.
Lokman, bohça gibi atıldığı atın üzerinden, elleri ve ayakları bağlı olduğu halde, burnunu kullanarak O’dorkların toplandığı alanı işaret etti:
—Şurada. Komutanın kara çadırı arkasındalar.
—Peki, biz neden böyle taşınıyoruz? O’dork’ların vahşi tezahürat ve bağırışları bir yükselip bir alçalıyordu.
—Çünkü biz reis çocuklarıyız.
Simmu, az evvel soramadığı soruyu yeniden hatırladı:
—Nasıl olur? Sen reis Konur’un oğlu değilsin ki? Hatta onun bir çocuğu bile yoktu.
Eğer Simmu Lokman’a bakmayı başarabilseydi, çocuğun baş aşağı vaziyette, onu onaylarcasına kafasını salladığını görebilirdi:
—Doğru, dedi Lokman dalgın bir sesle. Ama bunu bilen kimse kalmadı; herkesi öldürdüler. Lokman’ın sesi hınç ve öfke ile usulca sertleşmişti. Fakat yeniden dalgacı bir hale büründü. Eh, en azından iyi bir biçimde seyahat etmek adına, bu zorbalara yalan söylemek o kadar da kötü bir şey sayılmaz.
Simmu karşılık olarak, aşağıdan yükselen uğultuyu dinlemekle yetindi. Bu zorbaların üzerlerine saldığı korkuyu, çocuksu bir tahlil yöntemiyle çözemiyordu. Ölesiye, apak gözlerinden, upuzun ve sıska bedenlerinden, kaba dillerinden ve ulumalarından korkuyordu... Ama en çok da gaddarlıklarından.
Tokat gibi bir çığlık Simmu’yu düşüncelerinden çekti aldı. Kalbi aniden hızla atmaya, aklı anlamsız bir karmaşaya teslimiyete başladı. Ne oluyordu?
—Lokman?
—Bilmiyorum küçük dostum. Sanırım asıl yolculuğa başlıyoruz.
—Asıl yolculuk ne demek Lokman? Simmu neredeyse ağlayacaktı. Zira o çığlık bir müddet evvel bitmiş olsa da, yankısı hala düzlüğün üzerinden, Simmuların beklediği tepeye doğru plansızca çarpıyor ve küçük çocuğun ruhunda şekilsiz bir heyecan yaratıyordu. Lokman, Simmu ile göz göze gelebilmek için boynunu büküp gözlerini ona dikti. Simmu hala baş aşağı vaziyette, muhtemelen korkudan titriyordu:
—Asıl yolculuk Simmu. O’dorkların ülkesine. Kuzeye ve kıraç toprakların vatanına! Atalarımızın, yurdumuza gelmeden evvel geçtikleri ölü ülkeye!
Geldiklerinde en fazla 15 boydular. Meçhul Geçit’ten şaşkınlık içinde güneye inerken huzur arıyorlardı. Aylardır onları tüketen kuru toprak, ölümcül hava ve gri gökyüzünden kurtulmak arzusundaydılar. Ve aslında daha da tedirgin edici ve hep arkalarına, kuzey ufkuna bakmalarına sebebiyet veren bir kovalamacanın avıydılar. Batı’nın latif kentlerinden onları kovan yeni dinin hükmedicileri, bununla yetinecek insanlar değillerdi. Messa Masana’nın adil fakat aciz hükümdarı onlara hayatlarını bağışlamıştı bağışlamasına, peki bu kimsesiz ve ölgün topraklarda katledildiklerinde onları kim koruyacaktı? Kaholi Tanrıları onları çok çetin bir sınavdan geçiriyordu. Ki bu geçidin ardında bulmaları muhtemel ülke, onlara vaat edilmiş yurt olacaktı. Heves ve aceleyle o yüksek duvarlı ve dar geçidin uzun koridorundan geçtiler. Meçhul Geçit, adını o gün almıştı. O günden sonra, güneydeki meçhul ama davetkâr topraklar onların yeni ülkesi, geçidin kuzeyi ise yeni nesiller için kesinlikle meçhuliyetin belirsiz tanımı olacaktı. Onları kovalamaları için ayartılmış Vahşi saldırganlar, bilinmeyen bir kaderin peşinden güneye kadar onları önlerinde koşturacak fakat sonrasında dehşet içinde kuzeye, hep sığındıkları ve herkesten saklandıkları yurtlarına döneceklerdi. Öyle ki, katlettikleri göçebelerin vebalini ya da kefaretini ödemek için saklanacaklardı sanki. O’dorkların fetret evresi böyle başlamıştı.
|
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 Ksm 2007 |
| Mesajlar: 3 |
|
|
|
3, bölüm 18.12.2007, 21:20 |
|
|
ama en güçlü bendim |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
3.Bölüm 10.01.2008, 19:12 |
|
|
3.BÖLÜM
MAH'ŞER'İN KAPILARI ÖNÜNDE
Lokman bir yetimdi. Reis Konur'un bütün ahalisi, çocuk kendini bildi bileli ailesiydi. Hor görüden çok uzakta, serbest ve mutlu bir şekilde büyümüştü. Kabileler arasında seyahat eden kervanlarla beraber dolaşır, verimsizliğin ortasında can çekişen bu sınırlı ülkede bir gezgin misali günlerini geçirirdi.
On dört yaşında, artık bu sınırlı topraklar gezgin ruhuna dar gelmeye başladığında, yalnız başına seyahatlere çıkma fikrine kapıldı. Ve aklına giren ilk yön kuzeydi. İsteği fazla şaşkınlık yaratmamalı; zira Meçhul Geçit'e dair anlatılanlar hep ilgi çekici olmuştur.
Bir gün, sabahın çok erken bir vaktinde yola çıktı. İki hafta süresince kimse ondan haber alamadı. Kabile sıkıntı ve kederle dolmuştu. Ne var ki bir gün ansızın çıkıp geldiğinde ona kimse kızmadı. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, kızmak ve cezalandırmak, Lokman'ın uzaktan gelişini gördüklerinde yapmaya karar verdikleri şey olsa bile, çocuk atından dehşete düşmüş bir halde inip Konur'un karşısına geçtiğinde, artık planladıkları sitemden çok çocuğun korkmuş haline yoğunlaşmışlardı. Gittiği yerde ne gördüyse, bu hayra yorulacak bir şey değildi:
"Kuzeye gittim Beyim. Sınırdaki boyların gözcülerini aşıp, Meçhul Geçit'in ötesine geçtim. Sırf ket vuramadığım merakımdan... Sınırlarımızı taciz eden, hikâyelerde anlatılan o yabanileri daha yakından görebilmek için.
"Fakat yabanilerle karşılaştığım an, korkunç şeylere tanık oldum. Onlardan çok daha yabani, acımasız, uzun ve gözü kara savaşçılar, bu yabanileri gaddarlıkla biçiyordu. Genç yaşlı, kadın erkek demeden...
"Ve uluyorlardı Beyim!
"Aldıkları her canda ulumaları daha dayanılmaz bir hal alıyordu. Bir tepenin ardına saklanıp onları gözledim Beyim. O kadar çoklardı ki! Kupkuru ve dümdüz toprağı kapkara bedenleriyle örtmüşlerdi. Durmadan öldürüyor ve uluyorlardı.
"Beyim Konur! Onlar buraya, Meçhul Geçit'e doğru iniyorlar. Sınırda kimse bana inanmadı ve küçümseyerek yolumu açtılar. Bir şeyler yap Beyim! Yoksa bu barbar ülkemizi talan edecekler."
O'dorklar geliyordu.
Akın akın... Duraksamadan.
Yurtlarını boşaltmış, fethe başlamışlardı. Katliamlarla süslenen bir fetih.
***
Alışık olanlar için, hep tuttukları yolun hiç zorluğu olmaz. Zira belli nirengi noktalarını kafalarına kazımış olan bu müdavimler, varılacak yerin ne kadar uzakta olduğunu bilerek ilerlerler. Mesafe ne kadar netameli olursa olsun, işte, o bilindik tepenin ardında saklanan yerin elbet yakınlaşacağından emindirler. Bir gün, bir hafta, üç ay, dört yıl... Ne fark eder? Zamanın alışkanlıklar üzerindeki yegâne etkisi, onları unutulmaz kılmasıdır. Yollar aşıldıkça bir parça siz olur; siz, bir parça yol olursunuz. Anılarınızı adımladığınız, toprağın yaşlılık çizgileri gibi uzayıp giden fersahlar elbet biter, hem kuzeyden güneye, hem doğudan batıya... Peki, bir yolu ilk kez deneyim edenlerin hali? Hele ki bu yol kıraç ve kupkuru bir soğuk biçilen korkutucu kuzey yurtlarına doğru kayıp gidiyorsa...
Kaç gün olmuştu? On, yirmi, elli..? Simmu'nun bir fikri yoktu. Kervanda tutsak olarak götürülen hiçbir çocuğun bunu düşünmediği kesindi. Her şey acınası bir ivedilikle yokluğa ve umutsuzluğa dönüşmüştü onlar için. Apansız aileleri yok edilmiş -çoğunun gözleri önünde- hor görülmüş, akıl almaz bir şiddete maruz kalmış ve kendilerini yurtlarından koparılarak, bilmedikleri bir buz kışının kollarına doğru iteklenir halde bulmuşlardı. Kaç gün geçmişti... Ne önemi vardı ki?
Koyu, kopkoyu... Neredeyse somurtkan bir gri renkteydi gökyüzü. Teninde kara ve kalın bulutların kaba burgaçları döneniyordu ufuktan ufuğa. Bazı yerlerde simsiyah gözler gibi yeryüzündekilere bakan ve tehditkâr bakışlarını gözü pek rüzgârlarla harmanlayan bulutların çoğu kar yüklüydü ve koca koca devlerin inlemelerine benzeyen uğultularla savura savura safralarını boşaltıyorlardı. Suratlara çarpan kar taneleri minik iğneler gibi batıyor, hemen ardından yetişen soğuk esinti iğnelerin battığı yerdeki acıyı sızlatıyordu.
Arazi, hayret uyandıran ve fersahlar boyu sürüp giden düzlüğü ve çoraklığına tezat kar yağışı ile besleniyor, rüzgârın harmanlamasıyla, köpükleri dalgaların ucunda uçuşan fırtınalı bir denizi andırıyordu. Eşine az rastlanır bir coğrafyanın düzlüklerinde, altlarında soğuktan gerilmiş toprak çatırdayarak yarılıyordu her adımda. Burası ne batıya ne doğuya aitti. Belki de üzerinde yol aldıkları yer eskimiş bir ülkeydi; asırlar önce kadim sayılmış sınırları içinde, doğuya ve batıya göre çok ama çok eskiydi. O yüzden yaşlanmış ve ölüyordu belki... Miadını doldurmuş, yeryüzünün yok olmayı bekleyen bir köşesi, buruşmuş ve hareket etmeye mecali olmayan bir bireyiydi bu ülke...
Ve süprizlerle doluydu. Soğuktan ölen pek çok çocuğu arkalarında, kurak toprakların açlıktan kudurmuş leş yiyenlerine bırakan kafile, asla yavaşlamadan, temposundan ödün vermeden kuzeyin kuzeyine değin gelmişti. Kafilenin esirleri daha ne kadar yol alacaklarını, bir sonraki gün kimin bu mücedeleden yenik ayrılacağını merak edip korkarak ilerlerken, arazi aniden ve kesin bir hatla önlerinde bitiverdi. Toprağın bittiği çizgiye yakın olanlar, aşağıya doğru sınırsızca inen derin ve ürkütücü yamaçların kıyısında durduklarını gördüler. Sonsuz düzlüklerin ortasındaki kapkara bir delik gibi ağzını açmış onları karşılayan bu geniş yarık, batıdan doğuya doğru büyük bir yay çizerek kuzeye uzanıyordu. Aşağısı muğlâk bir sisin içindeki uğultulara teslim olmuştu. Önlerindeki yamaçlar, kara ile gri arasında daireler çizen sislerin bağrına doğru kayıp kayboluyordu. Müphem derinliklerden onlara kadar ulaşan uğultular, yamaçlara sürtünen demirden tırnaklar gibi inildiyor ve sık sık aşağıdan taşıdığı kar öbeklerini üzerlerine püskürtüyordu. Aklında idrak kabiliyeti bulunan bazı çocuklar, bu karanlık ve gölge yurduna inecekleri gibi korkunç bir önseziye tutuldular. Ki haklıydılar.
***
Görkemli, kalabalık ve ağır kervanları yavaşça durma emareleri göstermeye başladı. Simmu da soğuktan kırılanlar arasındaydı. Baygın ve ateşli günler boyunca buhranlı görüntüler biriktirmişti. Çoğu zaman ne gördüğünü bile anlamadan, çapaklanmış ve yorgun gözleri ona herşeyi çarpıtarak anlatıyordu. Çevresindeki herşey uçucu bir hal almıştı. Hep dalgalanan ve kıvranan şeyler görüyordu. Barbar O'dorkların çocukları acımasızca hırpalayıp sağa sola savurduklarını, ölenleri öldükleri yerde bırakıp, leş yiyenleri başlarına toplamak için minicik bedenlerinden kanlarını akıttıklarını, geride kalan yaşıtlarının durmadan ağlayıp anne babalarını çağırdıklarını ve ara vermeden iç çekerek sızlandıklarını, bir kâbus vahşiliğinde anımsıyordu.
Yolculuk, Simmu açısından bakılınca kesinlikle çok belirsiz geçmişti. Zaman ve mekân mevhumunu duyumsamaktan yoksundu. O ürpertici yamaçlardan aşağıya inişlerini dahi sadece acı veren sarsıntılar ve ağrılar olarak hatırlıyordu. Sadece, ara sıra zorla kendine getirilmeye çalışıldığını anımsıyordu; ve boğazından yakıcı bir içeceğin yutturulduğu zehir gibi bir tat vardı dilinin ucunda. Vücudunda amansız bir kırıklık ve zonklama hüküm sürüyordu. Bilincinin hem altı hem de üstü yoğun bir karmaşa içerisindeydi. Anne ve babasının katledildiği ana dair anılar, mislice artarak ona saldırıyordu. Sonuçta hastalık hali tam bir karabasana dönüşmüştü. Buna canları acıtılan ve korkutulan akranlarının feryatları ve bu gaddarlık sayesinde eğlenen O'dorkların hunharca atılan kahkahaları eklenip durdu.
Bütün bu melun birikimlerin, nihayet gerçekliğe uyanışla daha normal ve -ne kadar mümkünse- kabul edilebilir bir raddeye çekildiği tuhaf ve buz gibi bir anda, Simmu bulanıklığın verdiği uyuşuklukla bir sedyenin üzerinde taşınırken kendine geldi. Savaş
Kervanı devasa bir yapının kapıları önüne varmıştı.
Evet, sırtına diken gibi batan bir sedyenin üzerinde uyanmıştı Simmu. Yolculuk ve hastalık onu oldukça zayıflatmış, ne var ki bir şef çocuğu olduğundan olsa gerek, en azami ölçüde kendisine bakılarak ölmesine izin verilmemişti.
Yattığı yerde kafasını kaldırarak etrafına bakındı. Etrafı uzun boylu O'dorklarca sarılmıştı. Yüksek ve kötü kokulu bir duvar tarafından çevrelenmiş gibiydi ve sedyesini tutan dört O'dork, kalabalık içerisinde itişip kakışarak ilerliyordu. Sağdan soldan meraklı fısıltılar, geniş çapta ise boğuk ve her beraber icra edilen acayip haykırışlar duyuyordu Simmu.
O'nun kendine geldiğini gören ve sedyesini taşıyan bir O'dorkla göz göze geldi. Savaşçı, çevrelerindeki uğultunun üzerinden hain bir şekilde sırıttı ve bütün dişlerini Simmu'ya sergiledi. Simmu, adamdaki kötü niyeti sezmişti fakat elinden gelebilecek hiç bir şey yoktu. Çok sık ve yüksek ağaçlardan oluşmuş bir ormanın zeminindeymiş gibi boğucu ve sıcak bir havayı ciğerlerine çekerken, kendisine doğru pis pis sırıtan O'dork, sedyenin tuttuğu ucunu yere çarptı. Önündeki arkadaşının kalın ensesine bir tokat attı. Öndeki O'dork kükreyerek saldırdı ve geriye döndü. Tam ona tokat atan arkadaşına saldıracakken, herşeyi başlatan O'dork, ona Simmu'yu gösterdi. Bu sefer öndeki O'dork çocuğa korkutucu bir şekilde gülümsedi ve çocuğu iyice ürkütmek amacıyla gözlerini kocaman açıp, suratını aniden Simmu'ya doğru yaklaştırdı. Simmu yattığı yerde yüzünü diğer yana çevirdi. Fakat bu sefer iki O'dork sedyeyi sallamaya ve ulumaya başladılar. Seslerinin kaba hırıltısı, kalabalığın serkeş uğultusuyla birbirine karışıp çarpışıyordu. Simmu dehşet içinde titreme nöbetine tutuldu. Kalbi acı içindeymişçesine sessiz gözyaşları döktü. O kadar çaresizdi ki!
Etraftaki anormal uğultu ve boğucu hava çocuğun kulaklarında nabız gibi atan bir sıkıntı peydahlıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, sedyesini taşıyan O'dorkların iğrenç zevklerine meze olmak onu dehşet içerisinde bırakmıştı. Neler olduğunu merak eden etraftaki diğer barbarlarda ona doğru dönüp böğürerek kahkahalar atmaya ve yüzüne doğru çarpık suratlarını göstermeye başladılar. Çocuk çığlık attıkça eğlentileri hoyrat bir hal alıyordu. Simmu'nun tepesinde kapkaranlık suratlardan bir orman yükselmişti. Hepsi onu sarsıyor, kafasına demir çubuklar gibi sert parmaklarıyla vuruyor ve anlamadığı dillerinde bir şeyler homurdanıp gülüyorlardı. İçlerinden biri onu koltuk altlarından tutup havaya kaldırdığında incecik, korkmuş ve infial halinde bir çığlık koyverdi. Onu kaldıran barbar çocuğu havaya savurdu ve Simmu eller üzerine düşüp sağa sola savrulmadan önce, aslında akıl almaz bir kalabalığın ortalarında bir yerlerde olduğunu anladı. Heyecanla nefesini tuttu; O'dork ordusu, Lokman'ın bahsettiği ana kentin kapılarına gelmişti.
Artık o mahşeri kalabalığın içinde değil de üstünde olduğu için, bıçak gibi kesilen sıcak ve solunması imkânsız havanın yerini sert rüzgârın soğuk, aman bilmez ve şiddetli esintisi almıştı. Kendisinden çok daha uzun O'dork savaşçılarının arasında boğuk bir uğultu gibi duyduğu sesler şimdi on binlerce kafanın üzerinde çınlıyor, Simmu'yu bir gürültü denizinin ortasındaki fırtına gibi yalpaya alıyordu. Simmu havaya kalkmış ellerin üzerine her düşüşünde, bu düşüşü kutlayan 'oley!' seslerinin içinde kalıyor, daha sonra yeniden havaya atılarak daha önlere ya da herhangi bir yöne doğru umarsızca savruluyordu. Simmu'nun ne ruhu ne de benliği direnebilirdi. Çocuksu duyguların veya saf kalbin ve ruhun delik deşik edilip tecavüze uğraması kahkahalar atılarak kutlanıyordu. Bunun idrakinde başarısız olacak olan Simmu hem anlayamamanın sıkıntısıyla hem de üzerine yüklenen bunca duygusal ve fiziksel şiddetten dolayı bilinci kapalı bir ağlama ve korkunç dehşetlere kucak açma nöbetine tutulmuştu.
Beş ya da altı atılıp tutulmadan sonra kaldığı ellerin üzerinde önlere doğru sürüklenmeye başladı. Sakinleşmek için iyi bir fırsattı bu... Ağlamaktan ağrıyan başına biraz müsaade etmeli, içini çekmekten mahvolmuş ciğerlerine anlayış göstermeliydi. Bir yandan buz gibi rüzgârlar, diğer yandan ise altında akıp giden sert parmaklı ellerin hunhar yoklayışları kıstırıyordu bedenini. Birden bastıran üşümesi dişlerini münasebetsizce tıkırdatmaya başladı. Dertop olup ısınmak istediği zaman eller buna mani olup Simmu'yu yeniden havaya fırlatıyor ve çocuğun kendine gelmesine asla izin vermiyorlardı.
İçten içe kımıldanan haşmetli barbar ordusunun bekleştiği yer O'dork Kentler Vadisi'nin ana giriş kapısıydı. Daha doğrusu, Ana Kent olarak isimlendirdikleri Mah'şer'in kocaman, tunçtan yapılmış çift kanatlı kapılarıydı. Tüm kentleri içine alan yer Ana Kentti... Kapı, ordunun önünde yüksek bir bent gibi dikilmiş surun orta kısımlarına denk gelen bir açıklığa yerleşmiş vakur bir tanrı gibi buyurgandı. Görünüş itibariyle griyi andıran bu eski duvarlar kocaman bloklardan inşa edilmişti. Bu yüksekmi yüksek kesme taş yığını, kalabalık ordu ile Kentlerin bulunduğu düzlüğü ikiye ayırıyordu.
Böylece, şu anda ordunun toplandığı alan, şehirlerin oluşturulduğu araziye girmeden evvelki bekleme bölgesi oluyordu. Sur'un bir ucu, büyük çukurun batı ucundaki dimdik yamaçlarla birleşiyor, diğer yanda da doğu yakasındaki tuhaf taş bloğun ortasına saplanıyordu. Simmu kafasını kaldırıp etrafı gözlemlediğinde, kuzeyde öfkeli ve kara bir duvar gibi yükselen duvarın ortasından fırlamış bulanık renkteki tunç kapıları, diğer yönlerde ise içinde bulundukları büyük çukurun dümdüz yamaçlarını görüyordu. Tepelerinde gri bulutlardan başka hiçbir şey yoktu. Gün ışığı ancak sembolik bir katılımda bulunur gibi silik bir aydınlığın geçmesine müsaade eden bulutların ısrarcı perdesine takılıyordu. Duvar boyunca en az on sıra halinde yanan meşaleler, gözlere cehennemin kapısından içeriye girdikleri izlenimini sunuyordu.
Bir zaman sonra Simmu, vahşilerin belirli bir kelimeyi, bir tezahürat gibi yineleyip durduklarını ve her tekrarda dört bir yandan başkalarının da bu anlaşılmaz kelimeyi telaffuz etme işine giriştiğini duydu. Ordunun hep bir ağızdan aynı ve anlaşılmaz kelimeyi, hızlı hızlı tekrarlamaya ve her seferinde kelimeyi daha gürültülü, kaba ve sabırsızlıkla söylediğini işitti. Elleri üstünde onu dolandıran O'dorklar, bu sefer ritme uyarak Simmu'yu atıp tutmaya başladılar ve tezahürata, küçük çocuğun düşüşlerine adadıkları 'oley!' ler karıştı. Şimdi sur ile yamaçların kara gölgeleri arasında kalmış ordunun üstünde korkunç bir gürültü yükseliyordu. Tek bir kelimenin, binlerce ağzın böğürmesi sonunda patlayan varlığı tekrar tekrar yankılanıp gümbürdüyordu.
Simmu'nun kalbi iki taş arasındaki ufak bir arpa misali sıkıştı ve gözleri yeniden yaş tuttu. Çılgınlık mertebesine doğru kontrolsüz bir biçimde yükselen tezahürat adeta kafasının içinde zelzeleler yaratıp, duyma kabiliyetine işkence ediyordu. Bütün O'dorklar aynı şeyi, aynı tutkuyla ve aynı tedirgin edici tempoyla çığırıyordu. Simmu, ordunun bunu yaparken hep yüzlerinin duvara dönük olduğunu fark etti. Ki o anda daha ilgi çekici ama aynı derecede beklenmedik -Simmu için- bir sürpriz talihsiz çocuğu bekliyordu. Duvarın müphem ve yükseklerdeki karanlıklarından, ordunun tezahüratına karşılık geliyordu. Simmu kafasını kaldırıp kara suru belirsizlik içinde seyretti. Sanki o kalabalık, boğuk ve güçlü uğultu sıkışıklığı duvarın her yanından sızıyor, tepelerine yağmur damlaları gibi düşüyordu. Simmu hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Elleri üzerinde atılıp tutulduğu ordu deli gibi haykırıyor ve bir karşılığı andıran o basık uğultu hemen ardından duyuluyordu. Simmu tedirginlik ve huşu içinde bekledi... Neler oluyordu? Nereden bakılırsa bakılsın yüz adam boyundaki kara ama pürüzsüz surların ardında onu ne bekliyordu. Kentler... Simmu hayatında ilk kez bir kent görecekti. Yine de mutlu olduğu söylenemezdi. Çocuğun kırbaç gibi şaklayan acıları ona heyecan ve merak için rahat vermiyordu. Eziyet ediliyor, hor görülüyordu. Düşmanlığın tek sebebi kendisiymiş gibi darp edilip, manevi işkenceye tutuluyordu. Evet, Simmu ilk kez bir kent -hatta kentler- görecekti. Ama neye yarar?
Ansızın Simmu irkildi ve hoyrat dalgalar gibi kulaklarına çarpan karşılıklı tezahüratların, yek bir zafer nidasına dönüştüğünü, hemen akabinde de devasa tunç kapıların açılmalarına delalet olan gıcırtıların içini karıncalandırdığını hissetti. Zafer gurultusu ipinden kurtulmuş kuduz bir canavar gibi dört bir yana saldırıp havayı dalgalandırıyordu. Surlardaki meşalelerin aydınlığı söner gibi olup yeniden, bu sefer daha doyumsuz bir açlıkla alevlendi. Açılan kapıların berisinden müthiş bir aydınlık, coşkun bir alev nehri gibi üzerlerine akmaya başladı. Simmu, kapının ötesindeki altın sarısı ışıltıların büyüsüne kapıldı. Neredeyse her şeyi unutuverecekti. Bütün sıkıntıları, ruhundaki onulmaz yaraları, acılarını, hatta anne ve babasını... Hayatında böylesine şaşalı bir ışık cümbüşü görmemişti. Aklında gücün belirgin olmayan simgeleri belirdi ve O'dorkların tüm barbarlıkları ve kancıllıklarına hissettiği öfke yanında, bu güç sembolü ışık sayesinde onlara çapraşık bir saygı duydu. Kendinden geçmesi an meselesiydi.
Işık onu esir almıştı.
İşte ne olduysa o zaman oldu.
Yavaşça, ağırlığına ve heybetine yakışır bir sakinlikle menteşeleri üzerinde dönen giriş kapıları, surların üzerine birikmiş sayısız O'dorkun selamlamasını, aşağıda kapılara doğru ilerleyen ve sıkışan gaddar askerlerin ulumalarına buluyordu. Simmu'yla eğlenen O'dorklar, kapılara doğru akan kalabalığa takılıp sürüklenmeye başlamıştı. Simmu'yu, kullanılmaktan ötürü eskimiş bir eşya gibi yere attılar. Ardından engellenemez vahşilikleri içinde başlarını sallayıp dillerini saldırgan hayvanlar gibi şaklatmaya başladılar. Kollarını tedbirsiz ve şiddetle, adeta münasebetsiz bir dansı icra ediyor gibi havada sallıyorlar ve kocaman ayaklarını hınçla toprağa vuruyorlardı. Bu esnada kapılara doğru akan kalabalık, kapıların önünde giderek sıklaşıyor, bedenler birbirine yaslanıyor, sıkışıyor ve tıkanmaya başlıyordu.
Simmu atılıp bırakıldığı yerde derhal ayağa fırladı çünkü o kendi başının çaresine bakmazsa, bu kana susamış yaratıkların onu ayakları altında ezdiklerini fark etmeyeceklerini çok iyi biliyordu. O'dorklardan mürekkep akıntıya itaat ederek, dev gövdelerin arsında kalmış minik bedeniyle, inanılmayacak derecede saçma olan vaziyeti dolayısıyla hayatını kaybetmemeye çalışmaya başladı.
Nefes almak gitgide zorlaşıyordu. Simmu'nun ciğerlerine temiz hava yerine, dip dibe ilerlediği ve en fazla bellerine geldiği O'dorkların bet ve mide bulandırıcı kokuları doluyordu. İtilip kakılıyor, O'dorkların elleri dirsekleri ya da ayakları, yanından geçerken çocuğa can yakıcı darbeler indirerek vuruyordu. Havasızlıktan gözleri kararır gibi olmuştu. Etrafındaki mutlak ve dehşet uyandırıcı uğultu giderek boğuklaşıyor, çocuk her an biraz daha bilincinin yitmesine engel olamıyordu. O esnada, göremediği bir el kolunu sıkı sıkı kavrayarak onu havaya kaldırdı ve çarpık bir O'dork suratıyla karşı karşıya kalacak biçimde kucağa alındı.
"Demek hala yaşıyorsun insan evladı. Güzel. Reis memnun olacak!" Uğultuyu bastırmaya çalışarak konuşan bu canavarı hatırlamıştı Simmu. Felaketinin mimarı bir kez daha onu bulmuştu.
"Düzensizlik bizim düzenimizdir. Bu kapılardan girene kadar hiçbir şey yapamayız. Ama sabret. Kapının ardında feraha ereceğiz." Menfur bir kahkaha patlattı, "şey... En azından ben ereceğim!"
Can sıkıcı, yavaş ve itişmeli kakışmalı ilerlemenin ortasında, Simmu ve kucağında ilerlediği O'dork, heybetli kapının derin eşiğine değin gelmişlerdi. Kapı o kadar azametli ve ürkütücüydü ki, kafasını yukarı kaldırıp açık kapıların en üstüne aval aval bakan Simmu, O'dorku tarifsiz bir neşeye gark etti. Vahşi yaratık homurdanarak kahkaha attı:
"Sizin bezden çadırlarınızın yırtık kapılarına benzemiyor değil mi? Ama sabret. Daha çok şaşıracaksın!"
Kutlamaya benzer çığlıklar, uğultular, kakafonik bir melodi ve barbarca zaferi kutlayan rüzgârın gürlemesi Simmu'nun kalbinde daha derin bir yarık açtı. Kapı kemerinin neredeyse on adam üstündeki uzun ve tuhaf açılı balkonlarda, birbirine girmiş kolların ve kafaların, neredeyse sayısız biçimleri, aşağıya doğru, sanki onu tehdit edercesine sallanıyordu. Kapının iki yanında bu acayip balkonlar üst üste istiflenip, şehirleri içine alan düzlüğün etrafındaki yamaçlar boyunca uzanıyordu. Simmu evinden ne kadar uzakta olduğunu o an, en güçlü biçimde idrak etti.
İşte o en tehlikeli ve dehşete düşmüş anında, beraber içeri girdikleri O'dork onu sarstı ve Simmu bir kez daha, içindeki tüm duygulara saldıran suratla yüz yüze geldi. O'dork zafer naralarının bütünleşip çığırından çıktığı mertebenin üzerinden, salyalarını saçarak bağırdı:
"Yeni evine hoş geldin!" Ve küçük çocuğu omuzlarına alıp, manzarayı daha iyi görmesini sağladı.
Kapı, uzak tarafı bir hançer gibi kıvrık olan yayvan bir düzlüğe açılıyordu. Düzlük kapının iki yanında, surlarla yamaçların birleştiği çizgilere kadar yayılmıştı. Yamaçların ve surların üzerinde, sanki yamaçlardaki girinti çıkıntılara boyun eğilerek oyulmuş kat kat balkonlar uzayıp gidiyordu. Her birinde, belki de binlerce ışıl ışıl meşale alevi titriyor, balkonların durmadan devam ettiği kuzey yamaçlarına doğru önemsiz noktalara dönüşüveriyordu. Bu soğuk ve mat yamaçlarda en az surlar kadar heybetliydi.
Kapının önündeki düzlüğün iki ucundaki geniş ve dik olmayan rampalar bir kat daha aşağıya inip, aşağıdaki alanda açılmış yuvarlak bir meydanda birleşiyorlardı. Ötede, eğer Simmu yanlış saymadıysa yirmi bir kent vardı. İşte düzlük bu kadar geniş ve düzdü!
O'dork kentleri, sıradan bir şehir gibi enine değil boyuna büyüyen yerleşimlerdi. Simmu'nun baktığı yerden karıncaların yükselttiği topraktan tepelere benziyordu. Ovanın orasına burasına düzensiz bir şekilde oturmuşlardı. Şehirleri birbirine bağlayan yollar, incecik siyah iplikler toprağın üstüne atılmış gibi kıvrım kıvrımdı.
Tüm kentlerin dikildiği ovanın ortasına denk gelen bir bölgede, tüm kentlerden daha yüksek ve parlak bir sütun, toprağa saplanmış bir ok gibi yamuk fakat sapasağlam bir halde yükselmişti. Ucunda kor gibi, kızıl sarı parıltılar saçan bir küre duruyordu. İşte Simmu'nun aydınlığıyla sarhoş olduğu ışık kaynağı buydu ve Simmu onun azar azar söndüğünü hissediyordu.
Ordunun muazzam kalabalığı kapıdan içeri doluştukça, savaşçılar sağa sola dağılmaya da başlamış, gruplar halinde toparlanıp kimi balkonlara çıkan taştan merdivenlere yönelmiş, kimi aşağıya doğru giden rampalardan koşarak inmiş, kimisi de kapılara tırmanıp salyalarını saçarak çığlık atmaya başlamıştı. Simmu ve omuzlarına tünediği O'dork rampaya doğru yöneldi.
En alt düzlüğe indiklerinde kalabalık artık azalmıştı. O'dork sonunda Simmu'yu omuzlarından attı ve ileriyi gösterdi:
"İşte seninkiler orada!" önlerinde yükselen ilk kentin önünde bekleşen bir kalabalığı işaret etmişti. "Eğer birilerine akşam yemeği olmak istemiyorsan oraya ulaşmalısın. Bekleyenlerin çoğu insan etine aç." Ellerini Simmu'nun önünde ileriye doğru salladı. "Hadi. Koş Simmu! Bir gün babanın intikamını almak için koş!"
Simmu gözyaşları içinde koşarken, gaddar bir kahkahanın ivedilik içinde uğultulara karıştığını düşündü. Yanından geçtiği O'dorklar onunla alay ediyor, kafasına ya da sırtına şaplaklar indiriyor, dengesini bozmaya çalışarak onunla eğleniyorlardı. Simmu Lokman'ı uzakta, kalabalığın içinde belli belirsiz seçene kadar, körpe ciğerleri patlayıncaya değin koştu. Sonunda 'Lokman!' diye haykırdı ve şaşkınlık içindeki delikanlıya sarıldığında hüngür hüngür ağlamaya başladı. Izdırap ve sıkıntının bağrında geçecek günler başlamıştı.
|
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 07 Ekm 2007 |
| Mesajlar: 455 |
| Konum: İstanbul |
|
|
Yapıcı bir eleştiri 24.03.2008, 17:40 |
|
|
Şimdi bana sen kim oluyorsun da eserime eleştiri yöneltiyorsun diye sorma. Sana çok güzel, bayıldım dersem bunun sadece senin göğsünü kabartıcağıını, eksiklerini ve yanlışlarını görmeni engelleyeceğini biliyorum. İnsan eserinin eksik ya da hatalı yanlarını görmekte zorlanır.
Betimlemeler olaylardaki havayı hissettirmekte daha dengeli ve uzun olabilir. Mistik bir dil kullanmışsın ama modern kelimeler büyüyü baltalamış. Esans kelimesi yerine kokuyu kullanmamak gibi.
Konuşma aralarına olay anındaki ince nüansları eklesen ve tavırları, edaları, hal ve hareketleri daha çok -aslında bol bol- eklersen okuyucu daha çok tat alır ve o eşsiz ve sanat adına oluşurulmuş anlar bir çırpıda bitmez.
Katedeceğin çok yol var ama inan sende büyük yazarların kalemlerindeki esintileri görüyorum.
Bir tavsiye:Kitabını yayınlayacak bir yayınevi bul, kitabı gözden geçir ve yayınlat. Sen bilirsin. Merak ediyorum, kaç yaşındasın? |
_________________ BURADAN ASLA GEÇEMEZSİN!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
öncelikle... 24.03.2008, 17:53 |
|
|
İlk olarak baştaki paragrafa ne gerek vardı. Sen kim oluyorsun demek için koymuyorum ki bu yazıları buraya falas kardeşim. Aşkolsun
Yapıcı eleştirilerini dikkate alacağımdan emin olabilirsin. Okuduğun için teşekkürler. Ben unutulduğunu sanıyordum bu bölümlerin.
Yaşıma gelince. Feanor bizi gaza getirdiğince genç bir adamdım. Galadriel serpildiğinde ise ben daha ufacık bir çocuktum. Bir kere ölüp Mandos'un hüzünlü salonlarında dolandığım zamanları da hesaba katarsak kadim çarpı kadim yaşındayım
Asıl ben sana sorayım, sence kaç yaşındayım  |
_________________ kIZmAK Yok,
KENdİmi boĞUyORuM sAdeCe.
iÇİmDen DEşİLmEk gELİyOr,
çILdIRtAN BiR GüNAh bU gECe...
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 07 Ekm 2007 |
| Mesajlar: 455 |
| Konum: İstanbul |
|
|
finrod 25.03.2008, 10:29 |
|
|
ben gerçek yaşını kastetmiştim. o açıdan 25 civarı birşeydir. bak ben çekinmeden söylüyorum. 1989 ağustos doğumluyum. 19 sayılırım. |
_________________ BURADAN ASLA GEÇEMEZSİN!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 03 Ekm 2006 |
| Mesajlar: 163 |
| Konum: Sırat Köprüsü |
|
|
Çekince giden oyuncak arabalar vardı eskiden :P 25.03.2008, 10:34 |
| | | | | |