| |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 27.07.2008, 10:38 |
|
|
—Hemen saldırmalıyız dedi heyecanla Kenosis. Kendilerini toparlayacak zaman vermemeliyiz onlara. Düşmanlarının Gargarianlarla yaptıkları savaşın sonuçları haberciler tarafından getirildiğinde uygun zamanın geldiğini düşünmüştü. Aslında bu haber hayalkırıklığı da yaratmıştı onda biraz. Savaşın daha kanlı ve her iki taraf için de oldukça yıpratıcı olmasını ummuştu ama gelen haberler bunu doğrulamıyordu. Amazonlar Gargarianları ezip geçmişti. Plerosis kardeşinin bu aceleci tavrına güldü içinden. Küçük kardeşi herzamanki gibiydi. Tahtında oturmakta olan Kenosis’in yanına giderek o bilinen sakin, hatta buz gibi tavrıyla:
-Yine aceleci davranıyorsun sevgili kardeşim dedi usulca. Onların topraklarında onların kurallarıyla oynayamayız. Üzerimize çekmeli ve öldürücü darbeyi indirmeliyiz. Amazon ordusunun peşine düşmek bize pahalıya mal olabilir. Gargarianların düştüğü tuzağa düşmek istemeyiz…
-Peki bu nasıl olacak dedi yerinde doğrularak Kenosis. Plerosis aynı soğukkanlılıkla yanıtladı kardeşini:
—Thermedon’dan ayrılan küçük bir grup olduğunu duydum bir-iki gün önce. Savaşamayacak olanları göndermiş olmalılar. Onları yakalayalım ve yakaladığımızı bilmelerini sağlayalım. Sonra da üzerimize gelmelerini bekleyelim. Avucumuza düşeceklerdir. Elleriyle yapmacık bir özen göstererek Kenosis’in saçını düzeltti ve gülümseyerek devam etti:
—Ve bunu izin verirsen seninle birlikte ben de izlemek isterim. Plerosis’in gözlerindeki bir anlık parıltı genç kralın gözünden kaçmamıştı. Üstelik bu sahte sevgi gösterisi midesinin bulanmasına da sebep olmuştu aniden. Üstelik bunu bilmesine imkân yoktu. Bu bilgi, geniş bir casus ağı olmasına rağmen kendisinde bile yoktu. Tedirginlikle baktı ablasına...
XXX
Kajol Amazon topraklarının bittiği ve yunan topraklarının başladığı Melunya vadisinin girişinde atını dizginledi. Bu inanılmaz, insanın kanını donduran görüntü karşısında afallamıştı. Gözcülerin kendisine haber vermesinden sonra inanamamış bir de kendi gözleriyle görmeyi istemişti bu vahşeti. İskit ülkesine gönderdiği yaşlı, hasta, yaralı savaşçılardan ve erkek esirlerle çocuklardan oluşan 450’ye yakın insan vadi boyunca dikilmiş kazıklardaydılar. Hepsi çarmıha gerilmişti. Bunlar arasında 4-5 yaşlarındaki çocuklar bile vardı. O bir savaşçıydı ve yıllarca dörtbir yerde savaşmıştı ama böylesini görmemişti. Bu insanlık dışı görüntü karşısında dili tutulmuştu adeta.
Atından indi, gözleri kızarmıştı. Öfke ve acı karışımı duygularla yürüdü yol boyunca. Cesetlerin yüzlerine bakıyor, sanki onları tanımaya çalışıyor gibiydi. Savaşçılarından gelen uyarıyla irkildi:
-Kumandanım gitsek iyi olacak. Buraları yeterince güvenli değil artık. Kajol başını salladı öfkeyle:
-Artık burası hiç kimse için güvenli olmayacak. O domuzların bir tanesini bile sağ bırakmayacağım. Atına atladı ve geldiği gibi dörtnala Thermedon’a doğru sürdü…
Haber Thermedon’da bomba etkisi yapmıştı. Tüm savaşçılar bir an önce bunun bedelini ödetmek istiyorlardı. Artık kaybedecek pek birşeyleri kalmamıştı. İntikam alınmalıydı, hem de bir an önce. Hazırlıklarını bitirir bitirmez yola koyuldular. Savunmasız kişiler karşısında aslan kesilen bu iblisler bakalım gerçek savaşçılar karşısında ne yapacaklardı...
XXX
İki ordu Happia düzlüklerinde karşılaştılar. Yunanlıları en önde yaya birlikleri oluşturuyordu. Onların arkasında atlı arabaları bulunuyordu. Bu arabalarda biri sürücü ve biri de okçu olmak üzere iki savaşçı bulunmaktaydı. Bunların arkasında ise süvariler gelmekteydi. Hepsi muntazam bir şekilde savaş dizilişi almıştı. Yüzlerce, binlerceydiler. Liyunda karşılarındaki ordunun o zamana kadar gördükleri en büyük ordu olduğunu biliyordu. Karşılarındaki insan kalabalığı uçsuz bucaksız gibi görünüyordu. Önce bir ok yağmuruyla karşılanacaklardı ve bunun için de önlemlerini almışlardı. Karşılık vermeden savunma pozisyonunda bekleyeceklerdi. Gerçek güçlerini düşman yakına geldiğinde göstereceklerdi. Birebir savaşta yunanlıların kendilerine rakip olamayacaklarını biliyordu. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar...
Savaş bekledikleri gibi başladı. Yunan okçuları çalınan hücum borusuyla Amazon mevzilerine ok yağdırmaya başladılar. Binlerce okun havada bıraktığı ıslık insanı dehşete düşürecek cinstendi. Tüm savaşçılar kalkanları ile kendilerini bu amansız yağmurun etkisinden korumaya çalıştılar. Atlarını da kalın örtülerle korumaya çalışıyorlardı. Buna rağmen yüzlerce savaşçısı daha ilk salvoda düşmüştü. Ok yağmuru aralıksız devam ederken yaya birlikler ilerlemeye başladılar. İlerlerken ellerindeki kılıçları kalkanlarına vuruyorlardı. Bu karşılarındaki düşmana ne ile karşı karşıya olduklarını göstermeye yarayan eski bir numaraydı. Çıkan uğultu ortalığı bir anda mahşer yerine çevirmeye yetmişti. Çoğu kişinin bu görüntü karşısında dizlerinin bağının çözüldüğünü görmüşlerdi ama Amazon mevzilerinde bir hareketlenme olmadı. Ortalığı bir anda toz bulutu kaplamıştı şimdi de. Yaya birlikleri yavaş yavaş koşmaya başlamışlardı artık.
Kajol yunanlıların yakınlaştığında ok yağmurunun da kesileceğini biliyordu. Nitekim düşündüğü gerçekleşti az sonra. Aralarındaki mesafe birkaçyüz metreye indiğinde ok yağmuru başladığı gibi aniden bitti. Düşman birlikleri sıralarını bozmadan onlara doğru hızla yaklaşıyorlardı. Kajol’un komutuyla Amazon savaşçıları yerlerinden doğruldular. Artık düşman ok mesafesine girmişti ve onların yaptığı gibi körlemesine değil görerek atış yapma fırsatını bulmuşlardı. Kajol Valud’a dönerek:
-Gönder bakalım ilk hediyemizi diye bağırdı. Valud üzerleri tepeden ayaklarına kadar domuz derisinden yapılan zırhla kaplı atların gözlerini bağladıktan sonra kırbaçla onları harekete geçirdi düşman saflarına doğru. Karşılarında üzerlerine gelmekte olan iki atı gören askerler hiç bir tereddüt belirtisi göstermediler. Aksine komutanlarının emri üzerine daha da hızlı bir şekilde neredeyse koşar adımlarla ilerlemeye devam ettiler. Atların birbirlerine uzaklıkları hiçbirinin dikkatini çekmemişti. Dörtnala giden atlar o hızla kalabalığa daldılar. Ardından cahıraş feryatlarla inledi ortalık. Atların geçtiği yerler, iki atın arasındaki mesafe birden kan gölüne dönmüştü. Valud’un yaptığı kılıcın iki atın arasında koşum takımlarına bağlı oldunu görememişlerdi. Ve o da bir hızar gibi dalmıştı yaya birliklerin ortasına. Önünden kaçışan askerler kurtulabilmişti ama iki at arasında kalan askerler ikiye bölündüler kelimenin tam anlamıyla. Aynı anda Amazonlar da harekete geçtiler. Bölgeye hakim tepelerin birindeki büyük imparatorluk çadırının önünde gülümseyerek elindeki şarap kadehini yudumlamakta olan Kenosis afalladı bir anda. Ön cephe öldürücü bir darbe almıştı.
O dehşet anını ilk fark eden Plerosis bembeyaz bir yüzle fırladı oturduğu koltuğundan ve bağırmaya başladı etrafındaki askerlere.
—Durdurun şu atları ahmaklar. Hala ne bekliyorsunuz? Plerosis’ten gelen emir ile ilk şaşkınlıklarından kurtulan askerlerin müdahalesiyle ancak durdurabildi bu ölüm makinesi. Atların ayaklarına vurulan balta darbeleri yaya askerlerin arasında yüzlerce metre boyunca uzayan kanlı yolun da sonu oldu. Kajol onların bu şaşkınlıklarından istifade etme fırsatını kaçırmamıştı. Ve bu sefer Amazon tarafından ok yağmuru başladı. Amazonlar yunanlılar gibi değildi ancak atlarının üzerinde ok da kullanabiliyorlardı. Atlarını kalabalığın üzerine sürdüler. Çarpışma beklenenden de kanlı başlamıştı… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 28.07.2008, 11:58 |
|
|
Atlıların yaya askerlerin içine dalması ilk anda Yunan hatlarında bir hareketlenmeye sebep olmuştu. Amazonlar vahşi bir hırsla saldırıyorlardı. Kajol, seçkin askerlerinden oluşan muhafız birlikleri ile en öndeydi ve hep birlikte etraflarına ölüm saçıyorlardı. Önce sert bir direnişle karşılaştılar. Uzun kargılarını kullanan askerler atları hedef almaya başladıklarında Amazonlar avantajlarını da yitirmeye başlamışlardı. Artık göğüs göğüse savaş zamanıydı ve her geçen dakika bu vahşet daha da artıyordu. Kajol ve beraberindekiler ellerinde kılıç ve çift ağızlı baltalarıyla yunan hatlarının neredeyse ortasına kadar gelmişlerdi. Disiplini ile ünlü olan yunan askerlerinde yavaş yavaş bir başıbozukluk görülmeye başlamıştı. Hatların yarılmasına birkaç yüz metre kalmıştı ve Amazonlar bunu başarabilirlerse işlerinin hiç de yolunda gitmeyeceğini anlamış görünüyorlardı.
Savaşı imparatorluk çadırında izleyen Kenosis olan bitenin farkına varmıştı ama şaşılacak derecede sakin görünüyordu. Kumandan Sirius’u yanına çağırarak kulağına bir şeyler söyledi. Aynı anda Sirius dönerek eliyle bir işaret yaptı. Uzunca bir boru sesi duyuldu önce. Onu ikinci ve üçüncü boru sesleri izledi. Kajol bir an dikkat kesildi. Onca gürültü, bağırış haykırış içerisinde dahi duymuştu sesi. Önce buna bir anlam veremedi ama karşısındaki askerlerin hırslanmaları dikkatinden kaçmamıştı. Öfkesi daha da arttı. Üzerine gelmekte olan askerin hamlesini eğilerek savuşturduktan sonra sağ elindeki kılıcı askerin karın boşluğuna sapladı. Sonra da kafasını çevirerek adamlarına baktı. Tüm kuvvetleri ile tam yunan hatlarının ortasına dalmışlardı. Eğer hatları yarabilirlerse bu savaşı kazanabileceklerini düşünüyordu ve buna da epey yaklaşmışlardı. O anda batıdan gelen toz bulutuna takıldı gözü. Uzun mızrakları bulunduğu yerden bile fark ediliyordu. Sonra doğuya çevirdiğinde başını yüzünü buruşturdu iyice. Oradan da geliyorlardı. Çevreleri sarılıyordu düşman tarafından. Bütün güçleri ile saldırmış olmalarına rağmen düşmanın ilk hatlarını bile henüz yaramamışlardı ancak şimdi yunanlıların yeni kuvvetleri de katılmıştı savaşa. Askerlerinin şaşkın bakışlarını görebiliyordu. Buna müsaade etmemeliydi. Öfkeden deliye dönmüştü, korkunç bir çığlık attı ve düşman mevzilerine doğru atıldı. Onu gören savaşçılar bir anlık şaşkınlıklarından kurtulmuşlardı. Gülümseyerek takip ettiler liderlerini.
Kajol Valud’tan Liyunda’nın yanında kalmasını istemişti. Kalabalığa daldıklarına onu gözden kaçırmamak için büyük uğraş veriyordu. Bu kadar kalabalık düşmanla hiç karşılaşmamıştı. Bir elinde baltası diğer elinde de uzun kılıcıyla adeta bir duvar örmüştü Liyunda’nın etrafında. Liyunda başlarda bundan rahatsız olsa da ses çıkarmamıştı. O da elinden geldiğince çarpışmanın içinde kalmaya gayret ediyordu. Ama çevrelerinin sarılmış olduğunu görmek şevkini kırmıştı. Umutsuzlukla baktı ormana doğru. “Gelme sakın” diye mırıldandı içinden...
Appoah emrindeki askerlerle saklanmış olduğu ormanın içinden görmüştü olanları. Yunanlılara bir sürpriz hazırlamak niyetindeydiler ancak anlaşılan o sürprizle kendileri karşılaşmışlardı. Dudaklarını ısırdı hırsla. Askerlerine baktı. Hepsi sabırsızlanmaya başlamışlardı. Arkadaşlarının ölümüne kayıtsız kalmak istemiyorlardı. Üçyüz kişiden fazlaydılar ama karşılarındaki orduyu sayamıyorlardı bile. Kılıcını çekti ve savaşçılarına doğru haykırdı:
—Kılıcımın canı yunanlı kanı çekmiş. Onu daha fazla zapt edemeyeceğim. Approah’ın gözlerinde o delice parıltı yine görünmüştü. Savaş alanına yüzünü dönerek bir kahkaha attı.
—Daha fazla gecikirsek Kajol bize bir tane bile bırakmayacak. Hadi gidelim diye bağırdı. Böyle bir emri bekliyormuşçasına hareketlendi atlılar. Hepsi kılıçlarına sarıldı çığlık çığlığa. Büyük bir toz bulutu kopararak çıktılar ormanın içinden. Etrafı onbinlerce asker tarafından sarılmış arkadaşlarına doğru...
Yunanlıların atlı askerleri ve arabaları da hareketlenmişti. Artık savaşın en ateşli anlarına gelinmişti. Herkes kartlarını oynamıştı ve savaş alanında otuz binden fazla insan ölümüne çarpışıyordu artık. Valud çevresindeki Amazon askerlerinin bir bir eridiğini görüyordu. Azalıyorlardı. Hemen her taraftan geliyorlardı düşman askerleri. Bir an kendini onlarca düşmanın içerisinde buldu aniden. Artık bir şey düşünemez olmuştu. Vuruyor, kırıyor, biçiyordu önüne geleni. Valud’un öfkesiyle tanışmışlardı sonunda çevresindekiler. Uzun kılıcı ve diğer elindeki baltasıyla ölüm saçmaya başlamıştı etrafına. Kılıç ve balta havada ıslık çalarak hedeflerine doğru acımasızca inip kalkıyordu. Vuruş mesafesi yakınına kadar gelebilmiş askerler son nefeslerini Valud’un ayağının dibinde verdiler. Oradaki işi bittiğinde kopan bacakları ile sürünmeye çalışan bir askerin üzerine basarak bakındı Liyunda’ya doğru. Göremedi az önce olduğu yerde onu. Tekrar çevresine göz gezdirdi telaşla. Apparoah’ı gördü daha sonra ilerde. Azgın bir kedi gibi görünüyordu. Ellerindeki bıçaklarla cehennemden kaçmış gibiydi. Saçları kana bulanmış ve yüzüne yapışmıştı adeta. Yanındaki son düşman askerini de hakladıktan sonra soluk soluğa olduğu yerde dikildi. Valud’la göz göze geldi bir an. Sonra öfkeyle bağırdı ona doğru.
—Hadi dedi, hadi gidiyoruz… Nefes nefeseydi. Valud ona doğru yürürken sol kolundan sızan kanı fark etti Approah’ın. Soran gözlerle ona baktı.
—Ufak bir sıyrık diye yanıtladı genç kadın onu. Sonra devam etti telaşla.
—Hemen buradan gitmeliyiz. Çok kalabalıklar. Böylesini görmemiştim. Karşısında dikilmekte olan Valud’a seslendi sabırsızlıkla:
—Sana söylüyorum çabuk olmalıyız, hadi. Valud donuk bakışlarla yanıtladı Approah’ı:
—Liyunda…
—Kajol’un yanında olmalı diye mırıldandı Approah. Artık sohbeti bıraksak iyi olacak. Bugünlük bu kadar yaramazlık yeter. Gidelim artık bu cehennemden.
Birlikte onları bekleyen atlara koştular. Orada Liyunda’yı Kajol’un yanında gördüğünde farkında olmadan gülümsedi Valud. Çevrelerindeki Amazon okçuları etten bir duvar örmüşlerdi adeta düşman hatlarıyla aralarında. Atlarına atlamalarıyla orman ile aralarında bulunan yüzlerce askerin arasına dalmaları bir olmuştu. Kajol’un işaretiyle Valud’la birlikte Approah yolu açmak için en öne geçmişlerdi. Diğer Amazonlar savaşçıları da liderlerini takip etmekte gecikmediler. Geri çekilme başlamıştı. Valud dişleriyle dizginleri tutarak sürüyordu atını. Bir yandan da balta ve kılıcıyla önlerini açmaya çalışıyordu. Geçtiği yol kopuk kollar ve başlarla doldu bir çırpıda. Bu arada Approah da üzerine düşeni fazlasıyla yapıyordu. Atların ayakları altında ezilen askerlerin canhıraş feryadı kapladı bir anda savaş meydanını. Ezilmekten kurtulan askerler ise Approah ve Valud’un kılıç darbeleri altında can veriyorlardı. Yarım saat kadar süren çarpışma sonrası çevrelerindeki kalabalığı yarmayı başarmışlardı. Hemen ormana doğru sürdüler atlarını. Hayatta kalan tüm Amazon süvarileri takip etti onları. Ancak hepsi açılan koridordan geçmeyi başaramamıştı. Yaklaşık yüz kişilik ilk grup geçtikten sonra çember tekrar kapandı. Başını Approah’ın çektiği savaşçılar ormana ulaştıklarında ancak duraklamışlardı. Takip edilmediklerini gördüklerinde dönüp arkalarına baktılar. Yunanlıların arkalarından başlattıkları ok yağmuru pek çok savaşçıyı kaybetmelerine neden olmuştu. Çemberin içinde kalanlarla ilgileniyorlardı artık. Savaşçıların tümü ölümüne dövüşüyordu. Artık onlar için yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını düşündü Approah. Sonra bir şey aklına gelmiş gibi telaşla etrafına bakındı.
—Kajol…Kajol nerede diye bağırdı heyecanla...
XXX
-Kaçırmayın! Önlerini kesin çabuk diye bağırdı oturduğu yerden ayağa kalkarak Kenosis. Bunu yunanlı komutanlar da görmüşler hatta emri beklemeden Amazonların bu yarma hareketini önlemek için kanatlardaki kuvvetlere bu bölgeyi takviye emrini vermişlerdi bile. Şimdi açılmak üzere olan hat’ta yeni kuvvetler takviye olmaya başlamışlardı bile. Açılan gedikten çok az savaşçı geçebilmişti ki çember açıldığı gibi birden kapandı. Artık çemberin içindeki savaşçılarla öndeki gurup arasında binlerce yunanlı asker bulunuyordu. Kajol önlerine çıkan bu engeli farkettiğinde durakladı. Yüzünü öfke ile çadırların bulunduğu tarafa çevirdi. Liyunda ve diğerlerinin çemberin dışına çıktığını görmüştü. Onlar güvende olduklarına göre artık daha rahat hareket edebilirdi. Tüm düşman birliklerinin orman ile aralarına girdiğini görmesi dudaklarında anlaşılmaz bir tebessümün oluşmasına yolaçmıştı. Tam ters tarafa çevirdi atını. Ve yanındakilere:
-Beni takip edin emrini verdi. Yüzlerce atlı Amazon ve bir o kadar da yaya savaşçı atıldılar liderlerinin ardından çadırlara doğru. Neredeyse tüm kuvvetleri ile düşmanla orman arasında bir hat oluşturan yunanlı komutanlar böyle birşeyi beklemiyor gibiydiler. Önlerini kesmek için yaptıkları hamle yüzünden geride kalan birlikler zayıflamıştı. Öyle bile olsa hala Kajol ve beraberindekiler ile çadırlar arasında binlerce asker bulunmaktaydı. Üstelik imparatorluk muhafızları hala savaşa girmemişlerdi. Ama tehlike hızla krallarına doğru yaklaşıyordu.
Kajol bunun bir intihar saldırısı olduğunu biliyordu ama artık kaybedebileceği birşeyin kalmadığının da farkındaydı. Binlerce savaşçısını kaybetmişti ve binlercesi de yitirilecekti ama bunu onlara pahalıya ödetmeye kararlıydı. Sadağındaki oklar bitinceye kadar yirmiden fazla düşmanı cehenneme gönderdikten sonra kılıcını çekti ve emrindeki kalan tüm askerleriyle düşman savunmasına adeta çarptı. Savaşın belki de en şiddetli anları yaşanıyordu. Amazonlar adeta ölmek için savaşıyorlardı. Düşman hattı sarsıldı. Sonra çözülmeler başladı. Bu vahşi kadınların ağızlarından köpükler saçarak savaşmaları ve onların çılgınca cesareti düşman askerlerinde moral çöküntüsü olmasına neden oluyordu. Onlar ölüyorlar ama hala saldırmaya devam ediyorlardı.
Hat yarıldığında kajol ve beraberindekiler açıklık alana ulaştılar. Artık aralarında sadece 500 metre kadar mesafe kalmıştı. Çadırdakiler de olanları büyük bir şaşkınlık içinde izliyorlardı. İlk tepki veren herzamanki gibi Plerosis oldu:
-Ne duruyorsunuz, gönderin şu muhafızlaır. Durdurun şunları...İyi eğitimli 500 kadar imparatorluk muhafızı karşıladı onları. Kajol’un artık beraberindeki asker sayısı yüzlerle ifade ediliyordu. Ve saatlerdir savaşıyor olmanın verdiği yorgunlukları da vardı üzerlerinde. Üstelik bu askerlerin çoğu yara da almıştı en az bir-iki yerinden. Yine de kahramanca savaştılar. Kajol önüne gelen askerleri kılıcıyla biçmeye devam ediyordu. Bir iki yerindeki ufak kesikler dışında ciddi bir yarası yoktu. Ama onları hissedecek durumda değildi. Çadırlara ilk ulaşan o oldu. Yüzlerce atlının arasından geçerek oraya ulaşmayı başarabilmişti. Atından atladığında sendeledi. Yere kapaklanmamak için uğraşması gerekti. Yaraları sandığında daha fazla etkilemişti anlaşılan onu. Kenosis korku içinde onu izliyordu. Donup kalmıştı. O en büyük düşmanı artık yanıbaşına kadar gelmişti ve onu koruyacak pek kimse kalmamıştı çevresinde. Sirius’a baktı endişeyle. Komutan Sirius kılıcını çekti ve imparatoru arkasına aldı. Kajol kendini çok bitkin hissediyordu. Artık ayakları onu taşımakta zorlanıyordu. Son bir gayretle kılıcını kaldırdı ve tüm gücüyle fırlattı. Havada döne döne ilerleyen kılıç Sirius’un başının hemen yanından geçerek herkesin şaşkın bakışları altında kumandanın arkasında bulunan Kenosis’in göğsüne saplandı. Genç kral şaşkın gözlerle önce kılıca ve sonra yere kapaklanan Kajol’a doğru baktı. Sonra ağzından kan boşaldı ve olduğu yere yığıldı... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 181 |
|
|
|
Site üyeleri: Çok şey kaçırıyorsunuz! 28.07.2008, 15:05 |
|
|
Arkadaşlar, Aytunç burada resmen yazıdan soluk soluğa bir serüven kuruyor ve ne yazık ki siz bu şöleni kaçırıyorsunuz! Adrenalin dolu, gümbür gümbür bir roman, gözlerimizin önünde satır satır yaratılırken kayıtsız kalmayın.
Okuyun, sonra bana çok teşekkür edeceksiniz- tabiî asıl teşekkür Aytunç'a...
Ve Plerosis!
Gerçekten kral bu harika karakteri öldürtecek diye korkuyordum- ama kralın ölüp iki kardeş arasındaki gerilim imkanlarının tam kullanılmamış olmasına da hayıflanmadım değil hani... Fakat tercihim her koşulda Plerosis'in yaşaması yönünde olurdu.
Kadınlara karşı bir kadın... Güzel olacak... Üstelik Valud'un bu denklemde tuhaf bir yere oturacağını tahmin ediyorum.
Güzel bir savaş bölümüydü Aytunç,
Teşekkürler!
Not: Bir süredir hikâye girmiyorsunuz, zamanı gelmedi mi artık... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
:) 28.07.2008, 21:37 |
|
|
Eline sağlık Aytunç.. Çok güzel gidiyor.. Merakla ve keyifle okuyorum.. Teşekkürler.. |
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
Şûmul ve safir'e teşekkürlerimle 29.07.2008, 8:38 |
|
|
Sevgili Şûmul öncelikle çok naziksiniz, onur duydum.
Bir kişi bile izlese devam ederdim ve siz iki oldunuz
O halde devam... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 29.07.2008, 8:40 |
|
|
Ovadaki çatışma güneşin batış saatine kadar devam etmişti. Çemberin içinde kalan savaşçılar defalarca çevrelerini saran düşmanı yarmak için girişimde bulunmuşlar ama hiçbirinde sonuca ulaşamamışlardı. Ayakta kalan son Amazon da düşünceye kadar sürdü savaş. Feryatlar ve çeliğin birbirine vururken çıkardığı sesler gitgide azalmış ve sonunda da hiç duyulmaz olmuştu. Geride yaralıların inlemeleri ve ölmek üzere olan atların çıkardığı acı dolu kişnemeler dışında bir şey kalmamıştı. Yunan ordusu ya da ordudan geriye kalanlar savaş alanını terk etmişler ve hemen yakında bir yerlerde geceyi geçirmek için kamp kurma hazırlıklarına başlamışlardı. Ellerinde meşalelerle bazı askerler savaş meydanında geziniyorlardı. Yaralı olup olmadığını inceliyor ve yaralı kendilerindense alıp götürüyor, eğer düşman askeri ise hemen oracıkta işini bitiriyorlardı. Zaten bu kadın savaşçılardan sağ ele geçirilen olmamıştı neredeyse. Hafif yaralı olanlar ölünceye kadar savaşmışlardı. Geride kalanlar ise ölmek üzere olan kadınlardı ve hiç de işlerine yaramazlardı. Oysa ne umutla gelmişti askerlerin çoğu. Ele geçirecekleri kadınlara neler yapacaklarını bile aralarında konuşmuşlardı ama hiç de düşündükleri gibi olmamıştı her şey.
Artık hava iyiden iyiye kararmıştı. Plerosis ince tülüne sarılmış serinlemeye yüz tutmuş sonbahar akşamında ovaya yüzünü dönmüş kıpırdamadan bu vahşet manzarasını seyrediyordu. Kan kokusu normal bir insanı rahatsız edebilirdi belki ama Plerosis hiç de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Komutan Sirius az önce ordu komutanlarıyla yaptığı görüşmeden henüz gelmişti. Atından inerek Plerosis yani müstakbel imparatoriçeyi selamladı. Arkası dönük olduğu halde Plerosis’in gülümsediğine yemin edebilirdi. Ona hiçbir zaman güvenemeyeceğini biliyordu. Bu kadın şeytandan bile zekiydi. Ve Tanrı bilir ne düşünüyordu. Plerosis arkasını dönmeden konuştu her zamanki ses tonuyla:
—Komutan Sirius… İmparatorluğun muzaffer kumandanı. Sesi alay eder gibiydi. Sirius elinde olmadan yutkunduğunu hissetti. İmparatoriçe devam etti:
—Ne haberler getirdiniz bana? Komutan Sirius bu kadına inanamıyordu. Az önce kardeşi Kral Kenosis gözünün önünde öldürülmüştü ve o anın canlı tanıklarından olan biri olarak kendisi bile soğuk terler dökerken, onun kılının bile kıpırdamadığını hayretler içinde görmüştü. Sanki yaşanacakları biliyor ve buna hazırlıklı gibiydi bu kadın. İçinin titremesine engel olamadı. Başını yere eğerek yanıtladı Plerosis’i:
—Kraliçeleri yok efendim. Kaçmış olmalı, sanırım çemberi yarmayı başaran grubun içinde olmalı. O ve beraberindekiler dışında tüm Amazon ordusu yok edildi. Plerosis’in bakışları sertleşti birdenbire. Topuklarının üzerinde yavaşça dönerek:
—Sen, şimdi bana bu kadar insanın ölümünün bir hiç yüzünden mi olduğunu söylüyorsun? Sesi gittikçe yükseliyordu. Komutan Sirius kekeleyerek yanıtladı Plerosis’i. Onca savaş görmüş, onca zaferler kazanmıştı ancak hiçbir zaman bu kadının karşısındaki kadar güçsüz hissetmemişti kendisini.
—İzin verirseniz efendim peşlerine düşebiliriz. Birkaç yüz kişiden fazla olamazlar. Kısa sürede hepsinin kellesini getirebilirim size. Plerosis bir el hareketiyle susturdu Sirius’u.
—Buna gerek kalmayacak komutan. O bize gelecek. Şimdi yeni kraliçenin dudaklarında sinsi bir gülüş belirmişti.
—Getirin şu kadını diye bağırdı yanındakilere.
Savaş düşündüğünden de pahalıya mal olmuştu aslında. Bu topraklar düşman askerlerinden arındırılmıştı arındırılmasına ama neredeyse ordusunun üçte birini kaybetmişti. Binlerce yaralıları vardı ve bunların çoğunun dönüş yolunu çıkaramayacağını biliyordu. Onbeşbin askerinin hayatına mal olan bu savaşın zafere dönüşebilmesi için yarım bıraktıkları işi bitirmeleri gerekiyordu. Bu topraklarda artık Amazon ismini duymamalıydı. Yarım bıraktığı işini tamamlayacaktı…
XXX
Approah’ı dizginlemek hiç de kolay olmamıştı. Kajol’un aralarında olmadığını gördüğünde çılgına dönmüştü adeta. Savaş alanı ile aralarında bulunan geniş düzlüğe gözgezdirdiklerinde başıboş dolaşan atların arasında Kajol’un atını görememişlerdi. Bu, Kajol’un orada yatan ölülerin arasında olmadığını gösteriyordu. Çemberden hiç çıkamamış olmalıydı...Durumu farkeder etmez Approah atını tekrar savaş alanına sürmeye çalışmıştı ancak Liyunda’nın emriyle ancak durdurulabilmişti.
-Yeterince kaybımız var demişti Liyunda.
-Oraya gitmek intihardan başka birşey değil. Umut edelim ki onu sağ yakalamış olsunlar. Eğer öyleyse kurtarabiliriz belki. Ama sonra, daha sonra. Şimdi çekilmeliyiz. Liyunda’nın bu sözleri biraz sakinleştirmeyi başarmıştı Approah’ı. Gözlerini nefretle kıstı, yumruğunu sıkarak bağırdı ölümüne mücadelenin olduğu ve hala devam etmekte olan savaş alanına doğru.
-Yemin ediyorum...Döneceğim ve döndüğümde yaşıyor olduğunuza pişman olacaksınız.
Approah’ın insanın kanını donduran haykırışı ile gözlerini yere diken Valud bakışlarını gençkadına çevirdi. “Delilik ve cesaret ne kadar da birbirlerine benziyor” diye geçirdi aklından. Bir noktadan sonra ayıredilebilmeleri mümkün değildi sanki. Birkaç saniye öylece kıpırdamadan durdu sonra atının dizginlerini çekerek ormana doğru yöneldi. Diğerleri de hiçbirşey söylemeden onu izlediler.
Sadece seksenyedi savaşçı kurtulabilmişti. Bunların çoğunda birden fazla kılıç yarası vardı. Hiç yara almamış savaşçı neredeyse yok gibiydi. Bütün bir ulus yokedilmişti neredeyse. Yüzyıllardan beri üzerinde bulundukları toprakların efendileri olan bu azılı savaşçılar sonunda yenilmişlerdi. Hepsinin içerisinde tarifsiz bir utanç da vardı şimdi. Üçbinden fazla savaşçı düşmanın üstün gücü karşısında çaresiz kalmıştı. Geriye kalan bir avuç savaşçı da hemen hemen aynı şeyi düşünüyordu. Bir an önce Thermedon’a dönmeliydiler. Güçlerini toplamalılar ve intikamlarını almalılardı. Yarım bıraktıkları şeyi bitirmeleri gerekecekti. Zaten artık kaybedebilecekleri hiçbirşeyleri kalmamıştı, onurlarından başka...
Atlarını neredeyse hiç dinlendirmeden sürdüler gece boyunca. Eyerlerinden düşen bir iki savaşçı diğerlerinin terkisinde yolculuklarını tamamlayabildi. Gün ağarırken şehirlerine geldiklerinde hepsi bitap haldeydi. Ve karşılarında terkedilmiş bir şehir görünümündeki Thermedon vardı...
XXX
Gözlerini zorlukla aralayabildi. Kendisini hiç olmadığı kadar bitkin hissediyordu. Yarı bulanık zihniyle nerede olduğunu anlamaya çalıştı önce. Bir yatağa bağlanmış olmalıydı, ellerini ve kollarını hareket ettiremiyordu. Tüm bedenini kaplayan bir acı duydu bir anda geliveren. İstemsizce inledi. Çadırın diğer ucunda iki kişinin konuşmalarını duyduğunu sandı daha sonra. Göremiyordu ama biri kadın, iki kişinin konuştuklarını duyabiliyordu. Kendisinden bahsediyor olmalıydılar. Amazon kelimesi geçmişti konuşmaların arasında. Uğultu kapladı sonra çadırın içini. Az sonra acı, bilinciyle birlikte terketti vücudunu.
-Onun ölmesini istemiyorum demişti Plerosis.
-Henüz değil...
İmparatorluk hekimlerinden yaşlı Herasmus başını itaatle salladı. Elinde doğmuş sayılırdı Plerosis gerçi ama ondaki farklılığı daha küçük yaşlarda hissetmişti. Bu yüzden de onunla konuşurken hayatının, müstakbel imparatoriçenin dudakları arasında olduğunu biliyordu. Kelimelerini dikkatlice seçmesi gerekiyordu. Bu kadın yaralı bir leopardan daha tehlikeliydi.
-Efendimiz diye kekeledi. Sonra o titrek sesiyle konuşmasını sürdürdü.
-Çok kan kaybetmiş ama ölmeyecek. Bir iki güne kalmaz ayağa kalkar. Şimdilik ateşini düşürmek ve hazırladığım ilaçların iyi gelmesini beklemekten başka yapabileceğimiz birşey yok. Eliyle Herasmus’u susturdu genç kadın. Gözlerini az önce yeniden kendinden geçmiş olan Kajol’a çevirerek gözlerindeki şeytani parıltıyla:
-Onunla işim henüz bitmedi diye fısıldadı. Herasmus insanın kanını donduran bu ses karşısında irkilmeden edemedi. Yataktaki kadının kısa bir süre sonra, ölmeyi dileyeceğinden hiç şüphesi kalmamıştı artık... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 16 Ekm 2007 |
| Mesajlar: 473 |
|
|
|
güzel roman 29.07.2008, 17:20 |
|
|
Romanın çok hoşuma gitti zaten uzun süredir takip ediyordum ama iyice emin olana dek eleştiri yapmak istemedim.Bana tek yer çok saçma geldi ama.İki atın arasına kılıç bağlansa onlar yüzlerce adamı kesemezki.İmkansız resmen.Bir kere bir uzvun koparılması çok zordur.Sonra yunanlılar ağır zırhlı olurlar.Bunun dışında roman çok güzel ama ben yunanlıların tarafını tutuyorum.Sonunda bütün amazonları öldürt.  |
_________________ Aşk istiyorduk ağızdan damardan
Gözler parlasın soluk açılsın.
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
:) 29.07.2008, 20:47 |
|
|
Hoşunuza gittiğine sevindim sevgili raskalnikov. İzin verirseniz bir-iki açıklama yapmam gerekecek sanırım.
Atların arasındaki nesne tabi ki bir kılıç değil. O büyüklükte bir kılıç düşünülemez zaten. Ama Amazonlar ilk gördüklerinde o şeyi bir kılıca benzettiler ve ismi öylece kaldı. Öyküm milattan önce 7.yüzyılda geçtiğinden yunanlıların (Helenler) ağır zırhlı olduklarını sanmıyorum. Yani bence keser
Amazonların ölmelerine gelince,
izleyelim görelim
Teşekkürler ilginiz için.
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 30.07.2008, 10:29 |
|
|
Vororin elindeki şarap dolu kupayı kafasına diktiğinde sabahın ilk ışıkları da yavaş yavaş zifiri karanlığın yerini almaya hazırlanıyordu kasvetli ada üzerinde. Ophidya adası sivri kayalıklarla çevrili ve üzerinde küçük bir topluluğun yaşadığı çok fazla bilinmeyen bir adaydı. Pek de iyi bir ünü olduğu söylenemezdi doğrusu. Çevrede korsanların, katillerin, asker kaçaklarının ve hırsızların buluşabileceği bundan iyi bir yer olamazdı. Sığ kayalıklar tüm ada etrafında çepeçevre sararak doğal bir korugan oluşturuyordu adeta. Adaya girilebilecek tek yer limandı ve koca bir donanma ile bile olsa buraya girmek cesaret isterdi. Seferden dönen korsanlar ya da soyguncular burada alırlardı soluğu. Vororin de öyle yapmıştı.
Öğle saatlerinden beri Kinyos’un meyhanesindeydi. Gemiyi açığa demirledikten sonra filikalarla gelmişlerdi limana. Sayıca azaldıklarından artık limanda olmak güvenilir olmayabilirdi. Kaptan Gothan ve adamlarını ormanın içine gönderdikten sonra beklemişledi oniki arkadaşıyla birlikte iki hafta boyunca. Gelen giden olmadığını gördüğünde ise inisiyatifi eline alıp açılmıştı tekrar denize. Kıyıda kalmak kendileri için de tehlikeli olabilirdi. Sonra da haftalar boyunca açıkdenizde yol alıp buraya atmışlardı kapağı. Şimdi de, şarabın da etkisiyle zil zurna sarhoş olup önüne gelene anlatıyordu başlarından geçeni bire bin katarak.
Sahilde onları karşılayan onbinlerce tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş savaşçı ile savaşa tutuşmuşlardı. Sadece kendileri kurtulabilmişti bu acımasız düşmanların elinden. Boyları ikibuçuk metrenin üzerinde olan ve gözlerinden alevler saçan bu düşmanlar Valud’dan bile iriydi anlattıklarına göre. Binlerce altın bile olduğunu bilse bir daha oraya hiçbir kuvvet götüremezdi onu. Cehennemi sağlam kalan tek gözü bile olsa oldukça net görebilmişti.
Valud’un adını duyduğunda yan masadaki adamlardan biri dikkat kesildi anlatılanlara. Sonra ayağa kalktı ve Vororin’in önüne geldi. Kanlı gözlerinden alevler fışkırıyordu adeta. Heyecanla sordu:
-Sen...Sen ne dedin az önce?
Vororin alkolün tesiriyle olsa gerek zorlukla aralayabildiği gözlerini kaldırdı ve baktı sesin geldiği yere doğru. Uzun, kıvırcık sakalları, geniş bir yüzü vardı karşısındaki adamın. Bir de simsiyah delici bakışları. Ayakta duran iriyarı adamı görünce bir an öylece baktı tanımak istiyormuşçasına. Sonra hiçbir şey olmamış gibi şarap testisine uzandı az önce boşalan kupayı doldurmak için. Masanın başındaki adam bir şey söylemeden yaklaştı. Titrek elleriyle kupayı doldurmaya çalışan adamın başucuna kadar geldi. Vororin şarabı doldurup kupayı eline aldığında, yabancı bir anda sağ elinin olması gereken yerde bulunan kancayı Vororin’in masanın üzerinde duran eline olanca gücüyle indirdi. Vororin acı bir çığlık kopardı. Kanca elini baştanbaşa delerek tahta masaya saplanmıştı. Adam ulur gibi haykırarak dehşet içinde eline gömülmüş kancaya bakıyordu. Yabancı diğer eliyle Vororin’in saçları kavrayarak geriye asıldı. Yüzünü kulağının yana kadar yaklaştırarak boğuk sesiyle fısıldadı sonra.
—Kim dedin sen az önce?
Vororin başının belada olduğunu ancak kavrayabilmişti. Meyhanenin diğer masalarında bulunan ve yabancının adamları olduğunu sandığı dört-beş kişi daha toplanmıştı masanın etrafına şimdi. Sol eliyle bıçağını kavradığı parmaklarını usulca gevşetti. İstediklerini yapmaktan başka çaresi yoktu. Hoş, ne istediklerini bile anlayamamıştı daha. Yabancının leş kokulu nefesi daha yakından duyuldu be kez:
— Valud’u tanıyor musun?
Vororin yutkundu. Bu adamları daha önce görüp görmediğini düşündü bulanık zihniyle. Hayır, görmemişti. Adamın yüzü unutulacak gibi değildi. Davranış şekline bakılırsa Valud’dan çok hoşlandığı söylenemezdi. Gerçi ondan hoşlananı görmemişti hiç. Korku onunla ilgili duyulabilecek bir his olarak tanımlanabilirdi belki ama hoşlanmak asla… Eli şimdi zonklamaya başlamıştı iyice. Acı, içtiği onca şaraba rağmen hızla yayılıyordu bedenine. Yabancı hiddetle konuştu yine:
-Gothan’da yanında mıydı? Konuş lağım faresi, anlat bildiklerini…
Gözleri iri iri açıldı Voroin’in. Korku ve acıdan çarpılmış yüzü aydınlandı adamlardan birinin getirdiği şamdanın ışığında. Mumun alevi neredeyse değecek kadar yaklaşmıştı korkuyla titreyen adamın yüzüne. Boğazından zorlukla döküldü kelimeler.
—Oradaydı… Nefes nefese kalmıştı saatlerce koşmuş gibi. Hırıltıyla devam etti:
—İkisi de oradaydılar…
XXX
Bir kova suyun yüzüne olanca hızla çarpışıyla ayıldı Vororin. Daha sonra da ayıldığı için lanet okudu kendine. Güvertede direğe bağlı bulmuştu kendini. Etrafa göz gezdirdiğinde tanıdık hiçbir şey bulamamıştı. Yabancı bir gemideydi. Öfkeli bir kalabalık çevresini sarmıştı. Karanlık bakışlı bir sürü yabancı vardı karşısında ve onu tuhaf bir sırıtışla seyrediyorlardı. Kıyafetlerinden korsan olduklarını hemen anlamıştı gemidekilerin. Ama bu denizlerde yıllardır cirit attığı ve hemen hemen tüm denizcileri tanıdığını sandığı halde karşısındakiler hiç de tanıdık gelmemişti. Kuzey insanları gibi görünüyorlardı. Hepsi hayli iriydi, uzun ve pis sakalları vardı çoğunun. Uzak denizlerden gelmiş olmalıydılar. Ama neden…
Midesi bulanıyordu, hala gecenin etkisi devam ediyor olmalıydı. Çok içmişti gerçekten. Geceyi hatırlayamıyordu ve bu lanet olası gemiye neden ve nasıl getirildiği hakkında hiçbir fikri yoktu.
—Yalvarırım diye inledi.
—Birazcık su… Kahkahalarla karşılandı isteği mürettebat tarafından. Ve birden tüm o gürültü yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Arkasından yaklaşan ayak seslerini duyunca irkildi Vororin. Elindeki acı birden olanları hatırlamasına yol açmıştı. Ürpermesine engel olamadı…
—Bizi ona götüreceksin dedi arkasındaki ses. Bu meyhanedeki adam olmalıydı. Kafasını çevirmek istedi sesin geldiği yere doğru ama buna gerek kalmamıştı. Kanca el’li adam ağır adımlarla yaklaştı. Sonra kancanın tersini Vororin’in belden üstü çıplak vücudunda gezdirmeye başladı. Vororin titremeye başlamıştı yine.
—Tamam diye kekeledi. Sizi götüreceğim. Yüzünde ağlamaklı bir ifade belirmişti şimdi.
—Çözün beni, ne isterseniz yapacağım. Lütfen… Sesi gittikçe daha cılız çıkıyordu. Soğuk demirin vücudunda dolaşması değildi sadece Vororin’in korkudan deliye dönmesinin sebebi. Adamı hatırlamıştı sonunda. Bu Kaptan Asgard’dı. Kuzey denizlerinin efsanevi korsanı…
Neredeyse bir yıl oluyordu. Yine bir seferden dönmüşlerdi Kaptan Gothan ile birlikte. Valud’da yanlarındaydı her zamanki gibi…
2. BÖLÜM
—Bunu istediğine emin misin diye sordu genç kız gülümseyerek. Valud sadece kafasını çevirdi kızın gözlerini yeniden görebilmek için. Menekşe rengiydi kızın gözleri ve Valud daha önce böylesini görmemişti. Kaptan Gothan’la tanışalı hemen hemen dört yıl oluyordu. Onunla birlikte gitmedikleri yer kalmamıştı neredeyse. Güneyin sıcak denizlerinden kuzeyin buz gibi sularının olduğu Batı Okyanusu’na kadar olan bölge içinde savaşmadıkları millet kalmamıştı adeta. Bol ganimet olduğunu düşündükleri yük gemileri ile yetinmiyorlardı. Bazen ki bu çok sıklıkla yaptıkları bir şey değildi, karşılaştıkları bir kara parçası yakınlarında demir atıyorlar ve kıyının içlerine kadar gidiyorlardı. Orada karşılaştıkları halklarla savaşıyor ve götürebildikleri bütün ganimetlerle gemiye dönüyorlardı. Aslında kıyı seferleri altın ve gümüş konusunda çoğu kez onlara cömert davranmıyordu. Zaten asıl amaç da bunlar değildi. Daha çok köle toplamak için bu yolu seçiyorlardı. Bu kölelerin Vanir’li köle tüccarlarına satışından elde edilen altınlardan oluşan servet, Gothan’ın hayalindeki orduyu yaratmak için her geçen gün daha da büyüyordu.
Bu zorlu seferler sırasında pek çok savaşlar da görmüştü. Koth’larla savaşmış, zenginlikleri ile ünlü Argos’un birçok gemisini ele geçirip batırmışlardı. Argos’un kuzeyindeki Zingara gemileri de bu vahşetten nasiplerini almışlardı tabi ki. Baracha ve Zingara korsanları ile de birkaç defa karşılaşmışlardı bu sularda gezerken. Bu acımasız korsanlar sayıca üstün oldukları için çoğu kez onlara bulaşmamayı yeğlemişlerdi. Yine de yakınlarına kadar gelebilen ve attıkları kancalar vasıtasıyla gemilerine çıkabilen az sayıdaki korsanın kanlarının tadına bakmıştı Valud kılıcıyla. Gittikleri her yere ölüm de götürmüşlerdi…
Şimdi ise kışı geçirmek için geldikleri yer; uygarlığı, gelenekleri ve halkı, Tufan öncesi zamanların gerisine uzanan bir uzakdoğu ülkesi olan Khıtai idi. Her sene fırtına mevsimini burada atlatmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Burası fevkalade kibar ve hoş, çok güzel olarak yapılmış el sanatları ürünleri ve egzotik büyüleri ile ünlü olan bir yerdi. Adının Wai- mu olduğunu öğrendiği bu çok çekici genç hanım ise şimdi elindeki sivri uçlu iğneyle çıplak bedenine normal bir insanın yaklaşabileceğinden daha çok yaklaşmıştı.
—Başla dedi Valud ifadesizce. Gençkız iğneyi bitki özlerinden hazırlanmış bulamaca batırarak çalışacağı uygun yeri aradı Valud’un omzunda. Sonra da bulduğunu düşündüğü yere batırdı yavaşça iğnenin sivri ucunu. Şimdiye kadar kimse zehirli sarmaşık dövmesinin yapılmasını istememişti kendisinden.
—Birazcık canın yanacak dedi usulca iğneyi daha da derine batırarak. Valud gülümsedi sadece… |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 31.07.2008, 8:51 |
|
|
Boy aynasının önünde inceledi belden yukarısı çıplak olan vücudunu. Omuzlarından başlayıp sırtının büyük kısmını kaplayan sarmaşık motifi boynundan ilerleyerek sol yanağında son bulmuştu. Saatlerce elindeki minicik iğneyle kan ter içinde kalan genç kız işini beklediğinden daha iyi yapmıştı doğrusu. Gösterişli kelimesi bile yetersiz kalmıştı sanki bu iş için. Renkli olsaydı eğer vucudunun tümüyle yapraklardan sarılmış olduğu sanılabilirdi ancak Valud siyahı tercih etmişti. Kabilesinin erkekleri de belirli bir yaşa geldiklerinde vücutlarını dövmelerle süslerlerdi. Valud henüz o yaşları görmemişken ayrılmak zorunda kalmıştı ailesinden. Yedi yaşındayken aklında kaldığı kadarıyla yapılmasını istemişti dövmenin. Bu, babasının ve erkek kardeşlerinin omuzunda bulunan dövmenin aynısıydı. Neden böyle birşey yapmak zorunda hissettiğini bilmiyordu. Belki de hiçbir zaman sahip olamadığı aidiyet duygusuydu sadece. Gözleriyle taradı tekrar vücudunu. Dövme istediği gibi olmuştu sonunda.
Yaprakların damarları bile görülebiliyordu dikkatli bakıldığında. Valud keyifle gülümsedi genç kıza bakarak. Sonra da belindeki keseden bir altın çıkararak fırlattı. Altın para havadayken kızın gözlerinin parlaması ve paranın bir hamlede gözden kayboluvermesi aynı anda olmuştu. Genç kız yılışık bir gülümsemeyle manalı bir şekilde:
-Başka bir arzunuz var mı efendim dedi. Valud karşısında neredeyse sereserpe oturmakta olduğu iskemledeki kızın dolgun göğüslerine, uzun ve biçimli bacaklarına baktıktan sonra geçiştirdi soruyu:
-Belki sonra, şimdi gitmeliyim. Vargas’ın geldiğini görmüştü...
-Kaptan bekliyor dedi Vargas isteksiz bir şekilde. Bu dev adamın karşısında kendisini çok güçsüz hissediyordu. Bu da kendisini sinir ediyordu doğrusu. O ortaya çıkmadan önce kendisi kaptanın sağ koluydu ancak herşey bir anda değişmişti. Kaptanın bu adama verdiği değeri gözle görebiliyordu. Bu kendisini iyice çileden çıkarıyordu. Kaptanın yanında oturabilmek için bile izin istemek gerekirken, kaptanın Valud’un şarap kadehini doldurmasına bile defalarca şahit olmuştu. Aslında çok yadırganacak bir durum değildi. Kaptanın hayatını kurtarması değildi sadece Valud’un saygı görmesinin nedeni. Adam çok cesurdu. Defalarca savaşa katılmıştı onun yanında. Onlarca kişinin arasına gözünü bile kırpmadan giriyordu adam. İnanılmaz bir gücü de vardı o insanüstü cüssesinin yanında. Yani saygı görmek için herşeyi vardı devin. Ama bir gün...Bir gün onun da sırası gelecekti...
Valud peki anlamında başını salladı. Yüzünde herzamanki gibi ifadesiz bir bakış vardı. Birlikte yürüyerek şehrin dar sokaklarından geçtiler. İçiçe geçmiş tahta barakalardan yapılmış evlerin aralarından yürüdüler. Ortalığa yayılmış, normal bir insanın midesini bulandıracak kadar yoğun çürümüş balık kokusu etrafı kaplamıştı. Pek de misafirperver sayılmayan şehir halkı karanlık bastığında ortalıktan çekilirlerdi. Yine öyle bir gece onları bekliyordu. Limana yakın bir meyhaneye girdi Vargas. Valud takip etti rehberini. İçeri girdiklerinde bilindik bir manzara karşılamıştı onları. Tahta masaların etrafında taburelerde oturan onlarca kılıksız serseri içeri girenlere aldırmadılar bile. Bu sefer ağır bir küf kokusu ile karşılaşmışlardı. Ayrıca bulundukları tropikal iklimin sunduğu egzotik kokular da karışmıştı bu kokunun içine. Duraksamadan ilerlediler köşede kapalı buluna kapıya doğru. Vargas kapıyı çalarak bekledi bir süre. İçeriden kaptanın sesi duyulduğunda girdiler birlikte. Kaptan Valud’u gördüğünde kalktı oturduğu iskemleden. Eliyle Vargas’a dışarı çıkmasını işaret ettikten sonra:
-Bize şarap gönder ve sen de kapının dışında bekle. İçeriye kimsenin yaklaşmasını istemiyorum dedi sertçe. Vargas içinden söylenerek çıktı dışarı ve kapıyı kapattı.
Kaptan Gothan eliyle oturmasını işaret etti Valud’a. Kendisi de bir iskemle çekerek masaya oturdu. Masanın üzerinde geyik derisinden yapıldığı belli olan bir harita duruyordu. Bazı bölgeler renkli boyalarla işaretlenmişti. Valud harita üzerindeki semboller ve sayılardan ilk bakışta birşey anlamamıştı. Ama buraya kadar çağırdığına göre önemli bir şey söyleyeceği açıktı kaptanın. Kaptan Gothan heyecanlı görünüyordu. Parmaklarıyla haritayı Valud’un önüne gelecek şekilde çevirdi bir çırpıda. Gözünü harita üzerinde bir noktadan ayırmadan konuştu:
-Ne düşünüyorsun? Valud hiçbirşey anlamamıştı. Okumayı ancak gemide kaptanın öğrettikleri kadarıyla biliyordu ama bunlar okuyabileceği kelimeler değildi. Farklı bir dilde yazılmış olmalıydı. Bazı harfleri bile ilk kez görmüştü hayatında. Sabırsızlıkla baktı Gothan’a.
-Ha evet diye diye mırıldandı kaptan. Aklına gelmişti. Sana bunları benim açıklamam gerekecek dedi usulca. Bunları az önce Vugba rahiplerinden birinden aldım. Söylediğine göre liderlerinin ya da tanrıları. Kafası karışmış bir şekilde başını salladı. Sonra devam etti:
—Öyle bir şey işte. Tapınaklarının en değerli şeylerinin bu mezarın içinde olduğunu söylüyordu. Bunları söylerken gülümsüyordu Gothan sinsi bir şekilde.
—Bu harita iç bölgeleri göstermiyor mu diye sordu Valud parmağıyla haritayı işaret ederek.
—Daha iyi ya diye kahkaha attı Gothan. Fırtına mevsimi geçinceye kadar biz de dönmüş oluruz ganimetler ile birlikte. Hem burada pineklemekten iyidir. Keyfi yerine gelmişti kaptanın. Valud kafasını tamam anlamında salladı.
Kapının çalması ve meyhanecinin şarapla gelmesi üzerine kaptan:
—Bunu kutlamalıyız dedi Valud’a dönerek. Valud şarap testisini almak için uzandığında gözü Valud’un yeni yaptırdığı dövmeye takıldı
—Bu yeni mi? Diye sordu şaşkın bir ifadeyle. Valud meyhanecinin bıraktığı testiyle kupayı şarapla doldururken yanıtladı Gothan’ı:
—Uzun hikâye…
XXX
Yola çıkmak düşündüklerinden de zor olmuştu. Harita Hirkania dağlarının ötesinde bir yerleri gösteriyordu ve o bölge burada yaşayanlar için konuşulması bile yasak olan bir bölgeydi. Bilmedikleri bir yerde rehbersiz dolaşmanın nelere mal olabileceğini biliyordu Gothan. Sonunda gözünü altın hırsı bürümüş yerli bir bughai savaşçısı bulabildiler onlara rehberlik edecek. Çekik ve uğursuz gözleri fıldır fıldır dönen sarı benizli bir şeytanla yola çıktıklarını düşünmüştü Vargas onu ilk gördüğünde. Gerçi buralarda yaşayanların hepsi birbirine benziyordu. Bu ya da bir başkası onlar hakkındaki fikirlerini değiştiremeyecekti. Onlar sarı benizli güvenilmez şeytanlardı. Gözünü şeytandan ayırmadan nefretle yere tükürdü...
Tüm mürettebatı toplamaları mümkün olmamıştı. Haftalardır buradaydılar. Şehrin yaşlı fahişeleri ve şarapları yanında, içtikleri halüsinasyona sebep olan otlar yüzünden birçoğu ayağa bile kalkamayacak durumdaydı. Gothan toplayabildiği kadar ayık adamın sabahın ilk ışıkları ile birlikte hazır olmasını istemişti. Çağrıya uyan elli kadar adamı karşısında bulduğunda tebessümle karşıladı onları. Bu sayı beklediğinden azdı ama adamlarının gözlerindeki bakışları görmek keyif vermişti ona. Hareketsizlikten sıkılmış olmalıydılar. Kendisine bu cesaret gerektiren yolculukta eşlik edecek adamlarda aradığı tek şey buydu zaten. Görebildiği kadarıyla en cesur savaşçıları gelmişti zaten. Diğer işe yaramazları görmemek iyi bile olabilirdi.
Yolculuk için gereken erzakı alarak yola koyuldular. Atların nallarının toprak zeminde çıkardığı sesler dışında bir ses duyulmuyordu küçük Khıtai şehri sokaklarında. Sessizce ilerlediler…
XXX
Saçları tamamen kazınmış adam eğilerek selamladı köşede oturan ihtiyarı. Sonra gözlerini yerden kaldırmadan ilerledi taş zemin üzerinde, ihtiyara doğru. Yarı karanlık ve hatta loş sayılabilecek odada eşya olarak tanımlanacak pek bir şey yoktu. Sadece ihtiyarın üzerinde oturduğu eski bir hasır ve bir de tahtadan yapılmış, üzerinde şilte bile olmayan yatak buluyordu. Toprak rengi bir kumaşa sarılmış gibi duruyordu eğilerek yürüyen adam. Bir omzunu tamamen sarmış gibi görünen kumaş diğer kolunun altından geçerek vücudunda birleştirilmişti. Taş zeminde çıplak adımlarla ilerleyen adam ihtiyarın önüne geldiğinde durdu. Gözlerini yerden kaldırmadan iki eliyle tuttuğu kabı uzattı ihtiyara. Sanki özellikle göz göze gelmemeye çalışıyor gibiydi. Kap elinden alındığında avuç içleri birbirine değecek şekilde ellerini birleştirdikten sonra yine aynı yolu, aynı şekilde geri geri giderek izledi. Ve birkaç saniye sonra sessizce geldiği gibi gözden kayboldu.
İhtiyar kendisine uzatılan kabı titrek elleriyle aldı. Üzerinde hemen hemen aynı kıyafet vardı ancak kumaşın rengi farklı bir sınıftan olduğunu gösterir gibiydi. Başlangıçta bordo olduğu anlaşılan kıyafet eskimiş, solmuş ve neredeyse pembeye çalan bir tona dönüşmüştü. Üstelik bir deri bir kemik kalmış adamın üzerinden dökülmek üzereydi sanki. Yaklaşık bin gündür bu odadaydı. Özel ihtiyaçları dışında bu odadan dışarı çıkmamıştı hiç. Zaten uzun zamandır böyle bir ihtiyacı da kalmamıştı. Ağaç kabukları ve kökleriyle beslenmeye başladıktan sonra hızla kilo vermişti. Nefsini terbiye edeli çok uzun zaman olmuştu. Beden arındırılmıştı. Şimdi ikinci aşamaya geçme vakti gelmişti.
İhtiyar adam titrek elleriyle kabı dudaklarına götürdü. İlk yudum boğazını yakarak ilerledi vücudunun içlerine doğru. Urushi ağacının özünden yapılmış bu çay törenin ikinci adımını oluşturuyordu. Gözlerini yumarak içmeyi sürdürdü ihtiyar. Ellerinin titremesinden dolayı dökülen yeşil renkli sıvı önce dudaklarının kenarına, oradan da göğsüne kadar uzanan ince ve beyazlaşmış sakalına bulaştı. Farkında bile değildi sanki, içmeye devam etti ve kabın dibinde kalan son sıvıyı da yudumladı. Kap boşaldığında yavaşça yanına koydu gözleri hala kapalı olduğu halde. Kendisinin bile zorlukla duyabildiği bir dua mırıldanmaya başladı ardından. Sesi zorlukla duyulabiliyordu. Unutulmuş bir dildi bu. Çayın içindeki arseniğin damarlarına yayılmaya başladığını hissettiğinde belli belirsiz gülümsedi. Artık üçüncü aşamaya geçebilirdi... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 08 Ekm 2007 |
| Mesajlar: 24 |
|
|
|
Valud 01.08.2008, 0:43 |
|
|
Kardeş sahane olmuş. hepsini okumadım ama buradaki en kaliteli yazılardan biri.
devamını bekliyorum(tabi önce ben bi bitiriyim kalan kısmı)
teşekkürler çaılşma için. |
_________________ DRİZZT Daermon N'a'shezbaernon
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 854 |
| Konum: Kuyutorman ; Anduin'in doğusu Boz Topraklar |
|
|
Valud 01.08.2008, 10:01 |
|
|
İnsanı yormayan akıcı bir dille yazıl(makta)mış güzel bir eser, henüz bitiremedim. Her gün (sen ekledikçe) çıktısını alıp çantama okunmak üzere diğer sayfalarına ekliyorum. Aklıma takılan birşeyler var, lakin bitirmeden değinmek istemiyorum,çünkü okudukça sorularıma cevapla buluyor, yeni yeni sorular üretiyorum. En iyisi beklemek diye karar verdim.
Emeklerin için teşekkürler.
Zevk ve büyük bir merakla takipdeyim.
Sevg, |
_________________ Kuyutorman Kraliçesi, Thranduil torunu , Legolas'ın tek kızı.
Galadrîel Lûthien
Çiçek açan Işığın Hanımı
Sevgili Halkını Saygıyla Selamlar
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
Teşekkürler... 02.08.2008, 10:41 |
|
|
Sevgili menzoberranzan ve mine ilginiz ve takibiniz için çok teşekkür ediyorum sizlere.
Neredeyse 40 sayfa olmuş olmalı ve bitiremeyen arkadaşlarımızın da olduğunu düşünerek biraz yavaşlayalım diyorum. Ne dersiniz?
Ama tabi başlığa gelip de boş göndermek olmak sizleri
Not: öyküme konuk olan herkese teşekkür ediyorum, güç veriyorsunuz. Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 105 |
|
|
|
devam... 02.08.2008, 10:42 |
|
|
—Takip ediliyoruz galiba dedi heyecanla Vargas. Atını grubun en önünde ilerleyen Valud’un yanına kadar getirmişti. Bir haftadan fazla süredir at sürüyorlardı. Önce göz alabildiğince uzanan çorak bozkırlardan geçmişlerdi. Sonra insanın gözünü kamaştıran güneşiyle kızgın çölü geçtiler. Ve şimdi de uzun zamandır bitmek tükenmek bilmeyecekmiş gibi gelen kayalıklarla kaplı arazide ilerliyorlardı. Güneş hala tepelerindeydi ve haritada işaretli olan sulak topraklara varmak için yeterli suları kalmayacağa benziyordu. Mümkün olduğunca gündüz yola devam etmek istememişlerdi ancak erzak sıkıntısı baş gösterdiğinde zamanın kendileri için düşündüklerinden daha önemli olduğunu kavradılar. Artık suyu daha ihtiyatlı kullanmaya gayret ediyorlardı. Atlar için ise böyle bir şansları yoktu. Onlar dayanabildikleri kadar yola devam edeceklerdi. Çatlayana kadar demişti Gothan ve Valud bunun için fazla beklemelerine gerek kalmayacağını biliyordu. Şimdi de rehberleri olacak o sarı benizli Lu-yan‘ın gösterdiği yönde ilerlemeye devam ediyorlardı. Lu-yan grubun yaklaşık beşyüz metre kadar önünde araziyi kontrol ediyordu. Vargas devam etti:
—Ben üç kişi saydım diye ekledi Valud’un yüzüne bakarak. Valud sakin bir biçimde:
—Dört kişi diye homurdandı. Hemen arkamızdaki kayalıklarda üç erkek ve onların da arkalarında hafif topallayan bir kadın. Vargas ani bir hareketle çevirdi başını geldikleri yöne doğru. Valud’un bahsettiklerini kendisi de görmüştü ancak dördüncü hakkında hiçbir fikri yoktu. Denizde millerce öteyi görebilirdi hatta aralarında en keskin göze sahip olan da kendisiydi ama… Gözlerini kısarak baktı daha öteye. Valud kendisiyle dalga geçiyor olmalıydı. Kimse, hiç kimse görünmüyordu kayalıklardan başka geride. Sonra bir hareket gördüğünü sandı çok uzaklarda bir yerde. Ellerini gözlerine siper ederek gözlerini iyice kıstı sonra.
—Lanet olsun diye bağırdı. Bu adamın gözleri bir atmacanınkinden daha keskin olmalıydı. “Hem de topal bir kadın ha” diye geçirdi içinden. “Delirmiş olmalıyım, hiç kimse o kadar uzak mesafeyi göremez” diye mırıldandı kendi kendine. İçinden kendine küfürler ediyordu. Endişeli bir ses tonuyla sordu:
—Ne yapacağız peki? Valud aynı sakinlikle yanıtladı Vargas’ı:
—Hiçbir şey… Bize zarar vermeyi düşündüklerini sanmıyorum. Hem bizden de kalabalık değiller. Son cümleyi söylerken belli belirsiz gülümsediğini görmüştü sanki Valud’un. Bu iyice hiddetlenmesine yol açtı Vargas’ın. Atının başını çevirerek Gothan’a yöneldi.
Gothan adamlarının hiç de alışık olmadıkları biçimde yalnız başına sürüyordu atını. Genelde yanında Valud bulunurdu ama bu kez onu da yanında istememişti. Oldukça düşünceli görünüyordu yola çıktıklarından beri. Verdikleri molalarda koynundan çıkardığı haritaya dikiyordu bakışlarını. Yalnız kalmak istediğini söylüyordu sorduklarında. Zaten henüz ona iki kere soru sorma cesaretini gösterebilen olmamıştı aralarında. Adamları, yanına bıraktıkları yiyeceklere bile dokunmamış buluyorlardı onu çoğu kez. Hiç görmedikleri kadar düşünceliydi. Bu yüzden Vargas izlendiklerini fark ettiğinde önce Gothan’a gitmemişti. Şimdi ise iş değişmişti. Artık liderlerine ihtiyaçları vardı.
Gothan kendisine doğru doludizgin gelen adamı görünce bakışlarını ona çevirdi. Olağandışı bir gelişme olduğunu anlamıştı bir çırpıda. Vargas atının dizginlerini çektiğinde soran gözlerle ona baktı. Bakışları oldukça sert görünüyordu. Vargas kısa bir tereddüt geçirdikten sonra bir solukta anlattı olan biteni ve eliyle işaret etti az önce arkalarında bıraktıkları kayaları. Gothan sert bakışlarıyla Vargas’ın gösterdiği kayalara dikti gözünü. Henüz bir şey görememişti ama görmesi de gerekmezdi. Çabucak kararını verdi.
—Rakshir, Nemeth ve Zobula’yı yanına al. Onları buraya getir dedi boğuk bir sesle. Vargas bunu beklemiyor gibiydi. Bir an şaşkın bir şekilde baktıktan sonra başını çevirdi ve atını adamların bulunduğu bölgeye sürdü. Birkaç dakika sonra kalabalık gruptan çıkan dört atlı kayalıklara doğru yola koyulmuştu bile. Gothan uzaklaşan atlılara bakarken hala gözlerinin önünden haritadaki dörtlük gitmiyordu. Günlerdir bunu çözmeye çalışmıştı ama bir yararı olmuyordu. Rahibin elinden aldığı haritada kutsal Ophir dilinde bir şeyler yazılıydı. Bir dörtlük, şiir gibiydi sanki. Karanlıklar içinden gelen kutsal bir çığlık. Büyü gibiydi. Kelimeler gözlerinin önünden geçerken titremesine engel olamadı…
XXX
Ruyang yatak olarak kullandığı ince bir hasır üzerindeydi uyandığında. Henüz güneş doğmamıştı. Güneşin üzerine doğmasına izin verme demişti efendi Yu-seng. O da bu rahiplerin arasına karıştığı günden beri bunun olmasına izin vermiyordu. Aslında o kadar uzun süre olmuştu ki tam olarak hatırlayamıyordu bile tapınağa gelmeden önceki yaşantısını. Beş ya da altı yaşlarında olmalıydı tapınağa getirildiğinde. Ve yıllarca Vugba öğretisini öğrenmeye adamıştı kendisini yaşıtı olan arkadaşlarıyla birlikte.
Başlangıçta köy ve kasabalardan gelen çocuk sayısı onbeşten fazlaydı ama tapınaktaki yaşam koşulları kısa sürede çocukların sayısının yarıya inmesine neden olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise uyum sağlayamayan çocukların tapınaktan atılmaları ile sadece dört kişi kalmışlardı ilk gelenler. Bu dört çocuk zorlu koşullara direnmiş ve beşinci mertebeye kadar yükselmişlerdi. Artık usta birer rahiptiler ve efendi Yu-seng’in en sadık yardımcılarıydılar. Her yıl bahar aylarında tapınağa teslim edilen çocukların yetiştirilmeleriyle kendisi bizzat ilgileniyordu. Zorlu eğitim koşullarında yetiştirilen çocuklar birinci mertebeden itibaren öğrenmeye başlıyorlar ve öğrendikçe mertebe atlıyorlardı. Tabi bunun için Swungbu denilen imtihanlardan geçmeleri gerekiyordu. Bu acı ve açlık gibi fiziksel şartların oldukça zorlandığı sınavlar dışında ruhsal olarak da geçilmesi gereken zorunlu olan evreleri kapsıyordu. Bazı durumlarda bu sınavların ölümle bile noktalandığına pek çok kez tanıklık etmişti. Vugba bir değişimdi. Ruhun arındırılması gerekiyordu. İnsani duygulardan uzaklaşmak ve nefis kontrolü esastı. Bu yüzden insani ihtiyaçlarını minimize etmişlerdi. Sadece yaşamak için ve yeterince. Herşey bu cümlede gizliydi. Yedinci mertebe yani efendilerinin olduğu mertebe ulaşabilecekleri en yüksek mertebeydi. Orada artık dönüşüm tamamlanacaktı...
Efendi Yu-seng’in sesini duymak için kulak kabarttı bulunduğu yerden. Uzunca bir süre bekledi. Ses gelmeyince ağır hareketlerle ayağa kalktı ve odadan dışarı çıktı. Dışarda hafif bir rüzgar yaladı Ruyang’ın yüzünü. Oysa hiçbir yaprağın bile kıpırdamadığından emindi bu esinti nedeniyle. Tapınağın merdivenlerini yine çok acelesi yokmuş gibi ağır ağır indi. Merdivenlerin hemen önünden itibaren başlayan geniş çimenlikte yürüdü bir süre. Çimenliğin ortasına geldiğinde bir toprak kabartısının önünde durdu. Çimenlerin ortasında minik bir adaymış gibi duruyordu adeta burası. Eğildi ve daha sonra da dizlerinin üzerine çöktü. Tekrar dinledi. Hayır hiç bir ses duyamamıştı. Kulağını toprak kümesinin üzerine dayadı sonra. Birkaç dakika süren sessizlik hala bozulmamıştı. Efendi Yu-seng’den hiç bir ses yoktu. Ellerini birleştirdi ve gözlerini kapatarak saygıyla eğildi.
Yaklaşık 1000 gün önce başlamıştı efendi Yu-seng bu kutsal dönüşüm törenine. Bu süre zarfında sadece bitki kökleri ve su ile beslenerek vücudundaki az mikta | | | | |