“Beş arkadaş, kamp ateşinin çevresinde birbirlerine sokulmuş, korku, heyecan ve merak içinde onlardan biraz uzakta battaniyesi kollarından kaymış bir şekilde oturan altıncı arkadaşlarını dinliyorlardı. O ise kendinden geçmiş bir halde, elleri ani hareketlerle oynayarak ve ateşin yoğun ışığını yansıtan gözleriyle bir birine bir ötekine bakarak yöre halkına ait korkutucu bir hikâye anlatmaktaydı. Hikâyeyi anlatanın arkasında kalan gölden hiçbir ışık yansımıyor ve arkadaşların çevrelerini aşılamaz gibi görünen bir karanlık kaplıyordu…”
Bir insan neden gecenin bir körü sıcacık yorganların altında uyumak varken böyle korkunç bir yerde korkunç hikâyeler anlatır ya da dinler ki? Sadece tanıtım yazısı olmasın diye kendi küçük öykümle renk katmak istedim, yazarken benim bile içim ürperdi gerçi ama soğuktan. İşin eğlencesi hikâyelerin nasıl bir ortamda anlatıldığına ve nasıl bir etki bıraktığına bağlı. Anadolu Korku Öyküleri, kırsal alanlardaki batıl inançları ve efsaneleri konu alarak yazılan hikâyelerden oluşuyor. Sıcacık yatağımda uyumadan önce bir öyküsünü okuyayım dediğimde o sıcak yatak buz keserdi. Köylerde ve kırsal alanlarda geçen bu öykülerde, küçükken ilkokulda arkadaşlarımızla küçük bir odaya doluşup –genellikle temizlik odası olurdu- halka şeklinde oturup çağırdığımız ve kendisinden sadece ışıkları açmasını istediğimiz cinler anlatılıyor. Daha büyük bir şey isteyemezdik elbette her ne kadar önceden ayarladığımız bir arkadaşımız ışığı gizlice açıp kapasa da o boyla ışıklara ulaşmak bile güçtü zamanında. Öykülerde ayrıca, geleneklerle yaşayan köylerdeki batıl inançların kaynakları olan büyücüler ve hayaletler de var.
“…Tüm o uğursuz karanlığa ve gecenin seslerine rağmen anlatıcı heyecanlı bir şekilde bağırmaya başlar: ‘Kız ormanın içinde koşabildiği kadar hızlı koşuyordu. Bacaklarının kendisini taşıyamayacağını hissettiği anda, arkasından gelen kahkaha ve ensesindeki ürpertiyi sırtına inecek bir kırbaç gibi hissediyor, bu onu koşmaya devam etmeye zorluyordu.’ Hikâyeyi dinleyen beş arkadaşın gözleri birden fal taşı gibi açıldı ve elleriyle anlatıcının arkasını gösterip inlemeye başladılar…”
Anadolu Korku Öyküleri, altı tane birbirinden ürpertici hikâyeden oluşuyor. Ayşegül Nergis Anadolu’da yapılan bir kara büyüden bahsederken, Demokan Atasoy intikam peşindeki bir büyücüyü; Işın Beril Tetik cinlerle başı belada olan bir kadını; Koray Günyaşar yine cinler tarafından kandırılmış bir adamı; Kayra “Keri” Küpçü genç bir adamın bir hayalete olan takıntısını; son olarak da Galip Dursun binlerce gizemli dileği barındıran bir ağacı anlatıyor. Hepsi de kendi içinde insanın korkularını yansıtan unsurlar bulunan bu öyküler 2006 yılının ekim ayında Laika Yayıncılık tarafından piyasaya sürülmüş ve kapağı da çok ilginç ve orijinal olmuş. Korku edebiyatının pek fazla yer tutmadığı ülkemizde, türünün ilk örneklerinden biri olan bu kitap, hem korku edebiyatı yazarları için cesaret verici bir çıkış olmuş, hem de bize gecenin bir körü ateş başında ya da karanlık mekanlarda anlatabileceğimiz ve uydurmak zorunda kalmayacağımız öyküler sunmuştur.
“…Arkadaşlarının korkusunu gören anlatıcı, battaniyesini oracıkta bırakarak kendini onların kucağına attı ve o da gözlerini gölün karanlığına dikti. Bir süre sonra suyun çıkardığı hışırtıyı duydular ve bunu kumlara sürtünen tahtanın çıkardığına benzer bir ses takip etti. Önlerindeki karanlık büyümeye başladı ve çığlık atmamak için battaniyelerini ısırmış olan arkadaşlar donup kaldılar. Kamp ateşi parladı ve ardından bereli bir siluet yükseldi. Tam birisi kendini tutamayıp çığlığı basacakken bereli siluet konuştu: ‘Gençler korkutmak istemedim fakat kayıkta uyuyakalmışım ve sürüklendim sanırım. Bu gecelik kampınızda uyuyabilir miyim acaba?’…”
Kitaplarda işlenen klasik öykü öğelerinin aksine bir ilk olan ve Anadolu’muzun korku öğelerini işleyen bu öyküleri yazanlara ve kitabı derleyenlere teşekkürümü sunuyor ve yazımı noktalıyorum. Umarım gelecekte buna benzer korku edebiyatına dair daha çok eser görebiliriz yazarlarımızdan.
“…Rahatlayan ama hala sıkı sıkı sarılmış oturan arkadaşlar, balıkçıya benzeyen yaşlı adama bir süre cevap vermediler. Sonra içlerinden bir tanesi yerinden kalktı ve balıkçıyı yemeklerini paylaşmaya davet etti. Gerilim azalınca, ateşin başına geçip oturmuş olan yaşlı adam ve ilk nöbeti tutacak olan arkadaş dışında hepsi çadıra girip huzursuz uykularına daldılar. Yaşlı adam ise nöbetçi olanla konuşuyordu: ‘Çok dikkatsizsiniz, böyle bir yerde dikkatli olunmalı.’ Gerçekten de altı arkadaştan hiçbiri adamın ters duran ayaklarına dikkat etmemişti.”