Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
ÇATLAK


“Can sıkıntısının acaib, gıcırtılı bir keman yayı gibi içinizde çalışmaya başladığı kış günlerinde, eğer şehir ve iş sizi bir tarafınızdan yakalayıp kendisine çekmezse bir mahzen rutubet ve küfü içinde boğulabilirsiniz. Sanki Ophelia'nın cesedi çirkin bir şey olmuştur ve çok yakın bir yerde, yahut her yerde birden çürümektedir.”

                                                                    A. H. Tanpınar, Yaşadığım Gibi'den.


         Küvetin ortasında, incecik bir çizgiydi başlangıçta. Arada bir saç kılı sanıp gözüm takılsa da, çoğunlukla fark etmezdim. Küçük ve önemsizdi işte, ayrıca bir dikkati hak eden hiçbir tuhaflığı yoktu- olmadığını sanıyordum. Sadece bir kez, gözüme takılmaya başladığı ilk günlerde, kir olabileceği ihtimaliyle bulaşık süngeriyle uzun uzun silmiş, sonunda önemsiz bir çatlak başlangıcı olduğuna karar verip, biraz da tembellikten, kendi haline bırakmıştım. Senin yaklaşımın da benimkinden pek farklı değildi. Bir keresinde çatlağın biraz daha açılırsa ayak tabanlarımızı kesebileceğini söylemen dışında, ona dair özel bir ilgi gösterdiğini anımsamıyorum. Göstermen de gerekmezdi zaten- kesinlikle seni suçladığımı düşünmeni istemem. Sanırım verdiğimiz tepkiler sıradan her insanın vereceği tepkilerden farklı değildi. Bir yığın işin arasında ikimizin de banyo küvetindeki çiziğimsi bir çatlak için kaygılanacak pek vakti yoktu. Göz ardı etmekten çok, onu gerçekten de görmüyor; silik ama sinsi varlığının taşıdığı muhtemel tehditleri bilinçsizce geçiştiriyorduk. Çatlak büyüyüp neredeyse bütün hayatımızı yutmaya başladığında ise, bir şeyler yapıp durumu kurtarmak için fazlasıyla geç kalmıştık artık.


         Son cümledeki örtük yakınmayı fark edeceğini, fark etmekle de kalmayıp hor göreceğini biliyorum; sen böyle şeylerden hiçbir zaman hoşlanmamışsındır. Fakat amacım kesinlikle yakınmak değil. Sadece geçmişteki bir olguyu olabilecek en doğru ifadelerle anımsamaya çalışıyorum. Ve bazen, doğruluğun doğası yakınmayı kaçınılmaz kılabiliyor. Yoksa geçmişe bakışımın seninkinden çok da farklı olduğunu düşünme isterim. Fazlasıyla ezber bulduğum o yavan bilgelik havasıyla sıklıkla tekrarlamaktan hoşlandığın gibi: “Olacak olan olur.”

         İlk tartışmamızı bilmem anımsıyor musun; Olympos’ta tatildeydik, beraberliğimizin daha birinci ayıydı. İlk kez geldiğim Olympos beni fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Özellikle köyü saran ormanın içindeki eski kent kalıntılarından çok etkilenmiştim. Neredeyse bütün günümüzü eski kenti tanımak için ormanda gezinerek geçiriyorduk. Her ağacın ardında bir tarih, her kuytuda görülmeyi bekleyen kadim bir geçmiş bekliyordu sanki. Tarihin içinde seninle gezinmekten hoşlanmıştım. Hiç yaşamadığımız bir geçmişle de büyüdüğümüzü hayal ediyordum- hacimlendiğimizi.

         Sanki yüzlerce yıl öncesinden zaman çalıyormuşuz gibi. Okuyor musun? Sanki aşk, iki zamanda birden büyüyormuş gibi.

         Akşam yemeğinden sonra, neredeyse her akşam yaptığımız gibi, portakal ağaçlarının arasına gerilmiş olan iki hamağa uzanmış, alçak sesle, zamandan ve kalıcılıktan bahsediyorduk. Havada tatlı ve geniş, dokunuşuyla insanın ince tüy diplerini ürperten ılık bir yaz esintisi vardı. Ağaç altlarında ezilmiş portakalların şekerli kokusunu duyuyorduk. Gitarla çalınan melankolik bir Akdeniz ezgisinin uzak sesi de kalmış aklımda. Sonra yaprak hışırtıları. Ve gece, tüm köyü tutmuş ağustosböceklerinin çılgınlık sınırındaki şarkısıyla titriyordu. Ben, uykuyla uyanıklık arasında, birlikte eski kentin harabelerini gezerken aklımdan geçmiş olan düşünceleri anlatıyordum sana.

         Bana yaşattığın nadir mutlulukları onlara zarar veremeyesin diye senden saklamaya başlamadığım zamanlardı.     

         Tartışma, senin hiç kimsenin hiçbir zaman gerçekten var olmadığını iddia etmenle başladı. Ne söylemek istediğini anlamamıştım. Ama kulağa korkunç biçimde yıkıcı bir fikirmiş gibi geliyordu.

         - Ben yok muyum şimdi?

         - Sen sadece kendinde varsın, dedin. Bense kendimde.

         Anlayamıyordum.

         - Ne demek şimdi bu?

         - İnsan sadece kendinde tamdır. Başkalarının zihninde hep yarımız.

         - Kötü bir şey mi bu?

         - Kötü bir şey, dedin. Çok kötü bir şey hem de. Varlığın gövdesinde asla kapanmayacak bir çatlak gibi. Söylediğim şey insanın hiçbir zaman var olmadığı anlamına geliyor. Bu o kadar basit bir şey ki, göremiyor olman şaşırtıcı?

         Göremiyordum. Bana daha çok lüzumsuz bir karamsarlık gibi gelmişti duyduklarım. Önemsizdi.

         - Var olduğumuz kadar, dedim. Olduğu kadar.

         - Hiçbir zaman, dedin. Hiçbir zaman var olamayacaksın. Ne bende, ne başkasında. Ben senin sen sandığın şeyi asla tanımayacağım. Sen de öyle.

         Kafam karışmıştı. Şimdi olsa çocukluk der geçerdim kuşkusuz, fakat o zamanlar seninle ilgili her şeyin içini katı bir gerçeklikle doldurmaktan kendimi alamıyordum. Seninse önemsenirdi.  

         - Böyleyse bile ne fark eder? diye sordum. Madem hiç değilse kendimizde tamız, başkalarında biraz eksik kalmışız ne çıkar... Ben senin kadar önemsemiyorum kendimi.

         Bakışlarındaki o şey-,

         - İnsan kendi kendinin doğrulaması da değildir, dedin. Kendine bakan varlık, salt bakışı doğrular. Varlığın kendini değil. İnsan kendinde de tam olarak yoktur. Sadece olduğunu düşünür, o kadar. Bir kez daha doğacak olsak bu bile önemli değildi aslında. Oysa sadece bir hayat yaşıyoruz. Ve bu hiçbir şeyi kanıtlamıyor. Sadece bir kez var olan bir şey, kendi olarak hiç var olmamıştır. Bu yüzden, bir şeyin günü geldiğinde yok olacağını dahi söyleyemezsin. Var olmadığın gibi, hiçbir zaman yok da olamayacaksın. En azından teoride.

         Asıl içimi acıtan bunlar değildi aslında. Bunlar sadece kafamı karıştırmıştı. Canım, akıl yürütmeni kapatmak için söylediğin şu cümleyi duyduğumda yandı asıl:

         - Sen hiç’sin.

         Aklıma bunun üzerine söyleyecek hiçbir şey gelmemişti.

         - Beni üzüyorsun, diyebildim ancak.            

         O gece, sevişirken bedenime dokunduğunda, ister istemez akşam söylediklerini anımsamıştım. Sonra, her gece değilse bile, zaman zaman, o cümleyi yeniden anımsadığım çok oldu. Ve senin de anımsamış olabileceğini düşünerek hep bir kaçma isteğiyle sıkıştı içim. Sen de biliyorsun: Ben hep kaldım. Fakat olacak olan, gerçekten de oluyor işte. Bunun atalet ya da kayıtsızlık olduğuna inanmıyorum; insan gayretinin kudreti sınırlıdır, bazı çabalar sadece yorgunluk verir. Ve bizler, hepimiz, bunun farkındayızdır. Çoğunlukla bir sonun başladığını hissettiğimiz an, o sonun gerçekleştiğini bildiğimiz andır da. Bense bunu bildiğimi hiçbir zaman bilemedim, ben sadece-,

         Banyodan çıktığın bir gün çalışma odamın kapısına yaslanıp,

         - Küvetteki o çizgimsi şey giderek büyüyor, dedin. Biraz daha büyürse bir şeyler yapmamız gerekecek.

         - Bir yerine bir şey olmadı ya? diye sordum.

         - İyiyim, dedin esneyerek. Sadece üzerine bastığımda hissediliyor.

         - Yarın birini çağırıp baktırırız.

         - İhmal etmeye gelmez. Baktıralım.

         Söyleyecek başka bir şeyin kalmamasına rağmen orada öylece dikilmeye devam ettin. Üzerinde belin ve dizlerin arasını örten bir havlu dışında hiçbir şey yoktu.  

         - Uykun mu var? diye sordum.

         - Biraz, dedin ilgisizce odamın duvarlarına bakarak. Sen daha çalışacak mısın?

         Gözüm nemden parlayan çıplak bacaklarına gitti. Sonra daha yukarılara. Acı verecek kadar güzeldin.

         - İstersen biraz ara verebilirim.

         Aklımdan geçeni anlayıp tembelce sırıttın.

         - Ben o işi banyoda tek başıma hallettim bile.

         İçimde incecik bir yara sızladı sanki. Ama bunun üzerine gidip meseleyi büyütmedim. İnsanın sevgilisine varlığını anımsatması gülünç bir şey- insanın sevgilisinin varlığını unutmasının nasıl bir şey olduğunuysa hiç bilmiyorum. Ben gülünç olmak istemiyorum. Hiçbir zaman da istemedim, kimse istemez. Bunun bana ciddi bir hava verdiğini umarak başımı sallamakla yetindim.

         İkimizin de bir diğeriyle konuşmayı bıraktığı zamanlardı. Suskun günler geçiriyorduk. O vakitler, boş bir odanın birbirlerine bakan iki duvarından pek farkımız yoktu sanırım. Çıplak duvarlar, taş ve boşluk. Sessizlik ve suskunluk arasındaki fark –dinle lütfen, bunun üzerine çok düşündüm-, ilkinin gerekli bir şey olmasıdır. İnsan sessizdir, çünkü sessizliğe ihtiyacı vardır. Sessizliği sessizlik kılan, seslerin arasında var olmasıdır; bir sessizliğin öncesinde her zaman bir ses vardır. Bir ses yorgunluğu- tatlı ve hafif. Oysa suskunluk, kaçınılmazdır. Kuru ve ölümcül bir şeydir. Suskunluk, sesin hiçbir zaman var olmamasıdır. Ses umutsuzluğudur.

         Çıplak duvarlar, taş ve boşluk.

         - Bazen içimde bir ceset varmış gibi hissediyorum, dedim sana.

         Tam zamanı hatırlamıyorum, fakat dökülen saçlarımızı küvetteki çatlağın içinden toplamaya başladığımız günler olmalı.

         - Ophelia’nın cesedi gibi mi? diye sordun.

         İma ettiğin şey hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu, anlamaz bir ifadeyle baktım.

         - Boş ver, dedin; önemsiz bir şeydi.

         Kendimi önemsiz bir şey gibi hissettim. Bunun nasıl bir şey olduğunu bulmayı sana bırakıyorum. Eminim durumu karşılayacak zekice bir metafor yumurtlamakta zorlanmazsın.

         - Çürüdüğünü mü hissediyorsun?

         - Kendimin değil de bir başkasının çürüyüşü, dedim. Sanki içimde biri ölmüş gibi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?

         - Anlatabildiysen anlamışımdır. Anlatabildin mi?

         O anda seni öldürebilirdim. Ve bu bana iyi gelebilirdi.

         - Konuşamıyoruz, dedim.

         Yakınmak istemiyordum. Fakat sesim, ağlamak üzere olan küçük bir çocuğun sesi gibi titrek ve güçsüz çıkmıştı. Yutkundum.

         - Bunun içindeki cesetle ilgisi ne? diye sordun.

         - Bir ilgisinin olduğunu söylemedim.

         Oysa bir ilgisi vardı, hep vardır.

         - Peki, dedin sıkıldığını belli eden tahammülsüz bir sesle; tam olarak ne söylemek istediğini öğrenebilir miyim?

         Elindeki kitabı bırakmış dikkatle bana bakıyordun.

         - Hiç, dedim. Hiçbir şey söylemek istemiyorum.

         Rüyalarımda, sık sık, seni bir yarığın üzerine eğilmiş, gürül gürül kelime kusarken görüyordum. Rengarenk plastikten, minicik harfler boşalıyordu ağzından. Birbirlerine yapışık, kin ve garez dolu harfler. Hem kusuyor, hem de homurtulu bir sesle kustuğun kelimeleri telaffuz ediyordun. Ağzın kocamandı, tıpkı yuttuğu öküzü geri çıkartmaya çalışan bir anakondanın esnek ağzı gibi. Sen konuştukça saframsı bir koku sarıyordu bütün evreni. Ekşi ve yabanıl. Ben bir köşede parmaklarımı çıtlatıyordum. Ve yalnız hissediyordum. Ve midem fena bulanıyordu. Her seferinde öğürerek uyanıyordum.

         Bu rüyayı sana anlattığımda, bilinçaltımın hayal gücünden yoksun olduğunu söylediğini anımsıyorum. Kendimi fazla ele veriyormuşum. Sanki mesele benim Allahın belası hayal gücümmüş gibi.

         Dökülen saçlarımızı küvetteki çatlaktan toplamaya başlamıştık artık. Ne zaman duşa girsem, neredeyse bir avuç dolusu saç çıkartırdım çatlağın içinden. Birbirleri içine girip karışmış siyah ve sarı saçlar. Bundan romantik imalar çıkardığımı sanma. Aksine, şimdi bile midemi bulandırıyorlar. Oradan çektiğim saçlar sümüğümsü bir sıvıyla kaplı olurdu. Avucumdaki o yapış yapış ağırlık hissini hala hatırlarım. Ve beter kokarlardı. Tıpkı ıslak hayvan leşleri gibi.

         - Saç çürür mü? diye sordum sana.

         Salondaki o üç kişilik turuncu koltuğa yüz üstü uzanmış kitap okuyordun.

         - Nerden çıktı şimdi bu?

         - Küvetteki çatlağa sıkışan saçlarımız kokuyor.

         Bir an durup düşündün.

         - Ölülerin en son saçları çürürmüş.

         - Çürürler o halde…

         - Bilmiyorum, belki.

         - Bizim saçlarımız çürüyor.

         Olympos’tan aklımda kalan bir başka şeyse, portakal ağaçlarının dalları arasında bulduğumuz ölü ağustosböcekleridir. Böceklerden ilkini bulduğumda nasıl şaşırdığımı anımsarsın; portakal ağacının dalına yapışmış, kıpırtısız ve kupkuruydu. Sonradan, güzellik ve acı yeşil canlılıklarıyla başımı döndüren şeker portakalı bahçelerinin, içleri kuruyup boşalmış, fakat yine de şaşırtıcı biçimde canlı görünen binlerce böcek cesedine mezarlık olduğunu fark edecektim. Baş ve işaret parmakları arasında tutulup hafifçe sıkıldıklarında bile, çıtır çıtır parçalanıp dağılırdı bu böcek cesetleri. Bunun beni şaşırttığını anımsıyorum. İnsan öldüğünde çürüyüp eriyen etidir, kemikleri değil. Biz ilk kabuğumuzdan oluruz- özümüze doğru çıplaklaşırız. Oysa, içleri yumuşak ve sıvımsı bir dokuyla dolu olan bu iskeletsiz, fakat sert kabuklu hayvanlar-, Sanırım bu anıyı metaforlaştırmak sana haksızlık etmek olacak, susacağım. Yine de söylemeden geçemeyeceğim şeyler de var; o böceklerde en içime dokunan şey, bir canlının, herhangi bir canlının ölmek için bir dala sıkıca tutunup teslimiyetle beklemesi olmuştu. Ben, her canlının ölüme direnmesi gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir şey, en azından tutunduğu daldan düşecek kadar çırpınmadan ölmemeli. Ölümde dinginlik, bilgelik değil sefilliktir. Canlılar yaşamak için doğar, ölürken bile yaşamak için. Şimdilerde ne zaman aklıma salondaki turuncu koltuklarda karşılıklı oturup, saatlerce sigara ve kahve içip başka hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz o ölü zamanlar gelse, tam olarak aynı değilse bile Olympos’taki ağustosböceklerini anımsadığımda duyduğuma benzer bir sıkıntı boğuyor içimi.

         Bunun aslında ne anlama geldiğini düşünmek istemiyorum- belki sen düşünmek istersin.       

         İnsanlar ev’imize daha sık gelip gider olmuştu. Ne zaman okuldan dönecek olsam, salonda hiç tanımadığım birileriyle karşılaşmaya başlamıştım. Çevren her geçen gün biraz daha genişliyordu sanki. Yeni dostlarından hoşlanmazdım. Küstah ve zalim olurlardı. Bir de yargılayıcı. O kadar okumalarına rağmen –okumadıkları kitap yok gibiydi-, aynı cinsiyetten iki insanın birlikte olmasını yadırgamalarını anlamazdım. Bunu yadırgamalarına rağmen yadırgadıklarının mekanını mesken tutmalarını da anlamazdım. Arkadaşlarını ancak şimdilerde anlıyorum; onlar, sadece, dünyayla kurabildikleri tek ilişki biçimi olan nefreti çoğaltabilecekleri yerde duruyorlardı. Bu o kadar basit bir şey ki, o zamanlar göremiyor olman gerçekten de şaşırtıcı- umarım şimdilerde görebiliyorsundur. Evet, temelde söylemek istediğim arkadaşlarının benim dostlarım gibi olmadıkları. O kadar ‘cahil’ değillerdi. Ve o kadar ‘dar ufuklu’. Ama incelik sahibi ve sempatiye açık insanlar da değillerdi. Benim dostlarım, bunun doğru olduğunu sen de biliyorsun, kendilerine benzeyip benzemediğinden çok, ne kadar kendin olabildiğine değer verir.

         - Eve getirdiğin bu insanlar seni sevmiyorlar, dedim.

         Küvetin tam ortasında, kararsızca açılmış bir ağız vardı artık.

         - Sevmeleri gerektiğini de nerden çıkardın?

         - Bilmiyorum.

         Gerçekten de bilmiyordum, hala da bilmem.

         - Ben dostluklarımı sevgi gibi kaypak erdemler üzerine kurmam.

         - Dostluk ne üzerine kurulur? diye sordum.

         - Beni mi sorguluyorsun?

         - Hayır, sadece seni anlamaya çalışıyorum.

         - Dostlarımla konuşmak zorunda değilsin, dedin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsan onlarla hiçbir şey yapmak zorunda değilsin.

         - Olmadığımı biliyorum.

         - Onlarla konuşup konuşmadığını umursamazlar.

         - Bunu da biliyorum.       

         - Uzatma o halde.              

         Başlarda, banyodaki o çatlak her şeyi somurup yutmadan çok önce, sen ve ben, konuşabiliyorduk galiba. Tam olarak ne hakkında konuştuğumuzu şimdi anımsamasam da. İnsan sence de tuhaf bir hayvan değil mi? Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Şimdi, şu anda, artık hiçbir şeyin bir değerinin kalmadığı çünkü her şeyin bittiği şu günlerde, aklıma hep başlarda olduğumuz o iki yabancı geliyor. O zamanlar sen nazik bir kadındın. Bilgisizliğimden çok bilme isteğime değer verir; kim bilir, belki cahilliğimi sevimli bile bulurdun. Bir şeyleri bilmiyor olmanın beni rahatsız etmediği zamanlardı. Demek ki, aynı zamanda, çok şey biliyor olmanın sana fazla gelmediği zamanlardan bahsediyorum. Ve sanırım, ben o zamanlar seni seviyordum da. Bunun kulağa tuhaf geldiğini biliyorum, ama zaman aşkı bile bir kuşkuya dönüştürebiliyor. Hatta en çok aşkı. İnsan bir nefreti unutabilir, bir kırgınlık üzerinden zaman geçtiğinde gereksiz ve çocukça görünebilir, büyük mutlulukların dahi bir çeşit budalalık olarak anımsandığı çoktur. Fakat aşk, unutuşun ve çarpıtmanın ötesinde, gerçekten de bir kuşkudur. Ona kudretini veren kesinlik değildir, ne başlangıçta ne de sonda. Aşk, kuşkuda büyür. Kuşkuda kaybolur ve yine kuşkuda anımsanır. Hayır, sana hala aşık değilim. Bunu hiç sormamış olmanı dilerdim. Ben sadece- sana aşıktım, bir zamanlar ve bir süre; tanıştığımız o gece, barda, üstelik birbirimizi henüz hiç tanımıyorken yanıma sokulup kulağıma “Bu gece hız ve sesten ölebilirim, kurtar beni” diye fısıldadığında, aşk, belli belirsiz bir heyecan olarak oralarda bir yerlerdeydi.

         Sonra da, ne yazık ki, hep oralarda bir yerlerde kaldı.

         Beni terk ettiğin günün sabahı. Yine o turuncu koltuklarda oturmuş aramızdan geçen ölümlere susuyorduk. Ben her şeyde bir ceset kokusu almaya başlamıştım artık.

         - Bu suskunluk ve donmuş zaman bulantısından ölebilirim, dedim sana.

         Bir an şaşkınlıkla yüzüme baktın.

         - Ama neden bilmem hala yaşamaya devam ediyorum.

         - Bunları konuşmak istemiyorum, dedin.

         Ben de istemiyordum, kimse istemez, ama böyle şeyler yine de konuşulur.

         - Seni seviyorum, dedim.

         - Sıkıldım bu laftan.

         Duyduğumdan ölmemiş gibi yaptım.

         - Ben de çok sıkıldım, dedim. Ama yapacak bir şey yok.

         - Ayrılmak mı istiyorsun?

         - Hayır!

         - Ayrılmak istiyorsan ayrıl.

         - İstediğim bu değil, dedim sesim titreyerek. Ben sadece konuşmak istiyorum. Ayrılık aklımdan bile geçmedi.

         Belki de geçmiştir- insan bilemiyor.

         - Sen yapamıyorsan ben yaparım, dedin ayağa kalkarken.

         - Sakın! dedim peşinden fırlayıp koluna sertçe yapışarak.

         Seni kendime çekip sarıldığımı anımsıyorum. Ve karşı koymadığını. O sabah okula gitmek için evden çıktığımda, sen yatakta uyuya kalmıştın.  

         İnsan bildiğini sandığı bir şeyin aslında bildiği şey olmadığını, ya da en azından ‘artık’ bir zamanlar olduğu sanılan o şey olmadığını ilk ne zaman fark eder? Bu soruyu gidişinin ardından sık sık sordum kendime. Sorulan sorunun, sorulabilecek onlarca farklı soru arasından niçin özellikle bu soru olduğunu bilmiyorum. Tıpkı sorunun cevabını da bilmediğim gibi. Belki de hiç olmayan o cevabı bulurum umuduyla yazmaya başladığım bu hikaye de, sen gittikten sonra yazdığım onlarca hikaye gibi, bir cevap bulmamı sağlayacakmış gibi görünmüyor. Artık daha fazla uzatmak istemiyorum: Çatlağın her iki ucu da başlarda birbirlerine çok yakındı; kalın bir kalemin özenle çizdiği kesintisiz bir çizgi gibi göründüğünü anımsıyorum. Bir de, insanı şaşırtacak kadar düz bir akışı vardı. Sonradan, o iki çizgi, birbirlerinden giderek ayrılıp uzaklaşmaya başladı. Çatlağın önce duvara bakan yüzü kabararak havaya doğru kalkmış, sonra ise çatlak gün geçtikçe yayılıp genişleyerek küvetin neredeyse yarısını kaplamıştı. Banyoya bakan kenar ise her geçen gün biraz daha çöküyordu. Tıpkı alt damağı sökülmüş iştahlı bir ağız gibi. Çatlak, kemikleri içe çökmüş bembeyaz ve organsız bir surattaki aksız ve devcileyin bir göz gibi bize bakar olmuştu artık- öyle hissediyordum. Duş almak için suyu her açtığımda, giderden akan pis su yavaş yavaş çatlaktan sızarak küvete geri dolmaya başlar, bu rahatsız edici devir daim ancak duştan çıktıktan dakikalar sonra kesilirdi. Kendimi, tuhaf bir sıkıntıyla, çatlaktan kaynayarak geri dönen kirli suyu izlerken yakaladığım zamanlar olurdu. Öyle bilinçsiz, kör ve dalgın. Çatlağın içine sıkışan saçları da ilk bu günlerden birinde fark ettim. Sanki küvetin altında bir ceset varmış da, çürüyüp çözülen deriden kopan sarı-siyah saçlar çatlaktan sızıyormuş gibi. Sanki tüylenmiş kocaman bir ağız, tembel tembel kusuyormuş gibi. Sen gittikten sonra günlerce o banyoya giremedim. Küvetteki çatlağın rüyalarıma girip giderek genişleyen bir çökük gibi her şeyi yutmaya başlaması da bu döneme denk gelir. Fakat sana rüyalarımı anlatmak istemiyorum. Hem önemsemediğini bildiğimden, hem de-,

         Çatlağın niçin açıldığını hiçbir zaman öğrenemedim. Küveti değiştirmek için eve çağırdığım usta,

         - Zamandan ya da ağırlıktandır, dedi. Sık değilse de bazen olur böyle.

         Ve ben, duyduğum gerekçeyi hiç ikna edici bulmadım...

        Seni yatakta çırılçıplak uyurken bıraktığım sabahın akşamı eve döndüğümde, özenle düzeltilmiş olan yatağın üzerinde iki kelimelik bir not bekliyordu beni: “Buraya kadar.” Birbirimizi, bardaki ilk gece seni korkutan o nesnesi malum ölümden ve sonradan karşımıza çıkacak olan başka başka ve muğlak ölümlerden kurtaramadık: “Olacak olan olur.” Olacak olan gerçekten de oluyor galiba. Şimdi bir yığın şey okuyorum. Beğenilerim, senin tanımlamanla, eskisi kadar sığ değil artık. Hatta, senin de fark etmiş olabileceğin gibi, fazla imla hatası yapmadan yazabiliyorum da. Çevremdeki insanlardan, sık sık, meselelere bakışımın eskisine göre daha ‘kavrayıcı’ olduğunu duyuyorum. Bugünlerde hayatımdaki hiç kimse beni de-da’ları ayrı yazmadığım için azarlamıyor. Sen bütün bu okuduklarını sefilce buluyor olmalısın. Bence de öyleler, acınası biçimde sefil. Ama ben bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Aksine, hayat bana asıl bilgeliğin hep sefillikten doğduğunu öğretti. Dünya günün birinde daha iyi bir yer olacaksa, inan bana, bu sefilliklerin farkına varmış ve bundan hoşlanmamış olan insanların sayesinde olacak. Evet, haklısın: Ophelia’nın cesedi her yerde birden çürüyor. İçimde, içinde, içimizde. Ve bu insanı kahreden bir şey. Ve bunun için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Artık yok. Yine de-,
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 20 May 2008
Mesajlar: 18
Konum: fantastik edebiyat
zevk aldım okurken
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Metnin erojen bir hassasiyet ürettiğinin farkında değildim...
Ama siz öyle diyorsanız öyledir herhalde.

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 20 May 2008
Mesajlar: 18
Konum: fantastik edebiyat
yani demek istedigim kendimi onların yanındamış gibi hissettim tıpkı tolstoyun yaptıgı gibi yapmışın okuyucuyu içinde hissettiriyorsun
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Bakın bu anlayabildiğim bir şey işte...

Teşekkürler, tekrar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 97
Tarzınızı sevdiğimi söylemiştim sanırım daha önce. Ama yorumu böyle bırakacak değilim.

Banyodaki çatlak fikri çok dahiyane, örgüyü çevresinde oluşturmanız da. Minik ayrıntılar konusundaki hassasiyetinizi anlıyorum artık. Yerinde ve özenle seçilmiş olduklarını düşünüyorum. Ama asıl beni düşündüren şey nedir biliyor musunuz?

Kahramanınızın cinsiyeti belli olmuyor. Öyküdeki kahramanı bir kadınmış gibi yazmışsınız ama bir yerde partnerinizin ilişkinin başlarında çok nazik bir kadın olduğunu söylüyorsunuz. Ben bu cümleye kadar öyküdeki kahramanı kadın diye düşünmüştüm. Tuhaf bir yanılgı!

Bu arada mizahi yönünüzün varlığını görmek beni mutlu etti.

Tebriklerimle...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Yorumunuz için çok teşekkürler Aytunç.

Kahramanlarımın her ikisi de kadın. Başta, cinsiyetsiz bir hikâye yazmaya niyetlenmiş fakat sonradan 'öteki söylemi gözeten' -heterodiscursive- bir mecraya meylederek vazgeçmiştim. Sonunda elimde kalan biraz bulanık bir cinsiyetler atlası oldu galiba. Alınmış fakat gereğince uygulanamamış bir kararın tuhaf muğlaklığı var- cinsiyet politikaları menzilden düşmüş, garip bir bireysellikte salınıyor hikâye. Bu kötü durmazdı, şayet belirsizliğin estetiğini iyi oturtabilseydim. Ama başka bir öyküye artık.

Hikâye esasında cinsiyetleri saklamıyor:
"...aynı cinsiyetten iki insanın birlikte olmasını yadırgamalarını anlamazdım."
Ve şu kısımda:
"O zamanlar sen nazik bir kadındın."

Fakat dediğim gibi, gerektiğince açmıyor da...

Teşekkürler, tekrar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 16 Tem 2008
Mesajlar: 153
Konum: zifirin son halkası...
Bazı şeyleri anlamıyorum, yazdıklarını beğeniyor musun? Emin ol bu çok samimi bir sorudur! Ya da şöyle söylemeliyim neden yazdıklarını paylaşıyorsun... Eğer bu egonu tatmin etmek veya kendini ispat etmek değilse, ya da bişeyler almak gibi bir çıkar yoksa ve eksiklerini görmek adına değilse ( ki; bence çok iyi yazdığının farkındasın...) Neden paylaşıyorsun? Bunlar güncel tartışma konuları Sevgili Şümul bunun fazlasıyla farkındayım ve en nefret ettiğim şeylerdir sonucu olmayan öznel konularda ne söylenileceğini bildiğimiz halde bişeyler sormak ancak; ben senden çok farklı bir cevap bekliyorum ve samimiyetine güveniyorum, beni aydınlat kafam karıştı... (neden mi, eğer bu kadar güzel yazsaydım, bu yazılarımı kimseye göstermezdim, çünkü kendim zaten kendimden emin olurdum...)

  Tüm içtenliğimle...

_________________
ikiye karşılık binlerce kötü yaratık yeter mi onun ilahi bakışları...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Hikâyeyi, her nedense, seveceğinizi tahmin etmiştim- bazen olur böyle...

Kendi yazdıklarımı sevip sevmediğimi -inanın- bilmiyorum 'helioss'; onlar hakkında düşünüyor, kimi yerlerinden etkileniyor, bazen anlattığım şeyin tam da o şekilde anlatılması gerektiğini seziyorum fakat hiçbir şekilde, sizin bende bulduğunuz o şeyi ben kendimde görmüyorum.

Yazarken iyiyim; sayfanın yüzeyinde, klavyenin başında, evet, yapmam gereken şeyi yaptığımı düşünüyorum. Her yerden çok sayfada durduğum halimle gerçeğim- yazmak iyi yalan söylemektir, önermesine inanarak hem de. Ama sonrasında...

Hikâye bitip ben kapanmış olan metne gözlerimi diktiğimde, içimde muazzam bir boşluk oluşuyor.

Yazdıklarımdan çok yazmayı seviyorum ve bu sevginin günün birinde yazdıklarımı sevmeme de gerekçe olabileceği umudunu taşıyorum- yazıya ihtiyaç duyan bir eksiklik olan ben, yazının ihtiyaç duyacağı bir ses olmayı düşlüyor.

"İyi yazıyorum," cümlesi benim için kurulabilecek bir cümle, ama yazdıklarımızın sanat olup olmadığı, hep başka yargılarda bir anlam kazanıyor- sanırım.

Örneğin Çatlak emin olamadığım bir hikâye; ağlak mı, gürültülü mü, yapı sağlam mı, kendi iç mantığı içinde cavaplaması gereken her soruya bir cevap taşıyor mu, arkasında ben olmasam gerçekten de ayakta durabilir mi...

Bunlar benim değil sizin bilebileceğiniz şeyler...

Haliyle sormak gerekiyor: NASIL OLMUŞ, BEĞENDİNİZ Mİ? diye...

Ve hep bir sonraki öykü için- belki o beni olmam gereken yere çıkarabilir diye...

Ve kuşkusuz, hep BAŞKALARI için- çünkü sayıklamak istemiyorum.

Görün diye: Hem yazıda anlatılanları, hem de beni.

İlginiz için,

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 16 Tem 2008
Mesajlar: 153
Konum: zifirin son halkası...
Sizden beklenen güzel bir cevap, "iyi bir yazar hiç bir zaman oldum demez" doğru ya... hımmm, o zaman devam edin sonuna kadar bizler sizi bekliyor olacağız...

_________________
ikiye karşılık binlerce kötü yaratık yeter mi onun ilahi bakışları...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Düşünün; okuyup bu 'olmuş' dediğiniz yüzlerce hikâye, şiir, roman vardır.
Bunu söylemek, okuyan için imkan alanında- yargı kesinlik kaldırıyor.
Bir yığın başka öykü, şiir, roman, birer ölçü olarak karşınızda işte, gönül rahatlığıyla kullanabiliyorsunuz.

Fakat yazan için... İnsan asla bilemiyor... Sadece olabilecek en doğru biçimde yürümeye çalışıyor.

Ve yazı bir başkalık hali; yaşanan hiçbir şeyi yaşandığı biçimiyle tutmuyor kendinde. Adsız olana bir ad verme telaşı- o adın hiçbir zaman mevcut boşluğu tam olarak doldurmayacağını bilerek.

Hep aynı terâne işte: "Başka bir şey benim istediğim."

Bu arada şu klişeyi de -"iyi bir yazar hiç bir zaman oldum demez"- şahsıma nâm ettiniz ya, neyse- bir aksilik yapmadan rahat edemiyorsunuz.

Buralarda olacağım, ben de.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 16 Tem 2008
Mesajlar: 153
Konum: zifirin son halkası...
Size küstüm şümul cry , ben sizin söylediklerinize güncel bilinen bir şeyle cevap vereyim dedim, sizin yaptığınıza bakınız, aksi biri yapıp çıktınız beni, aşk olsun (bu arada mine nerde, bir aşk kelimesi kullandım bana saygı duymalı...). Neyse gizliden okurum artık yazılarınızı. Tam da yazı karakterinize alışmışken kurtulacağınızı sanmayınız rica ederim...

_________________
ikiye karşılık binlerce kötü yaratık yeter mi onun ilahi bakışları...
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Hiç aklımdan bile geçmedi sizden 'kurtulmak'.
Latife etmeyin rica ederim...

(Kilgarvan görse inceliğimizden pek memnun olur, ikimizi de ziyadesiyle takdir ederdi- seviyor o böyle şeyleri.)
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ksm 2007
Mesajlar: 54
Bu okudugum ilk hikayeniz. Saglam bir kalemi gordugum yerde tanirim. Ne yaptigini bilen guclu bir anlatim. Umarim zamanla daha cok yazinizi okurum. Tebrikler.

-okudugum tek hikaye uzerinden pek bir yorum yapmak istemiyorum.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Bakışınızın menziline bir çeşit -olumlu- değer yargısıyla düşmüş olmak güzel.

Teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri