düz yazıdan hallice şiirden bozma satırlardır, şiir diye nitelendirilemeyecek kadar dağınık ancak başka bir kalıba sokulamayacak kadar toplu..
Sabahın Kırgınlığı
Üzerinde “long vehicle” ibresini taşıyan bir gün başlamak üzere...
Ağır, oldukça yavaş ve bol mazot kokulu...
Bol salyalı sıcak hava damarlarımdaki akışkan kanı iyice cıvıtıyor, azdırıyor...
Sanki o damarlar birer hapismişçesine ve cıvıklaşmaya başlayan akışkan kanım kendini o daracık ve uzun hücreden kurtarmak istiyormuşçasına debeleniyor derimin altında...
Yavan bir sessizlik küçük ve şirin olduğu söylenen kulaklarımı acıtıyor...
Sessizlik, bekâretini alıyor kulak zarımın.
Bir patlama ta derinleri sarsan bir patlama...
Kozasından çıkmak için debelenen bir kelebek misali çırpınışlarda olan ehlileştirilmiş kalbim ve tozlu bir bilgelikle onu izleyen mantığım çürümekte olan ruhuma bir bakış fırlatıyorlar üstün körü...
Tartışılacak bir şey bulamıyorlar görünen o ki o çürümüşlüğü yeniden hayata döndürmenin hiçbir yolu yok...
Kendi kendisini ölesiye kapatmış parlak altın tozlarına, şenlikli oksijen taneciklerine ve sulu sepkeni kendisine mesken tutmuş o tatlımsı hüzünlere...
Derin ve yosunlu bir bunalımın en görünmezinde bırakıvermiş ellerini ayaklarını, hareket edemez halde öylece yansıtıyor kaybettiği duygularını...
Yazık nazik elleri kavramaya çalışmış vakti zamanında bir ışığı...
Körleşmiş, unutmuş ve farkında olmadan unutulmuş...
Acıtmış canını çokça...
Bırakmış tüm sırlarını bir kadehin silik dudak izlerinde ve dalıp gitmiş o beyaz şarabın en küçük baloncuğuna...
En dipteyken;
Bir zincirin kırılmaz, bükülmez ve vazgeçilmez bir parçasıymışçasına yükselmiş
Ve derken
Hayat sandığı; azotun çokça barındığı oksijenin kendisinden bekleneni karşılayamayacak kadar az olduğu ve karbondioksitin diğerlerini aşağılar bir tavırla gezindiği havayla buluşuvermiş...
Bir çift badem şeklinde gözle karşılaşmış hüzünle karışık, çöpçü balıklarına zamansızca yuva olmuş bir ruh çarpmış gözüne...
Bir sızlayış hissetmiş,
Kalp kapakçıklarının arasında bir esinti olmuş o kapakçıklardan biri açık mı kalmış?! İyi de nasıl olur?
‘o’ onları bir daha açılmasınlar diyerek kılcal sarmaşıkların yardımıyla mühürlememiş miydi?
İnci dişiliğinde berrak bir damla hissetmiş şişmeye alışmış göz kapağının üzerinde,
Sevimsiz, gürültücü olan yine gelmiş küflü benliğini ele geçirmeye
Zaman yokmuş; kim bilir belki de hiç olmamıştı
Sürekli inkârlar kar etmemiş
Kaçacak yer yokmuş; peki ya enerji ?
Ama yine de çıkmış kozasından devasa ihtişamıyla sürüklemiş, kendisi gibi küflü benlikleri, çürümüş ruhları, yosunlu kalpleri, tozlu mantıkları...
Gülümsemiş, son bir kez her şeyi gözden geçirmek istercesine saydam tenini örten kızıl saçlarını buğulu gözlerinin önünden çekip geriye doğru bir bakış atmış...
Zaman iteliyormuş, zaman git diyormuş,
Zaman yokmuş...
|