| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
Son nefes 04.08.2008, 12:35 |
|
|
"Son nefes", sevgili Approah ile birlikte yazdığımız bir öyküdür. Kendisi aramızda yok. Buradan ona sevgilerimi gönderiyorum.
İyi seyirler...
1.Bölüm
Yolculuklarının dördüncü günüydü. Dört gün boyunca bir yük vagonunun içinde, tam otuziki kişi. Gent’ten yola çıktıklarında iki kişi daha fazlaydılar aslında. Ama o iki ihtiyar ikinci günün sonunda açlık, susuzluk ve gece boyu süren dondurucu soğuğa daha fazla dayanamamışlardı. Cansız bedenleri vagonun diğer ucunda, herkesten uzakta yatıyordu. Kadınları ve çocukları diğer vagonlara doldurmuşlardı. Gündüz güzergahtaki istasyonların birinde kalıyorlar, hava kararınca da tekrar yola koyuluyorlardı. Dört gün boyunca kendilerine yiyecek ve içecek verilmemişti. Tuvalet ihtiyaçlarını cesetlerin yanında, vagonun diğer köşesinde halletmişlerdi ama aslında buna pek de gerek kalmamıştı. Diğer vagonlardakilerin durumunun kendilerinden çok farklı olduğunu düşünmüyorlardı. Onlarla iletişime geçmek istemişler ancak gece trenin akılalmaz gürültüsü, gündüz ise sürekli devriye gezen nöbetçiler yüzünden buna fırsat bulamamışlardı. Ve koku, dayanılmazdı... Daha önce hayvan nakli için kullanıldığı belli olan vagonda ter, idrar ve dışkı kokularına artık yavaş yavaş o iki cesetten gelen kokular da karışmaya başlamıştı. Koku bazen o kadar tahammül edilmez bir hal alıyordu ki birkaç defa sırayla üst bölmedeki mazgala tırmanıp nefes almak zorunda kalmışlardı.
Jan piyer Gent’te 9 ve 11 yaşlarındaki iki kızıyla yaşayan bir terziydi. Karısını henüz savaş başlamadan veremden kaybetmişti. Almanlar şehre girdiklerinde o ve iki kızı ilk tutuklananlar arasındaydı. Gent’te pek fazla yahudi yoktu. Evlerine gelmiş ve onları apar topar götürmüşlerdi. Hatta o gece sorgusuz sualsiz trene bindirmişlerdi meçhul bir yöne doğru... Mitchell ve Beatrice’i o geceden sonra görmemişti. Ama tahminine göre onlarda diğer vagonların birinde olmalıydılar. Açlık, susuzluk ve soğuk onu da diğerleri gibi bitkin düşürmüştü. Sırtını vagonun tahta duvarlarından birine yaslamış, demir tekerlerin raylardan geçerken yarattığı sarsıntılarla bir ileri bir geri oturduğu yerde sallanıyordu.
Önce bir siren sesi duydular uzun uzun. Sonra da demir tekerlekler kıvılcımlar çıkararak durdu. Gündüz olmasına rağmen son birkaç saattir durmamışlardı. Yaklaşmış olduklarını düşünmüşlerdi varacakları yere. Tren durduğunda Gaviognon’lu bir delikanlı tırmandı mazgala. Geldikleri yeri görmeye çalışıyordu. Aşağıya indiğinde yüzü bembeyazdı. Dudakları aralandığında, hayalet görmüş gibi kekeleyerek çıktı sesi
-Auschwitz dedi fısıltıyla...
XXX
Vagonun sürgülü kapısı ağır ağır açıldığında içeriyi dolduran güneşışığından gözlerini kısmak zorunda kalmışlardı. Onları Polonya’nın dondurucu aralık soğuğuyla birlikte bir düzine kadar, silahları üzerlerine doğrultmuş olan alman askeri karşılamıştı. İçlerinde biri yılışık bir gülümsemeyle:
- *Willkommen in der Hölle, elendiges Juden Pack!! diye homurdandı. Bir başkası hırsla yere tükürdükten sonra:
- **Marschiert gefälligst nach unten! Nicht so hastig, schön langsam und in einer linie diye bağırdı. Kendi başına yürüyemeyecek olan bir ihtiyara yardım etti delikanlılardan birkaçı. Askerler garip bir gülümsemeyle onları seyretmekle yetinmişti. Herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Doğruca istasyonun hemen önündeki meydana götürüldüler diğer vagonlardakilerle birlikte. Bin kişiden fazla olmalıydılar. Jan piyer bir yandan yürüyor, bir yandan da kızlarını görmek için kalabalıkta kendine yol açmaya çalışıyordu. Ama kalabalık ikiye bölünmüştü şimdi, kadınlar ve çocuklar başka bir yöne doğru götürülüyordu. Bulundukları yerde ise sadece erkekler vardı. Kaba görünüşlü bir alman askeri elindeki listeden isimlerini okudu teker teker. Yanlış saymadıysa tam otuzsekiz kişi listede okunmasına rağmen yanıt vermemişti. Birkaç alman askerinin, bulundukları vagondaki cesetleri vagondan çıkardıktan sonra sürükleyerek götürdüklerini gördü. Onları diğer vagonlardan çıkarılanlar izledi. Yoklama tamamlanmıştı...
Auschwitz Birkenau, Nasyonal Sosyalizm döneminde kurulmuş en büyük Alman toplama kampıydı. İlk kurulan ana kamp Auschwitz I’in 3 kilometre kadar ilerisine inşaa edilmişti. Polonya’nın Krakow şehrinin 60 kilometre batısında, küçük bir şehir olan Oswieccim yakınlarında kurulmuştu burası. Burada tüm kampların yönetim merkezi de bulunuyordu. Auschwitz Birkenau yaklaşık 5 kilometrekarelik bir alana yayılmıştı. Kampın tamamı kuvvetli elektrik akımı verilmiş dikenli tellerle çevrilmişti. Ayrıca bu kampa ilave olarak 40 kilometrekareye dağılmış 39 yan kampı ile beraber KZ Auschwitz III Monowitz’de savaşın ilerleyen yıllarında yapılmıştı. Jan piyer ve diğerleri trenden indikten ve yoklamaları yapıldıktan sonra kamyonlarla bu kampa getirilmişlerdi. Kamyonlardan indirildikten sonra sonradan adının Josef Mengele olduğunu öğrendiği kamp doktorunun nezaretinde sınıflandırılmışlardı. Hastalar, iş yapamayacak durumda olanlar, yaşlılar ve meslek sahipleri yani asıl işlerine yarayacak olanlar. Jan piyer şanslıların arasındaydı. Mesleği gereği ayrıcalık tanınanların arasındaydı. Diğerlerini bir daha hiç görmemişlerdi. Ayrılanlarla birlikte koğuş gibi bir yere götürüldüler. Sırayla hepsinin saçları kazındı. Ama bu, kamp hayatlarının başlaması için ilk adım olmayacaktı. Çok geçmeden Alman askerlerinin kendi aralarında “hoşgeldin partisi” dedikleri şeyle tanışacaktı. Tüm esirlerin sol kollarına rakamlardan oluşan ve kendilerinin tanımlanmasına yarayan damgaları vurdular. Kızgın demirin mi yoksa bu denli aşağılanmanın mı daha çok acıttığını hiç ayırdedemeyecekti...
XXX
Tahtadan yapılmış barakalarında iki ay geçirmişti. Yine tahtadan yapılan ranzasının üzerinde battaniyesine sarılmış başına gelenleri düşünüyordu. Savaş başladığında işlerin bu noktaya geleceğini öngörememiş olmaktan dolayı utanç duyuyordu. Belçika teslim olduğunda bile kaçmak için fırsatı olmuştu ama o çocukluğunu, gençliğini, anılarını bırakıp, terkedip gidememişti bir türlü Gent’i. Kızları onun herşeyiydi. Racquel öldükten sonra onlar için hem annelik hem de babalık yapmak zorunda kalmıştı ama hiç şikayetçi olmamıştı bundan. Şimdi ise buraya geldiklerinden beri onları görmemişti ve artık daha fazla dayanabileciğini de sanmıyordu. Otuzdan fazla baraka vardı burada kendilerininki gibi olan. Kadın ve çocukların bulunduğu barakalar ise kampın diğer tarafındaydı ve onları henüz görmeye fırsatı olmamıştı. Başlarında sürekli nöbetçiler oluyordu, gece ve gündüz. Onları yapabilecekleri işlere göre sınıflandırmışlar ve bunlarla ilgili görev de vermişlerdi. Tabi kendisinin de içinde bulunduğu bu grup seçkin esirlerdi. Ama çalışma koşulları ağırdı ve neredeyse yiyecek bile vermiyorlardı. Hepsi hızla kilo kaybediyor, hastalanıyor ve güçten düşüyorlardı. İş yapamayacak hale gelenler esirler ayrıkotu temizler gibi aralarından seçilerek alınmış, götürülmüşlerdi. Bir daha onları gören de olmamıştı. Aslında Auschwitz gibi ünü savaşın dehşetini yaşayan her ülkede adeta ezberlenen bir esir kampı için çok beklenmedik bir şey değildi. Öldürülmüş olmalıydılar. Ve Jan piyer yaşamak için herşeyi yapmaya hazırdı. Hayatta kalmalıydı...
Daha sıkı sarıldı battaniyesine. Şubat ayının ilikleri donduran soğuğu son günlerde iyice etkisini arttrımıştı. Üzerindeki incecik battaniyeyle titreyerek uyumaya alışmıştı ama diğerleri için bunu söyleyemezdi. Barakalarında günden güne azalıyorlardı. Gündüzleri silah sesleri pek eksik olmuyordu son günlerde. Sıradan sebeplerle birer ikişer alman askerlerinin ateşine maruz kalıyorlardı. Bir keresinde sadece yüzüne baktığı için yanındaki macar yahudisine ateş açmıştı genç bir alman askeri. Yüzlerini yukarı kaldırmak bile suçtu onlar için. Ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu.
Onu bu akşam görmüştü. Yeni gelen trenden olmalıydı. 20-22 yaşlarında olmalıydı. Çerçeveleri yuvarlak olan gözlüklerden vardı gözünde ve yeni gelenlerin ürkek bakışları vardı üzerinde. İngiliz olmalıydı, adını sorduğunda şaşkın şaşkın bakmış ve ingilizce birşeyler söylemişti. Asker olduğunu sanmıyordu, belki öğrenci diye düşünmüştü. Diğerlerinden farklı görünüyordu. Adının Martin olduğunu öğrenebilmişti çat pat anlaşabildikleri kadarıyla. Heryeri incelemeye, öğrenmeye çalışıyor gibiydi. Oldukça sağlıklı görünüyordu ama bu görüntünün uzun sürmeyeceğini biliyordu. Sağlıksız yaşam koşulları ne kadar dirençli olursa olsun ondan da birşeyler götürecekti elbette. Neyse onu düşünecek durumda değildi. Burada tek başınaydı ve tek başına olması hayatta kalma şansını arttıran tek şeydi...
XXX
Kapı kırılırcasına açıldığında ellerinde silahlarla bir sürü alman askeri doluştu barakanın içine. Bağırışlar, küfürler, koşuşturmalar içinde bir anda yarıçıplak dışarıda buldu kendini. Barakanın içindeki herkes gibi o da şaşkın vaziyetteydi. Aptal aptal birbirlerinin suratına bakıyorlardı. Bu hiç de alışık oldukları bir durum değildi. Henüz ortalık tam olarak aydınlanmamıştı. Hafif bir kızıllık ufku sarmıştı gerçi ama daha kampın uyanma vaktine vardı. İkişerli sıra yaptılar hemen onları. Martin hemen yanına düşmüştü. Gözgöze geldiklerinde Martin’in gözlerinde bir an mutluluk pırıltısı görür gibi oldu. Ama mutlu olmalarını gerektirecek birşey olduğunu sanmıyordu.
Doğruca barakaların arkasındaki yoldan ana binaya, Birkenau’ya doğru yola koyuldular. Yirmi-yirmibeş dakika kadar sürmüştü yürüyerek yaptıkları bu yolculuk. Ve dondurucu soğuk etkisini göstermeye başlamıştı. Ana kampa geldiklerinde ahır bozması bir binaya götürüldüler önce. Burasıni daha önce hiç görmemişlerdi. Bu bölge kamp sakinleri için yasak bölgeydi. Sıradan ilk 50 kişiyi içeri aldılar. Martin’de kendisi gibi bu guruba dahil edilmişti. “***Zeit zum Baden!” diye bağırdı bir asker. Buraya geldiklerinden beri buna fırsat bulamamışlardı. Üzerlerinde neredeyse lime lime olmuş olan, kampın ilk gününde kendilerine verilen çizgili kıyafetleri çekingenlikle çıkardılar. Soğuk iliklerine kadar işlemişti ama üzerlerine sinmiş o dayanılmaz kokudan kurtulacakları için de bir yandan seviniyorlardı. Bir parça da olsa insanca bir muamele görebileceklerdi sonunda. Soyunma işlemi bittiğinde duvarın dibinde titreşerek beklemeye koyuldular. Askerlerden birinin başının işaretiyle yandaki büyük salona geçtiler. Tavanda bir baştan bir başa duşların bulunduğu, yaklaşık 100 metrekarelik bir yerdi burası. Az sonra askerler dışarı çıktılar ve arkalarından demir kapıyı büyük bir gürültüyle kapattılar. O ana kadar sessizliğini koruyan kalabalık yanlız kaldıklarına emin olduktan sonra mırıltılar başladı. Hollandalı bir teknisyen gülümsedi eksik dişleriyle. Kampın daha ilk gününde altın dişlerini çekmişlerdi. Bu yüzden de ön dişlerinin bulunması gereken yerde şimdi büyük bir boşluk vardı. Yapmacık bir neşeyle:
-Sıcak bir küveti tercih ederdim ama bu koşullarda bu da iyi sayılır dedi. Orta yaşlı bir Alman yahudisi kesik kesik öksürdükten sonra:
-Bu caniler bizi zatürreden öldürmeden bir an önce bitirelim şu işi diye homurdandı. Bir yandan da kollarını oğuşturuyordu. İyice üşümüştü. Martin ise hiç konuşmuyordu. Garip bir ruh hali içindeydi sanki, etrafı tanımak istiyormuşcasına sürekli gözden geçiriyordu.duş başlıklarına takılan gözleri iri iri açılmıştı şimdi de. Bir şeyleri bekler gibiydi. Uzun boylu bir Macar yahudisi dirseğiyle ittirerek onu bulunduğu yerden uzaklaştırdı. Ve onun bulunduğu yere tam duş başlığının altına geçti.
-Önce ben dedi hırıltılı bir sesle. O anda başlıklardan bir tıslama sesi duyuldu. Suyun gelmesi için heyecanla bekleyen kalabalık duşların altına doğru yığıldı. Sabırsızlıkla bekleyen esirler su yerine duş bağlığından gelen sarı renkli bir dumanla karşılaştılar önce. Onu bir diğeri sonra bir diğeri daha izledi. Kısa bir süre sonra artık tüm başlılardan gaz geliyordu. Jan piyer o sıkışıklıkta arkalarda kalmıştı. Gazdan ilk etkilenenler duşların hemen altındakilerdi. Boğazlarını tutarak öksürmeye başladılar. Bir kısmı da kapıya hücum ettiler. Ama demir kapı kilitliydi ve aşılmaz bir engeldi karşılarında. Anlamışlardı... Zehirleniyorlardı...
Yalvarmalar, çığlıklar ve hıçkırık sesleri birbirine karışmıştı. Odanın en uzak köşesinde olmasına rağmen Jan piyer de yavaş yavaş gazın etkisini hissetmeye başlamıştı. Titreyerek elini boğazına götürdü. Boğazı yanıyor, nefes alamıyordu. Bir kaç kişi şimdiden yere yığılmıştı bile. Olduğu yere çöktü. Ağzını olabildiğince açtı ve nefes almaya çalıştı ama olmuyordu, nefes alamıyordu. Kızlarını düşündü o anda. Onları bir daha göremeyecekti. Bir daha saçlarını okşayamayacaktı.
Gözleri yanmaya başlamıştı şimdi de. Gaz artık iyiden iyiye etkisini göstermeye başlamıştı. Gözleri Martin’e takıldı birden. Gazdan hiç etkilenmemiş gibiydi. Korkuyla çevresindekileri izliyordu. Hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla dehşet içinde kaskatı kesilmişti. Jan piyer artık onu da zorlukla seçebiliyordu. Syklon-B etkisini göstermişti. Sonra bir ışık hüzmesi gördüğünü sandı Martin’in çevresinde. Sonra görüntü iyice bulanıklaştı ve Martin gözden kayboldu. Birkaç saniye sonra da Jan piyer’in cansız bedeni taş zemine yuvarlandı.
TO BE CONTINUED
*Cehenneme hoşgeldiniz yahudi piçleri !!!
** Hemen aşağıya iniyorsunuz, ani hareket yapmayın, yavaş yavaş ve sırayla
*** Banyo zamanınız geldi ! |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
Bir öykü... 05.08.2008, 14:53 |
|
|
Bir öykü bekliyordum, evet, ama romanda zaten yaptığınız bir şeyi yapıp öyküyü de yarım bırakacağınız pek gelmemişti aklıma- insan okurla aranızda bir çeşit gerginlik ilişkisi kurmaya çalıştığınızı düşünüyor, keşke sürekli kaldığımız yeri anımsamaya çalışarak okumanın güç ve tatsız bir şey olduğunu fark edip biraz insaflı davransanız, en azından öykülerde...
(Ki, biliyorsunuz da artık yazdıklarınızın bu sitede okunduğunu.)
Öykü güzel başladı; dönemsel ayrıntılar iyi kullanılmış, durumlara fazla odaklanmasanız da atmosfer bir şekilde kendini hissettiriyor. Diliniz yine her zamanki gibi özenli ve rahatça akıyor. Ama zaten ölecek bir adam hakkında, sonradan yeniden bir şekilde kurguya dahil etmeyecekseniz, bu kadar bilgi edinmenin gerekli olup olmadığı da bir soru kuşkusuz.
(Ama bekleyip neler olacak görmek lazım- üstelik sadece okuru şaşırtmak da istemiş olabilirsiniz.)
Bekleyelim... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
:) 05.08.2008, 16:04 |
|
|
2. Bölüm
Sigarasından derin bir nefes daha çekti. Herşey gitgide daha karmaşık bir hal alıyordu. Aslında bütün bunlara hazırlıklıydı. Rus gizli polisinin amansız takibinden, gözaltılardan, işkencelerden geçmişlerdi. Uzun süren sürgünden geleli birkaç ay olmuştu sadece. Yıllardır bugünün planlarını yapıyordu. Bir eli arkasında pencerenin önüne doğru yürüdü. Buğulu camdan Moskova’nın karanlık ve ıslak sokaklarına baktı uzun uzun. Son birkaç ayı gözünün önüne getirmeye çalıştı. Dünya değişiyordu, Rusya değişiyordu ve bunun önünde hiçbir engelin bulunmasına izin vermeyecekti.
Rusya’da bolşevik devrimi patlak verdikten sonra Romanov’ların sonuncusu olan rus çarı 2.Nikolay, imparatorluk treninin önünü kesen işçilerin, ordu ve hükümet görevlilerinin baskısıyla tahttan, kardeşi büyük dük Mihail lehine feragat etmiş ve mahiyetindekilerle birlikte gözaltına alınmıştı. Önce ailesi ve hizmetkarlarıyla birlikte batı Sibirya’da Tobolsk’taki bir evde tutulmuştu. Buradan da darbe yapar endişesiyle Yekaterinburg’a nakledilmişti. Burada mühendis İpatyev’in evinde sürekli gözetim altında tutuluyordu. Ama Çar’ın hayatta olması devrim için sürekli bir tehdit demekti. Bunu diğerleri gibi kendisi de biliyordu. Ancak bu kararı vermesi hiç de kolay olmayacaktı. Monarşi yanlıları ve bolşevikler arasında devrimin ilk gününden beri süregelen çatışmalar etkisini yitirmeye başlamıştı artık. Buna rağmen Çar hayatta olduğu sürece karşı bir devrimin olması ihtimali kaçınılmazdı.
Odanın diğer köşesinde masanın ucunda oturan adam sabırsızlıkla bir süredir elinde oynadığı kalemi masanın üzerine bıraktı. Aniden ayağa kalktı. Saatlerdir onu ikna etmek için dil döküyordu. Sakalları hafif uzamış ve günlerdir uyumamış olmanın verdiği yorgunlukla gözleri kançanağına dönmüştü. Bıkkın bir sesle:
-Yoldaş dedi. Sizi anlıyorum. Bu kolay verilebilecek bir karar değil. Ama bizim yerimizde o olsaydı çoktan cesedimizi kurtlar kemiriyor olurdu biliyorsunuz. Bunu kendimiz için istemiyoruz. Devrim için bu şart. Özgürlüğümüz, yüzyıllardır süren esaretimizin sonlanması için, halkımızın geleceği için bu şart. Onu ortadan kaldırmalıyız. Neden bu denli kararsızsınız anlamıyorum. Sizi tanımasam, bu yolda neleri göze aldığınızı bilmesem ondan hoşlandığınızı bile düşü....
-İleri gidiyorsun (1)Derjinski diye patladı pencerenin önündeki adam. Başını çevirmemişti bile. Devam etti.
-Sözlerine dikkat et. Haddini aşma. Son iki heceyi bilerek vurgulu söylemişti. Sen devrim kelimesinin anlamını bilmezken ben bugünlerin planlarını yapıyordum. Sigarasını hırsla önündeki kristal kültablasına bastırdı. Sonra da sert bir ifadeyle:
-Peki dedi. Yurovski’yi ara. İşi halletsin.Derjinski bunu duyar duymaz yerinden fırladı. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Penceredeki adamın önünde durarak:
-Emredersiniz yoldaş diyerek kapıya yöneldi. Kapının tokmağını çevirdi ve rahatlamış bir ifadeyle dışarı çıktı. Kapıyı arkasından kapattığında dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Penceredeki adam yani (2)Vladimir Ulyanov ise Derjinski daha dışarı çıkmadan yeni yaktığı sigarasından bir nefes almıştı bile. Zorlukla duyulabilen bir sesle:
-İşte asıl şimdi başlıyor diye mırıldandı...
XXX
Hızlı hızlı çalınan kapı az önce yatağına yatmış ve dalmak üzere olan İpatyev’in yatakta birdendire irkilmesine neden olmuştu. Gecenin bu saatinde kim olabilirdi bu davetsiz misafir. Söylenerek yatağında doğruldu. Terliklerini ayağına geçirdi. Komidinin üzerindeki gözlüklerini taktı. Onlarsız birkaç adım ötesini bile göremiyordu. Ayakbileklerine kadar inen geceliğiyle oldukça komik görünüyordu. Üzerindekileri bir çırpıda çıkardı ve pantolonunu giydi. Kapıdaki her kimse onu güldürmek istemiyordu kendine. Gaz lambasını eline alarak odasından çıktı. Uzun koridor boyunca yürürken sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Şimdi kapıdan gelen seslere bir kadın sesi de karışmaya başlamıştı. “Açın lütfen” diyordu durmadan dışarıdaki ses. Merdivenlerden inip kapıya yaklaştığında ses evdeki diğer konukları da rahatsız edecek düzeye gelmişti. Adımlarını sıklaştırdı ve kapının yanına geldiğinde sesini kalınlaştırarak:
- Kimsin sen diye seslendi dışarıdaki yabancıya.
- Elena Varjinski diye ince bir ses duyuldu dışarıdan önce, ben dostunuzum lütfen kapıyı açın geliyorlar diye inledi kız nefes nefese. İpatyev bir an tereddüt geçirdikten sonra sürgülü kapıyı açtı. Kapı açıldığında 19-20 yaşlarında olduğunu sandığı bir delikanlıyla karşılaştı. Ama az sonra gazlambasını delikanlının yüzüne tutup dikkatli baktığında saçlarını kasketinin altında topladığı anlaşılan bir gençkızla karşı karşıya olduğunu anladı. Kız davet beklemeden hemen içeri atıldı. İpatyevi yumuşak bir şekilde ittirerek kapıyı arkasından kapattı ve sürgüyü çekti. Uzun süre koşmuş gibi nefes nefese kalmıştı. Temmuz ayında olmalarına rağmen ural’ların buzlu tepelerinden gelen serin rüzgarlar gece olduğunda etkilerini daha fazla hissettiriyorlardı ve kızın yanaklarının kıpkırmızı olmasında da en az koşmuş olması kadar etkileri vardı. Kızın gözlerinde korku ve endişe hakimdi.
- Neredeler diye sordu telaşla.
- Kim nerede diye yanıtladı bu cansıkıcı soruyu İpatyev yüzünü buruşturarak. Evinde tam 78 gündür kalan konuklarını büyük bir gizlilik içinde saklamıştı. Değil dışarı çıkmak, pencerenin kenarına bile yaklaştırmamıştı bu 78 gün boyunca. Hatta daha ileri giderek pencereleri bile bütünüyle beyaza boyamıştı. Zaten evin çevresinde bulunan yüksek duvarlar yeterince saklıyordu evi meraklı gözlerden ama güvenlik önleminin aşırısı olmazdı. Ama gecenin bu vaktinde gelen kızın söyledikleri...
- Çar Nikolay nerde diyorum diye tekrarladı gençkız. Biliyorum burada olmalı. Ani bir hareketle kızın ağzını kapattı İpatyev. “Sen ne yaptığını sanıyorsun küçük budala” dedi fısıltıyla. Tobolsk’tan buraya getirildiklerinde gizliliği korumaları gerektiğini söylemişti komite yetkilisi İpatyev’e. Sürekli bir gözetim altında olacaklardı ama burada olduğu öğrenilirse fanatik bolşevik taraftarlarını durdurmak kolay olmazdı . Bunu Moskova’da mitralyözlerin bile yapamadığını duymuştu. Devam etti İpatyev.
- Burda olduğu öğrenilirse hiçbirimiz hayatta kalamayız. Şimdi uslu olacak mısın? Gözlerini kapatarak başını evet anlamında salladı gençkız. İpatyev parmaklarını gevşetti ve bir adım geri çekildi.
- Bunu, bunu bilmene imkan yok sen bir bolşevik casusu musun yoksa diye sordu hiddetle. Gençkız:
- Bunu anlatmaya vaktimiz yok, geliyorlar dedi ve geldiklerinde kimseyi sağ bırakmayacaklar. Dışarıdan gelen seslerle irkildi herikisi de. Gözgöze geldiler bir an.
- Kahretsin geldiler bile, çok geç diye fısıldadı Elena. Sonra gözleri parladı birden:
- Anastasya dedi. Odası nerede? Çabuk beni odasına götür. Adamın tereddüt ettiğini görünce:
- Çabuk dedim lanet olası. Hiç vaktimiz kalmadı diye bağırdı. Merdivenlere doğru atılırken durdu ve yan taraftaki konsola bir gözattı. Sonra da hemen onun başına geçerek itmeye çalıştı. İhtiyar İpatyev şaşkın vaziyette bakakalmıştı.
- Yardım et bana diye seslendi Elena bir kez daha ihtiyara. Kapının ardına, hadi, çabuk! Birlikte ağır konsolu zorlukla kapının arkasına kadar sürüklediler. Dışarıdan gelen sesler gittikçe yaklaşıyordu. Ses çıkarmadan merdivenlere doğru koştular birlikte. İkinci kata geldiklerinde uzunca bir koridora daldılar. Koridorun sonundaki odaya girdiklerinde yatakta henüz uyanmış olduğu, gözlerini oğuşturmakla meşgul olduğu için anlaşılan, yarı uykulu, şaşkın bakışlarıyla kendilerini izleyen bir gençkızla karşılaştılar. O sırada dışarıdan tok bir ses duyuldu:
- (3)Atkiroy diver, inaci budim lamat!...
XXX
İçeridekileri teker teker gözleriyle süzdü. İşte haşmetli hükümdarlığın son varisleri tüm hizmetkarlarıyla birlikte karşısındaydı. Çar 2.Nikolay Romanov, Çariçe Aleksandra, kızları Olga, Tatyana, Anastasya ve Maria, oğulları küçük Aleksey Romanov, aile doktoru Yevgeni Botkin, halayık Aloiziy Trupp, Çariçenin hizmetkarı Anna Demidova ve aşçıları İvan Haritonov. İçeri girdiklerinde İpatyev’i bulamamışlardı. Evi gözetleyen görevlilerden biri bir delikanlının onlar gelmeden az önce eve girdiğini görmüştü. Ama evin içinde ne o delikanlıdan ne de İpatyev’den hiçbir iz yoktu. Evin gizli bir girişi olmalıydı. Herneyse onunla sonra ilgilenecekti, geride hiçbir iz bırakmamalıydı.
Merdivenlerin altındaki gizli bölmede korkudan bayılmak üzere olan bir gençkız ve yanındaki ihtiyarın kalp atışları bir metreden bile duyulabilecek hıza erişmişti. Anastasya’nın odasına girdiklerinde kendilerini birden karşılarında gören kızın çığlığını güçlükle engelleyebilmişlerdi. Korku içindeki gençkıza olup biteni bir çırpıda anlatıvermişti Elena. Hayatlarının tehlikede olduğu ve kendisi ile kılık değiştirirse buradan sağ çıkma şansı olabileceğini söylemişti. Anastasya önce itiraz edecek olmuş ama kapının dışından gelen sesleri duyunca hemen itaat etmişti. İpatyev’i kapının dışına gözcü bırakıp alelacele elbiselerini değiştirdiler. Elena kapıda sabırsızlıkla kendilerini bekleyen İpatyev’e dönerek:
-Onu götür, sakla, ne yapacağını bilmiyorum ama burada olmasın dedi yalvarır gibi. İpatyev başını salladı ve Anastasya elele tutuşarak yürüdüler karanlık koridor boyunca ve az sonra gözden kayboldular. İpatyev’den aldığı gazlambasını odanın içinde gezdirdi Elena. Bir mühendis için oldukça iyi döşenmiş sayılabilirdi burası. “Keşke gezecek zamanım olsaydı” diye düşündü. Daha sonra da Anastasya’nın az önce terkettiği yatağa oturdu. Dışarıdan gelen kapı kırılma sesi ile irkilmedi bile. Yatağa uzandı, battaniyeyi üzerine çekti.
Dışarıda bir koşuşturmadır gidiyordu. Gizli bölmedekiler infaz ekibinin başındaki Yakov Yurovski’nin sert komutları birbiri ardına duyuyorlardı:
-(4)Abiskayti vizde, abiskayti vizde! Birkaç dakika sonra evde bulunan tüm odalar didik didik aranmış ve hizmetkarlar dahil herkes büyük salonda toplanmıştı.
Kısa bir konuşma olmuştu Yurovski’nini konuşması. Konuşması bittikten sonra elindeki mauzer marka tabancayı Çar’ın göğsüne doğru ateşlemişti. Sonrada ölüm emrini büyük bir soğukkanlılıkla vermişti:
-(5)Agon, fisem ubiyot!. Silahlı 11 adam ellerindeki tabancaları hanedanın diğer üyelerine ve odada bulunan diğerlerine boşalttılar. Bir yandan da bağırıyorlardı:
-(6)Slava revalutsiya! Slava revalutsiya!
TO BE CONTINUED
(1) KGB’nin kurucusu olduğu farzedilen; Lenin’in yardımcısı Feliks Derjinski
(2)Lenin
(3) Açın kapıyı, açın yoksa kırmak zorunda kalacağız
(4)Heryeri arayın
(5)Ateş, herkesi öldürün
(6)Yaşasın devrim |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
Şûmul'a 06.08.2008, 8:45 |
|
|
Aslında tüm sorun benim kısa öykülerimin olmaması. En kısası Kabus isimli öyküydü. Bu da tahminen otuz sayfa vardır. Yani ne roman olacak kadar uzun, ne öykü olacak kadar kısa.
Otuz sayfayı görmek insanları korkutur ve okumazlar düşüncesi ağır basıyor sanırım.
Hepsi bu...
Sevgilerimle...
3.Bölüm
Gelibolu cehennemine gelişinin 38. günüydü. Melbourne’ün kuzeydoğusunda bulunan Cowertown’da yaşıyordu savaş öncesi, ailesi ile birlikte. Ailenin en büyük çocuğuydu. İki erkek kardeşi daha vardı ondan küçük. Fred 10 ve Jessie 4 yaşındaydı henüz. Avustralya hükümeti savaşa katılma kararı aldığında kayıt olan ilk gönüllülerdendi. Ailelerinden habersiz yazılmıştı Bradley ve 4 arkadaşı; Willy, Nicholas, Russel ve Daniel. Annesi ilk duyduğunda şiddetle karşı çıkmıştı ama babası desteklemişti onu. Tüm kasaba coşkuyla uğurlamıştı onları. Ne de olsa kasabanın ilk kahramanları olacaklardı. Gönüllü sayısı beklenenden çok fazla olmuştu. Herkes Almanlardan nefret ediyordu. Ancak savaşa katılacaklarını ve buna rağmen bir tek Alman askeri bile görmeyeceklerini bilemezlerdi. İngiltere’den gelen askeri uzmanlar nezaretinde sıkı bir eğitimden geçirildiler. O güne kadar eline silah almamış olan çok sayıda gönüllü vardı. Bradley şanslı olanlardandı çünkü küçüklüğünden beri defalarca babasıyla birlikte ava gitmişti ve tüfekle arası da oldukça iyi sayılırdı. Willy, Nicholas ve Russel General Bridges komutasındaki 1. Avustralya Tümenine, Daniel ve Bradley de General Goodley komutasındaki Karma tümende görevlendirilmişti. Tümende Maori ve Ronatangan yerlileri bile vardı. Düşmanla savaşmak için gelmişlerdi ama düşmanın kim olduğunu bile bilmiyorlardı. Onlar da öyle...
Mısır’daki askeri kampta 4 süreyle sıkı bir eğitimden daha geçirildiler. Çöl sıcağından kurtulup bir an önce yola çıkmak için sabırsızlanıyorlardı hepsi. 18 Mart’taki donanmanın yaşadığı fiyaskodan sonra karadan çıkarma yapılacağı söylentisi yayıldı tüm birliklere. Çok geçmeden de Limni’deki deniz üssüne gönderildiler. Orada da hızlı bir biçimde çıkarma eğitimi almaya başladılar. Heyecanlı ve istekliydiler. Hazırlıklar tamamlandığında gemilerle boğaza, çıkarma yapılacak yere doğru yola koyuldular. Yolda yapılacaklar hakkında etraflıca bilgilendirildi hepsi. Çıkarma sürpriz bir bölgeden olacaktı. Belki bir iki ufak direniş olabilirdi hepsi bu. Zaten Türklerin sayıca az, yetersiz, yorgun güçleri onların karşımızda tutunamazdı. “Çil yavrusu gibi kaçışacaklar bizi görünce” demişti çavuş William.
24 Nisan’da çıkarma, daha doğrusu vahşet başladı. Türkler onları bekliyorlardı ve hiç de kaçacak gibi görünmüyorlardı. İlk çıkarma filikaları karadan göründüğünde yoğun bir makinalıtüfek ateşi altında kaldılar. Heryerden ateş ediliyordu üzerlerine. Neredeyse karşılık bile veremiyorlardı. Tepelerden onlarca, yüzlerce tüfek üzerlerine çevrilmişti ve ölüm kusuyorlardı. Willy ve Nicholas filikalardan inemedi bile. Filika delik deşik olmuştu ve oradan hiçkimse sağ kurtulamadı. Russel ise ancak plaja ulaşabilmişti. Cansız olarak... O gece 700’den fazla arkadaşlarını kaybettiler o plajda. Barut ve kan kokusu insanın genzini yakacak kadar şiddetliydi. Cehennem gibiydi ama bu orada yaşayacakları en kötü gün olmayacaktı. Bunu çok geçmeden kendi gözleriyle de göreceklerdi.
Yoğun ateşe rağmen orada tutunmayı başardılar. Onları geriden gelen çıkarma birlikleri desteklemişti. Artık hatırı sayılır bir güç oluşturmuşlardı kıyı şeridinde ama kıpırdayamıyorlardı hala. Donanma topçuları o sırada imdatlarına yetişti. Karşı tepeleri yoğun bir topçu ateşine tuttuklarında bir az olsun nefes alabilme fırsatı bulabilmişlerdi. Bombardıman bittiğinde geride kalanları temizlemek hiç de zor olmamıştı. Her ne kadar onlara pahalıya malolsa da ilk direnişi kırmışlardı. Bombardıman sonrası yarı parçalanmış vücutlarıyla, sağlam kalan tek elleriyle hala onlara ateş etmeye çalışan askerler gördüklerinde anladılar ne ile karşı karşıya olduklarını. Türkler ölmekten korkmuyorlardı...
Burada geldikleri günden beri her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Karşı koyamaz, yorgun, güçsüz denilen düşman canla başla savaşıyordu. Savaş gitgide daha vahşi, daha acımasız oluyordu. Tüm güçlerini harcıyorlardı birkaç yüzmetre ilerleyebilmek için. Daha sonra da bu elegeçirdikleri yeri korumaya çalışıyorlardı. Çünkü Türkler daima geri almaya geliyorlardı. Ağırmakinalı tüfek ateşine rağmen geliyorlardı. Ölüyordu birçoğu ama yerlerini hemen bir başkası alıyordu ve saldırmaya devam ediyorlardı. Bir günde 5 kez el değiştirdiğini görmüştü önemsiz bir tepenin. Her karış toprak için amansız bir mücadele veriliyordu burada. “Çılgınlık bu!” diye düşünüyordu. Hadi onlar vatanlarını savunuyorlardı ama kendilerinin ne işi vardı burada...
İlkbaharın son yağmurlarını da görmüşlerdi bu ölümcül topraklar üzerinde. Dizlerine kadar gelen çamurda, sağanak yağmur altında savaşmışlardı. Kan, barut, ateş, yağmur, çamurdu tüm görebildikleri ilk ay boyunca. Sonra ilkbahar yağmurları yerini boğucu sıcağa bıraktı. 40 dereceye varan bunaltıcı sıcak tepelerindeydi artık gün boyunca. Demir mataralarındaki su bile neredeyse kaynar duruma geliyordu sıcaktan. Çok geçmeden bu suyu bile arar hale geldiler. İkmal sıkıntısı başgöstermişti şimdi de. Çevredeki su kuyularını Türkler kullanamasın diye zehirlemişlerdi. Bu yüzden onları da kullanamıyorlardı. Günde bir matara su bile alamıyorlardı çoğu kez. Dudakları çatlamış, yüzleri sıcaktan kavrulmuştu. Artık sadece dudaklarını ıslatmakla yetiniyorlardı.
Günlük yiyeceklerini konserve ve kurutulmuş et oluşturuyordu. Konservelerin çoğu bozuk çıkıyordu, yiyemiyorlardı ama kurutulmuş et sert ve tatsız olmasına rağmen doyurucuydu. Bu da tok olmalarına yetiyordu ama susuzluk, dayanılır gibi değildi...
Sinekler...En kötüsü onlardı. Binlerce, milyonlarca sinek. Hiç bu kadar sineği bir arada görmemişti. Cepheyi kaplayan ölülerin üzerindeydiler. Ölüleri toplamaya gittiklerince parçalanmış bedenlerin üzerini siyah bir örtü gibi kapladıklarını görüyorlardı. Oradan açıktaki tuvaletler ve sonunda da yiyeceklerinin üzeri oluyordu gezinti güzergahları. Bir lokma yiyeceği ağızlarına götürebilmek için diğer elleriyle de sürekli kovmaları gerekiyordu durmaksızın onları. Tanrım, ne kadar arsızdılar...
Çok geçmeden birliklerde dizanteri salgını da başgösterdi. Günde bazen onlarca kişi geri hatlara, oradan da hastane gemilerine naklediliyordu.bu aslında onlar için kurtuluş demekti. Böylece hayatta kalma şansları daha fazla olacaktı.
En kötüsü de siper savaşlarıydı. Bazı yerlerde siperlerarası mesafeler 20-25 metreye kadar iniyordu. Bu elbombası atma mesafesiydi ve kayıpların çoğu da bundan oluyordu. Pimi çektikten sonra bir süre ellerinde bekletmek zorunda kalıyorlardı, aksi takdirde diğer siperlerden geri yollanıyordu üzerlerine. Yani acele ederlerse eğer, kendi elbombalarıyla vuruluyorlardı. Neredeyse tüm günü heriki taraf da siperlerinde geçirdiğinden tüfekle vurulacak bir hedef göremiyorlardı. Arasıra bir taciz ateşi açılıyordu karşıdan, onlar da bulundukları yerden tüfeklerini uzatarak, kafalarını bile çıkarmadan karşılık veriyorlardı. Çok ender olarak süngü hücumu oluyordu ama bu intihardan farksızdı. Diğer siperlere ulaşabilen olmamıştı henüz iki taraftan da. Sonra hücum bitip ateş kesildiğinde cançekişen yaralıların feryadı dolduruyordu kulaklarını savaş alanında. Arkadaşlarlarının yardımına bile gidemiyorlardı ateş açılır korkusuyla. Yaralılar bazen saatlerce inler, yardım isterlerdi. Gözyaşları ile çaresizce bekliyor ve yalvarıyorlardı çabuk ölmeleri için. Yine böyle bir çatışmanın bitiminde çaresizce beklerken beklenmeyen bir şey oldu. Karşı taraftan biri, sonradan adının Kara Ali olduğunu öğrendikleri esmer, çelimsiz bir delikanlı fırladı siperinden. Zorlu yaşam koşullarında yetişmiş olmalıydı. 30 da olabilirdi, 20 de. Fıldır fıldır dönen siyah gözleri vardı. Herkesin şaşkın bakışları altında yerdeki yaralılardan birinin yanına gitti çarçabuk. Eğildi, bir şeyler konuştu sessizce. Sonra tam onu kaldıracaktı ki anzak askerlerinden birinin inlemesi üzerine arkasını döndü. Arkadaşını yavaşça bulunduğu yere bırakarak inleme sesinin geldiği yere doğru yürüdü. Hiçbirisinin aklına ateş etmek gelmemişti. Eğildi ve yarasına baktı yerdeki askerin. Sonra da askeri sırtına alarak onlara doğru yürümeye başladı. Silahını siperde bırakmış olmalıydı, üzerinde silah görünmüyordu. 20 metrelik mesafeyi alması belki 2 dakika sürmüştü. Yanlarına yaklaştığında bir askerle birlikte Bradley yerinden fırladı ve karşıladılar onları. Yaralıyı gelenlere teslim ettiğinde mutlulukla gülümsedi tütün çiğnemekten sapsarı olmuş dişlerini göstererek. Dilini ağzının içinde çevirerek birşeyler söyledi ama hiçbirşey anlamadı Bradley söylediklerinden. Sonra da geldiği gibi döndü yerde bıraktığı arkadaşının yanına ve onu da kendi siperlerine doğru götürdü aynı şekilde. O günden sonra, her çatışma sonrası ortaya çıkardı ve yaralıları siperlerine kendi götürürdü. Adeta bunu görev edinmişti sanki kendine. Bu yüzden Bradley aralarında isimlendiremediği bir bağın oluştuğunu düşünüyordu. Çatışma esnasında ona birşey olmaması için dua ediyorlardı çünkü bir dahaki sefere orada yatan onlar da olabilirdi....
O kadar çok kayıp veriliyordu ki uzun süreli arkadaşlıkları olamıyordu siperdekilerle. Sık sık yeni birliklerle takviye oluyor ve yanlarındaki askerler de sürekli değişmek zorunda kalıyorlardı. Arthur ve samuel’de yeni gelen birlikten olmalıydılar. Yeni gelenlerin gereksiz heyecanı vardı yüzlerinde. Bir an önce çatışmaya girmek için sabırsızlanıyorlardı. İstediklerini elde etmek için çok beklemeleri gerekmedi. Türkler hücum borusuyla ve “Allah Allah” sesleriyle geldiler. Onları bu sefer zorlukla püskürtebildiler. Yeni gelen güçler olmasaydı neredeyse bunu başaramayacaklardı. Geri çekildiklerinde yine savaş alanı yüzlerce ölü ve yaralıyla dolmuştu. Tek tük silah sesleri de son bulduktan sonra karşı siperlerden yine Kara Ali göründü, gülümseyen yüzüyle. Askerler arasında geziniyor, yaralı olup olmadıklarını kontrol ediyordu. O sırada bir tüfek sesi duyuldu anzak siperlerinden. Tek el ateş edilmişti. Kara Ali midesini tuttu ve yüzünü ateşin geldiği siperlere doğru çevirdi. “Neden” der gibiydi. Sonra yere yığıldı. Herkes nefesini tutmuş olanları izliyordu. “Vurdum” diye bağırdı Arthur iki elini de havaya kaldırarak “Vurdum pisliği”. Yüzünde iyi bir iş yapmış olmanın mutluluğu okunuyordu. Bradley hemen yerinden fırladı ve birkaç adımda Arthur’un yanına ulaşıp olanca gücüyle suratına bir yumruk salladı. Ne olduğunu bile anlayamamıştı Arthur yere yıkıldığında. Hemen üzerine çullanıp birbiri ardına yüzüne yumruklar savurdu Bradley. Diğerleri güçlükle alabilmişlerdi onun üzerinden. Burnu kırılmış ve yüzü kan çanağına dönmüştü. Bradley ise hala hırsını alamamıştı. Bağırıp çağırıyor, küfürler ediyordu. O sırada hemen yanıbaşlarına pimi çoktan çekilmiş bir elbombası daha düştü...
TO BE CONTINUED |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
4.bölüm 11.08.2008, 8:45 |
|
|
4.Bölüm
Saat 08:17
Uzanıp önünde duran American Airlines Life dergilerinden birini eline aldı. Gözlüğünü düzeltti, arkasına yaslandı ve amaçsızca derginin sayfalarını karıştırmaya başladı. Los Angeles’e varmalarına daha 6 saatleri vardı. Bu 6 saatlik uçak yolculuğunu dergi okumakla geçiremeyeceğini biliyordu. Yanına kitap da almamıştı aksi gibi. Aslında hiç kitap okuyabilecek durumda hissetmiyordu kendisini. Aklı fikri dün hayatını kaybeden minik Mary Ann’deydi. Henüz 6 yaşındaydı ve 4 aydan beri onun denetiminde kanser tedavisi görüyordu. Ama minik bedeni daha fazla mücadeleye dayanamamıştı.
Boston’da bulunan Dona-Farber Kanser Enstitüsü’nde çalışıyordu doktor Anitha Berry yaklaşık 7 yıldan beri. Deneyimli bir doktordu ve konusunda uzman sayılırdı. Defalarca yenmişti bu illeti ama defalarca da kaybetmişti... Küçük kızın enstitüye getirilişini dün gibi hatırlıyordu. Sarı bukleli uzun saçları, ışıl ışıl yanan gözleri vardı. Hasta olduğunu biliyordu. Burada bir müddet tedavi göreceği söylenmişti kendisine. Birkaç gün yatacaktı sadece. Hastalığın ileriki evrelerine geçildiğini nasıl anlatabilirlerdi ki? Ama dünya umrunda değil gibiydi kızın. Yerinde duramıyor, sürekli oyunlar oynamak istiyordu. Öyle neşeliydi ki bir müddet yanında oturduktan sonra somurtmanız mümkün değildi. Odası oyuncaklarla dolmuştu birkaç gün içinde. Ailesinin getirdiklerinin yanında hastane personeli bile kızı duymuş ve ellerinde kucak dolusu oyuncaklarla gelmişlerdi tanışmak için ziyaretine.
Daha sonra tedavi başladı. Küçük kızın minik bedeni kortizonun yıkıcı etkisini hissetmeye başlamıştı. Birkaç hafta sonra o ipeksi, gözkamaştıran saçları tamamen dökülmüştü. Minik gözlerindeki ışıltı da o eski parlaklığında değildi sanki. Ama direniyordu, kanserin ilerleyen safhalarında olmasına rağmen direniyordu. Bir kaç zorunlu operasyon da geçirmişti bu süre zarfında ancak bu onu bir kaç ay daha fazla yaşatmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Ve nihayet dün tüm acıları son bulmuştu küçük kızın. Hastalarıyla duygusal bağ kurmamaya özen gösterirdi ama bu sefer prensiplerine sadık kalamamıştı. Hıçkırıklarla odasından ayrıldığını hatırlıyordu. Eşinin ölümünden sonra ilk kez böylesine derinden etkileniyordu.
Los Angeles’teki bir seminere davet edilmişti konuşmacı olarak. Seminer bu akşam başlayacaktı bu yüzden de çok istemesine rağmen cenazesine katılamayacaktı. Gözlerinden bir damla yaşın yanaklarına doğru süzüldüğünü hissetti... Yanındaki koltuktan uzatılmış bir mendil gördü birden önünde. Kıvırcık sarı saçları olan, hayli yakışıklı bir gençten geliyordu. Genç adam gülümsüyordu ona doğru bakarak.
-İhtiyacınız olmalı diye düşündüm dedi kibar bir ses tonuyla. Anitha birden toparlandı. Uzatılan mendili alarak teşekkür etti. Utanmıştı.
-Yok birşey diye kekeledi. Yabancı biriyle konuşmak için hiç de havasında değildi. Burnunu çekerek bıraktığı yerden dergiyi okumaya devam etti. Genç adam omuz silkerek yanındaki kıza döndü... Gençkız dergi okumayı sürdüren kadına bir bakış fırlattıktan sonra genç adamın koluna sıkı sıkı sarılarak “seni seviyorum” dedi usulca. Delikanlı mutlulukla gülümsedi. Eğilerek kızın yanağına minik bir öpücük kondurdu. “Birtanem” dedi o da. “Mutlu musun?” diye devam etti. Gençkız “hiç olmadığım kadar” diye yanıtladı gençadamı. Yaklaşık 2 yıldır birlikteydiler. Ortak bir arkadaşlarının düğününde tanışmışlardı. Michael bir pazarlama şirketinde çalışıyordu. Jeany ise bir müzik markette kasiyerlik yapıyordu. Normal şartlarda karşılaşmaları neredeyse imkansız olan bu iki insanın tanışması mucize gibiydi aslında. İlk görüşte birbirlerinden etkilenmiş ve bunu açıkça da belli etmişlerdi. Sonra birkaç kez buluşmuşlar, yemeğe çıkmışlar ve bir iki hafta sonra da sevgili olmuşlardı. Bulabileceğim en mükemmel insanı buldum diye düşünüyordu Michael. Jeany’de ondan çok farklı düşünmüyordu. Adeta ruh ikizleriydiler. Aynı şeylerden hoşlanıyor, aynı filmleri seyrediyorlardı. Aynı yemekleri seçiyorlar, aynı şeylere gülüyorlardı. Çok geçmeden Jeany Michael’in evine yerleşmişti. Artık sürekli birlikteydiler. Birlikte yaşamanın korkutucu yanını da görmek istemişlerdi ama herşey rüya gibiydi. Evde de harikaydılar. Ve bir gün Jeany evde yanlızken kapının çalınması üzerine kapıya koşmuştu Michael geldi sanarak. Ama gelen kargo şirketinden bir yetkiliydi ve koca bir karton kutu getirmişti üstünde adı olan. Michale’den geliyordu. Kutu neredeyse bir insan boyunda olmasına rağmen oldukça hafifti. İçeriye taşıyarak, bir teslim makbuzu imzalatıp gittiklerinde Jeany evde koca kutuyla tek başına kalmıştı. Sabırsızlıkla kutuyu açtığında kutunun içinde bulunan balonlar doluşmuştu odanın ortasına. Her yer rengarenk balonla doluydu ve uçuşuyorlardı. Balonların hepsinin ipinde birer kağıt parçası sallanıyordu. Ve kağıtların hepsinin üstünde “seni seviyorum” yazıyordu. Sonra birkaç tane balona bağlanmış tek bir kağıt parçası gördüğünde ona yaklaştı. Tuttu ve okudu kağıtta yazılanları. “Eğer yapacak daha iyi bir işin yoksa benimle evlenir misin?” yazıyordu kağıtta. Küçük bir çığlık attı Jeany kağıdı okuduğunda. Tam o anda kapı zili tekrar çaldığında koştu hemen ve karşısında gülümsemekte olan Michael’e sarılarak koca bir öpücük kondurdu dudaklarına.
Las Vegas’a evlenmeye gidiyorlardı. Oradan da balayına çıkacaklardı. İkisinin de yüzünden mutluluk okunuyordu. Az sonra gelecek planlarının da olduğu tatlı bir sohbete daldılar...
08:20
Anna servis holüne ilerlerken birbirleriyle şakalaşan mutlu bir çift gördüğünde gülümsemeden edemedi. Bir an kızla gözgöze geldiklerinde genç kız yerinde hareketlenerek ona doğru baktı ve gülümsedi. “Bir su rica edebilir miyim?” dedi nazikçe. Anna “tabi efendim az sonra içki servisimiz başlayacaktır.” Dedi ve genç adama dönerek ilave etti “siz birşey ister misiniz?”. Genç adam hayır anlamında başını salladı ve teşekkür etti. Anna için sıradan bir uçuştu ama aslında bu uçuşta görevli olmaması gerekiyordu. Bugün izin günüydü ama Lisa onu arayıp yerine geçip geçemeyeceğini sorduğunda hayır diyememişti en yakın arkadaşına. Haftasonu sevgilisinin doğumgünü partisinde olması gerekiyormuş, bu yüzden de yerine geçebilir miymiş, falan filan. Elbette yardımcı olacaktı, arkadaşlar ne günler içindi. Boston’da tek odalı, küçük bir dairede tek başına yaşıyordu. Ryan ile ayrıldıklarından beri tek başınaydı ve bunu sürdürmeye de kararlıydı. Herşey başlangıçta oldukça güzel gelişiyordu ama sonra ilişki biraz olgunlaşmaya başladığında erkekler ondan uzaklaşıveriyordu. Hatanın kimde olduğunu bilmiyordu. Belki de böyle ilişkiler için uygun biri değildi. Belki uygun birilerini bulamıyordu. Çok da önemli değildi artık. Uzunca bir süre bir daha denememeye karar vermişti.
Anna servis holüne doğru ilerlerken başıyla Susan’a servis zamanının geldiğini işaret etmişti bile. Uzun bir yolculuk olacaktı ve yolcuların rahat etmesini sağlamak birinci görevleriydi. O sırada koridorda önünde birden beliriveren küçük bir ayak farkettiğinde durakladı. O ayağın sahibi olan küçük yaramazla gözgöze geldiğinde çocuk pişkin pişkin gülerek ayağını geri çekti. Ayağı takılarak uçağın koridorunda boyluboyunca yuvarlanacak olan hostesi gözünün önüne getirmiş olmalıydı. Ama amacına ulaşamayacaktı. Anna deneyimli bir hostesti. Onbinlerce mil uçmuş, defalarca yolcular tarafından zor durumda bırakılmıştı ve bu tip yaramazlıklara pabuç bırakacak biri değildi. Kaşlarını çatarak kızgın kızgın baktı küçük afacana. Çocuk şimdi başını çevirmiş annesi ile konuşmaya çalışıyordu annesinin yaptığını görmediğini umarak
08:24
Nerden görmüştü sanki bu hostes de. Ne güzel güleceklerdi. Çok sıkıcıydı bu yolculuklar. Az sonra bir film oynamaya başlardı ama seyrettiği bir film olduğundan emindi. Annesi ise küçük kardeşi Emily ile ilgilenmekten kendisine zaman bile ayıramıyordu. Başlangıçta bir kardeşi olacağına sevinmişti ama gele gele bir bebek gelmişti evlerine. Oysa o birlikte oyun oynayacaklarını sanıyordu. Plan bile yapmıştı bunun için. Oyuncaklar aldırmıştı kendisi ve küçük kardeşine birlikte oynayacakları. Ama tam bir hayalkırıklığıydı bu bebek. Konuşamıyordu bile. Sürekli ağlıyordu. En kötüsü de altını pisletmesiydi. Öyle kötü kokutuyordu ki ortalığı midesi bulanacak gibi oluyordu. O geldikten sonra pabucunun dama atıldığını da farketmişti. Annesi tüm gün onunla ilgileniyor, kendisine hiç zaman ayırmıyordu. Son bir ümit babasının gelme saatini iple çekiyordu ama o geldiğinde de sonuç değişmiyordu. Artık evde onunla ilgilenen kimse yoktu. Üstelik artık yaptıkları daha çok cezalandırılmasına yol açmaktan başka bir işe yaramıyordu. Sevmiyordu bu bebeği. Oysa o gelmeden ne kadar da mutluydu. Ön koltuklardan gelen sesler üzerine boynunu uzatarak seslerin geldiği yöne doğru bakmaya çalıştı.
08:25
Anna servis holüne geldiğinde içkilerin olduğu servis masasına doğru yöneldi. Tam masanın yanına gelmişti ki güçlü bir el birden saçlarını kavradı. Aynı anda boğazına keskin bir bıçağın dayanmış olduğunu hissetti. Bir başka adam da Susan ile ilgileniyordu. Susan korkuyla bağırarak elinden kurtulmak istediğinde iriyarı esmer adam onun suratına güçlü bir yumruk attı. Yumruğun şiddetinden duvara fırlayan Susan sessizce olduğu yere yığıldı. Ağzından ve burnundan kanlar geliyordu. Anna dehşete kapılmıştı. Kıpırdayamıyordu bile, gözleri korkuyla iri açılmıştı. Anlamıştı, kaçırılıyorlardı...
Onları hatırlamıştı. En ön sırada oturuyorlardı, siyah takım elbiseliydiler ve uçak hareket ettiğinden beri hiç konuşmamışlardı. 4 ya da 5 kişi olmalıydılar. Dua eder gibiydiler yolculuğun ilk dakikalarından beri. Ellerinde maket bıçakları vardı. İki adam iki ayrı koridorun başına geçerek ellerindeki çantaları havaya kaldırdılar. Ve içlerinden biri bozuk bir lehçeyle:
-Allah’ın izni ile uçağa el koyuyoruz. Çantalarımızda bomba var ve ani bir hareket yaparsanız patlatmaktan çekinmeyiz diye bağırdı. Tüm yolcularda şaşkınlık ve panik havası hakimdi. Ama yerlerinden bile kıpırdayamadılar. Öylece bakakalmışlardı. Bir iki kadın yolcu hafif çığlık atmıştı, hepsi o kadar. Televizyonlarda görmüşlerdi, duymuşlardı ama bir uçak kaçırma olayının başlarına gelebileceğini düşünmemişlerdi.
Daha sonra mürettabattan iki hostesi daha yanlarına alarak kokpite ilerlediler. Kapının kilitli olması korsanları daha da sinirlendirmişti. Anlaşılmaz bir dilde bağırıp çağırıyor, kapıyı yumrukluyorlardı. Liderleri olduğu belli olan adam burada yine devreye girdi ve kapıyı açmazlarsa her 60 saniyede bir bir yolcuyu öldüreceklerini söyledi. Ve bu işe de hosteslerle başlayacaklardı. Bir süre beklediler ama içeriden bir cevap alamadılar. Bunun üzerine blöf yapmadıklarını gösterdiler. Mary’nin boğazını bir baştan birbaşa kesmek için 60 saniye beklememişlerdi. Sırada Anna vardı ve korsanların lideri ona doğru bağırarak yürümeye başladığında kapı kilidinin sesi duyuldu. Uçuş teknisyeni açılan kapıdan çıktığında hala yerde debelenmekte olan Mary’i görünce korkudan titremeye başladı. Onu bir omuz darbesiyle yıkarak içeri girdiler. Kısa bir boğuşma sesi ve boğuk iniltiler geldi peşisıra. Kaptanın yalvarma sesi geliyordu ama durmuyorlardı. Az sonra sesler tümüyle kesildi.
Uçağın hafifçe sallanmasından otomatik pilotu devreden çıkardıkları anlaşılıyordu. Sonra uçağın burnunu güneye çevirdiler. Daha sonra liderlerinin çağrısı üzerine Anna’yı tutan korsan ve diğerleri kokpite girerek kapıyı içeriden kilitlediler. Artık kontrol tümüyle onlardaydı. İçeriden yolcuların sesleri duyulmaya başlamıştı. İlk şoku atlatmış olmalıydılar ama hala yerlerinden kalmaya cesaret edemiyorlardı. Birkaç dakika sonra alçaldıklarını hissetti Anna. Sarsıntı gitgide artıyordu ve hızlanıyorlardı da. Motorlara tam güç verilmiş olmalıydı. İçeriden anlamadığı bir dilde konuşmalar, bağırışlar duyuluyordu. *“Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a'büdü mâ ta'büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd.” Durmadan bunu tekrarlıyorlardı. Şimdi diğerleri de başlamışlardı. Artık söylenenler birbirine karışıyordu. “Allahü Ekber” sesleri geliyordu bir de içeriden, çıldırmış gibiydiler. Sanki histerik bir ritüelin tam ortasındaydılar. Yolcularda da panik iyiden iyiye kendini göstermişti. Ağlama sesleri, çığlıklar, bağırışlar birbirine karışmıştı artık. Anna korkuyla tutunacak bir yer aradı, sarsıntı iyice şiddetlenmişti.
Saat 8:45 olmuştu şimdi. Boston’dan hareket edip Los Angeles’e gitmekte olan 11 sefer sayılı Boing-767 yolcu uçağı seksenbir yolcu ve onbir mürettebatıyla olanca hızıyla yeni hedefine gidiyordu. Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesine, kulenin 95.katına doğru...
TO BE CONTINUED
*De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptiklariniza. Siz de tapanlardan degilsiniz benim Mabudum (Allah)'a. Hem ben tapici degilim sizin taptiklariniza. Hem de siz tapici degilsiniz benim ibâdet ettigim (Allah)'a. |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
5. ve son bölüm... 12.08.2008, 8:50 |
|
|
5.BÖLÜM
Çalarsaatin insanın beynini matkapla delercesine çalışıyla uyandı ya da uyandığını sandı. O lanet olası sesin kendiliğinden dinmesini diledi umutsuzca. Kafasını yastığının altına gömdü ama sesin siddeti de artıyordu gitdide. Biraz daha müdahalede bulunmasa sevgili komşularının seri küfürlerine maruz kalacağını biliyordu. “Nereden buldun bunu Anne Tanrı aşkına” diye söylenerek kalktı yatağından. Annesinin geçen doğumgününde hediye ettiği 64 model Aston Martin şeklindeki sabah kabusuna doğru sürüdü ayaklarını. Lee Ann Womack’ın “I hope you dance”’ıydı sabah sabah kulaklarında uğuldayan şey. Müziği kapattı ama tını birkaç saniye daha terketmedi kulaklarını.
Babası ayyaş bir serseriydi ve onları o daha çok küçükken terketmişti. Annesi ile birlikte hayatın zorluklarına birlikte göğüs germişlerdi. Varlıklı bir aile sayılmazlardı hatta annesi iki işte birden çalışmak zorunda kalmıştı uzunca bir süre. Zorlu geçen lise yıllarından sonra, üniversitede burs kazanmış olmak onu en çok bu nedenle mutlu etmişti. Üniversiteyi bitirdiğinde beklediği gibi bütün kapılar kendisine açılıyordu birer birer. O bir bilgisayar dahisiydi. Eyaletin en büyük yazılım firmalarından biri olan SCAP onu keşfetmekte gecikmemişti.. Bunun için annesini Baltimore’da bırakarak Newyork’a yerleşmişti. Şimdilik bir apartman dairesindeydi ama kısa süre sonra bunun değişeceğini biliyordu. Para biriktirecek ve annesi ile birlikte oturabilecekleri bir ev alacaktı. Yaklaşık 2 yıldan beri de SCAP’ta onlarla birlikte çalışıyordu ve bugün öğleden sonra çok önemli-ki aralarında eyalet senatörü de vardı- kişilere bir prezentasyon yapacaktı. Uzun süredir üzerinde çalıştığı projesi nihayet tamamlanmıştı.
Ilık, hatta serin denebilecek bir suyla duş aldıktan sonra kendine gelebilmişti ancak. Akşam yine alkolün dozunu kaçırmış olmalıydı. Ama babası gibi olmayacaktı. Kendini kontrol edebilirdi. En azından öyle olmasını umuyordu. Birkaç kadeh birşeyler içip eve dönmeyi düşünüyordu aslında ama işler planladığı gibi gitmemişti. Muhasebe bölümünden Carl ile birlikte çıkmışlardı şirketten. Herzaman gittikleri bara uğrayıp bir iki tek atmak düşüncesindeydiler. Belki biraz da beyzbol ligi finalleri hakkında konuşurlardı. Ama orada tanıştıkları iki kız tüm gece planlarını değiştirmelerine yolaçmıştı. Kızlar sünger gibiydi ve geceyi yanlız geçirmek niyetinde de değillerdi. Onlara eşlik etmek için arkadaşı Carl ile birlikte epey çaba sarf etmişlerdi doğrusu. İlk pes eden Carl olmuştu tabi. Aslında tüm suçlu yerçekimiydi. Geceyi kızların evinde geçirme hayalleri muhasebeci arkadaşının kızıl saçlı olanın-Nicky’ydi galiba- üzerine kusmasıyla sona ermişti. Kızın hemen yanında oturuyordu ve o 45 dolarlık ayakkabıları da bundan fazlasıyla nasibini almıştı. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarıp fırlattığını ve taksi çağırdığını hatırlıyordu. Hatta ilk gelen taksiye Carl’ı da bindirmeyi başarmıştı. Umarım sağ salim evine varabilmiştir diye düşündü. Ondan sonrasını ise hiç hatırlamıyordu ama başı, başı çatlayacak gibiydi...
Traş olurken yüzünü çizmeyi yine ihmal etmemişti, küfretti herzamanki gibi. Bereket ufak bir çizikti. Alelacele traşını bitirdi. Ocağın üzerinden kendine bir fincan kahve aldı. Gün içinde yapacaklarını aklından hızlıca geçirdi kahvesini yudumlarken. Saatine baktı. 15 dakika içinde evden çıkması gerekiyordu metroya yetişmesi için. Uygun kıyafetleri giymek fazla zaman almamıştı ama kravat onu biraz uğraştırdı. Az sonra evden çıkmayı başarmış ve metroya doğru hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı...
Dağıtılan davet listesinin seçkin isimlerden oluşmuş olması elbette ki basının ilgisini çekmiş olmalıydı. Bir yığın gazeteci sabahın erken saatleri olmasına rağmen girişte toplanmıştı. Pek fazla dikkat çekmeden kapıdan içeriye girdi. Konukların gelmesine daha epey vardı ve bu gazeteciler işlerini ciddiye alıyorlardı doğrusu. Hiçbir aksilik olmamalıydı. Bunun için önlemini almıştı. Defalarca tüm sistemi gözden geçirmiş ve ekip üyeleriyle teker teker görüşmüştü. Herşey mükemmel olmalıydı. İşte sonunda en büyük projesi görücüye çıkıyordu. Bu, başta ünvanı ve yaşam standartı olmak üzere pekçok şeyi değiştirecekti...
Patronun odasından çıktığında gülümsüyordu. Bay Norman ona istediğinden çok daha fazlasını vermişti. Onunla gezinin ayrıntıları ile ilgili görüşmüşlerdi. Konukları hemen girişte karşılayacaklardı. Şirketi tanıtan küçük bir tur bay Norman’ın bizzat rehberliğinde gerçekleştirilecekti. Daha sonra asıl ve en önemlisi olan Mitchel’in projesinde ise devreye Mitchel girecek ve baştan sona tüm projeyi ayrıntılarıyla aktaracaktı. Hatta görsel bir şov bile planlamışlardı.
Saat 10:00 civarında ilk gelen belediye başkanı oldu. Onu bazı önemli işadamları ve en son olarak da Vali ile birlikte gelen senatör Burry izledi. Bu ilk gösteri olacağından kapsamı biraz dar tutmuşlardı ancak yine de 20’ye yakın misafirleri vardı ve tabi bunları izleyen minik bir gazeteci ordusu.
Bay Norman’ın bir an önce bitmesi için içinden geçirdiği minik turu yaklaşık 45 dakika sürmüştü. Ama misafirler asıl nedenin bu olmadığını biliyorlardı ve kendilerinin buraya davet edilmesine sebep olan şeyi görmek için sabırsızlanıyorlardı. Nihayet sıra Mitchel’e geldiğinde mikrofonu eline alan genç adam heyecanlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-Sevgili konuklar ve saygıdeğer misafirler, öncelikle buraya geldiğiniz için hepinize teşekkür ediyoruz. Burada az sonra bir çağın başlangıcına tanıklık edeceksiniz. İnsanoğlunun Ay’a ayak basmasından sonraki en büyük bilimsel ilerlemeyi göreceksiniz. Neredeyse 2 yıl süren hummalı bir çalışmanın meyvesini almayı başardık. Mitchel hem yürüyor hem de konuklara gizleyemediği heyecanıyla proje ile ilgili bilgi vermeye devam ediyordu. Büyükçe bir giriş kapısının önünde durdu. Kapının üzerinde “Yetkili personel haricinde girilmesi yasaktır” yazıyordu. Elektronik giriş kartını sensörde gezdirdikten sonra kapı yavaşça açıldı. Mitchel kaldığı yerden konuşmasına devam etti.
-Ve işte “SON NEFES” projesi huzurlarınızda!!!
Kapı açıldığında konuklar kendilerini büyükçe bir laboratuvarın içinde buldular. İçeride beyaz önlük giymiş bir grup karşıladı onları. Mitchel onları kısaca tanıttıktan sonra ön tarafı kalın bir cam bölmeyle ayrılan minik odacıklara doğru yöneldi. Toplamda 4 oda bulunuyordu ve odaların hepsinde de bir yatak bulunuyordu. Yatakta yatan insanların üzerinde de hastaların giydiği beyaz önlüklerden vardı. Kafalarının üzerinde onlarca minik kablo elektrotlar vasıtasıyla kafalarına bağlanmıştı. Vücutlarının üzerinde de, özellikle kollarında ve göğüs çevresinde benzer kabloların olduğunu gördüler. Meraklı kalabalık patlayan flaşlar eşliğinde cama iyice yaklaşarak içeriyi izledi bir süre. İlk konuşan senatör Berry oldu:
-Evet, bunları gördük. Şimdi ne demek oluyor bu biraz açıklayabilir misiniz?
İşte en heyecanlı kısma gelinmişti. Mitchel boğazını temizleyerek yanıtladı senatörü:
-Bu elektrotlar gördüğünüz deneklerin beyinlerine elektromanyetik veri gönderiyorlar. Beyin bildiğiniz gibi vücudun yöneticisidir. Tüm hislerimizi onun verdiği emirler doğrultusunda yaşarız. Yani o acıktığımızı söylerse yemek yeriz. Yorulduğumuzu ya da uykumuz geldiğini söylerse, dinleniriz ya da uyuruz. Bu tamamen bir emir komuta zincirine bağlı olarak çalışır. Eğer biz beyne istediğimiz komutları gönderirsek beyin bizim görmemizi istediğimiz şeyleri görecek ve yapmamızı istediğimiz şeyleri yapacaktır. Aslında temel düşünce bu. Bizim yaptığımız ise tamamıyle zararsız bir şey, zaman yolculuğu. Konukların hayret dolu bakışları arasında Mitchel konuşmasına kaldığı yerden devam etti:
-Aslında tam anlamıyla zaman yolculuğu denemez tabi. Bunun mümkün olmadığını sevgili dostumuz Einstein vasıtasıyla görmüştük. Ama sanal olarak da mümkün değil miydi? Bu soru uzun zamandır beynimi kurcalıyordu ve sonunda bunun en azından sanal olarak mümkün olabileceğini gördük. Gördüğünüz odalardaki deneklere bilgisayar vasıtasıyla gönderildikleri zamana ait bilgiler yükleniyor. Yani o zamanda yaşayabilecekleri duygular elektrotlar vasıtasıyla neronlara aktarılıyor. Böylelikle eğer kutuplara gidilmişse üşüme hissi, sahrada bir deve kervanıyla yolculuk ediliyorsa aşırı sıcaklık hissetmesi sağlanıyor. Düştüğü zaman canı yanıyor, acıktığında yemek yiyebiliyor, tabi sanal olarak. Sadece yediğini sanıyor. Beyni aldatıyoruz yani bir anlamda ama bu yolculuğun gerçekmiş gibi olmasını sağlıyor böylece. Mitchel iyice havasını bulmuştu, konukların hayranlık dolu bakışlarını yakalamıştı ve durmayacaktı. İlk odanın önüne gelerek anlatmaya devam etti:
-Bu ilk gönüllümüz Martin. 2.dünya savaşının Almanya’sını, özellikle de yahudilerin soykırımını izlemek istediğini söylemişti. Onu Auschwitz’e gönderdik. Orada gaz odalarındaki katliamı izleyecek. Bileğindeki saatine baktı ve daha sonra deneğin yattığı yatağın hemen üzerinde bulunan saate gözgezdirdi. Saat geri sayımdaydı ve 10 saniyeden daha az kalmıştı. Mitchel nefesini tutarak içinden geri sayıma katıldı. 9...8...7...6...5...4...3...2 ve şimdi diye seslendi yüksek sesle. Deneğin nabız atışları cam bölmenin ilk önüne geldiklerinde yatağın hemen yanındaki göstergede gördükleri kadarıyla 100’ün üzerinde olmalıydı. Geri sayım sırasında daha da yükselmişti ama iki saniye kala birden normal seviyesine indi. Ve denek gözlerini açtı. Yüzünde şaşkınlık ve korku ifadesi vardı. Anlamsız bakışlarla etrafına gözgezdirdi.
-Gazodasından yeni döndü diye gülümsedi Mitchel. Konukların mırıldanmaları kısa süren bir uğultuya dönüştü laboratuvarın içinde.
-Peki neden “SON NEFES” diye sordu Vali, bunun anlamı nedir?
-Ha onu söylemeyi unutmuştum. Program belli bir süre sonra bitecek ve deneği geri çağıracaktır. Bu süre belirli ve değiştirilemez. Ve biraz daha gerçekçilik katabilmek için onu ölmelerinden yani son nefeslerini vermelerinden 2 saniye önce sonlandırıyoruz. Tüm gezilerimiz ölümle noktalanmaktadır, kimse 1800’lerin Fransa’sında piknik yapmak için zaman yolculuğu yapmak istemez öyle değil mi? Şimdi uğultu yeniden başlamıştı. Gazeteciler de beklediklerinden daha fazlasını bulacaklarını anlamışlardı ve daha fazla görüntü alabilmek için birbirleriyle yarışmaya başlamışlardı artık.
-Program değiştirilemez demiştiniz öyle değil mi? Diye sordu senatör Berry tekrar. Evet efendim öyle diye yanıtladı Mitchel. Peki denekler seyehat esnasında programa müdahalede bulunamazlar mı? Mesela yüksek bir kattan aşağı atlayamazlar mı? Diye ikinci kez sordu senatör. Mitchel bir an durakladıktan sonra yanıtladı senatörü.
-Efendim bu konuda denekler kesin bir dille uyarılmışlardır. Onlar sadece gözlemcidir. Hiçbir şeye karışamazlar ve inisiyatif kullanamazlar. Bunun sonuçları hakkında bilgilendirme yapılmıştır. Zaten program normalde bu tip reaksiyonlarda kendini kapatmak üzere programlandırılmıştır. Gezi biter anlayacağınız.
Aslında her nekadar kendinden emin bir şekilde yanıtlamış olsa da, bu Mitchel’in kafasının karışmasına neden olmuştu. Zararsız turistler için zararsız bir gezi olabilirdi ama farklı amaçlar için gelmiş kişiler için programı tekrar gözden geçirmekte yarar vardı. Bunun daha önce aklına gelmemesi sinirlendirmişti onu. Oysa en ufak ayrıntıyı düşündüğünü sanıyordu. İkinci odaya geçtiklerinde yataktaki hastanın çoktan uyanmış ve hararetli hararetli bir şeyler anlattığını görmüşlerdi yanındaki sağlık görevlilerine. Onlarda onu sakinleştirmeye çalışıyorlar ve yatıştırıcı bir iğne yapmaya hazırlanıyorlardı. Mitchel duvardaki saatin 2 saniye kala durduğunu görünce odadaki gezinin az önce bittiğini anladı. Konuklarına dönerek:
-Bu odadaki deneğimiz az önce bir boing 767 ile ikiz kulelere çarptı, bu yüzden heyecanını mazur görelim lütfen. Kalabalık içinden gülüş sesleri duyuldu. Mitchel rahatlamıştı, yeni yeni konuklardan istediği resksiyonları almaya başlamıştı. Yandaki odaya doğru ilerlediklerinde Mitchel anlatmaya devam ediyordu. Buradaki konuğumuz Samuel. 1.dünya savaşının trajik bölümlerinden birini görmek istemişti. Aslında Avustralya asıllı olması bunun yanılmıyorsam tek nedeniydi. Gelibolu’dan bahsediyorum. Tam o anda onu nefes nefese kalmış ve kıpkırmızı yüzüyle bir teknisyen durdurdu. Eğilerek kulağına fısıltıyla birşeyler söylediğinde Mitchel kusacak gibi oldu.
-Bekleyin...efendim..ben geliyorum diyebildi kekeleyerek. Sonra da az önce yanına gelen teknisyenle birlikte hızlı adımlarla telaşlı bir kalabalığın önünde toplandığı, en son cam bölmenin olduğu yere doğru gittiler. Kalabalık şaşkın gözlerle birbirlerine baktılar bir süre. Onlar da bir huzursuzluk sezmişlerdi.
Mitchel cam bölmenin önüne geldiğinde dehşete kapılmıştı. Bir an dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Onu farkeden teknisyenin desteğiyle zorlukla ayakta kalabildi. Elena yatakta kanlar içinde yatıyordu. Göğsündeki sayısız delikten oluk gibi kan akıyordu ve doktorların tampon yapma çabaları da sonuçsuz olacağa benziyordu. Hiç bir silah sesi duymadık demişti teknisyen odaya doğru ilerlerlerken. Duyamazlardı zaten diye aklından geçirdi Mitchel, kimse ateş etmedi ki!
Anlamıştı ... Elena sisteme müdahale etmiş olmalıydı. Romanofların katliamına seyirci kalamamıştı anlaşılan. Ve daha geri sayımın bitmesine 3 dakika 26 saniye vardı. Bilgisayar süreci işletmişti. Süreç boyunca göndermesi gereken sinyalleri nöronlara göndermişti. Mermilerin vücuda girdiği anda vücüdun göstermesi gereken tepkileri de başarılı bir şekilde iletmişti. Ve mermi delikleri beynin emirleriyle kendiliğinden oluşmuştu. Bir anda. Normalmiş gibi.
Tüm bunlar bilgisayarın gönderdiği birkaç sinyal ile gerçekleşmişti. Öngöremediği birkaç sinyal.
Ama bu bir delilikti.
Bu bir delilikti.
Bu bir...
SON |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
Hikâyenin... 12.08.2008, 12:03 |
|
|
Hikâyenin yarısından sonra bu hem zaman, hem de öykü bağlamında birbirlerinden kopuk parçaları asla toparlayamayacağınızı, ne yalan söyleyeyim, paldır küldür kendi niyetinizin içine yuvarlanıp dağılacağınızı düşünmeye başlamıştım- bir okur için bu çeşit ihtimallerde hoş bir çekicilik vardır, bilirsiniz. Ama siz ve Approah, tam da okura vaat ettikleriyle meydan okuyup sözleşmenin her maddesini keyifle yerine getirmişsiniz.
Tarihin içinde gezinen herkesin istisnasız parçası oldukları bir terör, savaş ve katliamın içine düşmelerindeki acı ironi çok güzeldi. Ve tarihi nörolojik tepkimeleri kontrol atında tutan simülatif bir ‘proje’ olarak ‘tüketicilere’ pazarlayabileceklerini düşünen ‘bilim adamlarının’ çarpıp dağıldığı ‘insan faktörünü’ hesaba katışınızdaki hamlenin de son derece şık ve zekice durduğunu söylemek isterim.
Fakat arada bir Rusça bir Türkçe, bir Almanca bir Türkçe konuşulan diyaloglar bir sorun tabiî. Biz kâğıt üzerinde Türkçe okunsa da oradaki dilin başka bir dil olduğunu zaten biliyoruz. Ya yabancı dili istikrarlı bir şekilde sürekli kullanacaktınız –ki bu hikâyenizi biçimsel olarak da iyice ilginçleştirirdi-, ya da hiç kullanmayacak, bir ön-kabul olarak bunun işleyişini okurun zihnine emanet edecektiniz.
(Ayrıca, belki de hiç söz edilmemesi gereken bir şey var; çoğul odaklı kurgularda, özellikle politik bir dünya kurguluyorsak neyi kimin gözünden ve nasıl yansıttığımız ideolojik bir damga vurur anlatılara, dikkat etmek gerek diye düşünüyorum- evet, 11 Eylül ayağı… Ama dediğim gibi, galiba susmak gerek bunları.)
Bir de birkaç küçük yazım hatası, onlar da ‘olur ve düzeltilir’- her küçük hata gibi.
Bu tempolu, düşündüren ve iyi çatılmış hikâye için,
Çok teşekkürler. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 18 Ksm 2007 |
| Mesajlar: 54 |
|
|
|
ALKISLAR 12.08.2008, 14:26 |
|
|
Bravo! Ayaga kalkip alkisladim.
Zavalli yahudiler klisesi zannederek uzun sure okumadigim hikayenizin ciktisini alip okudum. Tekrar bravo cok guzel bir is cikartmissiniz, tebrikler.
Muthis bir kurmaca.
Alkislamaktan elestiri yapamadim kusura bakmassiniz artik:)) |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
Re: Hikâyenin... 13.08.2008, 10:55 |
|
|
Çok teşekkür ederim sevgili Şûmul değerli yorumlarınız için. Beğenmenize sevindim, çok.
Farklı dillerin kullanılması o an aklımıza gelmiş bir fikirdi. Sadece yolculuk yapılan bölgelerin dillerini konuşmanın simulasyona gerçeklik katacağını düşünmüştük.
11 eylül olayında ise keskin ideolojik yaklaşım sergilemediğimizi düşünüyorum aslında.
O bölümün seçilmesinin en büyük sebebi uçağın içindekilerin hissettikleri oldu. Karşı koyulmaz bir cazibesi vardı bana göre.
Sevgilerimle |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
Silvana... 13.08.2008, 10:58 |
|
|
Sizin gibi değerli bir kalemden böylesi bir yorum almak bizi onurlandırır.
Aslında daha fazla yeralmak isterim sitede ama önce benim de yakmam gereken bir ofisim var!
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 668 |
| Konum: Boşluk |
|
|
Son nefesi okurken 13.08.2008, 16:06 |
|
|
Bir an son nefesimi vereceğimi sandım. Kurgusunu çok sevdim. Özelliklede tarihin karanlık sayfalarını ılıman bir havada aydınlatabilmeniz çok hoştu.
En zor yazılan tarih romanları-hikayeleri olduğunu düşünüyorum. Diğer türlerde de belirli bir mantığın oturması gerekse de, bu tür hikayeler ortada varolan bir gerçeğe dayandırıldığından ciddi bir araştırmanın yapılması gerekir.
Cümlelerin çoğu devrik cümlelerdi, bu okurken beni biraz yordu. Ama hikayenin bütünü öyle güzel harmanlanmıştıki, aynı cümleyi yavaştan bir kere daha okuyup tam olarak kavramadan bir sonraki cümleye geçmemek için biraz çabaladım.
Özünde arkadaşlar , çok sıkı bir çalışma olmuş
Ellerinize saglık. |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 09 May 2008 |
| Mesajlar: 95 |
|
|
|
:) 13.08.2008, 17:26 |
|
|
İlginiz, beğeniniz ve nezaketiniz için çok teşekkürler sevgili Mine.
Sevgilerimle... |
_________________ Non semper ea sunt quae videntur!
|
|
|
|
| | | |