| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
Geçmişin Işığı 27.07.2007, 17:14 |
|
|
Bu resmi kullanarak bir öykü yazmam gerekiyordu. Bende yazdım. Bakalım beğeyenecek misiniz?
GEÇMİŞİN IŞIĞI
K ürdan büyüklüğündeki dikeni etinden çıkarıp, fırlattı. Yakıcı bir acının bedeninde ilerlediğini hissederken onun yapabildiği tek şey yüzünü buruşturmaktı. Dirseğinin hemen üstündeki minik yaradan durmaksızın akan kanı, işe yaramaz hale gelmiş kolunu kırmızıya boyarken, etraftaki kan emicileri de davet ediyordu.
“En azından onlar geldiğinde ben burada olmayacağım,” diye düşündü. Ağaçlara tutuna tutuna iğne yapraklı zeminde biraz daha ilerledi.
Ayrıntılar kaybolup, her şey donuk renklere dönüşünce olduğu yere yığıldı. Bilincine sarılmak için zehrin bedeninde ilerledikçe artan acısını kullanıyor, kaçınılmaz sona kadar mücadele etmek istiyordu.
Bulanıklığın içinde savaşarak gözlerini odaklamaya zorladı. Donuk renkler şimdi hızla dönüyordu. Göz kapakları ağırlaştı.Bir bayılıp bir kendine gelirken “Ah, Tanrım!” diye düşündü. “Böyle bitmesine izin verme. Yalvarırım, izin verme!”
Hissettiği acı dayınılmaz bir hal almıştı.O kadar feciydi ki ona gözlerini bir an evvel kapatması için iyi bir neden veriyordu. Direnmekten vazgeçtiğinde de hiçbir şey düşünmüyordu. Karanlık, sadece karanlık vardı artık.
* * * *
Bilinci yerine yavaş yavaş gelirken sallanan bir geminin içinde olduğu hissine kapıldı. Bir sağa yatıyordu, bir sola. Bir sağa bir sola... Midesinden gelen yakıcı bir sıvı boğazını dağlayınca, öksürerek açtı gözlerini. Karanlık, sevimsiz taşlardan örülmüş bir tavana bakıyordu. Örümcek ağlarının ipeksi dokunuşu taşların musibet sertliğinden pek de bir şey eksiltmiyordu.
Olabildiğince yattığı yerden doğruldu. Yanan vücuduna terden ıslanmış elbiseleri yapışmıştı. Zehirli dikenin battığı kolu vücuduna sonradan eklenmiş yapancı bir cisim gibi olmuştu. Şişmiş ve acıdan uyuşmuştu.
Aklında beliriveren düşünceyle irileşti gözleri. Normalde çoktan ölmüş olması gerekirdi. Duyduklarına göre Yaban İnsanları’ nın kullandıkları zehir, en güçlü zehir sıralamasında kesin ilk beşte kendine yer bulurdu. O halde belki de... “Öldüm!” diye mırıldandı. O anda bunu anlamaktan ziyade duymaya ihtiyacı vardı. Bir saniye sonra, “Saçmalama be!” dedi kendi mantığına. “Ölmüş olsam böyle görünüyor olmazdım.”
“Nasıl görünüyor olmalıydım?”
“Ne bileyim. Şekle girmiş su buharı gibi mesela.” Şimdiye değin dünyada gördüğü ölüler genelde bu halde olmuştu. Bir de yürüyen beyinsiz cesetler biçiminde. “Her halukarda, şişmiş ve kızarmış sağ eline baktı, hissettiğim acı etten ve kemikten olduğum için olmamalıydı.”
İşte bu çürütülemez bir mantıktı. Ölülerin azabı dünyavi acıdan daha derin olmalıydı. Bir keresinde Ölü Ustası söylemişti bunu. “İyi olduğuna inandığınız şeyleri yapın,” demişti. Ölülerin azabı etin ve kemiğin verdiği azabtan daha fazladır.”
Tozlu, soğuk taşlara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Önce başı inanılmaz döndü, ama sonra dengeyi tutturdu. Eline yapışmış tozları, elinden daha kirli hale gelmiş elbisesine sildi.
“Ölü ya da diri. Ayakta olduğuma göre hangi cehennemde olduğumu anlasam daha iyi.” Dakikada dört-beş adım atarak tozlu, örümcek ve başka küçük haşerelerin evi haline gelmiş koridorda yürüdü.
“Acaba buraya nasıl geldim? Ya da beni kim getirdi? Her kimse ona gerçekten iyi bir teşekkür borcum oldu. Yaban İnsanları’ nın kazanında yahni olmak pek de şiirsel bir ölüm olmazdı.” Küçük kahkahası boş, karanlık koridorda yankılanırken, benden de ne yahni olurdu ama, diye düşündü. Kızartma yapılamayacak kadar zayıf olduğunu gördüğünde reisin kanlı gözlerindeki hayal kırıklığı, hayatta görülmesi gereken ilk yüz şey arasına girecek derecedeydi. Yine de Nevra, içinde yahni olarak pişmesi planlanan büyük kara kazanı reisin güneşten yanmış suratına yapıştırdıktan sonra adamlarının suratlarındaki şok ifadesine daha fazla puan verirdi. Ah, o an esir konumunda olmamış olsaydı gözlerinden yaş gelinceye kadar güler, o anın keyfini doyasıya çıkarırdı. Ne yazık ki kaçmak gibi ufak bir sorunu vardı. Peki kaçabilmiş miydi? Bir yere kadar, evet.
Büyücüler tarihindeki en yüz kızartıcı kaçıştı. Bir kere büyücüler kaçmak için ayaklarını değil, akıllarını kullanırlardı. “Pekala onlardan birine dönüşebilirdim. Ya da onları heykellere benzetebilirdim. Hiçbir halt yiyemediysem en azından kendimi fırlatmayı deneyebilirdim. Ama ben ne yaptım? Aptalca koşmaya başladım.”
İçin için yanan sağ koluna bir göz attı. Zehir ağır ağır ama emin bir şekilde bedeninde ilerliyordu. Yakıcı acı sağ omzundan göğsüne doğru inmekteydi. Suratını buruşturdu. “Üstelik bir de zehirli dikenin hedefi oldum. Şimdi de yaralı bir halde, muhtemelen yüzlerce yıl önce terk edilmiş aptal bir koridorda yürümeye çalışıyorum. Of, kesinlikle beyinsiz Trollerde dahil, tarihdeki en umutsuz vakkayım.”
Kendini atarcasına yere bırakınca yerdeki tozlar uçuşarak ondan uzaklaştılar. Çok yorulmuştu. Bu zehir vücudundaki gücü emip bitiriyordu. “Kendimi fırlatmayı denemeliyim,” diye mırıldandı. Zihninin diğer yanı ona cevap vermekte gecikmedi:
“Ormanın ortasına fırlattığın gibi mi?”
“O bir kazaydı. Yeterince güçlü odaklanırsam koskoca şehri ıska geçemem her halde. O kadar yetenekli olamam!”
“Hımm, okul bahçesi yerine ormanın ortasına indin.”
“Dedim ya, o bir kazaydı!”
“Sınıfın arkasındaki sıranın yanı yerine tuvalete, mutfak yerine müdürün masasının ortasına. Daha sayayım mı?”
“Ama, bu koskoca bir şehir!”
Gaipten gelen kıkırdamalarla kendi kendine yaptığı tartışmasını kesti. İki ucunu karanlık yutmuş koridorda kıkırdamalar yankılanarak kaybolup gitti.
“Kim var orda?” İstem dışı bir hareketle eli asasının durduğu cebe kaydı. Asasının ormanda bir yerde iki parçaya ayrıldığını hatırladığında yüzü sevimsiz bir hal aldı. “Kim var orda?” Hiçbir cevap gelmedi. Sadece küçük bir kıkırdama sesi duyuldu. Bir daha sordu ve bir daha. Cevap hep sessizlikti. Belki de zehir yüzünden sesler duymaya başlıyordu. Gözleri boş görünen koridorda deli gibi dolanırken, “fırlatma büyüsünü yapmanın yolunu bir an önce bulsam iyi olacak,” diye mırıldandı.
“Bu halde asan olmadan bunu yapamazsın,” dedi bir kadının sesi.
“Asam var, fakat iki parç...Hey, Kimsin sen? Nerdesin?”
Bir kıkırdama ona karşılık verdi.
“Bu komik değil!”
“Affedersin, ama buradan çok komik görünüyorsun.”
“Kimsin sen, neden ortaya çıkmıyorsun?”
“Nefesini daha yararlı şeyler için harcamanı öneririm. Mesala, burdan nasıl çıkacağım, olabilir. Vücudumdaki zehirden nasıl kurtulabilirim de iyi bir soru. Yaran pek iyi görünmüyor da.”
“Birincisini zaten soracaktım. Sadece sıra ona gelmemişti.”
“Hah hah ha!” Kahkaha öylesine güçlüydü ki etraftaki böcekler karanlık deliklerine sindiler. Yıllardır biriken tozlar yağmur gibi üstüne yağdı. Öksürmeyi kesebildiğinde koridorun eski sessizliğine dönmüş olduğunu hissetti. Garip bir yalnızlık duygusu kapladı içini. Normalde korkuyor olması gerekmez miydi? Hayalet gibi bir şeyle konuşuyordu ki bu hiçbir yerde hayra yorulmazdı. Belki de hikayelerde anlatılan o canlı evlerden birindeydi ve evin ruhu onunla konuşuyordu. O evlerden pek az kaldığını duymuştu. Duydukları pek de hoş şeyler değildi, ya neyse. Şu anda başına gelebilecek en kötü şey geliyordu zaten. Aptal bir zehir bedenini yavaş yavaş öldürürken insan kötü hikayeleri ya da hayaletleri umursamıyordu bile.
“Nerdesin?” diye haykırdı karanlığa.
“Nerde olduğumu biliyorsun.”
“Biliyor muyum?” Biliyor olsam ne diye sorayım ki, diye düşündü çarçabuk. “Dalga geçmeyi bırak. Senin kim olduğunu bile bilmiyorum. AHH!” Göğsüne saplanan bıçak gibi acıyla dizlerinin üzerine yığıldı. Canı o kadar çok yanıyordu ki nefes almak bile istemiyordu.
“Nevra..” dedi ses. “Ölüyorsun!”
“Yapma ya!”
“Biraz daha kibar olmalısın!”
“Sen söyledin; ölüyorum. Bu da demektir ki kimseye kibarlık yapmak zorunda değilim.”
“Hım, farklı bir bakış açısı.”
“Doğru, doğru bir bakış açısı. Hey, bir dakka! Sen benim adımı nerden biliyorsun?”
“Beni hatırlamıyor musun, Nevra? Sohbetlerimizi, oyunlarımızı...”
“Ben.. hatırlamıyorum.”
“Halbuki ben, hep seni bekledim, hep bekledim. Sen gelecektin. Geldin de.”
“Ben ...”
“Artık hatırlamalısın, Nevra. Yaşamak istiyorsan hatırlamalısın.”
“Neyi?”
“Beni, evini, her şeyden önce hatırlamaktan korktuğun geçmişini. Ancak geçmişinin ışığı seni geleceğinin ışığına götürebilir. Hatırla!”
“Geçmişin ışığı?” Bilinçaltının derinliklerinde bir şey kıpırdadı. Bu isim ona garip bir şekilde tanıdık gelmişti. Tıpkı eski bir dostun birden hatırlanan ismi gibiydi. Ve sadece bu kadardı. “Hatırlayamıyorum,” dedi.
“Denemelisin. Çevrene bak. Bu koridora bir bak!”
“Burayı ilk defa görüyorum.”
“Bunun doğru olmadığını biliyorsun.”
Önündeki hava parlayarak dalgalanmaya başladı ve hayalet bir kadın kendini gösterdi. Hava gibi hafif vücudu yavaşça şeffaf formundan sıyrılıp ete kemiğe büründü. Solgun teni, beyaz elbisesi ile karanlık koridorda soluk bir parıltı oluşturuyordu.
“Söylediğin doğru olsaydı şu an burada olmazdın.” Nevra’ nın şişmiş koluna bakışlarıyla dokundu. “Tehlikeden kaçarken sığınabileceğin bir liman olarak görmezdin.”
“Ne istiyorsun benden?”
“Sana yardım etmek istiyorum.”
“Yardım mı? Neden? Seni tanımıyorum bile.”
“Hah ha hah..!”
“Komik bir şey söylediğimi sanmıyorum.”
Kız kayarcasına Nevra’ ya yaklaştı, onun rahatça görebileceği bir yere çömeldi. “Tanıyorsun ya da tanımıyorsun. Şu anda önemli olan, yaşaman için sana gereken şeyin nerde olduğunu hatırlaman ve bunu zehir kalbine ulaşmadan önce yapman.”
“Neyi hatırlamam gerek? Onu biliyor muyum ki nerde olduğunu anımsayayım? Seni tanıdığımı söylüyorsun, bense seni hatırlamıyorum bile.”
Hayalet gözlerini Nevra’dan kaçırıp yerdeki kirli taşlara dikti. “Benim hatam yüzünden. Bu evden ayrılmana asla izin vermemeliydim.” Bakışları tekrar Nevra’ yı bulduğunda gözlerinde garip bir parıltı vardı. “Zamanımız yok. Beynini zorlamaya başlasan iyi edersin. Yoksa..”
“..Ölür müyüm? İstediğini söyle, ben hatırlamıyorum.”
“İnatçılık mı ediyorsun, aptallık mı? Unuttuğun çok şey var, çocuk. Ve diyebilirim ki mesele sadece senin ölmen ya da yaşaman değil. Daha fazlası da var. Çok daha fazlası.”
“!!?...”
“Bir zamanlar senin yuvan olan bu ev içinde binlerce sırrı barındırır. Kapalı kapılarının arkasından, karanlık koridorlarının uçlarından ne çıkacağı belli olmaz. Gözlerini kapatıp sessizliği dinlemek istersen burada duyabileceğin tek şey, bu eve girme gafletinde bulunmuş insanların acı içindeki ruhlarıdır. İnan bana burada ölüm huzur getirmekten çok uzaktır.”
“Ben..” Göğsüne saplanan acıyla dudaklarından bir inilti döküldü. Çok fazla zamanı kalmamıştı. Kızın anlattıkları beyninde yankılar oluşturarak dönüp duruyordu. Kalbi ölümün soğukluğunu hissetmeye başlamışken, gözleri koridorun karanlık ucuna takıldı. Karanlık hevesli kollarını açmış onu almak için geliyordu sanki. Canlı bir gölge gibiydi. Onu alacak, yutacaktı. Bu korkuyu biliyordu, bu korkuyu tanıyordu. “Işık” diye inledi. Göğsüne saplanan başka bir acıyla nefesi kesildi. Tırnakları göğsüne geçerken, gözlerini sımsıkı kapatmıştı.
Yanağında bir sıcaklık hissedince açtı gözlerini. Mumların ışıkları gözlerinde keskin bir acıya neden oldu, ama o bunu dert etmedi. Kız elindeki şamdanı Nevra’ ya uzattı. Nevra önce dört eğri boyunlu mumluğun ortasından beşinci mumluğun yükseldiği eski şamdana baktı, sonra bakışları kızın gözlerini buldu. Mumların ışığında artık yabancı olmaktan çok uzak gözleri...
“Beyazçiçek!” Şimdi, bu adı en son söylediğinden beri birkaç yılın geçtiğini hatırlıyordu. Karşısındaki kızın adının da Nevra olduğunu, ancak adının anlamının daha çok yakıştığını düşündüğü için ona “Beyazçiçek” dediğini hatırlıyordu. Beyni karanlığa ittiği anılarını ona geri vermeye başlamıştı, ama... “Ben...üzgünüm!” Göğsünü dağlayan acıyla yüzünü buruşturdu.
“Nevra!”
“Seni yeniden görmek güzel.” Gülümsedi. “Hiç değişmemişsin.”
“Ak saçlı, buruşuk yüzlü bir ihtiyar mı bekliyordun? Ah, Nevra! Bu, benim gibi bir ölü için fazla iyimser bir düşünce olurdu. Yaşam beni bırakıp gittiğinde zaman kavramıda neredeyse yitip gitti.”
“Desene, adımız gibi kaderimizin de benzemesinden mutlu olacağım. Huysuz bir ihtiyar olmayı hiçbir zaman istemedim.”
“Öyle bir şey olmayacak. Hatırlayacaksın. O asayı bulacak ve eskisinden daha canlı, daha güçlü olacaksın.”
“Anlamıyorum, neden hatırlamam bu kadar önemli? O asa o kadar...”
“Güçlü ki onun uğruna yaşamlarından olmuş pek çok zavallıyı gördün. Göremediklerini işittin ya da hissettin. Gerçek şu ki o gün her ne yaptıysan, asa sana kedini gösterdi. Bugün buradaki binlerce ruhun yaşamına mal olan şeyi senin ölümlü gözlerin tek parça olarak gördü. Şimdi de o gün yaptıklarını yapman için hatırlaman gerekiyor.”
“Tek parça mı? Bana parçalara ayrıldığını söylediğini hatırlamıyorum. Yoksa...”
“Hayır, söylemedim. Toz yığınına dönüştü deseydim bile oldukça iyimser davranmış olurdum. Hadi, anlat.”
“Hayır.”
“!!?”
“Hayır.” Nevra adaşının gözlerinin içine bakarken, göğsünde yanan zehrin acısını bastırarak konuşmaya çabaladı. “Bu nasıl bir güçtür ki binlerce ruhu kendine esir ediyor? Bir zamanlar güzellikler yaşanan bir evi ölümle özdeştirebiliyor? Eğer sonunda böyle bir şeyi ellerimin arasında tutacaksam kalsın, istemem.”
“Nevra, ne dediğinin farkında mısın?”
“Hiç olmadığım kadar. Anlamıyor musun? Ben kendi güçlerimi bile kontrol edemiyorum. Böyle şeyler yapan bir güç benim elimde.. Ah, Tanrım! Düşünmek bile korkutucu.”
“Ama o seni seçti. Ve ben asırlar sonra nihayet bir şans yakaladım; özgürlüğüm için bir şans. Artık huzur istiyorum. Öldürmek ya da ölümlere şahit olmak istemiyorum. Sende beni anla! Benim ve benim gibiler için o asayı almalısın.”
“Yapamam!”
“Kendini bu kadar küçük görme! Asan olmadığı halde kendini buraya fırlattın. Birçok büyücü bunu yeteneklerinin altın çağında bile yapamaz.”
“İstemeden oldu...”
“Sonuçta yaptın.” Beyaz parmaklarını tozlu taş duvarda gezdirdi. “Artık zamanımız kalmadı. Taşlar yıkılıp, toz yığınlarına dönüşüyor. Burası günden güne yok oluyor. Büyücülerin gazabından sonra yıkım daha da hızlandı. Ve ben artık çok yoruldum. Onca şeyden sonra huzur bulur muyum, bilmiyorum. Ama, artık ait olduğum yere gitmek istiyorum. Sen en başından beri özgürlüğümün umudu oldun. Şimdi beni böyle bırakamazsın!”
Bir iki saniye tek ses cızırtılar çıkaran mumların sesi oldu. Göz kapakları ağırlaşmaya başlayan Nevra artık ölümünün çok daha yakın olduğunu biliyordu.
“Buradaydım. Koridorda arkama bakmadan koşuyordum. Büyücülerin yolladıkları yıldırımların yanında evin iniltilerini de duyuyordum. Ev çıldırmış gibiydi ve ben karanlık koridorda koşuyordum. Elimde bırakmamamı söylediğin şamdan vardı. Beş mumdan ikisi sönmüştü. Diğerleri de sönecek ve karanlık beni yutacak diye ölesiye korkuyordum.
“Birden şamdan terden ıslanmış elimden kaydı. Mumları dağılıp, alevleri söndü. Işığım kaybolmuştu. Beni almak için hazır bekleyen ruhların sevinç naralarını duydum. Can havliyle şamdanı yerden alıp, deli gibi koşmaya başladım. Duvarlardan eller, kafalar çıkıyor, zemin sarsılıp parçalara ayrılarak beni takip ediyordu.
“Sonunda önümde bir kapı belirdi. Hiç düşünmeden kapıyı açıp, odaya daldım. Kapıyı kapattığımda her şey sessizleşmişti.” Hırıltılar dolu derin bir nefes aldı.
“Devam et, yapabilirsin!”
“Tozlu taşlardan, bir pencereden ve örümcek ağlarından başka bir şeyin olmadığı bir odaydı. Pencereden süzülen ışık odayı çok güzel aydınlatıyordu. Pencerenin önüne geldiğimde gözlerim şimdiye değin gördüğüm en güzel şeye bakıyordu: Güneşin doğuşuna.
“Sonra şeyi farkettim; sıcaklığı. Elimde tuttuğum şamdanın dağılmış mumlarının yerine geldiklerini hayretle gördüğümü hatırlıyorum. Beşi de titrek alevler çıkararak yanıyordu. Şamdanı pencerenin önüne koyduğumu hatırlıyorum. Benim yaptıklarım bunlardı.”
“Peki daha sonra?”
“Pencerenin ışığının vurduğu duvar hareketlenmeye başladı. Taşlardan sisler çıkıp, odanın ortasında bir küre oluşturdu. Küre ince bir çubuk şeklini aldı ve sonunda asa meydana çıktı. Korkuyla karışık bir hayranlıkla baktım ona. İnsanı çeken bir gücü vardı. Tam ona dokunacaktım ki bir patlama oldu. Gerisi karanlık.. !!?..”
Arkasındaki duvarın titrediğini hissetti. Titreme yerini hızla dalgalanmaya bıraktı ve birden çıkan onlarca el onu kıskıvrak yakalayarak karanlığa çekti.
* * * *
Dehşeştle açtı gözlerini. Kulaklarındaki uğultulardan hiçbir şey anlamadı, ama daha sonra anlattığı odada olduğunu gördü. Tam karşısında Beyaz Çiçek durmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Kalçalarına kadar inen kahverengi saçlarını savurarak zarifçe döndü. Aradığı şekeri bulmuş bir çocuk kadar mutlu görünüyordu.
“Geçmişin ışığı aydınlatmadıkça yolları gelecek hep karanlık olur. Babam bunu sürekli tekrarlayıp dururdu. Ben o zamandan bu zamana bu sözü daha manasal bir şekilde yorumlardım. Geçmiş hatalarımızdan ders almalıyız ki geleceğimiz parlak olsun, falan filan gibi. Ama şimdi manasaldan ziyade simgesel olarak düşünmem gerektiğini anladım. Babamın zekasını bu kadar bu kadar basite indirmekle çok büyük aptallık etmişim.”
“Baban mı?”
“Babam, ya!” Yay çizerek, “Bütün bunların sorumlusu da diyebiliriz,” dedi. “İyi bir insandı, lakin güç arzusu her şeyi mahvetti. Pek çok deney yaptı ve bu deneylerinin sonunda asa ortaya çıktı. İnanılmaz bir nesneydi. Neredeyse tanrısal bir gücü vardı.
“Babam yaptığı hatayı farkettiğinde asayı yok etmeye çalıştı. Ancak gördüğün gibi başaramadı. Asayı durdurayım derken başta annem olmak üzere pek çok yetenekli büyücü hayatını kaybetti. Sonunda da babam ruhunu asayla birleştirmeyi başardı. Ve o asayı kendisi gibi güç tutkunu kişilerden korumak için asanın gücüyle bu evi yarattı. Asayı da tuzla buz ederek evin taşları arasına dağıttı. Onu tekrar birleştiren kişi gelinceye kadar da öyle kalmasını sağladı.”
Nevra’ nın yanına diz çöktü. Buz gibi eliyle Nevra’nın terden ıslanmış yüzünü sildi. Şevkatle, “Biraz daha dayanman gerekiyor,” dedi. Uyunan bilincinin yavaş yavaş kayıp gittiğini hisseden Nevra, “Yapabileceğimi sanmıyorum,” diye inledi.
“Ne yaparsan yap, sakın uyuma. Kapatma gözlerini. Hadi, çok az kaldı. Az sonra güneş doğacak ve ikimiz içinde bu yepyeni bir başlangıç olacak.” Soğuk ellerini Nevra’ nın ateş gibi olmuş yüzünde gezdirdi. “Dinle bak! Babam hep, geçmişin ışığı aydınlatmadıkça yolları gelecek hep karanlık olur, derdi. Kim gelecekte ne olacağını kesin olarak biliyor ki? O hep karanlık. Onu sadece tahmin edebiliyoruz. Nasıl? Geçmiş deneyimlerimizle tabi ki. Geçmişte yaşadıklarımız geleceğimiz için bir ışık. Geçmişin ışığı geleceğin ışığına yol tutmalı.
“O zaman düşünürsek insanlar karanlıkta yollarını aydınlatmak için, özellikle bir evde, mum kullanırlardı. Simgesel boyutta geçmişin ışığı bir şamdan oluyor yani. Tabi ki babam herhangi bir şamdanı kastetmiş olamazdı. İyi şeyleri anımsatmalıydı. O da bu şamdan. Annemin babama verdiği hediyelerden biri olan bu şamdan. Şamdandaki mumların alevi geçmişin ışığı...”
“Güneşin doğuşu da geleceğin ışığı...”
“Kesinlikle. İki ışık birleştiği anda da asa ortaya çıkıyor. Nevra, Nevra!” Gözleri kapanan Nevra’ yı sertçe silkeledi. Ta ki gözlerini tekrar açıncaya kadar. “Bak, Nevra! Güneş doğuyor, bak!”
Nevra tüm gücünü kullanarak açtı gözlerini. Pencerenin desenleri ve şamdan güneşin ışığında yitip gitmişlerdi. Bir süre sonra şamdanın gölgesinin vurduğu taşlardan iniltiler yükselmeye başladı. Taşlardan çıkan sis odanın ortasında toplanarak, gri bir küre oluşturdu. Sis küresi sonunda bir ışık topuna döndü ve giderek incelmeye başladı. En sonunda yaklaşık on beş santim uzunluğunda, parlak metalden süslerle çevrelenmiş kristal bir asaya dönüştü.
İki kızda nefesleri kesilmiş bir halde asayı izlediler. Öylesine zarif ve güzel görünüyordu ki. Asa görünüşüne denk zarafetle süzüldü ve Nevra’ nın, yeni sahibinin, eline kondu.
Derinden gelen bir acıyla haykırdı Nevra. Elinden vücuduna doğru yakıcı bir güç olağanüstü bir hızla vücuduna yayılıyordu. Asayı elinden fırlatmaya çalıştı, fakat asa garip bir çekimle eline yapışmıştı. Gözleri karardı ve herşey bir anlığına karanlığa teslim oldu.
Nefes alışları artık normale dönmüştü. Zehrin acısı ve vücudunda yaptığı tahriplerde yok olmuştu. Kendini, taptaze bir bahar sabahına uyanmış biri gibi dinç hissediyordu. Yalnız asayı tutan eli biraz uyuşuktu. Ayağa kalkana kadar o da yitip gitmişti.
Beyazçiçek, elinde şamdan ayakta durmuş ona bakıyordu. Dudakları gülümsüyordu, ama gözlerinde bir hüzün vardı nedense.
“Ailem ve ben başaramadık. Dilerim sen onu yok etmeyi başarırsın.”
“Beyazçiçek!”
“Her şey için teşekkür ederim.”
Asırlardır bırakmadığı şamdanını şimdi de bırakmamıştı. Sol eliyle zarifçe kaldırmıştı onu. Beyaz mine çiçeklerden yapılmış tacının süslediği başı hafifçe eğilmişti. Kapalı gözleri değil, dudaklarındaki gülümseme içindeki huzuru bir parça anlatabiliyordu. Artık gitmeye hazırdı. Etek uçlarından başlayarak şeffaf bir görünüm almaya başladı, ardınan yok oluyordu.
Onu tutan el buhardan bir görüntüye dönüşünceye dek beş başlı şamdan dimdik durup, yanmaya devam etti. Düşerken hızla kömür gibi oldu, yere varmadan saniseler önce de bir kül yığınına dönüp, tozlu taşlara dağıldı.
Nevra boğazında düğümlenen kelimelerle onun bir daha dönmemecesine gidişini izledi. Beyazçiçek iki kez hayatını kurtarmış, en iyi dostlarından biri olmuştu. Onun gidişini izlerken sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. Bildiği tek şey, o artık özgürdü.
|
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 668 |
| Konum: Boşluk |
|
|
resmi göremiyorum 23.08.2008, 16:31 |
|
|
Sistemsel bir şey olabilir mi,
Öykü çok güzel, ama resim eksik. Resmi görmeden bişiler yazmak doğru olmaz gibi geliyor bana.
Resmi görmek istiyorum  |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 22 Hzr 2007 |
| Mesajlar: 84 |
|
|
|
... 23.08.2008, 21:22 |
|
|
Görebiliyor musun şimdi? Benim bilgisayarda görebiliyorum.. |
_________________ 
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 668 |
| Konum: Boşluk |
|
|
şimdi görebiliyorum 23.08.2008, 21:42 |
|
|
 müsadenle bir daha okumak istiyorum. |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 07 Nis 2007 |
| Mesajlar: 16 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 668 |
| Konum: Boşluk |
|
|
Re: kızmaaa 23.08.2008, 22:46 |
|
|
| MLTHR yazmış: | minee kızıyomusssun bak ben burdayım kızma artık  |
Anlamadın neden kızmam gerekiyor.
Çiğ çiğ yediğim olmuştur ama kızdığım olmamıştır.  |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 668 |
| Konum: Boşluk |
|
|
safir'e 23.08.2008, 23:26 |
|
|
Yazım tekniğini çok beğeniyorum özelliklede konuşma kısımlarını bize çok iyi yansıtıyorsun. Çok samimi ve sıcak bir kahraman ile başbaşa yol aldık karanlık kolidorlarda, üşüdük hayaledin soğuk dokunuşuyla. Elinde şamdan yere düşmeden aydınlattı yüreğimiz.  Resim cukk oturmuş hikayenin özüne.
Hikayenin kısa oluşundan sonuna geldiğimizde tüm gizem çözülmüş olduğunu düşünüyorum.
Yüreğine saglık, |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|