3.BÖLÜM
Ufku kaplayan gri çizgiyi gördükleri andan itibaren tüm mürettebat güvertede yerini almıştı bir çırpıda. Haftalardır yoldaydılar ve sabırsızlanmaya başlamışlardı çoktan. Birkaç saat sonra kıyının biraz açığına gelmişlerdi. Arkalarında kendilerini takip etmekte olan gemilerin gelmesini beklediler bir süre. Diğer üç geminin yanlarına gelmesi çok uzun sürmedi. Kıyının yaklaşık iki-üç mil açığında demir attılar. Sığ kayalıkların geminin altını parçalama riskini göze alamazlardı. Bilinmeyen sulardaydılar ve dikkatli olmaları gerekiyordu. Asgard kollarını kavuşturmuş çelik gibi bakışlarla sahili süzüyordu. Tayfalara acilen filikaları hazırlamalarını emretti. Sonunda beklediği an gelmişti. Valud’u aklına getirdiğinde bileğinde belli belirsiz bir sızı hissetti sanki. En yakınındaki korsana dönerek sertçe Vororin’i getirmelerini emretti...
Yüzünü dayadığı tahta zemin çürümüş hayvan leşi gibi kokuyordu adeta. Ama uzun zamandır bunun kendisini rahatsız etmediğini düşündü. Rahatsız olacağı o kadar çok şey yaşamıştı ki artık bunlara aldıracağını sanmıyordu. Bu odaya kapatılışından beri haftalar geçmiş olmalıydı. İlk günler tam bir kabus gibiydi. Kaptan Asgard tarafından bizzat sorgulanmış ve zorluk çıkarmamaya niyetli olmamasına rağmen oldukça hırpalanmıştı. Kaptan, ondan öğrenmek istediği tüm bilgileri, hatta bundan daha fazlasını almıştı. Kaptanın domuz derisinden yapılmış kırbacının tadını ömrü boyunca unutacağını sanmıyordu. Başlangıçta bu sorgulamalar sırasında ya da ondan istedikleri bilgileri aldıktan sonra öldürüleceğini düşünmüştü. Ancak öldürmek istemediklerini farketti sonra. Mümkün olduğunca acı çekmesini istiyorlardı sanki. Kaptan işini bitirdiğinde adamları sıraya geçiyordu. Yaptıkları işten zevk aldıkları belliydi. Vororin gemide yaşadıklarını unutamayacaktı. İşkence ve sorgulamalar ilk haftanın sonunda azalarak sona erdi. Daha sonra onu güverteden aşağıdaki kamaralardan birine götürdüler. Aslında burası kamara olamayacak kadar küçük bir odaydı. Bir buçuk metre kadar yüksekliği ve iki metre kadar de eni vardı neredeyse. Ellerini arkadan bağladıktan sonra odanın kapısını kilitlemişlerdi. Günün belli saatlerinde gelerek yemek yemesi için ellerini çözüyor ve hayvanların bile yiyeceğinden emin olamadığı yemeğini getiriyorlardı. Vororin ise sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. Yemek seçecek durumda olmadığını biliyordu. Aşağıya kapatıldığından beri kaptanı görmemişti. Bir daha görebileceğinden de emin değildi.
Bir süredir parmaklarını da hissetmiyordu. Son seferinde oldukça sıkı bağlamış olmalıydılar. İki gündür yemek vermeyi de kesmişlerdi. Ama en kötüsü susuzluktu. Dudakları çatlamıştı tam anlamıyla. Bir süredir yanıt alamadığı için seslenmeyi de kesmişti. Zaten artık seslenecek gücü de pek kalmamıştı.
Ayak seslerini duyduğunda irkildi olduğu yerde. Kafasını zorlukla kaldırarak çevrilen kilidin ardından açılan kapıya doğru baktı. Çok fazla olmamasına rağmen zifiri karanlıktaki odayı birden aydınlatıveren ışık karşısında kıstı gözlerini iyice. İçeri giren adamlara doğru inledi çaresizce:
-Ssuuu... O kadar zayıf çıkmıştı ki sesi kendi bile zorlukla duyabilmişti adeta. Adamlar kollarından tutarak sürüklediler onu dışarıya. Güverteye çıktıklarında doğrudan küpeşteye dayanmış, sırtı dönük durumda olan kaptanın yanına götürdüler Vororin’i. Asgard yüzü kıyıya dönük vaziyette sordu Vororin’e:
—Burası mı? Üstündeki giysileri lime lime olmuş ve neredeyse bir deri bir kemiğe dönmüş olan Vororin yanıtsız bıraktı kaptanın sorusunu. Değil konuşmak nefes almakta bile zorlanıyor gibiydi. Onu tutan adamlardan biri sertçe vurdu başına. Vororin’in başı dirençsizce önüne düştü. Kaptan el işaretiyle çağırdı yanına küçük grubu. Sürükleyerek götürülen adam artık inilti bile çıkaramıyordu. Asgard yanına geldiğinde Vororin’in yanaklarından tek eliyle tutarak sahili gösterdi ve sorusunu yineledi boğuk bir sesle:
—Burası mı dedim sana. Sonra da tutsağın gözündeki belli belirsiz evet yanıtını aldığında gülümsedi. Sertçe itti adamı göğsünden. Tutsak sırtüstü yere yuvarlanırken Asgard yüzünü tekrar sahile çevirmişti. Onu getiren adamlarına buyurdu sertçe:
—Artık onunla işimiz bitti. Ne yapacağınızı biliyorsunuz. Komutu alan adamlar yerde zorlukla nefes alan adamı kollarından sürükleyerek götürdüler. Bu defa geldikleri yere gitmiyorlardı. Güvertede bulunan zincirlenmiş bir kapağın yanına götürdüler onu. Zincirleri açtıktan sonra korsanlardan biri kapağı açtı ve kokudan yüzünü buruşturarak geri çekildi. Vororin bayılmak üzere olmasına rağmen aşağıdan gelen iğrenç kokuyu alabilmişti. Adamlar ellerini çözerek aşağıya attılar onu. Bir çuval gibi indi aşağıya Vororin. Bu yükseklikten atıldığına göre en azından ayağı kırılmış olmalıydı ancak hiçbir şey hissetmiyordu. Akılalmaz bir koku duyuyordu sadece. Ağır ve daha önce hiç duymadığı bir koku. Ve sonra nefes alış veriş sesi duydu. Hırlama gibi bir sesti sanki. Ama daha boğuk ve güçlü. Vororin bir çift gözün kendisine baktığını seçebildi loş ışıkta belli belirsiz. Sonra ayakbileğinden tutulup çekildiğini hissetti kendini kaybetmeden önce...
XXX
-Sadece seksenyedi diye tısladı Approah. Çoğu kendi süvarilerinden oluşan sadece minik bir kuvvet kalmıştı ellerinde. Savaş alanından beri durmadan söyleniyordu kendi kendine. Bu gururlu, yenilmez savaşçının böyle bir aşağılanmayı kabullenmesi kolay olmayacaktı belli ki. Valud ve Liyunda ateşin önünde elindeki değnekle közleri karıştırarak kendisiyle konuşan gençkadına baktılar. Liyunda yerinden kalktı ve Approah’ın yanına gitti. Elini, bir süreden beri ateşi karıştırmakta olan kadının omzuna koydu. Bir şeyler söyleyecek oldu, boğazı düğümlendi. Sustu.
O gece bir daha rahatsız edilmeyeceklerini biliyorlardı. Yine de çevrede muhafız bulundurmayı ihmal etmediler. Thermedon şimdilik geçici sığınakları olarak kalabilirdi ama bunun sürekli olamayacağının farkındaydılar. Er ya da geç Yunanlılar yarım kalmış işlerini bitirmek için döneceklerdi. Ve bu sefer onları karşılamaya yetecek savaşçı sayısına sahip değillerdi. O gece ve bunu takip eden günleri dinlenmek ve yaralarını tedavi etmekle geçirdiler. Daha sonra da kenti terkettiler. Burada kalmak ölüme davetiye çıkarmak olacaktı. Orman onlar için çok daha güvenliydi artık. Sürekli yer değiştiriyorlardı. İntikamlarını alabilmek için önce kendi güvenliklerini sağlamak zorundaydılar.
Büyük savaşın üzerinden 6 gün geçmişti ve bir gece hiç beklenmeyen bir şey oldu. Valud, Approah ve Liyunda başbaşa vermiş bir sonraki adım konusunda tartışıyorlardı. Valud artık onlardan biri gibiydi. Kendini defalarca ispatlaması gerekmişti bu azılı savaşçılara kendini kabul ettirmek için ama sonunda hakettiği saygıyı görmeye başlamıştı. Approah gerilla taktiğinin sırası geldiğini düşünüyor ve Valud da buna destek veriyordu. Liyunda ise ellerindeki kuvvetin yeterli gelmeyeceğini ve komşu kavimlerden yardım isteyebileceklerini öne sürüyordu. Tartışma hararetli bir hal almak üzereydi ki kamp yaptıkları yere dörtnala bir atlı girdi. Bu ileri gözetlemedeki muhafızlardan biriydi. Atını liderlerinin önüne kadar getirip dizginleri çekti. Atın durmasıyla savaşçının yere atlaması bir oldu. Savaşçı birkaç adım atıp Liyunda önünde diz çöktü. Soluk soluğaydı
-Efendim diye kekeledi. Liyunda ve diğerleri şaşkınlıkla gelen atlıya bakıyorlardı. Approah elini kılıcının kabzasında gezdirerek homurdandı:
-Yunanlılar mı? Bir yandan da dişlerini gıcırdatıyordu. Muhafız sesin geldiği yana dönüp baktı. Sonra tekrar kraliçesine döndü:
-Korsanlar dedi heyecanla. Çok kalabalıklar...
Valud ani bir hareketle doğruldu yerinden. Liyunda Valud’un yüzünde gördüğü bir anlık şaşkınlık ifadesini üzerinde hafifçe gülümsemekten alamadı kendini. Sonra o bir anlık düşünce geldiği gibi uçtu gitti.
-Korsanlar mı dedin. Bizimkiler mi? Muhafız başını bilmiyorum anlamında salladı iki yana. Approah:
-Harika dedi öfkeyle. Yunanlılar yetmemişti, şimdi bi de bunlar çıktı başımıza. Valud:
-Dur bakalım dedi sertçe. Sonra muhafıza dönerek:
-Beni onları gördüğün yere götürmeni istiyorum, hemen şimdi. Muhafız Liyunda’ya baktı kararsız bir şekilde. Liyunda’dan olur işaretini alır almaz atına atladı. Valud ise çoktan atına binmişti. Birlikte dörtnala kamptan ayrıldılar.