Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ROMANLARINIZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 28 Ksm 2006
Mesajlar: 22
Karanlık içine aldığı yabancılara uzun süreli bir misafirlik sunduğunda gizemlerini açığa vurmaktan pek çekinmez. Kendini karanlığın içinde bulan kişi, bilmediği bu yerin havasını ciğerlerine çekmeye çalışırken zorlanıp, nefes verirken yüzüne geri döndüğünü hissedebilir ya da ürkek teneffüsünü uzak duvarlara çarptırıp, dağıtan müthiş yankılanıma hayret edebilir. Bu halde aklına toprağın altında olduğu gelen, hatta üzerinde bir insanın en büyük ve en son şöleni diyebileceğimiz ölümün, görkemli kostümü olan kefeni taşıdığını hisseden kişiyi teskin eden de tüm bu kaygıları besleyen ve çıkartan karanlıktır. Ölmüş olabileceği ihtimali içine bir kurt gibi düşmüş talihsizin kaygılarını bastıran karanlığın izlediği yollarsa türlü türlü ve sonsuzdur.

Hissettirdiği yokluk düşüncesi, belki de kendi hammaddesi olan milyarlarca zifiri noktacığın, küçük bir emir üzerine itiş kakış ilginç şekillere bürünmesiyle kaybolup giderdi. Bu sırada ardından ağlamış olabilecekleri, ne kadar saygın bir müteveffa olduğunu ya da mezarının büyüleyici bir deniz manzarasını görüp görmediğini düşünen kişiyse karşısında belirip, yakınlaşan ve giderek büyüyen siluetlerin ne olduğunu anlamaya çalışır, hatta bunlara dayanarak aslında yaşıyor olduğuna kanaat getirmek için çabalardı. Yaklaşan gölgeler başta elleri sopalı, kırbaçlı ölüm melekleri gibi görünse de işin aslı zangır zangır titreyen çenenin, boyun, kulak veya yanak gibi yakınlarına usulca kondurulan öpücüklerle ortaya çıkardı. Biraz önce hareket etmeye korkan ve siyah noktacıkların oluşturduğu bütünler tarafından tacize uğrayan kişi birkaç adım geriye sıçradığında karşısındakilerin üç kadın olduğunu görür ve apışıp kalırdı. Eti kemiği olmayan siluet biçimindeki kadınlar… Birbirine yabancı bu iki gruptan biri içine düştüğü durumun ne olduğunu anlamaya çalışırken diğeri titreşimlerden oluşmayan, sahte sesleriyle şuh kahkahalar basardı. Kadınlar renktaş oldukları siyah fona karışırken başka bir yönden çatal kaşık sesleri gelir, aynı yönde ördek kebapları, dilbalığı patinası, ballı mantarlar, tatlı şaraplı kekler, arpa ekmekleri ve susamlı gözlemelerin taştığı tabaklar ve tabakların da taştığı bir masa belirirdi. Masa dibinde bir ninni okuyan pınar, flütüyle ona eşlik eden bir çalgıcı ve ateşli ateşli dans eden bir oğlan çocuğu da söz gelimi bu manzarayı tamamlardı. Ne var ki bunlar gerçek olmaktan çok uzaktı. Hatta beliren her görüntü açlığın, susuzluğun ve soğuğun varsanılarından başka bir şey değildi. Bu durumda içine düştüğü kara renkli boşluğu başta mezarı sanıp korkuya kapılan zavallıya, buranın gerçekten mezarı olmasını istetecek azabı başlamış olurdu.

Karanlıkta kalmış bu kişiyle ilgili fantezilerim nedense bana hiç yabancı gelmiyordu. Titreşimleri üzerine yığılmış çamur ardından, geçmişini anlatan bir iç sesin hatıraları gibiler. Hafızamı daha da zorladığımda derinden gelen bu uğultuların, karanlığa karşı kullandığım tek kalkanımı, yani beni açlıktan, susuzluktan, soğuktan ve ne olduğu sorularına karşı savunan yoğun dalınç halimi yaraladığını fark ettim. Bu korkunçtu çünkü dizlerimin dermansızlığını, bütün eklemlerimi çözecek soğuğu en çok da hüngür hüngür ağlatan açlığı ve susuzluğu bir kez daha hissetmek, ölümsüz olup, sürekli ölümü tatmaktan farksız olacaktı.

Fazla derinlere inip, içinde olduğum uyku halini bozmadan hatırladıklarım bile tasavvuru yapılacak şeyler değildi. Kendime geldiğim ilk anda büyük bir panik yaşamıştım. Hala içerisinde olduğum karanlık öyle derindi ki, uyanmış ama uykunun kör kuyularına hapsolduğumu sanmıştım. Ancak karanlığa bakınca gözkapaklarının dış dünyadaki aydınlığı bu kadar zifiri tutamayacağını anlamam zor olmamıştı. Burası öyle büyük, öyle unutulmuş bir yerdi ki sakinleri sadece gölgelerdi. Bu gölgelerin yaratıcısı ise bilinçaltımdı. Açlığım boğazımda yumrular oluştururken tepsiler ve masalar dolusu yemek, susuzluğum dilimi damağıma yapıştırdığında şavkıyla kör eden sular çiziliyordu gözlerim önüne. Fakat çektiğim eziyet az bulunmuş olacak ki dev gölgeler tarafından kovalanmış, göremediğim bedenimin adeta karıncalar tarafından didik didik edilmiş veya bunlar oluyor sanmıştım.

Ne olduğunu, bu karanlığın sebebini ve daha önemlisi kim olduğumu kendime sormaya başlamam işkenceye apayrı bir boyut kazandırmıştı. Hiçbir şeyden haberdar olmadan ve bilmeden çözüme ulaşmayı istemek, beni deliliğin sınırlarına kadar götürmüştü; Burası belki de benliğimizin en temel taşı olan tarafımızın saklandığı yerdi. Evet, büyük ihtimalle maddesel dünyadaki halimizin bir yansımasıydı burası. Ruh denilen ve gerçek dünyada olmayan ancak bizleri oraya bağlayan, oradaki hayvan ve bitkilerden farklı kılan kavramın mekânı da olabilirdi. Ya da ben bir kavramdım. Bu da mantıksız gelmiyor akla. Belki de çürütülmüş ya da çürütülen bir düşünceydim. Hatta bir idam mahkûmu olabileceğimi bile düşündüm. Ölümümü beklerken aklımı kaçırmış olabilirdim… Bu ve bunlar gibi binlerce saçma sapan olasılığın paranoyası, işkencenin başka bir boyutuydu.

Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Bir saat ya da bir yıl… Varsayalım bu bilinmezi tattığım süre, bölünmüş en kısa zaman dilimi… yarışamaz mı en uzun yaşayan insanın ömrüyle?

İçinde bulunduğum yerin ne olduğunu anlayabilmek için belki de günlerce koştum. Kaslarım yanıp da, artık hareket sağlayamayacak raddeye gelinceye kadar düşe kalka tutturduğum istikametten sapmadan ilerledim. Ne bir duvara, ne de ayağıma batan bir taşa rastlayabilmiştim. Dayanamayıp yere düştüğümde ciğerlerimden çıkarken soluk yolumu acıtan nefeslerim karanlığın havasını daha da soğutan bir körük vazifesini görüyor gibiydi. Böyle durduğum anlarda gözeneklerimden dışarı terler fışkırıyor ve zaten iğrenç nem yüzünden dayanılmaz olan soğuk, çıplak tenime kat kat izini bırakıyordu.

Kendim dışında dokunabildiğim tek yer zemindi. Örüldüğü kare taşlar öyle sık ve öyle ince birbirlerine kenetlenmişlerdi ki, çaresizlikten onları sökmeyi denemiş fakat başarılı olamamıştım. Sessizlik ilk andan itibaren hiç bozulmamıştı. Sadece bazen gök kubbem olan karanlık feci şekilde basıyor, kulaklarım içinde peyda olan çınlamalar duyuyordum. Bu sükûnet, dinginliğin değil aksine bir keşmekeşin sonucuydu. Sessizlik vardı ancak yaratılmış her şeyin sesini içinde saklayan bir sessizlikti bu.

Tüm bunların ve kendimin ne olabileceğini içine girdiğim trans halini bozmadan düşünürken, ilk andan itibaren benzerini hiç duymadığım bir ses çalındı kulağıma. Sessizlik sandığım şey gerçek sükûtu bulmuş, kulaklarım boşlukta gerçek bir titreşim yakalayabilmek için kabarmıştı. Çömeldiğim yerden fırlayıp, etrafıma bakmak aklımdan geçiyordu ancak ya bu ses oyunu bir aldatmacaysa diye düşünmeden edemiyordum. O zaman soğuk yeniden bileklerimi aşıp dizlerime ulaşabilirdi. Bu yüzden yere yığılabilir ve uyuşmuş bedenimi kaldıramayabilirdim. Midem, iç organlarımı öğütmek istercesine kendine çekebilir ve sırtımdan, karnımdan giren kramplar yüzünden bedenimde delikler açıldığını hissedebilirdim. Gözlerimi açarsam hala karanlıkta olduğumu görebilirdim.

Olasılıkları göz önünde tutarak kendime hâkim olmaya çabalarken kollarım arasında kalan yüzüme tepeden seri nefesler inmeye başladı. Uzun süredir iki büklüm çömelip oturduğum için zaten başıma biriken kan, ciğerleri çürümüş bir leşin nefesini andıran solukların bedenime ilk değdiği alnım ve şakaklarıma patlayacak yer ararcasına sıçramıştı. Bu berbat koku ve yüzüme sıcaklığı vuran nefesin gerçekliğinden emin değildim ancak solukların sahibi, kendinin ete ve kana sahip olduğunu kanıtlamak istercesine ağzını daha yakınlaştırarak ve kısık sesle; “İblis” diye fısıldadı. İşitme duyumun hasretini çektiği gerçek titreşimler, gözlerimin istemsizce sonuna kadar açılmasını sağladı. Göz kapaklarımın aralanmasıyla beynimin içine akan şey gerçek ışık ve gerçek renklerdi. Tam karşımda benim gibi çırılçıplak bir insan duruyordu.

Gözlerim ve gözleri arasındaki mesafe bir karış bile değildi. Belki aramızdaki bu yakınlık, belki de kan çanağına dönmüş gözlerinden fırlattığı nefret dolu bakışlar yüzünden başımı başka bir yöne çeviremiyor, istesem de gerileyemiyordum. Yüzünün yarısı eden elmacık kemikleri, zayıflığı yüzünden çökmüş yanakları üzerinde öyle büyük görünüyordu ki karşımdakinin bir insan olup olmadığından emin olamıyordum. Pislikten keçeye dönmüş saç ve sakalları yüzüne ve kafasına yapıştırılmış kumaşlar gibi görünüyordu. Kafatası üzerine geçirilmiş gibi duran hastalıklı derisi siyah beneklerle kaplıydı. Şakaklarının bile çökmesi ve pis sakalının ulaşamaması yüzünden alnı ince ceylan derisinden bir tef gibi ortadaydı. Neredeyse koca bir gırtlak ve kalın damarlardan oluşan çelimsiz bir boynun ayakta tutmakta zorlandığı başını hafifçe geri çekerek, gözlerini nefretle kıstı ve tekrar, “İblis” diyerek bağırdı. Buna kendini yerlere vurarak devam etti. Ağzından salyalar saça saça “İblis” diye bağıran adam başını yerlere vuruyor, toparlandıktan sonra üzerime doğru gelip aralıksız aynı kelimeyi söylüyordu.

Kaburga kemikleri aralarına parmaklarını yerleştirebileceği kadar göçmüştü. Omuzları vücudunun ön tarafına doğru çapı dar bir daire çiziyordu. Belli belirsiz bir kamburu olsa da, çıplak bedeni biçimini öyle yitirmişti ki, aslında ne oturuyor ne de ayakta duruyor gibi görünüyordu. Kendini yerden yere atıp, dönüp dururken sağlam köpek dişlerini öyle yakınlaştırarak ve öyle korkutucu bir biçimde yanımdan geçiyordu ki bana doğru temposuz adımlarla çizdiği her yayın başlangıcında titreyen bedenimi kontrol edip, fırlayabileceğim anı bekliyordum. Soğuk ve içine düştüğüm bu durum bedenimi buz gibi kaskatı kestiyse de adamın her hareketi başımdan aşağı kaynar suların dökülmesine neden olup bu katılığı eritiyor, ancak tahmin edilemez, güvensiz tavırları yüzünden tir tir titrememe engel olamıyordu.

Bir an için acaba ona benzeyip benzemediğimi düşündüm. Belki aynı talihin sonucu olarak buradaydık. Fakat bunları düşünebiliyor ve onun yaptığı mantıksız davranışları yapmıyorsam durumumun ondan biraz daha iyi olduğu söylenebilirdi. Ne kadar korkutsa da beni, bu yaratıktan kaçmamalıydım. Buranın neresi olduğunu belki öğrenebilirdim. Tüm bunların dışında belki de aylardır burada olmama rağmen gerçekten gördüğüm ilk şey olduğu için hatta ortak bir kaderi paylaşma ihtimalimiz olduğu için onu kaybetmemeliydim. Garip ama bu mesafe, kaygı ve bilinmezler yüzünden şu anda onunla kardeşlerden daha yakındık birbirimize.

Onu ürkütmemek için avucumu açıp, sağ elimi ona doğru uzattım. Öfkesi ve yarattığı curcuna halini birdenbire bırakmıştı. Bundan aldığım destekle ona doğru küçük bir adım atmaya cesaret edebildim. İkinci adımımdan sonra kendini yere attı ve biraz önceki tutarsız davranışlarına benzeyen bir hüzünle salya sümük, inleye inleye ağlamaya başladı. Arada bir ağlamayı bırakıp uzun uzun bağırıyor sonra yeniden inlemeye başlıyordu. Ayaklarım dibinde böyle debelenirken bile ne yapacağını kestiremiyordum çünkü her an ağlamayı bırakıp gülmeye başlayacak ya da ansızın toparlanıp üzerime çullanacakmış gibi görünüyordu. Yine de eğilip başını okşamak ya da omzuna dokunmak için davranmıştım ki ardımızdan büyük bir gürültü koptu. Döndüğümde gördüğüm manzara aklımı durdurmuştu. Kudurmuş gibi havlayan, hırlayan ardındaki karanlığı siyah bir fenermişçesine aydınlatan köpek tam arkamızdaydı. Karanlığı aydınlatan yalnızca simsiyah tüyleri değil, biraz ötesinde duran sol ön bacağı ve bu bacağın ait olduğu gövdesinden boşalan kanlardı da.

Hayvan öyle çok kan kaybetmişti ki ayakta durmaya hali kalmamıştı. Buna rağmen kudurmuş gibi havlıyor, olan biten bütün enerjisini harcıyor gibi görünüyordu. Düştüğüm dehşet ve duyduğum acıma hisleri, ne yapacağımı şaşırtmıştı. Önümde gövdesinin sol tarafından sarkan doku ve kemik parçalarından sızan kanla ortalığı kırmızıya boyayan bir köpek, arkamdaysa çıldırmış, boğazını parçalarcasına ağlayan bir adam vardı. Havlamalar, ulumalar ve bu bağrış çağırış, içinde olduğum bilinmezin sınırlarını genişletmekten başka bir işe yaramıyordu.

Bu keşmekeş ortasında hiç ummadığım bir anda üzerime çullanan şey tarafından yere düşürülünceye kadar öylece beklemiştim. Üzerime atlayan köpek hem gövdesinden fırlayan sivri kemiğiyle göğsüme irili ufaklı yaralar açıyor hem de dişlerini boğazıma geçirmek için çırpınırken parmaklarımı ısırıyordu. Her ikimiz de güçsüzdük. Belki de bu yüzden ısırıkları çok canımı yakmıyordu.

Bu boğuşma sırasında bütün bedenim yerdeki kanla yıkanmıştı, ayrıca köpeğin bedeninden boşalan kan ağzıma burnuma dolmuştu. Öğürüyor fakat kusamıyordum. Midem öyle boştu ki, sadece boş boş kasılmalar oluyordu.

Biraz önce ağlayan adamsa şimdi ayaklanmış dişlerini boğazıma geçirmeye çalışan hayvanla etrafımda bağıra çağıra dönüp duruyordu. Gücüm öyle tükenmişti ki köpeği geri itsem de bir yolunu bulup yeniden boynuma atılıyordu. Hırlamalarını kulaklarımın algıladığı titreşimlerden önce, boğazını tuttuğum kolumda hissedebiliyordum. Yavaş yavaş onun da gücü tükeniyor fakat bu sefer de üzerimdeki yükünü hafifleterek gücünü toparlayıp saldırıyordu. Belki de bu son şansını değerlendirmek için yalpalayarak tekrar saldırdı. Çenesini yüzüme ilk savuruşunda onu sertçe itmemle, alnıma teğet geçen alt dişlerinden korunabildim. Sağ elimle boynunu itiyor, sol elimle ağzını çenesinden havaya kaldırarak kendimi korumaya çalışıyordum. Hayvanın gücünün tükenip yere serileceğini sandığım anda sol elime doğru son bir hamleyle başparmağımı azı dişlerinin arasına aldı. Çenesinin kapanmasıyla elimden koluma, kolumdan tüm vücuduma yayılan acı dalgası sırtımdan içeri giren soğuğun etkisini bastırabilmişti. Acıyla yerde debelenirken, o an elime gelen ve ne olduğunu anlayamadığım cismi kavrayarak köpeğin kafasına doğru salladım. Hayvan ses çıkarmadan yere yığıldı. Elimde rasgele ve hızla yolculuğuna başlayan cisim, köpeğin kafasında yumuşakça son bulmuştu.

Geri çekilip yerde can çekişen hayvana bakınca, biraz önce elime gelen ve şu anda köpeğin göz çukurunda dikili duran şeyin kopmuş bacağı olduğunu gördüm. Bedeninden sarkan doku parçaları arasından sadece sivri ucu görünen diğer kemikte benim göğsümde derin yaralar açmıştı. Ayrıca şakaklarımın biraz gerisinde de dişler tarafından açılmış iki derin yara da canımı acıtmaktan çok başımı ağrıtıyordu.

Biraz önceki boğuşma sırasında deli gibi dönüp duran adam sakinleşmiş hatta can çekişen hayvana odaklanmış gözleri ona ağırbaşlılık bile kazandırmıştı. Biraz önce bana nefretle iblis diyerek haykıran bu garip insan gözlerini yerde yatan köpekten ayırmadan, “kölenizim efendim” dedi ve hayvanın inip kalkan bacaklarına dokundu. Uzun zamandır konuşmamış olduğu telaffuzundan belli oluyordu. Ayrıca bağırmak yüzünden sesi yıpranmıştı. Fakat az önceki ses tonu uykusunda konuşan bir insanınkinden farksızdı. Üzerine hiç yakışmayan vakarla hala canlı olan hayvanın yanına çöktü. Geçmişe dair hiçbir şey hatırlayamıyorum. Ama şu an adamın gözlerinde gördüklerimi ne geçmişte, ne de gelecekte bir kez daha görebileceğimi sanmıyorum. Oturduğu yerden eğilirken gözünden inen tek damla yaşın düştüğü hayvanın karnına, neredeyse sadece kemikten ibaret olan çenesini dayadı. Sıcak bir yastıkmış gibi yanağını köpeğin karnında gezdirdi. Ve kemik çenesinin açılmasıyla ortalığı aydınlatan aşınmış, beyaz dişlerini titreyen ete geçirdi. Bunu yaparken üzerinde aç bir insanın vahşiliği dışında, elinden gelmeyerek yaptığı habisliğin utancı da açık seçik görünüyordu. Fakat bu hali köpeğin derisi parçalanana kadar sürdü. Hayvan hala can çekişiyordu. Bunun üzerine adam tamamen vahşileşti. Hayvanın, diri fakat düzensiz kasılmalarla titreyen boynunun altını küçük küçük dişleyip parmaklarını açılan derinin arasına daldırdı. Deri sadece sünmüştü. Elini bileklerine kadar soktuğu gövdeden, zayıf olarak atmakta olan kalbi kavrayarak çıkardı. Yapabildiğim tek şey geriye doğru küçük adımlar atabilmek oldu. Düşünme yetim yeniden kaybolmuş gibiydi.

Adam kendini tamamen kaybetmişti. Çıkardığı organları önce bedeninde gezdiriyor, sonra birkaç ısırıkla mideye indiriyordu. Ortada duran et yığınına kafasını daldırıyor, kanla susuzluğunu gideriyordu. Burnundan aşağısı kırmızıya boyalı vahşinin en korkunç göründüğü sahneyse, bembeyaz olan dişlerinin sararıp aralarında ki kızıl çizgileri sergilediğiydi. Tüm bunları yaparken ağlıyor, anlam veremediğim şeyler söylüyor ve arada bir bana dönerek “İblis” diye bağırıyordu.

Bense çekildiğim güvenli mesafeden olanları donmuş olarak izliyordum. Bu yüzden karanlığın kanla kirlenmemiş tarafından gelen hıçkırıkları geç fark edebilmiştim. Sesin geldiği tarafa döndüğümde ağlayan başka bir adam daha gördüm. İlk dikkatimi çeken, bacağındaki derin, mikrop kapmış yaranın berbat hali olmuştu. Sol elinde iki parmak yoktu ve boynunda, kollarında, bacaklarında diş izleri vardı. Isırık izlerine bakınca yaraların nasıl açılmış olabileceğini anlamamak imkânsızdı.

Bedeninde diş izleri olan diğerine göre daha sakindi. Bakışlarındaki tedirginlik ve kararsızlık, hareketlerine bir belirsizlik katıyor, bilinmezin içine bilinmezlik sokuyordu. Sonumun yerdeki et yığını gibi olmamasını istiyorsam bu ikisine sırtımı dönmemeliydim.

Tetikte halimi bozmadan bu hayvanlaşmış insanları süzmeye başladım. Şimdi görünenler; yamyam, bedeninde diş izleri olan adam ve kemiklerinde çok az et kalmış, kanla ıslanmış derisi ve bunun bir ucunda hala kellesi duran köpeğin kalıntılarıydı. Adamlar bazen anlayamadığım nedenlerle birbirlerine bağırıyordu. Yamyam olanın deriyi temizleyip, üstüne kıvrılmasıyla ortalık duruldu. Diğeri de uzanıp uykuya dalmış olan vahşiyi kollayarak etrafa saçılan et ve kemik parçalarını kemirmeye başladı. Olan bitenle yetinemeyince şimdi uykuda olanın bir kenara attığı bacaklardaki doku ve kemik iliklerini çarçabuk yedi.

Geriye çekildi ama hala yemek için bir şeyler aradığı belliydi. Bu yaratıklar insan olmaktan çoktan çıkmıştı. Gösterdikleri tepkiler kesinlikle hayvanlara özgüydü. Gözlerini adamın yattığı deriden ayrılmamış kafaya dikti. Yavaşça yaklaşarak titreyen dudaklarını leşin gözkapaklarına dayadı. Hayvanın gözünü içine öyle çekiyordu ki, yanakları ağzının içinde birbirine değmiş olmalıydı.

İlk gözü yerinden çıkartabilmişti. Dudaklarının son temasından sonra kapanan gözkapakları arasından çıkan, ince ipçikler gibi serilen damar ve sinirler açıkça görülebiliyordu. İkinci göz için pek niyetli gibi görünmese de, doğrulduğu yerden, içinde hala göz bulunan gözkapaklarına eğildi. Ama eğilmesiyle kalkması bir oldu. Önce ne olduğunu anlayamadım. Adam kulağını tutuyordu. Çok geçmeden her yer yeniden kırmızıya boyanmıştı. Gözü yemeğe çalışanın; kulağı, uyuyanın; ağzı kan içindeydi. Yamyam olan ağzındaki kıkırdak parçasını tükürüp diğerinin koluna yapıştı. Dişlerini kolun iç tarafına, etli olan kısmına yapıştırıp, başını sağa sola şiddetlice sallıyordu. Kolu paramparça olan, insan kulağının duyamayacağı kadar zayıf çığlıklar atmak dışında, serbest olan koluyla yamyamın yüzüne şiddetli yumruklar atmasına rağmen kapanan çene eti parçalamadan açılacak gibi görünmüyordu. Sessiz çığlıklar, vahşi haykırışlarla karışmıştı. Tüm bunlar içimdeki mide bulantısını ve baş ağrısını arttırmanın yanı sıra, kendim için duyduğum endişelerin kat kat artmasını sağladı. Köpeğin gözünden kafasının içine kadar soktuğum kemik kadar sivri olmasa da bana en yakın ve bu iş için seçenekler arasından en uygun olan kemiğin önünde durdum. Artık bütün olanları buradan izleyecek, acil bir duruma hazırlıksız yakalanmayacaktım.

Bu sırada adamlar ayrılmıştı. Yamyam olan, kolundan ağız dolusu et kaybeden kendisiymiş gibi hala bağırıp çağırıyordu. Arada bir de bana dönüp “iblis” demeyi de asla unutmuyordu.

Uzun zamandır süregelen bu vahşi karmaşa, tok ve sükûneti gürlüğüyle dayatmaya çalışan bir sesle duruluverdi. İki adam da tamamen susmuş, uslanmıştı. İçinde olduğumuz alan epey geniş olmalıydı. Sesin geldiği bir yön yoktu. Kaynağından çıkan ses boşlukta başıboş dağılıyordu. Sonsuz karanlığı, etrafımda çember çizerek taramama rağmen görünürde hiçbir şey yoktu. Ses yeniden kulağıma çalındığında, kaynağının tam arkamda, bana birkaç adım uzaklıkta olduğunu görünce şaşırdım. Biraz önce karanlığı oluşturan noktaların birbirini itip kaktığı yerde şimdi, toz inceliğinde yosunların kaplayıp yeşile boyadığı duvar, duvarın önünde de elini olabildiğince gerip nemli yüzeyi tokatlayan adam duruyordu. Artık hiçbir şeye şaşıramıyordum. Ben ve diğerleri gibi bu adam da çırılçıplaktı. Sağlıklı görünüyor ve bir metronom disiplininde elini duvara çarpıyordu.

Adama yaklaştım. Umursamadan işine devam ediyordu. Bu durumda ona ne sorabilirdim ki? Nerde olduğumuzu, neden burada olduğumuzu, bizim kim olduğumuzu, niçin duvarı tokatladığını sorsam bile, mantılı bir cevap alamayacağım yaptığı işin anlamsızlığından açıkça görülebiliyordu.

Ben bunları düşünürken, o aniden konuşmaya başladı. “Azabımızı çekiyoruz” bunu söylerken sesinde ki pişmanlık ve minnettarlık yüzüne de yansıdı. Ama işini asla boşlamıyor, ritmi aynı aralılarda tutmayı başarıyordu. Sözlerinden bir anlam çıkartamama rağmen buranın neresi olduğunu sordum. Akıllanmış bir günahkâr edasıyla “günahkârların yaprak gibi sararıp düştüğü, sırat köprüsünün asılı olduğu Ahuras dağı. Onun içindeki azap mağaralarındayız” dedi.

Şaşkınlığım doruk noktasındaydı. İçimden burasının bir akıl hastanesinin geniş bodrum katı olduğunu geçirsem de yumuşak başlılığımı koruyarak hiçbir şey hatırlamadığımı, bu azabı çekecek ne yaptığımı bile bilmediğimi söyleyince; “şşşşt, sessiz ol, Tanrının adaletini bizler sorgulayamayız. Bizler basit noktacıklarız, bak arkanda bıraktığın adamlara; karanlığa karıştılar, nokta oluverdiler yeniden” gerçekten de kaybolmuşlardı. Döndüğümde yüzünde haklı çıkmanın gururuyla devam etti; “Sen de noktasın, ben de. Tanrı dışında her şey bir noktadan ibarettir. O yaratıcı ve sonlandırıcıdır. Ödüllendirici ve cezalandırıcıdır…”

Adam uzunca bana Tanrı’yı anlattı. Sustuğunda söyleyebileceklerinin az olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki, her şeyi yeniden anlatmaya başladı Ben tam bu anda sözünü keserek. Ona azabının ne olduğunu sordum. Aralıksız yaptığı işi göstererek, “dünya yılıyla tam 3227 yıldır, bu işi yapıyorum”. Bu hayalperestin anlattıkları inandırıcı olmasa da, eğlenceli şeylerdi. Açıkçası verdiği cevaplar muazzam bir hayal gücünün eseriydi. Onun huyuna suyuna gidip cezasının ne olduğunu sordum, bu büyük cezanın büyük bir günahı olmalıydı. Yüzünde beliren utanç, gözünden damlalar olup aktı. Ağlayarak sözüne başladı; “İsa peygambere, peygamberlik verilmeden 127 yıl önce Roma’nın kuzeyinde bulunan Etruria’da bana peygamberlik müjdelendi. Tekne ustasıydım, çevremde sayılırdım. İnsanlara Tanrı’yı anlatmak için yaptığımız küçük toplantılarla işe başladım. Ama bu toplantılara sadece fakirler, basit çiftçiler katılırdı. İçimden bir ses nüfuzlu çevremi kullanıp, değişimi Roma’dan başlatmam gerektiğini söylüyordu. Şüphesiz Tanrı en küçük sesi bile işitebilir. Ben O’nun beni yönlendirdiği gibi küçük insanlardan başlamak yerine, içimdeki sese kulak verip Roma’ya yerleştim. Orada mevki, para elde ettim. Tüm bunlar eski amacımı bana unutturmuştu.”

“Bir gece, fazlasıyla şarap içmiş sarhoş olmuştum. Gecenin sonunu sadece rüyalarıma giren o kâbustan hatırlıyorum. İki kızımla da birlikte olmuştum. Rüyalarımda gördüğüm kişiler sadece bizim suretimizdeydiler. Gözlerindeki ateşler cehennemden kopmuş gibiydi. Daha sonraları tövbelerim hiç işe yaramadı. İnsanlara utanarak Tanrı’yı anlattım. Sonraları adım önce deliye sonra bozguncuya çıktı. Çarmıha gerilip, yakılarak öldürüldüm. Karanlığa geleli 3227 yıl oldu. O zamandan beri yaptığım şey bu, işte benim cezam. Eğer bu ritim bozulur ya da aksarsa cehennemin en alt katmanına atılırım. Oranın azabı, karanlığınkinden çok daha fazladır.”

Tüm bunlara ağzım açık bakakaldım. Bu hikâyeleri yıllarca dinleyebilirdim. Biraz da muziplikle; “sana benim hikâyemi anlatayım mı?”diye sordum. Merakla ve işini önemser hareketlerle beni dinlemek istediğini söyledi. Ben de başladım anlatmaya. “Yakın zamanların insanlarıyız. Ben Titus Lucretius Carus. Uzatmadan yeni yeni aklıma gelmeye başlayanları anlatayım.Şu an her ne kadar bu karanlıkta seçilebilecek gölgeler kadar net olsalar da bilmeni isterim hikâyemi. Bir kadın vardı, zaten kadınlar değil midir en büyük günahların hep nedeni? Sana öpüşünden, saçlarını savuruşunun kadınsı güzelliğinden, hele ayak bileklerinin zarifliğinden hiç bahsetmeyeceğim. Onun hakkında sadece güzel olduğunu bilmen yeterli. Önemli olan benim. Benim ona olan sevgim. Kimse kimseye bağlanmış mıdır acaba benim ona bağlandığım kadar? Sevdiğim gibi sevebilmiş midir, kokusuna muhtaç olmuş mudur benim ihtiyaç duyduğum kadar. Ardımdan; ‘içtiği aşk iksiri yüzünden delirdi’ dediler. Hayır, bunlar olmadı. Benim büyük dünyama girip, o dünyadaki her limanı, her hanı kendine köle yapıp giden güzeli, bana tercih ettiği adamla birlikte öldürdüm. Bunu ben mi yaptım bilemiyorum. Belki de içimdeki şeytana yenildim, bu günah yetmezmiş gibi bir de kendimi öldürdüm”. Adam elini bırakabilse bana sarılıp, şeytana yenilen ortak kaderlerimiz için ağıt bile yakmaya hazırdı. Bense bu hikâyenin aklıma nerden geldiğini kendi kendime sorarak, içimden dışarıya fışkırabilecek kahkaha fırtınası bastırmaya çalışıyordum. Yaptığım kötü bir şey olabilirdi, ama kim bilir karşımdaki atıp tutarken ne kadar eğlenmişti.

Adam meraklı gözlerle; “sana bir ceza verilmedi mi?”diye sordu. O an için toplayabildiğim tüm ağırbaşlılıkla; “Elbette verildi. Ama ben çözmeyi başardım.” “Nasıl” diye sormadan devam ettim; “Buraya neden geldiğini bir düşün. Tamamen iradesizliğin yüzünden… Değil mi?” Bu yüzden burada iradeni kullanıp suçunu affettirmelisin. Kendime alnıma düşen damlalar sayesinde geldiğimde hareket edemiyordum. Sıkıca bağlanmıştım. Başımı başka bir yöne çevirip damlalardan kurtulamayacak kadar sıkı... Daha sonra Tanrı’nın varlığını düşündüm. Bu beni kendime, özüme geri getirebilmek için yapılmış bir uyarıydı aslında. Ve bütün benliğimle beni bağlayan iplerin ve zincirlerin olmadığını, Tanrı’nın olduğunu hissettim. Burası dünyadaki fizik kurallarının olmadığı bir yerdi. Belki bu karanlıkta yoktu, belki de bu karanlığın tek nedeni gözlerimizin kapalı olması. Göz kapaklarımızın renginden kurtulmak için tek yapman gereken şey düşünmek kardeşim, ama bütün varlığınla. Unutma hiçten hiçbir şey çıkmaz.”

Adamın gözleri ışıl ışıldı. Oyununa öyle kaptırmıştı ki kendini, ben rolümü oynamakta hiç zorluk çekmiyordum; “Şimdi elini duvara vurmayı bırakarak, O’nu içinde hisset bu benim kurtuluşum oldu, göreceksin senin de olacak”. Adam biraz tedirgindi. İşini bırakmak istemiyordu. Ben bunu sonsuza kadar yapamayacağını söyleyince biraz daha benim tarafıma yaklaştı. Ve işinin noktası “hidayet onu karanlıkta aramakta değil, içinde duyumsamaktadır!” cümlesi oldu. Adam söylediğine göre 3227 yıldır yaptığı işi bir anda bıraktı.

Ritim bozulduğu an her yer yeniden eski karanlığa büründü. Adam tek göz açış kapayışta gözden kayboldu. Soğuk ve dizlerimin sızısı yeniden belirdi. Ben adamın yok oluşuyla içime düşen şüphelerle uğraşmaya vakit bulamadan arkamdan gelip omzuma dokunan elle sıçradım. Döndüğümde gördüğüm ilk şey sarı saçları mükemmel örgülenmiş bir kadın oldu. Şaşkınlığımı henüz üstümden atamamıştım, sıcak nefesini yüzüme yaklaşarak üfledi. Nefesini ciğerlerime çekmemle o tatlı duygu beni yere sermişti. Soğuğu hissetmiyordum, dalacağım derin uykudan önce duyduğum son sözcükler; “Uyu, gözlerin tam senlik bir yerde yeniden açılacak” olmuştu.

_________________
Ateşli hayallerle dolu bir yürekle, ki kumandası bende, yanan bir mızrakla ve rüzgârdan bir atla, gidiyorum ıssızlığa…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 28 Ksm 2006
Mesajlar: 22
Yayınevi yayınevi dolaşmış ancak pek de başarılı olamamış romanım; Habis Kıssa... Madem basılmayacak,... paylaşmalıyım. Toplam 23 bölüm. 130 A4 sayfası. Çok iddialı değilim, yerden yere vurabilir, bana doğruyu gösterip yazmaktan vazgeçirebilirsiniz.

Okumayı göze alanlar! Kolay gelsin...

_________________
Ateşli hayallerle dolu bir yürekle, ki kumandası bende, yanan bir mızrakla ve rüzgârdan bir atla, gidiyorum ıssızlığa…
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Büyük bir keyif beni bekliyor sanıyorum.

Bakalım haklı mıyım?

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 16 Ekm 2007
Mesajlar: 417
yazın extradan iki roman bitirmiş olucam fena mı. zıtlık şeytanı seninkine daha başlayamadım ama biraz ilerlersen ben yetişirim. şimdi ortada bırakılmış gibi olmasın.tunç sen mi hızlandın ben mi yavaşladım son zamanlarda lol

_________________
Aşk istiyorduk ağızdan damardan
Gözler parlasın soluk açılsın.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 11 Tem 2008
Mesajlar: 196
Buradasınız; fazla uzaklaşmamışsınız demek ki...

Üstelik bir de romanla dönmüşsünüz...

Aytunç'un kehaneti beni de içine alıyor sanırım; içimdeki arsız ve keyif düşkünü okurun zihni kamaşmaya başladı bile şimdiden...

Biz, buradayız.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ROMANLARINIZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri