| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 01 Eyl 2008 |
| Mesajlar: 15 |
|
|
|
Kurgu öyküleri 01.09.2008, 17:48 |
|
|
HAYAL UÇURUMU
Yavaş, yavaş süzmeye çalışıyorum her yeri. Bu nasıl üstün bir yaratılıştır, ne güzelliktir. Bunların olmasına rağmen halen yoksul teması midemi bulandırıyor. Sessa giriş yaptığı aile sefaletin derinliklerinde kaybolmuş durumda. Yine mi başlıyoruz
Geçmişe bir silgi burası. Çok uzak. Hatırlayamadığım zamanlarda gizli...
Büyük babam Ömer, yıllar önce bu işkenceye son vermek için yeni bir hayat kurmaya çalışsa da son hep hüsranla sonuçlanmıştır. Hepsi yaşadı bunu. Süre gelen bir ceza gibi bir türlü bitmek bilmiyor. Belki en acısını ben yaşıyorum bilemem. Bir ben kaldım burada. Hepsi gitti. Hatırlıyorum biri var. Evet, Sessa, onu unutamam. Gürültülü bir gece yarısı ansızın kaybolup giden yaşlı bunak. Sessa da gitmişti onlar gibi.
Günler aynı her zaman burada. Soluk güz mevsimini andıran gökyüzü hep. Geçmişe lanet okuyan ben, geleceğe nasıl gülebilirim. Kim vardı yanımda. Babam hastalıktan can verirken son defa doyasıya bakamadım. Ün yapmış fahişe bir anne. Erkekliğin bira şişelerinde terk edildiği hatıralar...
Her şey normal görünse de bir an, düşünmeden edemiyordum. Sessa gerçekten büyüleyici beyin ve hayal gücüne sahipti. “Aldanmayasın ışıltılara, kanmayasın,” derdi. Aldanmıyorum, kanmıyorum ancak iç çekmeden de duramıyorum. Bunak falan olsa da acayip şeyler konuşur, durmadan beynimi bulandırırdı. Ne kadar bulansa da bildiğim tek şey bunları insanların yaşıyor olması.
Çamur adam ile başladı bu çılgınlık. En ince ayrıntısına kadar mükemmel bir ustalıkla var edildi bu gezegen, sadece onlar için. Venüs Sodaları önce bu durumdan memnun kalsalar da sonradan yerlerini alacaklarını düşündükleri ilk insan projesi, çamur adamı yok etme kararı almışlardı. Plan hazırlanmıştı, her şey hazırdı. Venüs Sodaları mükemmelliğe yaraşır güzellikte var edilmişlerdi. Tanrı onlar için ve onların kolaylığı için sürprizlerini durmadan sunmaya devam ediyordu. Bunlardan biri de bizler, Venüs Mudaları... Sodalar kadar olmasak bile Venüslüydük. İlk insan, başka bir gezegen, başka bir düzen kurulacaktı. Biz, Mudalar, Sodaların inceliği için var edilmiştik. Venüslüler sessiz kalmayacak kadar üstün yaratılmışlardı. Bu gücü Tanrı onlara vermişti. Kim bilir bir gün Venüslülerin kendisine karşı olacağını. Beklenen oldu ve çamur adam yani ilk insan daha ayaklanmadan yok edildi. Venüs’te tek bir Muda bile kalmadı. Herkes kor ufuk ışınlarının arkasına saklandı...
Tanrı cevap vermekte geç kalmadı. Hızlı bir şekilde dünya kuruldu ve yeniden bir insan projesi gerçekleşti. Venüs’te olan tüm imkanlar insanlara da verildi. Ancak bir takım değişiklikler yapılmıştı. Belli sınırlar göze hemen çarpıyordu. Venüs’te olduğu gibi insanlar kendi iradeleri ile yaşayacaklar, her şeyi yapabilecekler fakat “O” istemeden hiçbir şey değişmeyecekti. Venüs’teki beyin sistemi, insanlarda tamamen değiştirilmişti. Venüs sodası gibi üremeyeceklerdi. İnsanlar iki ayrı cinsiyette yaratıldı. İki cinsiyetin birleşmesi ötürü üreme sağlandı. Sodaların 6 yılda bir, bir Soda ile birlikte kutsal ışınlara dokunmaları yeterli oluyordu ve üreme şeklini kendileri belirliyordu. Her şey çok farklı olmuştu..
Soda büyükleri ve peşi sıra diğerleri, çekilmez bir bela haline gelmişlerdi. Mudalar, yani bizler her türlü eziyetten nasibimizi alıyorduk. Yer altı madenlerinde durmadan çalışıyor bir şeyler çıkarıyorduk. Venüs yüzü görmeden yıllarca çalışıyorduk. Sessa ile orada tanıştık. Onu daha önce hiç görmemiştim. Çok kaytardığı vakitler olurdu en azından bunu becerebiliyordu. Ortadan kaybolduğu vakitler bir kaç metal parça ve madenden çıkardığımız taşlardan bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bizim aklımız hiç bir şeye yetmiyordu. Zaten yoksul Venüs Mudaları idik. Hiç bir şeyden anlamıyorduk ve de üretim gücümüz yoktu. Sadece Sodalar için hizmet ediyorduk.
Uzun süren çabalarından sonra ortaya devasa bir gemi çıktı. Bu yapıtı hayretle izlerken Sessa'nın Muda olduğundan bir an için şüphe “etmedim” desem yalan olur. Sessa bu gemiyi kullanabileceğini söylediğinde tüm Mudalar gülümseyerek, “Bir Muda ve uçan gemi, bu biraz rüya gibi geliyor,” diye düşündü. Çok geçmedi, mükemmel zekası sayesinde bunu başardı ve "HU" adını koyduğu gemiyi havalandırmayı başardı. Gece boyunca bunun şaşkınlığıyla bir türlü uyuyamazken, Sessa beni şaşırtmaya devam ediyordu. Hu ile Dünyaya gideceğini söyleyince bir an sonumuzun geldiğine kanaat getirdim. Bu konuşmadan sonra uyuduk. Uyandığımda Sessa yok olmuştu... Sessa’dan sonra buralarda durmak gibi bir şansımız yoktu. Kor ışınların yakınlarında, yer altında gizli bir bölmede kalmaya başladım. Işın tarihi geçtikçe korkularım ve endişelerim artmaya başlıyordu. Venüs mudaları üstlerine düşen işkence paylaşımlarını yaparken, burada öylece oturmak beni kahrediyordu. Yoksulluğun bir tanımını bulamıyorum. Çok şaşkınım sadece. Beyin noktamız Sodalar, bir sağ ve bir sol demeleri yeterli. Beynin basmıyor olması gibi iğrenç bir espiriye denk. Nedendir bu. Üstün kılınan özellik nedir. Aramızdan, hiç mi? Biri çıkmayacak. Lolla, Hıla günlerimi sayarken beklediğimdi bu. Sessa’nın müjdeli haberi. Beni de yanına almak için hazırlıklar yaptığını belirtiyordu. Sodaların bu durumdan haberleri nasıl olmadı bir türlü anlayamadım. Uzun zaman geçmesine rağmen İnsanlara bir şey yapmadılar.
Beklenen zaman geldi, artık gidiyorum kurtuluyorum. kısa bir hazırlıktan sonra Sessa beni buradan aldı...
***
“Bunlar da kim? Burası nasıl bir yer böyle?”
Yavaş, yavaş süzmeye çalışıyorum her yeri. Bu nasıl üstün bir yaratılıştır, ne güzelliktir. Bunların olmasına rağmen halen yoksul teması midemi bulandırıyor. Sessa giriş yaptığı aile sefaletin derinliklerinde kaybolmuş durumda. Yine mi başlıyoruz demeden tutamıyorum kendimi. Bu, bu resmen bir senaryo. Tekrar, tekrar rolleri oynayıp duruyorum. Bunlar nasıl yaşıyorlar anlamıyorum. Durmadan yiyip duruyorlar....
Bu düzene alışmam çok zor biliyorum ama Sessa beni çok rahatlatıyor. Her anımda yanımda oluşu beni biraz daha güçlendiriyor. Bir Venüs Mudası olarak yaşamıyordum. Geride kalan sadece nam-ı değer Muda Terna. Şimdi, Ali. Çok gariptir, daha önce bunu yaşamış gibi hissediyorum kendimi. Büyükbaba ne demek? Ömer kim? Hayır ben halen kendime geldiğimi sanmıyorum. Ben Terna değil miydim? Acayip şekilli isimleri sayıklıyorum. Sokaklarda değişmez soda işkencelerini, burada zenginler yada üstekiler diye niteledikleri insanlardan görüyorum. Tek gerçek yoksulluk. Hiç değişmeyecek. Artık şaşırmıyorum gece kondu görünce. Biliyordum, iş bulmanın zorluklarını. Uzun soluklu gezintiden sonra cama asılı, kağıttaki ilana göre bir garip olduğumu anladım ve iş buldum. Garip ne demek yaaa??? Çok iyi bir iş sayılmaz, insanların pisliğini temizlemek ne kadar güzel bir iş bilmiyorum. İnsanlar daha zor şartlarda yaşıyorlarmış. Şerefsizler, Tanrı’ya karşıtları, var. Hepsi var, bunlar Venüslülere denktir bu yaşantıyla. Bu kadarı olmaz. Anlamaya yetmiyor, yosun bağlamış beyin uçlarım. Yaşlanmayan bedenimle izliyorum. Yaşıyorum işte geç de olsa farkına vardığım hayatı. Sessa, bu lanet düzene ortak, tanık sadece ben değilim. Gitti, Sessa da gitti! İnsan olmasa bile insan sefaletine esir düşüp acılar içinde gitti. Şöyle son kez bakamadım kırk yıl baba dediğim insana. Aç ölmemek için fahişelik yapan, mükemmel yaratılan bu gezegende, güzelliğine doyamadığım kız kardeşim. Evet gittiler. Sessa bir gece kulakları delen gürültü eşliğinde kayboldu. Son duyduğum ses hatırlayamıyorum. Uyumak istiyorum. Açlıktan kıvranan midemin hırıltısından, son defa yatmak istiyorum uyanmamacasına...
Uyudum. Uyanma zamanı geldiğinde, beynimde solucan kıkırtıları çoğalıyordu. Anlayamıyorum. Bunlar daha önce yaşanmış olamaz. Bunları neden hatırlıyorum? Bu önceden beynime yerleşmiş bir hikaye. Sessa neden Ömer oldu. Ben neden Ali.Huh Unuttuğum bir tek şey yoksul olmamızdı. Evet doğru ya yoksullar akıl etmez, bilmez, hatta konuşmaz. Saçma bir düzen.
***
Geliyorlar...
Bunlar Soda Tajları ve Sessa.
Olamaz, ben tam anlamıyla Muda eşşeğiyim. Sessa'nın bir Soda olduğunu nasıl fark edemedim. Başından beri bu bir plandı, anlamalıydım. Sessa burdan gideli seksen beş yıl olmuştu. Ama neden bu kadar beklediler? Sodalar çok üstün bu yoksullardan ne isterler artık.
Olamaz her yeri yıkıyorlar. Durunnnn Yapmayınnnnnn
“Sessa nerdesin, bu ne demek oluyor? Sessaaaaaa”
“Yoksul evladım. Sizinle uğraşacak değiliz herhalde. Başından beri her şey hazırdı”
“Ne hazırlığı ne planı bu?”
“ ‘Hayal Uçurumu’ Tanrı yarattı, biz yönettik Tanrı'nın ulaşamayacağı hayallere ulaştık...”
Ne kadar salakmışız. Açlık, sefalet saçma-sapan bahanelerle kendimizi geçmişe gömerken tepemizde dönen dolaplar beyin hücrelerimin paslarını tırnaklar gibi sızlatıyor...
Dünya ve Venüs Fark nerede kim bilir? Zengin olmak yada yoksul olmaz ne kadar önemli? Tanrı bunu değiştirir mi?
Burası "Hayal uçurumu" kim anlata bilir yoksul derdini. Ne geçmişte, ne gelecekte yaşanmışlıklar saklı bu yorgun bedenlerde... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 01 Eyl 2008 |
| Mesajlar: 15 |
|
|
|
Kayıp Kitap 01.09.2008, 17:53 |
|
|
<!-- JW AJAX Vote Plugin v1.1 starts here -->
<!-- JW AJAX Vote Plugin v1.1 ends here -->
Sedat en üstte duran karta bakıyordu. ´Topan´ isimli kart yine en üste gelmişti. Eğlence cininin elinde bir orak vardı. Canice sırıtıyor ve kırmızı kedi gözleriyle kendisine bakıyordu. İki tane ayak parmağı vardı. El tırnakları ise uzundu.
Yuvarlak masa hazırlanmıştı. Üzerine örtülmüş beyaz bir örtü, yuvarlak masanın kahverengi olan tahta kısmını kapamıştı. Bilgisayar ekranında açılmış olan ilginç bir program, karanlık odanın duvarlarına yansıyordu.
Yuvarlak masanın etrafında toplanmış olan birliğin başı ve kurucusu, ölü gibi soluk renkli Recep, büyü kartlarının sonuncusu olan ´Topan´ı da kartların en üstüne bıraktı. "Evet, arkadaşlar. Benim mistik topluluğum." Hemen solunda, bıyık altından gülen Sercan´a baktı, kurucu Recep. "Biraz ciddiyet. Siz buna inanmıyorsunuz ama dediklerim tek tek çıktığı zaman altınıza sıçmazsanız, bana da tahtabiti demesinler."
İnanmamışlardı tabii. Recep´in aylardır iddiasını ettiği bu kitabın marifetleri, onlara hiç de inandırıcı gelmemişti. Ama her şeye rağmen toplanmışlardı. Küçük bir macera onlara ilaç gibi gelecekti; hele ki şu saçma yorucu üniversiteye giriş sınavlarından sonra... Bu, biraz ürperticiydi. Aralarında daha önce cin çağıran olmamıştı. Ya da buna benzer şeyler yapan. Her ne kadar yine Recep´in abartılı yalanlarına inanmasalar da, herhangi bir terslik halinde güvenecekleri de o idi.
Kurucunun karşısında, kartları dikkatle süzen Sedat gülerek kafasını kaldırdı. "Bunlar bozuk, ulan!"
Recep anlamlı bakışlarla Sedat´a baktı. Bu bakışta biraz öfke, biraz da alaya alınmanın verdiği ezilme vardı. "Sedat!"
Kızgın bakışlarla, sol safta duran kartları kavradığı gibi karmaya başladı.
"Haydi hayırlısı." Pek konuşmayan Uğur, Recep´in elindeki kağıtlara baktı. Çökmüş bir binanın üst üste gelmiş moloz yığınlarına benzeyen kartların karışması, kendisine sihirbazların kullandığı kılıç oyununu hatırlattı. Sihirbaz, asistanını bir kutuya hapsediyor ve bıçakları kutuya saplamaya başlıyordu. En sonunda kadın sağ salim içeriden çıkardı; meraklı topluluğun şaşkın bakışlarla alkışı da tüm salonu doldururdu. Ya o bıçaklar gerçekten kadına saplansaydı. Sihirbazın, kutuyu açmasıyla, etrafa oluk oluk kan fışkırması bir olsaydı... Ya da kadın kordon gibi sallanan kalın bağırsağıyla oracıkta bayılsaydı... Bunlar asla gerçekleşmezdi ama şimdi bu kartlar kendisine olanaksızlığın ve hayal gücünün sınırlarını aşarak gerçeğe karışıyordu.
Uğur dikkatlice, kartların karılışını seyrederken ´krant, dipoz, d-tzant´ adlı cinler sırıtarak ışıl ışıl parlıyorlardı. Kartın üzerinde çizilmiş birer figür olarak sinsice sırıtıyorlardı.
"Yeter!"
Sedat ve Sercan hipnozdan ani bir hareketle uyanın hastalar gibi, Uğur´a baktılar. Kartları karan Recep de durdu."N´oldu Uğur?"
"Tamam. Bu kadar yeter. Çok kardın." Diğer arkadaşlar şaşırmışlardı. Uğur´un yüzündeki o ürkünç ifadeden çok, onun bu denli sert bir tavır göstermesi şaşırtıcıydı.
Recep kartları yerine bıraktı. "Tamam. Haklısın, bu kadar yeter." Yanında duran kitaba baktı. " Burada da ´en az otuz saniye karmak yeterli´, gibi bir şey yazıyor."
Sercan atıldı. "Bu ucube kitap da yemek tarifi gibi mübarek." Kimse gülmedi.
Recep kitabı bir müddet inceledikten sonra diğer sayfaya geçti. Orayı da parmağıyla göz gezdirerek kafasını kaldırdı. "Tamamdır, beyler." Arkadaşlarına baktı. Kader arkadaşları artık gülmüyordu. Hepsinin yüzüne cin işemiş gibiydi. Boş bakışlarla Recep´e bakıyorlardı. "Bundan sonra geri dönüş yok. Zaten bunu isteyen varsa, beceremez. Çünkü, bu zamandan sonra gidenlerin başına geleceklerini okursam, kımıldamaya bile yeltenemezsiniz." Yeni çevirdiği sayfadan bir maddeye baktı. "Hatta size bir tane söyleyeyim. ´Çamurdan yapılmış oyuncaklar bile canlanır. Bazen bir şeytan, bazen ise elinde orakla gezen kan-sever.´ Bunlar size...Boş verin. Gerisi canice."
"Allah´ım. Bu kitaba inanmaya başlıyorum."
"Ben de."
Sercan, "Reco, bu kitapta yazan yazılar ne dilindeydi?" diye sordu.
"İbranice. Size anlattım; babam Çorum´da, Hitit´lerin ve eski medeniyetlerin sakladığı hazinelerin bulunduğu yerde bulmuş bunu. Hocayla gitmişler ama hoca ve onun yanındaki 4 kişi çarpılmış. Bazıları ise sonradan intihar etmiş. Babam bu kitabı hazinelerin yanında bulmuş. Ama artık o hazinelerin yüz metre yakınına bile yaklaşan yok. "
Sercan, bilgisayar kasasından gözlerine yansıyan kırmızı ışıklar yüzünden gözlerini kısarak sordu."Çok eskiye benziyor. Ne zamandan kalma, biliyor musun?"
Recep kitaba bakarak içini çekti. Sercan´ın suratına yansıyan kırmızı ışıklardan dolayı fal taşı gibi açılmış gözlerine baktı. "1801, dedi babam. Ama daha eski olabilir." Elerini şaplattı. "Tamam Sercan. Asıl olaya geçelim. Ciddi olun; zaten korktuktan sonra istemeseniz de ciddi olacaksınız."
Sedat, "Ben inanmıyorum," diye pişkince baktı Recep´e.
"Bunu biraz sonra öğrenirsin, Sedat."
"Şimdi... Bu kabloyu bilgisayarın ´Usb´ girişine taktım. Bu, benim ikinci denemem. Yani, ilk denemem başarılı ve bir o kadar da korkutucu oldu. Bir yıl uğraşmıştım, biliyorsunuz." Sedat´a baktı. "Sedat, tuzlu suyu verir misin?"
Sedat, tuzlu suyla dolu kabı iri elleriyle kavradığı gibi Recep´in önüne koydu.
"Kablonun ucunu tuzlu suya batırıyorum. Elimde gördüğünüz sakızı çiğneyerek İbranice kelimeler söyleyeceğim. Bu kelimelerin değişik anlamları var. Sonra, sakızı tuzlu suya atacağım ve siz sadece bilgisayarın ekranına bakacaksınız."
Sedat yanık sesiyle umutsuzca "Bu, çok saçma," diye yakındı.
Recep sert bakışlarla Sedat´a baktı. Kaşlarını kartalınki gibi çatmıştı. "Sedat! Teknolojik ya da ilkel bir alet. Hiçbir şey önemli değil. Bu kitabı ben okudum, siz değil. Sadece dediklerimi yapın."
Recep bir kartlara baktı, bir de kitaba. "Bir şey eksik." Biraz düşündü. "Ha! Pencere." Arkasını dönerek pencere kulpunu aşağı indirdi ve ´tıkırt´ sesiyle beraber ılık hava dalgası karanlık odaya girdi.
Sedat en üstte duran karta bakıyordu. ´Topan´ isimli kart yine en üste gelmişti. Eğlence cininin elinde bir orak vardı. Canice sırıtıyor ve kırmızı kedi gözleriyle kendisine bakıyordu. İki tane ayak parmağı vardı. El tırnakları ise uzundu. Tıpkı, cadılarınki gibi, diye düşündü. Belki de bunlara inanmalıydı. Bu şekil kartları hiçbir yerde görmemişti. Ve kendisini pek korkutmuyorlardı. İnansaydı eğer, korkacak mıydı? En ucube ormanın ortasında yalnız kaldığında bile korkmamıştı. Bu, sübyanların bile çizebileceği resimlerden ...! ´Ama´ diye fısıldadı Sedat. Resimde bir değişiklik vardı. Daha doğrusu, değişmişti, ´Topan´. Evrim geçirmişti kağıdın üzerinde. Recep´in ilginç kelimeler söyleyip, elleriyle de garip hareketler yapmasını fark edememişti bile. Şimdi iki kafalı duran ´Topan´a bakıyordu. Gri tenli cinin sırıtkan yüzü hiç değişmeyecekti...
Recep ellerini büyücüler gibi havaya kaldırdı. İbranice başladığı cümleleri Lava ve Pala dilleriyle devam ediyordu. Kitaba bakmıyordu artık. Sercan ağzı açık, büyüye kapılmışçasına Recep´e bakıyordu. Uğur kafasını masaya koymuştu. Yüzü görülmüyordu.
Odayı kasvet sarmıştı. Yoğun bir ürkü. İnsanların yüzüne oturan hoşnutsuzlık. Kasabaların kanayan çığlıkları geri dönüyordu.
Recep konuşmasını türkçeye devretti. Bazen ellerini havaya kaldırıyor, bazen ise ancak delilerin yapacağı hareketleri yapıyordu. Sercan ona bakmasını sürdürüyordu. Sedat´ın gözleri ise perdedeydi. Recep´in kafasına kadar gelmişti perde. Bu durgun havada açılması hiç de iyiye alamet değildi.
"Yüce Tanrıların sanrısı. Bize gel, buraya, kutsal tuzlu suya. Ağaç dallarına sokulan kafalar. Bir resimden ibaret değilsiniz siz." O sırada tuzlu su kabarmaya başlamıştı. Sedat´ın gözü tuzlu su dolu kaba ilişti. Sürekli değişen ´Topan´a bakmıyordu artık. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi kendi kendini bastırıyor; kasları seğiriyordu.
"Kitap sizi çağırıyor." Recep´in sözü bitti. Kablonun etrafa alev ışıkları atarak cızırtılar çıkarması da sona ermişti.
Sercan, Recep´e dokundu. Kısık sesle, "İyi misin, Recep?" diye sordu. Buna en çok inanan ve en az etkilenen oydu.
Recep morlaşmış gözleriyle Sercan´a bakarak kafa salladı. Sercan´ın uzun yüzü, ona hayalinde gördüğü ´Topan´ı hatırlattı. Yamuk yüzlü insanlar havada uçuşuyor, köpekler ise uğulduyorlardı. Sanki büyük bir ordu toplanmış ve harekete geçmişlerdi. Ayaklarını yerlere sürüp, ateş gibi çevik hareket ediyorlardı. Çıkardıkları boğuk sesler havayı yararak bulutlarda girdap oluşturmuştu.
Sercan anlamlı ifadelerle Recep´e baktı. "Geldi mi?"
Recep de aynı ifadeyle kafa salladı. "Geldiler, Sercan. Dikkatli olmamız lazım."
Sercan kafasını kurucudan alarak Uğur´a çevirdi. Uğur yavaş yavaş kafasını kaldırıyordu. Omzuna dokundu Sercan. "Uğur, kalk."
Uğur başını tuttu. "N´oldu?" Sedat da bu soruyu sormuşçasına Sercan´a bakıyordu.
"Geldi. O geldi." Tam o sırada bir çığlık duyuldu.
"Bilgisayar ekranına bakın!" Sedat bağırdı. Uğur onun ağzını kapadı.
Kurucu, hızlıca sandalyeden kalkarak klavyenin başına geçti. Bunu yaparken zorlanmıştı. Bacakları istemiyordu bunu.
Açılı duran bilgisayar ekranında Topan´ın karta çizilmiş olan resmi belirmişti. Sonra yerini yeniden programa bıraktı. Recep hızla klavyenin başına geçti. Ve titreyen elleriyle tuşlara tek tek bastı. ´Tık, tık´ sesleri sessizleşmiş karanlık odaya yayıldı.
"Orada mısın?"
Sedat ekranda belirecek yazıyı beklerken, saçlarının ağırdığını hissediyordu. Topan gerçekten konuşacak mıydı? ´Allah´ım´. O sırada bir şey fark etti ama bu sefer çığlık atmadı; kartın üzerinde Topan yoktu.
Arkadaşların gözleri bilgisayar ekranındaydı. Recep, ´cin çağırma´nın tam olarak gerçekleşmediğini düşündüğü anda, bilgisayarda beklenen cevap ışıldamıştı.
* * *
Arkadaşların yüzlerine şok ifadesi oturmuştu. Recep´in klavye tuşlarına dokunmadığını hepsi de biliyordu. Böyle olsaydı Recep, daha ilk dakikadan sırıtmaya başlar ve şaka yaptığını itiraf ederdi. Ama ne var ki, bu gibi kötü durumlarda sakinliğini kokurdu; korkusunun neden olduğu yanaklarındaki o kızarıklığa engel olamazdı.
Sercan bilgisayar ekranına biraz yaklaştı. Cevap oradaydı. Yazılmıştı. Recep´in yazdığı soru cümlesinden sonra hiç kımıldamadığını gözlemişti. Onu sinsice süzmüştü ve hala süzüyordu. Bu işin altında ayrı bir iş var, diye düşünmüştü. Recep karanlıkların arasında başka bir klavye ile yazacak ya da başka bir hile yapacaktı. Elleri kolları bağlıydı. Sercan yeniden bilgisayarda birden ışıldayan yazıya baktı. Sanki etrafına kan saçıyordu.
"Evet."
Recep eliyle arkadaşlarına işaret etti. Bunun, sakin olmaları gerektiği anlamına geldiğini hepsi de anlamıştı. Kurucu, ellerini yeniden klavyeye doğru yaklaştırdı. Bir an durdu. Düşünüyordu. Onunla nasıl konuşacağını bile bilmiyordu.
"Bilgisayarda rahat mısın?" Kurucu, ne yazması gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Babası, cinlerle asla dalga olmaz, demişti bir ara bu konu ile ilgili konuştuklarında. Tabii, alkolün da etkisi olabilirdi.
Topan´dan ikinci cevap geldi. Bu, fazla sürememişti. Kurucu, deli olacak bir telaşa daldı; nasıl olur da bu kadar hızlı yazabilir?
"Beyaz bir kutudayım, uzun süredir hareket edemediğim kaptan çıktım, bir güç beni uçurdu, buraya, nereye, işte oraya..."
Sedat uzun süre Kurucuya baktı. Biraz rahatladığı, yüzündeki ifadeden belli oluyordu. Ama bunu çözerse, daha rahat edecekti.
"Ne dedi O?" diye fısıldayarak sordu, Uğur.
Recep yutkundu. "Tam olarak anlayamadım. Aslında... Latin harfleriyle yazacağını düşünmemiştim. O yüzden bilgisayara tüm dillerin yazılımını yükledim." Uğur´a baktı. "Herhalde, nerede olduğunu söylüyor." Hepsi de kafa salladı.
Sercan atıldı. "Bu konuşmalarımızı duyuyor mu?"
"Bilmiyorum," diye cevapladı, Recep. "Duyamaz herhalde. Çünkü, sadece ekrandaki yazanları görebiliyor. Topan duyamaz... O öyle yaratılmış. Kitapta öyle yazıyor." Klavyenin tuşlarına düşünürmüş gibi baktı. "Bilgisayar olmasaydı kağıda yazardık, onu okurdu.
Masanın bir köşesinde sessiz duran Sedat gözlerini bilgisayar ekranına dikmişti. Eski, yıvışık haline nazaran pek ciddi duruyordu. "Devam edelim. Ben korkuyorum. Bilmiyorum ama içimden bir ses, çok kötü şeyler olacağını söylüyor."
"Beynimizi okuyabilir mi?"
"Hayır..."
Sedat konuşmasına devam etti. " Bir şeyler yaz, Recep. N´olur!"
Kurucu, tekrar klavyeye döndü. Elleri artık titremiyordu. İnsan böyleydi işte. Zor bir sınava girmeden önce korkarsınız; karnınız ağrır, mide, bağırsaklara baskı uygular; hastalanırsınız, kusarsınız; iştahınız kesilir, zayflarsınız. Ama o ana geldiğinizde... ´Bu muydu, zor olan şey! Bütün bu kaygım boşaymış.´
"Sizi o kaptan ben çıkardım." Mümkün olduğunca zarif yargılar içeren cümleler yazmaya çalışıyordu. Babasının, cinlerle asla dalga olmaz, sözünü unutmuyordu. Ya hadi bilgisayardan çıkap, hepmizi deliye çevirse ya da Çorum´da deliren o hazine avcılarına benzetse... Delice ve dehşetli düşünceler, kafasının içine doluşmuş cam parçacıkları gibiydi. Ve sürekli batıyordu.
"Sizi o kaptan ben çıkardım."
Recep´in yazısını tekrarlamıştı. Arkadaşlar beklerken yazı yeniden bilgisayar ekranında ışıldadı.
"Beni bu kaptan sen çıkardın." Durdu ve ve tek nefesle bitirdi diğer yazıyı. " Topan her zaman bulunur burada. Hayatımız. Topan bazen yer bazen koparır. Bazen verir..." O anda Recep´in ellerinde hafif titreşmeler oluyordu. "... Her zaman üfler. Ama asla gül vermez."
Sercan hareketli bir halde elleriyle işaret etti. "Tamam. Anlıyorum." Yüzü anında sarardı. "Ama..." Sustu.
"Bunu kovalım," dedi Uğur. "Bu kadar yeter. Kapat bilgisayarı, Recep!"
Recep soruyu işitememişti. Titreyen eline bakıyordu. Titreme yavaş yavaş geçerken, ellerine neler olduğunu biliyordu.
Uğur bağırdı. "Bilgisayarı kapat, Recep!" Sesini yükseltiğinin farkında değildi. Sercan da ona baktı.
Sercan, bilgisayarda beliren yeni yazıyı gördüğünde, Recep´i dürttü.
"Zindanların efendisi beni oraya tıkmıştı. İçeriyi kanla doldurmuştu. O demirler bir gün parçalandı. O, benim tanrımdı. Höyük... O benim tanrım. Kitabı aramamı söyledi. Yola çıkarken beni parçaladılar. Hit´ler. Altınların efendisi, beni boş bir yere attı. Onları gördüm. Üzerime toprak döktüler. Hit´ler cinlerdir. İhanet ettiler Topan´a." İki saniye arayla duruldu. "Ben, geri gelecekler. O bulundu. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu."
Recep bazı tuşlara bastı. "N´oldu bu bilgisayara. "
"Bilgisayarda sorun yok."
Kurucu bir tuşa daha bastı. ´J´ harfi, Topan´ın yazdıklarının arasına karıştı. "Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. "
Uğur yeniden başını tuttu.
"Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. "
Sercan bağırdı. "Kapat şunu!"
Bu sefer de sesler gelmeye başladı. İnce ve kurtların uğuldarken çıkardığı seslere benziyorudu.
"Dikkat et. O bulundu. Dikkat et. O bulundu. "
Sedat ayağa kalkarak bilgisayarın ´kapama´ tuşuna bastı. O anda perde açılarak odaya garip bir hava akımı yayıldı. Sanki çok eskilerden geliyordu bu hava. Geçmişten... dünyayı dolaşarak odadaki kasvetle karışmıştı. Ve tüm arkadaşların içine oturmuştu.
- SON - |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 01 Eyl 2008 |
| Mesajlar: 15 |
|
|
|
Öteki Pencere 01.09.2008, 17:55 |
|
|
En son yaşlı bir kadın minibüse binmek için uğraşıyor. Ona kadın değil de teyze demek geliyor içimden şimdi. Teyzenin iki kolunda simitçilerinki gibi sepetler var. Yaşlı teyzeye yardım ediyor birkaç genç arkadaş. Sepetlerini alıyorlar elinden.
Eskinin tren yolu şimdilerde insanların arabalarla vücut hareketlerine girmeden yürüyebilmeleri için iyi bir yürüyüş yolu olmuş. Bu uzun ve rahat yolda insanlar yukarı aşağı yürürken ben de minibüsün penceresinden onları izliyorum. Her zamanki süre giden hayat aynı saatte, aynı yerde, aynı oyuncularla devam ediyor. Bugünün tek farkı; günlerden çarşamba değil perşembe, takvimlerin ayın onunu değil on birini gösteriyor olması. İşine yetişmek için hızlı adımlarla kafasını yerden kaldırmadan yürüyenler, düşünceleri kim bilir nerede olduğu için yürüdüğünün ve yanından geçenlerin farkında gözükmeyen dalgın suratlar, para kazanmak için kolundaki sepetlerle simit satan ufak çocuklar, yolun köşe yerlerinde ve her sokakta illa ki rastlanan dilenciler, hayatın her zamanki gibi devam ettiğinin kanıtıydı. Bana inanmıyorsanız onlara da sorabilirsiniz!
Açıkça söylemek gerekirse ben de pek farklı sayılmam diğer günden. Dünden tek farkım üzerimdeki giysiler. Bakın, yine aynı saatte, yine bir minibüsün içinde, yine aynı lisenin önünden geçiyorum. Lise de aynı; giriş kapısının önünde ne beklediklerini benim o yolda gidip gelirken bir türlü anlayamadığım, gençlik kimliğini kazanmaya uğraşan (bazılarının ellerinde sigara var ve dersten kaçtıkları ortada), kravatları aşırı gevşetilmiş kontrolsüz bir takım liseli.
Liseyi geçiyoruz. Caddenin köşesinde vcd satan adam elleri yine paltosunun cebinde caddenin sağına ve soluna bakıyor telaşlı bir şekilde. Dikkatli olmalı. Yaptığı işin sakıncalı olduğunu biliyor çünkü. Caddeden karşıya doğru ilerliyor minibüs. Bir diyaliz merkezini görüyorum şimdi. Sıra halinde dizilmiş yataklarının üzerindeki hastaları dışarısını izliyorlar. Belki de yeni bir şeyler keşfetme amacındalar bilemiyoruz tabii, bildiğimiz; baktıkları dışarısının hep aynı olduğu.
Az sonra anayola çıkıyor minibüs. Sağımızda ve solumuzda motorlu araçlar egzozlarından çıkan dumanları geride bırakarak ilerliyor. Herkes bir şeyin peşinde; ben derse yetişmenin, durakları kontrol edip yolcu almaya çalışan şoför paranın, yanımda oturan ufak tefek çocuk ise; sanırım gireceği sınavda başarılı olmanın. Kırmızı ışıkta duruyor minibüs. Ben o anda ışıklara bakıp içimden saymaya başlıyorum. Hangi sayıya geldiğimde yeşil yanacak acaba? Neyse! Saymaya devam ederken ayrıca yanımızda duran araçların içine bakıyorum. Minibüste olduğum için çoğuna tepeden bakma gibi bir avantajım var. Gördüğüm tipleri size kısaca özet geçeyim: hangi şarkıyı söylediğini bilmediğim ama dudakları sürekli oynayan ve parmaklarıyla da direksiyona vurup ritme eşlik eden bir bayan; hayatından memnun olduğu açıkça ortada işte… Elini kapının camına, başını da eline yaslayıp öylece bekleyen yorgun bir yüz mesela… Bir başkası telefonla konuşuyor… Diğeri yanındakine derdini anlatmaya uğraşıyor galiba; çünkü epey bir hararetli… Zor durumda olan bir başkası da kendisine sakız satmak isteyen bir çocuğu başından savmakla meşgul. Kısaca söylemek gerekirse; manzara birkaç ayrıntı dışında her gün gördüklerim ile aynı. Değişik bir şey de beklemiyorum zaten!
Üstgeçide doğru ilerliyoruz. Geçidin altında bekleyen insanlar. Bakışları ileri yani bizim geldiğimiz yöne çevrilmiş. Kendilerini oradan alıp götürecek minibüsün gelmesini bekliyorlar. Biz de onlara doğru yaklaşıyoruz, belki bizi de bekleyen birkaç kişi vardır aralarında. “Evet şoför, sağa yanaş. Şimdi yavaşla. Direksiyonun yanındaki düğmeye bas ki kapı açılsın değil mi? Seni bekleyen birileri vardır herhalde bu kalabalığın içinde. Eğer şanslıysan dolar minibüs. Ayakta sıkışır yolcular, sen daha da doldurursun. Para lazım değil mi? Sen de haklısın.”
Uzun saçlı bir çocuk biniyor ilk olarak. Elinde defter ve kitaplar var. Benimle aynı yerin yolcusu olduğu kesin. “Öğrenci,” diyor ve uzatıyor parayı şoföre. Şoför epey şanslı. Minibüse binmek için birbirini iten kalabalık diyor bunu, ben değil. Teker teker biniyorlar. İlk önce elleri ceplerine gidiyor, para çıkıyor cepten, şoföre uzatılıyor: “öğrenci” veya “sivil.” Ara sıra şoför biz minibüs topluluğuna samimi bir şekilde sesleniyor: “Arkadaşlar arkaya doğru ilerleyelim.” Benim için sorun değil. Ben zaten oturuyorum.
En son yaşlı bir kadın minibüse binmek için uğraşıyor. Ona kadın değil de teyze demek geliyor içimden şimdi. Teyzenin iki kolunda simitçilerinki gibi sepetler var. Yaşlı teyzeye yardım ediyor birkaç genç arkadaş. Sepetlerini alıyorlar elinden. Teyze minibüse biniyor. Tekli koltukta oturan iyi niyetli başka bir genç arkadaş da yer veriyor yaşlı teyzeye. “Allah razı olsun oğlum,” diyor teyze. Şehrin herhangi bir köyünden olduğunu anlıyorum. Evet köylü. Gözleri kısık, sırtı öne doğru eğilmiş, hırkası ve başörtüsüyle ve tabii ayağının dibindeki sepetleriyle yansıtıyor yaşadığı hayatı. Çıkarıyor hırkasının cebinden parasını ve uzatıyor şoföre. Şoförün tam arkasındaki koltukta oturuyor zaten.
Şoför tanıyor teyzeyi. Ücreti alıyor önce. Sonra da teyzeyle konuşmaya başlıyor:
“Nasılsın ana? Erkencisin bugün, hayırdır?” şoför gülümseyerek söylüyor bunları. Teyzenin söyleyeceklerinden eğlenmeyi bekliyormuş gibi bir hal seziyorum onda.
“Ne olsun be oğlum. Uğraşıyoz işte. Satıp bitirdim malları. Eve gidiyom şimdi.” Teyze köyünün şivesiyle konuşuyor. Belki de kendisine has bir şive bu; ama yakışıyor onun yorgun yüzüne.
Şoförün yaşlı teyzeyle daha önceleri de buna benzer muhabbetleri yine minibüs yolculukları sırasında yaptığını anlıyorum. Şoförün surat mimiklerinden de belli bu. Kim bilir kaç kere evine kadar taşıdı teyzeyi de onunla hayatın nasıl gittiğini konuştu.
“Ah be teyze! Bu yaşa geldin. Yeter artık! Dinlenme zamanın şimdi senin.”
Teyze gülümsemesi gözlerinden hiç eksilmeyerek cevap veriyor şoföre. O kadar samimi ki konuşması; gözlerimi bir an olsun ayırmıyorum.
“Ee oğlum. Bizim hayat böyle geldi böyle gider. Hep çalışacan. Yoksa açıkta kalırsın!” Teyze yandaki çiftli koltukta oturan başka bir bayana bakıp ona söylüyor bunları. Bayan da bu sohbetten hoşlanmış olacak ki kafasını sallayarak onaylıyor teyzeyi. Teyze bu defa da sempatik geliyor bana!
“İki tane oğlun var. Onlar boşa mı çalışıyorlar? Baksınlar sana.”
“Yok oğlum. Onlar da çalışıyo, bende çalışıyom, hep beraber zor geçiniyoz. Kendimi bildim bileli çalışıyom ben zaten. Bizim alnımıza böyle yazılmış işte. Ne yapcan!”
Kafasını iki yana doğru sallıyor şoför. Teyzenin hayatına itiraz ediyor sanki. Böyle olmamalı, der gibi. Teyze devam ediyor anlatmaya. Bende dikkatle dinliyorum.
“Benim oğlanlar kendilerine zor bakıyolar. Biri gece gündüz çalışıyo ama eline geçen bişey yok. Öteki de askerden yeni geldi kahvede oturuyo.”
Şoför bu cevaptan tatmin olmamış olacak ki; konuşmaya başlıyor yine:
“Ne yani ana. Koca eşek kadar herif kahvede otursun da sen çalış öyle mi! Bi ton sopa lazım senin oğlana.”
Teyze bu sözlere alışmış belli ki. “Yok oğlum yok. İş olsa o da çalışır elbet. Hem şimdi onu evermek de gerekir. Biz de iş bitmez anlayacağın.”
Bu laflardan sonra bana gülme krizi geliyor. Fazla belli etmemeye çalışarak gülüyorum olduğum yerde.
“Evermek lazım ana haklısın. Bunu da mı sen düşünüyon?” diyor şoför.
“Ben düşünecem tabi, başka kim düşünecek ki? Biz doğduk doğalı çalışıyoz zaten. Allah güç kuvvet versin yeter ki. Ben hala çalışırım.”
Minibüs şehir merkezinden iyice uzaklaştı. Yerleşke şehirden uzak bir yerde; deyim yerindeyse dağ eteklerine kurulu. Bu yolu çıkıp inerken, ilk günden beri hala kulaklarımda “sesler” oluşuyor. Sanırım bu sesler basınç farkından dolayı kulağımın tıkanıp sonra da açılmasıyla ilgili.
Şoför düzlüğe çıkınca önce vites yükseltiyor sonra da konuşmaya başlıyor:
“Bak ana. Benimde senin yaşlarında anam var, bende evliyim. Ama bizde kadın kısmı çalışmaz. Ev işlerine bakar. Hele senin gibi torun sahibi olanlar hiçbir şeye elini sürmez. Tek evinin önündeki bahçede uğraşır. Öyle şehre inip de kirazmış, erikmiş, neymiş satmaz. Biz yaptırmayız öyle şeyler.”
Şoför kendi makamından anlatmaya devam ediyor. Teyze bu makamdan nameler dinlemeye alışmış görünüyor.
“Ee oğlum. Senin kapı gibi minibüsün var. Nasıl para kazanıyon kim bilir? Bizim çoğu gariban köylü milleti ne yapsın ki? Hele ki elde avuçta da bişey yoksa! Ben Karadenizliyim. Çalışmaktan yorulmam. Senden sağlamımdır ben.”
Bu cevabı benimle beraber bu diyalogu dinleyen diğer yolcuları da güldürüyor. Vücudu bu cümlelere karşı koyacak şekilde yıpranmış da olsa böyle düşünmesi onun yaşama azmini dile getirmek için yeterli.
“Bizde Karadenizliyiz ana. Bizde de vardır çok çalışmak. Ama burası başka memleket Karadeniz değil.”
Şoför bu konuda haklı. Burası başka memleketti, Karadeniz değil. Burası; sanayi şehriydi. O yüzden havası kötü kokar, geceleri kırmızımsı bir sis örter gökyüzünü. Ve yukarıda bir tane yıldız görmeye hasret kalınır çoğu zaman.
“Olsun oğlum. Biz Karadenizliyiz ya, o yeter çalışmak için. Zaten ne demişler bilmez misin? İnsanın ömrü dokuz gündür. Sekizi çalışmakla geçer, geriye kalanı da ölüm günündür.”
Başka bir söz söylemesine gerek kalmış mıydı teyzenin? Öylesine anlamlı bir cümleyle bitirmişti ki sözlerini o anda güler yüzlü yaşlı teyzeye hem sıcak bir sevgi hem de sonsuz bir saygı duydum. Bunca yıllık ömrün yığınla tecrübesi ve ağırlığı vardı o gözlerde. Ve bu yüzden ağzından çıkan kelimeler anlamlı oluveriyordu, fazla düşünmesine gerek kalmadan hem de.
Teyzenin son söylediklerinden sonra şoför kafasını aşağı yukarı sallayarak haklısın demek istedi sanırım. “Allah kolaylık versin sana ana. Güç, kuvvet, sağlık versin. Sen bize çok lazımsın daha,” dedi saygılı bir tavırla.
Teyze camdan dışarı bakıyor bu anda. Kim bilir, bu yolları onun yorgun ayakları eskitmiştir belki.
“Sapakta ineyim ben oğlum. Allah işini rast getirsin inşallah.”
Şoför az ilerde; sapakta sağa yanaştı ve durdurdu minibüsü. Teyze sepetleri aldı eline ve yavaş yavaş indi minibüsten.
Şoför sonra Kocaeli Üniversitesi Yerleşkesine doğru gaza basmaya devam etti.
Yolun sol tarafında olup yaklaşık iki dakikalık uzaklıktaki binaları görebiliyorum şimdi. Belki de bu binalarda hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bazı şeyleri hiç okul okumamış yaşlı teyze sayesinde anlamış olabilir bazıları. Bugün bu minibüste yaptığım bu gözlemi akşam eve gidince yazacağım. Buna gerçekten de değeceğini düşünüyorum.
Minibüs son virajı da dönüp yerleşke giriş kapısına doğru ilerlemeye devam ediyor. Evet, başka bir gün yeniden başlamak üzere. Başka ve aynı gün! Bu iki sözcük birlikte tuhaf duruyor ama işin gerçeği çoğu zaman böyle. Arada bir farklı bir günün doğduğu da oluyor tabii. Ve zaten bu günlerde de hayat bazı yeni anlamlar kazanmış oluyor. Ama ben şimdi bu günün sıradan geçişlerden biri olacağını hissediyorum.
Öğrenci kimliğimi girişteki görevlilere gösterip turnikeden geçtikten sonra yerleşkenin içindeyim. Okul beni beklerken benim aklım hala yaşlı teyzenin son cümlesinde. O kadar haklı ki. |
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|