Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6  Sonraki
» ROMANLARINIZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Nerden çıktığı belli olmayan onlarca insan bir anda fırladı ağaçların arasından. Vargas ne olduğunu bile anlamadan adamlarının üzerine çullanan bu yarı çıplak vahşileri görünce gayrıihtiyari atının dizginlerini geri çekti. Aslında insan gibi görünmelerine rağmen böyle nitelemek, pek doğru olmayabilirdi onları. Boyları normal bir insanınkinden daha kısaydı ama kolları daha uzun ve oldukça da kalın görünüyordu. Alınları basık ve ileri doğruydu. Koca burun delikleri yüzlerinin tam ortasında dipsiz bir kuyu gibiydiler adeta. Oldukça da kıllıydılar bu yaratıklar. Ellerinde silah olarak taşıdıkları şeyler olmasa maymuna daha çok benzedikleri düşünülebilirdi. Ve oldukça sivri, gelişmiş köpek dişleri vardı bu yaratıkların ayrıca. Grubun en önünde yeralan iki adamı atlarından bir çırpıda alaşağı ettikten sonra dişlerini boyunlarına geçirivermişlerdi vahşi bir hayvan gibi.

Vargas gözleri dehşetle büyüyerek seyretmişti olanları ama toparlanmakta gecikmedi. Ormandaki adamların kumandası kendisindeydi ve kaptanın güvenini boşa çıkarmayacaktı elbette. Kılıcını çekerek adamlara saldırı emri verdi. Aslında adamların bu emre uymaya ihtiyaçları yoktu. Ölümüne mücadele zaten saniyeler önce başlamıştı adamları ile bu yaratıklar arasında.  Atıyla maymun-adamların arasına daldığında onların korkuyla çil yavrusu gibi dağılacağını ummuştu aslında ama umduğu gibi olmadı. Vahşiler onu da yakalamaya çalışıyorlardı. Vargas’ın kılıç darbeleri durmaksızın inip kalkıyor ve kendine uzanan elleri doğruyordu ama onlar çıldırmış gibiydiler. Kolları kesik olduğu halde hala yakalamak için ona doğru uzanıyorlardı. Ağızlarından köpükler çıkararak ve delirmiş gözlerle saldırıyorlardı durmaksızın. Anlaşılmaz kelimelerle bağırışları acı dolu haykırışlara karıştı. Bir anda etraf toz duman olmuştu.

Vahşilerin ellerinde silah olarak kullanabilecekleri pek birşey yoktu aslında. İlkel çağlardan kalma mızrak türü birşeyler kullanıyorlardı. Kalınca bir sopanın ucuna bağladıkları keskin bir taş ve yine aynı yöntemle yapılmış ilkel bir balta taşıyordu çoğu. Bu ilkel silahlar vanadyum çeliğinden yapılmış kalkanlar karşısında çok fazla etkili olamamıştı ancak çıplak bedene geldiğinde öldürücü olması işten bile değildi. Kavga başladığı gibi birden sona erdi. Vahşiler onlarca ölü bırakarak geri çekildiler. Sadece  dört adam kaybetmişti oysa ki Vargas ve beraberindekiler. Birkaç da yaralı vardı ama bir iki çizik dışında çok önemli şeyler değillerdi.  

Valud atıyla beraber ormana girdiğinde gürültüleri duymuş ve hızlanmıştı. Savaşın yapıldığı yere geldiğinde ise adamları son nefesini vermekte olan yaralı birkaç maymun-adamı öte tarafa göndermekle meşguldüler. Valud etrafı süzdü sessizce. Önce yerde yatan yaratıklara ve daha sonra da kendi ölülerine baktı. Sonra bakışlarını Vargas’a çevirdi birşey soracakmış gibi. Vargas herhangi bir açıklama yapmak zorunda olmadığını bildiği  halde içgüdüsel bir şekilde anlatmaya başladı olanları.

Ormana girip etrafı kolaçan etmişlerdi. Burası zannettiklerinden daha da büyük bir yerdi. Adamlardan birini en yüksek ağaçlardan birine çıkararak ormanın devamını görmek istemişlerdi ama adam yere indiğinde sonunu göremediğini söylemişti. Bu yarı çöl olan topraklarda karşılaştıkları orman kesinlikle ufak bir vaha değildi. Daha sonra da kamp yapmak için tespit ettikleri yere dönmüşlerdi. İşte tam o sırada bu vahşilerin saldırına uğramışlardı.Valud önce birşeyler söyleyecek oldu Vargas’a ama sonra bakışları bir ağacı dibinde titreyerek birşeyler söylemeye çalışan Bellal’a döndü. Adam diz çökmüştü ve sanki yüzünün bir tarafı cehennem iblislerini görmüş gibi çarpılmıştı. Valud adamın yanına gittiğinde Bellal’in oturduğu yerin yakınındaki kanlı mızrağı farketi ilk anda. Bir mızrak darbesi yemiş olmalıydı ama mızrağı saplandığı yerden çıkarmıştı. Karın bölgesinden fışkıran kanı elleriyle engellemeye çalıyordu ama boşuna bir gayret olduğunu sezmişti Valud. Birkaç dakika sonra kendinden geçeceğini biliyordu. Böylesi bir yarada ölüm kaçınılmazdı. Sonra Bellal farketti Valud’u. Dudaklarını kıpırdattı ama hiç bir ses çıkmadı ağzından. Valud atından inerek can çekişmekte olan adamın yanına gitti. Bellal hala büyük bir gayretle konuşmaya çalışıyordu. Gözleri iri iri açılmıştı. Valud eğilerek adamın söylediklerini anlamaya çalıştı. Kulağını iyice yaklaştırmıştı ölmek üzere olan adamın dudaklarına. Yaralı adam son bir çabayla birşeyler fısıldadı Valud’un kulağına. Sonra da camlaştı gözleri...

XXX

Ateşin başında  çıtırtıyla yanan ağaç dalları göğe doğru kıvılcımlarını salarken etrafta süren ölümcül sessizliği bozan Valud’un sesi oldu.
-Kundaklanmış bebeği koru dedi ölmeden önce. Ne anlam ifade ettiğini anlamadım ama sana söylemem gerektiğini düşündüm kaptan. Gothan irkildi bulunduğu yerde Valud’un söylediklerini duyduğunda. Arabayı tamir ettikten sonra yanındakilerle birlikte ormana girmişlerdi. Ormanda gördükleri ise hiç de bekledikleri bir gelişme değildi. Adamlarının cansız bedenleri için yeni açılmakta olan mezarlar ve bunların yanında üstüste yığılmış ölü yaratıklar gözüne çarpmıştı bir anda. Adamları ile bu tüylü yaratıklar arasında yaşananlar henüz bitmiş olmalıydı. Bazı adamların yaraları sargılanmaya devam ediyordu hala. Aynı anda arabada bulunan gençkadın da olanları görmüş ve bir çırpıda arabadan atlayarak yerde yatan babasına koşmuştu aniden.

Valud olanları kısaca özetledi Gothan’a. Ormanda keşif amaçlı gönderdiği adamlara saldırılmış ve vahşilere gereken ders adamları tarafından verilmişti. Bu ilkel topraklarda böyle tehlikelerin kendilerini beklediğini biliyorlardı. Hatta daha kötüsünü de görmüşlerdi. Bu saldırı tehlikeli bölgeye girmiş olduklarını gösteriyordu ve artık daha da dikkatli olmaları gerekecekti. Gençkızı sakinleştirmek ise düşündükleri kadar kolay olmamıştı. Babasının ölüsüne sarılarak dakikalarca ağlamıştı gençkız. İhtiyar Merves’in çabalarıyla zorlukla ayırabildiler gençkızı babasının cesedi üzerinden. Daha sonra da açtıkları mezara yerleştirdiler. Ölülerinin ortalıkta kalmasını istemiyorlardı. Yerde cansız yatan maymunadamların diş yapılarını görmek midesini bulandırmıştı Gothan’ın. Arkadaşlarının hareketsiz bedenlerinin bu vahşilerin menülerine dahil olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu.

Geceyi burada geçirmenin iyi olacağına karar verdi kaptan. Nöbetçi sayısını normalin iki katına çıkararak tabi ki.  Gece bu bilmedikleri ormanda hareket halinde olmaları saldırı için açık bir davet olacaktı. Sabah iş olarak da buradan uzaklaşmalıydılar. Akşam üzeri saldıranlar öncü bir grup olabilirdi ve orman onların eviydi. Ne kadar uzun süre burada kalırlarsa kendileri için o kadar tehlikeli olacaktı burası.
-Ne dedin dedi kaptan kekeleyerek. Valud kafasını çevirerek Gothan’a baktı sonra da tekrarladı az önce söylediklerini.
-Bunu neden daha önce söylemedin dedi sertçe daha sonra. Valud olduğu yerde kıpırdandı.
-Bilmemiz gereken bir şey mi var kaptan dedi Gothan’ın gözlerinin içine bakarak. Kaptan yüzünü buruşturarak koynunda sakladığı haritayı çıkardı. Etrafta kimsenin olup olmadığını baktı gözucuyla. Diğerlerinin kendi işleriyle uğraştığını ve kendileri ile ilgilenen kimsenin olmadığına kanaat getirerek haritayı açtı tekrar önlerindeki toprağa. Valud haftalar önce meyhanedeki tahta masa üzerinde yayılı olarak gördüğü haritayı ikinci kez görüyordu. İlkinde çok dikkatli inceleme fırsatı olmamıştı ancak anlaşılan şimdi buna fırsatı olacaktı. Kaptan Gothan eliyle haritanın üzerinde Sawagna  Çalılıkları olarak yazılan yazının hemen üzerindeki meçhul dörtlüğü gösterdi Valud’a. Valud sankristçe bilmiyordu ve yazının tercümesini yapması için kaptanı bekledi. Kaptan dörtlüğü bir kez daha okudu fısıltıyla...
Üzeri örtülüp kilitlenmiş bir zaman dilimi,
sırtlayıp gerçeğin ağırlığını koptu
ve düştü
kundaklanmış bebeğin seyrek saçlarından
...”
Ve sonra tekrarladı son dizeyi  biraz daha yüksek sesle ve yüzünü duyduklarından şaşırmış olduğu her halinden belli olan Valud’a çevirerek. Aynı anda:
-Galiba sizlerle konuşmam gerekiyor dedi arkalarındaki ses. Kaptan ve Valud aynı anda döndüler sesin geldiği yere doğru...

XXX

Aynı anda kılıçlarının kabzasını tutan parmaklar gevşedi. Karşılarında geldiği günden beri dilsizmişçesine hiç sesi çıkmayan ihtiyar hizmetkar duruyordu. Kadın oldukça bitkin görünüyordu. Zorlukla ayakta duruyor gibiydi. Kaptan oturmasını işaret etti yaşlı kadına. Elindeki değneği yere bırakışını ve sonrasında güçlükle yerine oturuşunu izlediler. Kaptanın uzattığı şarap kupasını başıyla reddetti ihtiyar kadın. Söyleyeceklerini kafasında tartıyor olmalıydı, konuşmadı bir süre. Sessizliği bozan kaptanın sabırsız olduğu her halinden belli olan sesi oldu yine:
-Bize ne anlatacaksın ihtiyar dedi gözlerini merakla kadının üzerine dikerken. Kadın yutkundu önce, sonra ağır ağır konuşmaya başladı. Kelimeler kurumuş dudaklarından zorlukla dökülürken Valud ve kaptan dikkat kesilmişlerdi.
-Yaklaşık iki yıl önceydi. Efendimiz her bahar yaptığı gibi yine kervanıyla birlikte ticaret yapacağı malları almak için yola koyulmuştu. Bu yolculuklar haftalarca, bazen aylarca sürerdi ancak bu defa böyle olmadı. Uzun süre kendisinden haber alamadık. Bir yıldan fazla süre ortalıklarda gözükmemişti. Hayatından umudumuzu kesmek üzereyken bir gece ansızın çıkageldi tek başına. Geri döndüğünde  saçı sakalı birbirine karışmıştı ve hayli bakımsız görünüyordu ancak gözlerinde o güne kadar hiç görmediğim bir pırıltı vardı. Yolculuğu hakkında soru sorulmasına izin vermiyordu. Buna bir kaç kere kızının yanındayken şahit olmuştum. İhtiyar kadın gözucuyla kızın uyumakta olduğu arabaya doğru baktıktan sonra devam etti yine aynı kısık sesle:
-“Göreceksin kendi gözlerinle” demişti bir keresinde kızına “Sabırlı ol”. Geldikten sonraki birkaç hafta yoğun bir şekilde koşturmaca içinde gördük onu. İşlerinin başına döndüğünü düşünmüştük ama gerçek sandığımız gibi değildi. Tüm evlerini, çiftliklerini  hayvanlarını ve arazilerini satmıştı birkaç gün içinde. Sonra büyük bir kervan hazırlatarak yolculuğa çıkacağımızı ve hazırlanmamız gerektiğini söyledi hepimize. Bu alışılagelmiş bir şey değildi. Genellikle bu seyahatlere yalnız çıkmayı tercih ederdi efendimiz. Hatta kendisine eşlik etmek isteyen kızını defalarca reddetmişti yolun tehlikelerinden bahsederek. Şimdi ise ...Herneyse söyledikleri ve yaptıkları garipti. Değişmişti sanki... Hazırlandıktan sonra yola koyulduk. Ama herzamanki ticaret yolunu izlemiyorduk. Yolu daha da kısaltacağını söylediği deniz yolunu tercih etmiştik bu kez. Gemiyle yolu en az bir hafta kısaltabilecektik. Sanki acelemiz varmış gibi davranıyordu efendim. Kızı ve ben fazlasıyla endişelenmeye başlamıştık. Sonra denize açıldığımızın dördüncü günü korsanların saldırısına uğradık. Emniyet konusunda oldukça hassas olan efendim tedbirsizliğinin sonuçlarını fazlasıyla görmüştü. Gemi tamamen savunmasız tüccarlardan ibaret olduğu için korsanlara karşı çok fazla bir direnişte bulunulmadı. Gemideki tüm malları ele geçirdiler ve bizleri de esir pazarında satmak için alıkoydular. İhtiyar kadın gemide gördüklerini hala yaşıyor gibiydi. Sesi çatallaşmaya başlamıştı, su istedi. Valud’un uzattığı testiden bir yudum alarak devam etti hikayesine.
-Korsanların lideri şeytan gibi bir adamdı. Gemide efendimizin altınlarını gördüğünde bunun kendisine yeteceğini düşünmedi. Aksine gidecekleri yerin bu altınlar için ne gibi bir anlam taşıdığını sordu efendime. Efendim yanıtlamadı bu soruyu. Daha sonra kaptanın kamarasına sürüklediler efendimi. Bizler karşı koymaya çalışmamıza rağmen ambara kapatılmıştık çoktan. Haykırış sesleri kesildikten sonra efendimizi ambara taşıdıklarını gördüm. Sanırım istedikleri bilgiyi ondan almışlardı. Gemiyi oracıkta içindeki insanlarla birlikte yakarak bizleri kendi gemilerine aldılar. Ve yolculuğumuzun ikinci evresi bu acımasız korsanların gemisinde devam etti.

Korsan kelimesi geçince ihtiyar kadının anlattıklarında, Valud ve Gothan birbirlerinin yüzüne baktılar. Gothan tutamadı kendini:
-Şu bahsettiğin korsanlar neye benziyorlardı?  Yani, nasıl giyinmişlerdi, bayrakları nasıldı hatırlıyor musun? İhtiyar kadın sözünün kesilmesinden rahatsız olmuşa benziyordu. Acele acele yanıtladı Gothan’ı.
-Bayrak falan görmedim ben. Ama kıyafetleri biraz tuhaftı evet. Sanki buralardan değil gibiydiler. Farklı işte ne bileyim...
-Liderleri dedi Gothan. Hatırlıyor musun yüzünü?
-Sadece korkunç olduğunu hatırlıyorum dedi ihtiyar kadın. Sonra:
-Devam edebilir miyim dedi sabırsızlıkla. Gothan olur anlamında başını salladı.
-Kıyıya geldiğimizde bizi bekleyen adamlarla buluştuğunda esir pazarına götürüleceğimizi ve orada satılacağımızı düşünmüştük. Ama beklediğimiz olmadı. Hatta daha farklı bir şey oldu. Neredeyse tüm gemi mürettebatla birlikte kıyıya çıktı. Oradaki adamlarla birlikte ertesi gün yola koyulduk. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Ama daha sonra efendimizin bizi götürmek istediği yere doğru yol aldığımızı anladık. Efendimiz bir hazineden sözetmişti onlara ve onu bulmak için gidiyorlardı. Gemide ele geçirdikleri, asıl hazinenin yanında değersiz birer paçavra gibi kalır demişti efendim sorgu sırasında. Bu korsanların iştahını fazlasıyla kabartmıştı. Günlerce çölde ilerledik. Bir gece, çölde konakladığımız bir gece çölün gerçek sahipleri Zuareg’ler ziyaret ettiler bizi. Yüzlercesi saldırmıştı aniden. Çıkan kargaşada efendim uşağı Samid ve bizler bulduğumuz atlarla oradan uzaklaştık. Samid beni efendim de Jalia’yı atının terkisine almıştı. Atları delice sürüyorduk. Sabaha kadar durmadık. Çölün boğucu güneşi ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra atlardan biri çatladı. Sonra da diğeri.  Atları  oracıkta bırakıp yürümeye başladık. Onlardan önce varmalıyız diyordu efendim. Ve sonra sizi gördük. Siz kuzeye gidiyordunuz, biz de. Sizi takip etmeye başladık. Hepsi bu kadar.
-Kundaklanmış bebeği koru dedi peki kızını mı kastediyor sence diye sordu sabırsızca Valud. İhtiyar gözlerini koca koca açtı bilmiyorum der gibi.
-Kızına hiç bebeğim demedi ki diyebildi sedece...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 25 Hzr 2008
Mesajlar: 659
Konum: Boşluk
Ben daha yarılardayım. Bir çırpıda okuyamıyorum ki, elimde okunacak kitaplar, çalışılacak -hukuk -muhasebe- maliyet  kitapları varken.  Embarassed

Tam arkandayım,  bu gün yarın yetişeceğim sana...  Büyük bir keyifle sürdürüyorum okumayı.

Ellerine sağlık. Smile

_________________
BAKİ

Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.

ÖZDEMİR ASAF
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 25 Arl 2007
Mesajlar: 11
süpersin birader
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
               
mine yazmış:
Ben daha yarılardayım. Bir çırpıda okuyamıyorum ki, elimde okunacak kitaplar, çalışılacak -hukuk -muhasebe- maliyet  kitapları varken.  Embarassed

Tam arkandayım,  bu gün yarın yetişeceğim sana...  Büyük bir keyifle sürdürüyorum okumayı.

Ellerine sağlık. Smile


Ben beklerim sevgili Mine ama şunu söylemeliyim ki şu anda 3.bölümü yazıyorum ve az kaldı aramızdaki farkı eritmeye.

Desteğiniz için teşekkürler

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
               
sanalyasin yazmış:
süpersin birader


Sağol birader

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Gothan sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı. Bu lanet topraklarda bir de zamanla yarışmak zorunda kalmışlardı şimdi. Bir an önce toparlanıp yola koyulmalıydılar. Sabah ilk iş olarak  bunu yapacaklardı. Gençkızın uyuduğu arabaya doğru ayağını sürüyerek giden ihtiyar kadının ardından baktı bir süre. Sonra yine kendisi gibi gözlerini kadının üzerine dikmiş olan Valud’a döndü. Tam birşey söyleyecekmiş gibi ağzını açmıştı ki havada duyulan ıslık sesi üzerine dondu kaldı olduğu yerde. Döne döne giden bir cismin çıkardığı vınlama, tok bir ses ve ihtiyar kadının yere yığılmasıyla sonlandı. Aynı anda ağaçların arasından çıkagelen öfkeli ve ilkinden daha kalabalık olan maymunadamlar belirivermişti birdenbire. Oraya kadar gelebildiklerine göre nöbetçileri çoktan öldürmüş olmalıydılar. Valud ve Gothan derhal kılıçlarını çekerek gelenleri karşılamaya koştular. Çıkan gürültü uyumakta olan adamları da uyandırmıştı. Uyku sersemi ne olduklarını bile anlamadan ölümcül bir kavganın içinde bulmuşlardı kendilerini.

Vücutlarını örten uzun kılları dışında üzerlerinde birşey yoktu yine  daha öncekiler gibi. Ellerindeki sopalar ve ilkel mızrakları kullanarak saldırdılar kendilerinden geçmiş bir şekilde. Vahşi çığlıkları insanın kanını donduracak cinstendi. En öndeki genç ve iriyarı maymunadam elindeki sopayı kendisine doğru gelmekte olan Nemeth’in kafasına geçirdiğinde bir çatırtı duyuldu ve Nemeth’in cansız vücudu yere yığıldı birdenbire.  Saldırganlar bu defa elli kişiden fazla olmalıydılar. İlk hücumda altı-yedi adamın vahşilerin ayakları altında kaldığını gördü Valud.  Adamlar neye uğradıklarını bile anlayamadan canverdiler. Kılıçlarını çekmeye bile vakit bulamamışlardı. Valud büyük bir öfkeyle vahşilerin arasına daldığında vahşilerin yüzündeki ifade bir anda şaşkınlığa dönüştü. Birçoğunun bu şaşkınlığı hayatına mal olacaktı. Acı dolu ulumalar ormanın derinliklerinde yankılandı. Valud ve beraberindekiler ilk şaşkınlıklarını atmış ve maymunadamları geldikleri cehenneme geri gönderiyorlardı. Kısa sürede kılıçlar baştan aşağı kana büründü. Maymunadamların kanına... Geride kalanlar kaçıştılar arkalarında pekçok ölü bırakarak. Valud bir elinde hala üzerinden kan damlayan kılıcı ve diğer elinde az önce birçok arkadaşının katili olan genç maymunadamın kellesi ile doğruldu ceset yığınının üzerinden. Sonra kaptana dönerek:
-Sanırım oyalanmasak iyi olacak kaptan dedi dişlerinin arasından...

XXX

Hala seğirmekte olan antilopun ayağını bastırdı eliyle. Dişlerini geçirdiği boynu kıralı birkaç dakika olmuştu. Antilopun boynundan sızan kanlar diş aralarından sızarak  genzine kadar ulaşmıştı. Zevkle titredi. Sonra bir hamlede keskin dişlerini hayvanın derisini yırtacak şekilde kullanarak bir parça kopardı. Bir eliyle tuttuğu hayvanın boynunu bıraktığında antilop artık hareket etmiyordu. Boyun çevresindeki deriyi parçalamış ve büyükçe bir bölgeyi açığa çıkarmıştı şimdi. Dişlerini kanla kaplı bölgeye geçirerek büyükçe bir parça kopardı hırıltıyla. Çevresinde kendisini izleyen maymunadamlara aldırmıyordu bile. O sırada büyük bir gürültü kopararak başka bir maymunadam çıkageldi. Sol kolu vücuduna yapışık gibi duruyordu. Parmaklarının ucundan damlayan kan omuz çevresinde aldığı bir yaradan sızmıştı belli ki. Anlaşılmaz bir dilde birşeyler geveledi ağzında. Başlangıçta aldırmıyor gibi görünen ve avını yemekle meşgul olan maymunadam yeni gelenin söylediği bir kelime üzerine dikkatini yaralı maymunadama çevirdi. Diz çöktüğü yerden doğrulduğunda yaratığın kan kırmızısı olan gözlerinde bu defa delice bir bakış vardı. Gökgürültüsünü andıran bir tonda bağırmaya başladı sonra. Bir yandan da ayağa kalkmış, ellerini kollarını sallıyordu. Çevresindekiler korkuyla bir adım geri çekildiler. Maymunadam göğsünü yumruklamaya başladı. Ayağa kalktığında diğer maymunadamlardan farklı olan fiziki görüntüsü daha çok dikkat çekiyordu. Tam olarak dik duramıyor olmasına rağmen boyu belki iki metreden fazla olmalıydı. Kolları neredeyse yere değiyordu. Ağzını haykırmak için açtığında çıkan sesten diğer maymunadamlar kulaklarını kapamak zorunda kaldılar. Sesi duyan çevredeki maymunadamlar toplanmaya başlamışlardı bile. Şelalenin dibindeki geniş açıklıkta kısa bir süre sonra toplanan maymunadamlar şimdi bin kişiden fazlaydılar...

XXX

Valud arabanın altında uzanmış ve üzeri bir battaniye ile örtülü halde korkudan titrerken buldu rehberleri Lu-yan’ı. Onu gördüğünde birden hatırlamıştı çarpışma sırasında hiç ortalıklarda görünmediğini. Sarı benizli adam oldukça korkmuşa benziyordu. Hala korkulu gözlerle etrafına bakındığını görünce canı sıkıldı Valud’un. İlk fırsatta tabanları yağlayacağını anlamıştı bu korkak herifin.  
-Sen buraya daha önce gelmedin hiç öyle değil mi diye sordu sertçe. Lu-yan hala üstünden atamadığı korku dolu ifadeyle kekeleyerek  yanıtladı Valud’u:
-Ben...Efendim, inanın ki...Valud sinirlenmeye başlamıştı. Gothan’dan az önce aldığı haritayı sarı benizlinin burnuna doğru uzatarak konuştu:
-Yani sen bizi oraya götüremeyeceğini mi söylüyorsun şimdi. Haritaya hızlıca gözgezdirerek Valud’a döndü Lu-yan. Sonra da yanıtladı soruyu:
-Stinya kayalıklarının batısına hiç geçmedim efendimiz diye sızlandı ağlamaklı bir ses tonuyla.
-Ormanın lanetini biliyordum ama yasak topraklara daha önce gelmemiştim. Valud’un sinirli ifadesini görünce sözcükleri birbiri ardına sıralamaya başladı tekrar Lu-yan. Başına gelecekleri anlamıştı:
-Ama sizi götürebilirim yine de. Amcam Shin-yu  gençliğinde gitmişti oraya ve tüm çocukluğum onun bu macerasını dinlemekle geçti. Haritadaki yerde büyük bir tapınak olmalı. Hirkania’nın tepelerinde. Buradan üç günlük mesafede. Eğer hızlı gidersek ve mola vermezsek yarın akşamüstü orada olabiliriz diye konuştu hızlı hızlı. Üstelik kestirme bir yoldan bahsetmişti amcam kimsenin bilmediği. Sanırım orayı bulabilirim. Ellerinde çok fazla bir seçenek olmadığını biliyordu Valud. Yine bu adama güvenmek zorunda kalmaları midesini bulandırmıştı.
-Yola çıkalım o halde diye homurdandı.

Kısa sürede hazırlanarak yola koyuldular. Hızlarını yavaşlatacağı düşüncesiyle arabayı olduğu yerde bırakmışlardı. Karanlık ilerlemelerinin güçleştirse de devam ettiler ormanın derinliklerinde ilerlemeye. Gün ışıyınca hızlandılar iyice. Derinden gelen bir uğultu yol boyunca eşlik etti kendilerine. Maymunadamlar peşlerinde olmalıydı ve bir an önce ormandan çıkmaları gerekiyordu. Nihayet ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla ormandan çıkabildiler. Önce seyrekleşti ve sonra tamamen yokoldu devasa ağaçlar. Şimdi önlerinde tüm haşmetiyle Hirkania dağları uzanıyordu. Haritaya göre önlerindeki vadiden geçtikten sonra tırmanmaya başlayacaklardı. Vadi girişinde verdikleri birkaç saatlik moladan sonra yola koyuldular. İki gündür hareket halinde olan adamların dinlenmeleri için iyi bir fırsat olmuştu. Böylelikle biraz uyuma şansı bulabilmişlerdi. Tekrar yola koyulduklarında adamların hevesli olduklarını görmek memnun etmişti Gothan’ı.

Vadi girişini hızlıca geçtiler. Dağın eteklerine geldiklerinde durdular. Yamaçlar birden bire dikleşiyordu burada. Lu-yan’ın bahsettiği gizli geçidi kullanmaları gerekiyordu aksi takdirde karşılarındaki yükselti aşılmaz gibi görünüyordu adeta. Lu-yan sıranın  kendisine geldiğini anlamış gibiydi. Etrafı gözden geçirdikten sonra eliyle ilerdeki bir duvar gibi yükselen kayalıkları gösterdi. Gothan rehberin gösterdiği yerin üç tarafı yüksek kayalılarla kaplı bir girinti olduğunu gördü şaşkınlıkla. Bir çıkmaz sokağa giriyorlardı adeta. Huzursuzlanmaya başlamıştı. Bir eli kılıcının kabzasında olduğu halde ilerleme komutu verdi adamlarına. Lu-yan grubun en önünde yeralıyordu. Kayalıklara da ilk ulaşan da o olmuştu. Sonra atını kayalık duvar paralelinde sürdü. Bu arada gözleriyle her yeri tarıyordu adeta. Bir şey arıyor gibiydi. Sonra durakladı ve aradığı şeyi görmüş gibi atıldı ileriye. Atından inip  koşturarak uzaktan bir mağara girişi gibi duran çatlağa vardığında geriye doğru dönüp sapsarı dişlerini göstererek sırıttı. Aradığı şeyi bulmuştu...

Uzaktan çatlak gibi görünen geçitten geçerek ilerlediler. Karşılarındaki patikaya benzer yolu takip ettiler bir süre. Sonra tırmanmaya başladılar. Kısa süre sonra atlardan inmek zorunda kalmışlardı ve atları da çok geçmeden bırakmak zorunda kaldılar. Artık yola yaya devam etmeleri gerekiyordu. Patika gittikçe dikleşiyordu. Döne döne ilerlediler. Bir insanın bile zorlukla geçebileceği çıkıntılardan geçtiler, uçurum kenarlarından yürüdüler. Bir iki kez adamlarından bazıları ölüm tehlikesi atlattı ama hiç kayıp vermediler. Saatler süren tırmanış sonunda bir açıklığa kavuşmuşlardı nihayet. Tepeyi ilk çıkanlar oldukları yerde kaldıklarından  geridekiler öfkeyle söylenmeye başladılar. Gördükleri bu inanılmaz görüntü karşısında hareketsiz kalan adamlar geridekilerin söylenmelerine aldırmadılar bile. Vororin de onlardan biriydi. Önündeki manzarayı hayranlıkla seyrederken
-*Mitra adına!  Bu da ne diye mırıldandı...  


•     Mitra: zerdust dini öncesi iran'in savaş tanrısı

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Ilık bir esinti yüzlerini yalamıştı ilk önce. Tırmandıkça serinleyen hava burada yine aşağıdaki sıcaklığa bırakmış görünüyordu. Yüksek dağların arasına sıkışmış büyükçe bir düzlük önlerinde uzanıyordu. Her taraf yemyeşildi. Ormanı terkettiklerinden beri kayalıkların arasında yetişen arsız Kapari (Capparis spinosa) dışında bir bitkiye rastlamamışlardı. Heryer kayalıktı ve çöl fırtınalarının getirdiği kumun renginden ibaret gibiydi sanki. Oysa burası çölün ortasında bir vaha gibi çıkıvermişti karşılarına. Ağaçlar vardı etrafta birsürü ve ekili arazi uzanıyordu tüm plato boyunca. Kuşların ve böceklerin sesleri insanın kulağına bir müzik gibi yayılıyordu adeta. Büyülenmiş gibi seyrettiler bir süre tepeyi ilk çıkanlar. Onları gören bir iki kişi ellerindeki çapaları bırakarak doğruldular bulundukları yerde. Merak dolu gözlerle bakıyorlardı yeni gelen yabancılara. Hepsinin saçları tamamen kazınmıştı ve üzerlerini kapatan sade bir bez parçası ile örtünmüşlerdi yalnızca. Sonra içlerinden biri hareketlendi ve açıklığın sonunda bulunan heybetli taş binaya yöneldi. Diğerleri yaptıkları işleri bırakmışlar hareketsiz olarak izliyorlardı kendilerini. Adamlardan biri:
—Vugba rahipleri diye bağırdı heyecanla. Gothan evet anlamında başını salladı. Khitai’de haritayı kendisine veren rahiple aynı kıyafeti giymişlerdi buradakiler de. Haritada gösterilen yer az ileride görünen tapınak olmalıydı. Aradıkları hazinenin dünya nimetlerinden uzakta yaşamayı seçmiş olan bu rahiplerin elinde olması... Tuhaf birşey vardı ta başından beri ve anlamakta güçlük çekiyordu. Hoşuna gitmemişti.

Adamlar tamamıyla açıklığa çıktıklarında hepsinin yorgunluğu yüzlerinde okunuyordu. Bununla beraber gördükleri şeyin şaşkınlığını atamamış olanlar çoğunluktaydı. Gothan az önce koşar adımlarla taş binaya girmiş olan rahibi tekrar gördüğünde bakışlarını onun yanında duran adama yöneltti. Giydiklerinden, onun farklı bir sınıfta olduğu anlaşılıyordu sanki. Adamlarına başıyla kendisini takip etmelerini söyleyerek ilerledi tapınağa doğru. Rahipler kıpırdamadan kendilerini izliyorlardı. Onları görünce paniğe kapılıp kaçacaklarını düşünmüştü Gothan ama beklediği gibi olmamıştı. Rahipler gereğinden fazla soğukkanlı göründüler ona. Kısa bir yürüyüşten sonra tapınağa çıkan geniş basamaklı merdivene ulaştılar. Gothan tam ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu ama başrahip ondan önce davranmıştı:
—Siz kimsiniz ve yasak topraklarda ne arıyorsunuz? Gothan onu yanıtlamadan önce kılıcına doğru elini atarak:
—Benim olanı almaya geldim dedi.
—Dur bakalım denizci dedi gök gürültüsü gibi bir ses aynı anda. Tapınağın girişinde beliren iri cüsseli adamı gördüğünde kanının donduğunu hissetti Gothan.
—Asgard diye tısladı dişlerinin arasından. Tapınağın içinden ve kenarlarından fırlayan onlarca silahlı adam sarıvermişti bir anda çevrelerini. Valud geriye baktığında geldikleri yolun da kesildiğini görmüştü. Yüz elliden fazla olmalıydılar ve bu sayı neredeyse kendilerinin dört katıydı. Hareketsizlikten sıkılmaya başlamıştı, gülümseyerek elini kılıcına attığında kaptanın gözleriyle bunu yapmamasını istediğini anladı ve durdu.

Asgard merdivenlerin başında durmuş küçümser gözlerle Gothan’ı süzüyordu.
—Seni burada görmeyi beklemiyordum ihtiyar dedi alaycı bir ses tonuyla. Gothan gözlerini Asgard’a dikerek yere tükürdü.
—Hala mağrursun denizci dedi Asgard. Bu bir avuç çapulcuyla bana karşı gelmeyi düşünmüyorsun herhalde. Ayaklarıma kapanıp bağışlanmayı dilemek de bir seçenektir. İyi düşün dedi sırıtarak. Ardından Asgard’ın kahkahası yankılandı geniş düzlükte. Onu tepeden tırnağa silahlı adamları izledi kahkahalarla. Durum gittikçe sinir bozucu olmaya başlıyordu. Valud dişlerini sıkarak bir kez daha baktı kaptana. Bir ses, bir işaret yeterliydi harekete geçmesi için ama Valud’un beklediği işaret gelmedi. Bu arada Asgard’ın adamları etraflarındaki çemberi gittikçe daraltıyorlardı. Kapışma kaçınılmaz olacaktı az sonra her ne olursa olsun. Asgard konuşmaya devam ediyordu.
—Uzun bir yolculuktu, sizinki kadar uzun. Gittikçe yükselen ses tonuyla devam etti.
—Bir hiç için fazla uzun. Ama sana bir iyilik yapacağım. Ne için öleceğini göstereceğim sana. Bunu dedikten sonra tapınak girişinde adamlarından birkaçının taşıdığı uzun sandığa benzer bir şey belirdi birdenbire. Daha sonra sandığı yere koyarak kapağını açtılar. Asgard o garip gülümsemesiyle sandığa yaklaştı ve kılıcının ucunu içindeki şeye sapladı. Birkaç saniye sonra Asgard’ın havaya kaldırdığı kılıcının üzerinde kararmış, iskeletimsi cisim belirdi. Onu görünce başrahip hareketlendi aniden ama daha bir adım atamadan Asgard’ın adamlarından birinin kılıcı rahibin karnından girip sırtından çıkmıştı bile. Boğuk bir ses çıkararak olduğu yere yığıldı Ruyang. Efendisinin bu denli aşağılanmasına daha fazla seyirci kalamamıştı. Asgard taş zeminde gittikçe büyüyen bir kan gölü oluşturmaya devam eden rahipten, gözlerini öylece donup kalan Gothan’a çevirdi tekrar.
—İşte dedi. Hazine dedikleri en değerli şeyleri bu. Çürümüş bir mumya… Sonra nefretle gözleri kısarak devam etti:
—Ve sen bunca yolu bu et parçası için geldin. Nasıl komik öyle değil mi? Şimdi Asgard’ın gözlerinde delice bir bakış vardı. Merdivenleri inmeye başladı ağır ağır sonra. Elinde kılıcı yerde sürüyerek yavaş yavaş ilerliyordu. Kılıcın, basamakları inerken çıkardığı garip tını dışında bir ses duyulmuyordu etrafta. Asgard Gothan’ın önüne geldiğinde durdu. Şimdi kuzey denizlerinin acımasız iki korsanı bir kılıç mesafesi kadar yakındılar. Herkes ne olacağını sabırsızlıkla beklerken:
—Kellen benim tesellim olacak Gothan diye haykırarak kılıcını savurdu Asgard aniden. O sırada havada bir el yakaladı Asgard’ın kılıç tutan bileğini. Ve bir çatırtı duyuldu aynı anda. Valud araya girmiş ve Asgard’ı bileğinden yakalamıştı. Sonra yakaladığı bileği ani bir hareketle çevirdiğinde zorlanan kemik, deriyi yırtıp sinirleri parçalayarak dışarı fırlamıştı. Her şey bir anda olup bitivermişti. Asgard gözleri iri iri açarak dehşete kapılmış bir halde bileğine bakıyordu. Sonra olduğu yere çöktü…

Şaşkınlıklarını atlatan Asgard’ın adamlarından ikisi kılıçlarına sarıldı ve Valud’un kıpırdamasına fırsat bırakmadan kılıçlarını dev adamın boğazına dayadılar. Asgard:
—Durun diye inledi boğuk bir sesle. Acı ve kızgınlık dolu gözleri çarpılmıştı şimdi.
—Bana bırakın onu diye homurdandı ağzından köpükler saçarak. Diğer eliyle dirseğinin üzerinden tuttuğu kolunu kaldırmaya çalışıyordu. Bileği mümkün olmayan bir açıda ters dönmüştü ve sallanıyordu. Deriyi yırtan kemiğin sivri uçları Vororin’in olduğu yerden bile görülebiliyordu. Gothan ve adamlarının etrafı ise tamamen sarılmıştı diğerleri tarafından. Artık hepsinin hayatı bir daha asla o elini kullanamayacak olan bu korsanın dudakları arasındaydı şimdi. Derin bir sessizlik vardı etrafta fırtına öncesi olduğu gibi. Asgard’ın dudakları kıpırdadı ama duyulan ses ondan gelmemişti. İnsanın kanını donduran bu vahşi çığlığı duyduklarında hepsi çığlığın geldiği yöne döndüler. Adamlardan biri haykırdı:
—Maymunadamlar!
Geçidin girişine baktıklarında birbiri ardına tepeyi tırmanıp açıklığa çıkan vahşi yaratıkları gördüklerinde buz kesmişlerdi adeta. Maymunadamlar geliyorlardı. Bu defa yüzlerceydiler ve çok kızgın görünüyorlardı…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
3.BÖLÜM




Ufku kaplayan gri çizgiyi gördükleri andan itibaren tüm mürettebat güvertede yerini almıştı bir çırpıda. Haftalardır yoldaydılar ve sabırsızlanmaya başlamışlardı çoktan. Birkaç saat sonra kıyının biraz açığına gelmişlerdi. Arkalarında kendilerini takip etmekte olan gemilerin gelmesini beklediler bir süre. Diğer üç geminin yanlarına gelmesi çok uzun sürmedi. Kıyının yaklaşık iki-üç mil açığında demir attılar. Sığ kayalıkların geminin altını parçalama riskini göze alamazlardı. Bilinmeyen sulardaydılar ve dikkatli olmaları gerekiyordu. Asgard kollarını kavuşturmuş çelik gibi bakışlarla sahili süzüyordu. Tayfalara acilen filikaları hazırlamalarını emretti. Sonunda beklediği an gelmişti. Valud’u aklına getirdiğinde bileğinde belli belirsiz bir sızı hissetti sanki. En yakınındaki korsana dönerek sertçe Vororin’i getirmelerini emretti...

Yüzünü dayadığı tahta zemin çürümüş hayvan leşi gibi kokuyordu adeta. Ama uzun zamandır bunun kendisini rahatsız etmediğini düşündü. Rahatsız olacağı o kadar çok şey yaşamıştı ki artık bunlara aldıracağını sanmıyordu. Bu odaya kapatılışından beri haftalar geçmiş olmalıydı. İlk günler tam bir kabus gibiydi. Kaptan Asgard tarafından bizzat sorgulanmış ve zorluk çıkarmamaya niyetli olmamasına rağmen oldukça hırpalanmıştı. Kaptan, ondan öğrenmek istediği tüm bilgileri, hatta bundan daha fazlasını almıştı. Kaptanın domuz derisinden yapılmış kırbacının tadını ömrü boyunca unutacağını sanmıyordu. Başlangıçta bu sorgulamalar sırasında ya da ondan istedikleri bilgileri aldıktan sonra öldürüleceğini düşünmüştü. Ancak öldürmek istemediklerini farketti sonra. Mümkün olduğunca acı çekmesini istiyorlardı sanki. Kaptan işini bitirdiğinde adamları sıraya geçiyordu. Yaptıkları işten zevk aldıkları belliydi. Vororin gemide yaşadıklarını unutamayacaktı. İşkence ve sorgulamalar ilk haftanın sonunda azalarak sona erdi. Daha sonra onu güverteden aşağıdaki kamaralardan birine götürdüler. Aslında burası kamara olamayacak kadar küçük bir odaydı. Bir buçuk metre kadar yüksekliği ve iki metre kadar de eni vardı neredeyse. Ellerini arkadan bağladıktan sonra odanın kapısını kilitlemişlerdi. Günün belli saatlerinde gelerek yemek yemesi için ellerini çözüyor ve hayvanların bile yiyeceğinden emin olamadığı yemeğini getiriyorlardı. Vororin ise sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. Yemek seçecek durumda olmadığını biliyordu. Aşağıya kapatıldığından beri kaptanı görmemişti. Bir daha görebileceğinden de emin değildi.

Bir süredir parmaklarını da hissetmiyordu. Son seferinde oldukça sıkı bağlamış olmalıydılar. İki gündür yemek vermeyi de kesmişlerdi. Ama en kötüsü susuzluktu. Dudakları çatlamıştı tam anlamıyla. Bir süredir yanıt alamadığı için seslenmeyi de kesmişti. Zaten artık seslenecek gücü de pek kalmamıştı.

Ayak seslerini duyduğunda irkildi olduğu yerde. Kafasını zorlukla kaldırarak çevrilen kilidin ardından açılan kapıya doğru baktı. Çok fazla olmamasına rağmen zifiri karanlıktaki odayı birden aydınlatıveren ışık karşısında kıstı gözlerini iyice. İçeri giren adamlara doğru inledi çaresizce:
-Ssuuu... O kadar zayıf çıkmıştı ki sesi kendi bile zorlukla duyabilmişti adeta. Adamlar kollarından tutarak sürüklediler onu dışarıya. Güverteye çıktıklarında doğrudan küpeşteye dayanmış, sırtı dönük durumda olan kaptanın yanına götürdüler Vororin’i. Asgard yüzü kıyıya dönük vaziyette sordu Vororin’e:
—Burası mı? Üstündeki giysileri lime lime olmuş ve neredeyse bir deri bir kemiğe dönmüş olan Vororin yanıtsız bıraktı kaptanın sorusunu. Değil konuşmak nefes almakta bile zorlanıyor gibiydi. Onu tutan adamlardan biri sertçe vurdu başına. Vororin’in başı dirençsizce önüne düştü. Kaptan el işaretiyle çağırdı yanına küçük grubu. Sürükleyerek götürülen adam artık inilti bile çıkaramıyordu. Asgard yanına geldiğinde Vororin’in yanaklarından tek eliyle tutarak sahili gösterdi ve sorusunu yineledi boğuk bir sesle:
—Burası mı dedim sana. Sonra da tutsağın gözündeki belli belirsiz evet yanıtını aldığında gülümsedi. Sertçe itti adamı göğsünden. Tutsak sırtüstü yere yuvarlanırken Asgard yüzünü tekrar sahile çevirmişti. Onu getiren adamlarına buyurdu sertçe:
—Artık onunla işimiz bitti. Ne yapacağınızı biliyorsunuz. Komutu alan adamlar yerde zorlukla nefes alan adamı kollarından sürükleyerek götürdüler. Bu defa geldikleri yere gitmiyorlardı. Güvertede bulunan zincirlenmiş bir kapağın yanına götürdüler onu. Zincirleri açtıktan sonra korsanlardan biri kapağı açtı ve kokudan yüzünü buruşturarak geri çekildi. Vororin bayılmak üzere olmasına rağmen aşağıdan gelen iğrenç kokuyu alabilmişti. Adamlar ellerini çözerek aşağıya attılar onu. Bir çuval gibi indi aşağıya Vororin. Bu yükseklikten atıldığına göre en azından ayağı kırılmış olmalıydı ancak hiçbir şey hissetmiyordu. Akılalmaz bir koku duyuyordu sadece. Ağır ve daha önce hiç duymadığı bir koku. Ve sonra nefes alış veriş sesi duydu. Hırlama gibi bir sesti sanki. Ama daha boğuk ve güçlü. Vororin bir çift gözün kendisine baktığını seçebildi loş ışıkta belli belirsiz. Sonra ayakbileğinden tutulup çekildiğini hissetti kendini kaybetmeden önce...

XXX


-Sadece seksenyedi diye tısladı Approah. Çoğu kendi süvarilerinden oluşan sadece minik bir kuvvet kalmıştı ellerinde.  Savaş alanından beri durmadan söyleniyordu kendi kendine. Bu gururlu, yenilmez savaşçının böyle bir aşağılanmayı kabullenmesi kolay olmayacaktı belli ki. Valud ve Liyunda ateşin önünde elindeki değnekle közleri karıştırarak kendisiyle konuşan gençkadına baktılar. Liyunda yerinden kalktı ve Approah’ın yanına gitti. Elini, bir süreden beri ateşi karıştırmakta olan kadının omzuna koydu. Bir şeyler söyleyecek oldu, boğazı düğümlendi. Sustu.

O gece bir daha rahatsız edilmeyeceklerini biliyorlardı. Yine de çevrede muhafız bulundurmayı ihmal etmediler. Thermedon şimdilik geçici sığınakları olarak kalabilirdi ama bunun sürekli olamayacağının farkındaydılar. Er ya da geç Yunanlılar yarım kalmış işlerini bitirmek için döneceklerdi. Ve bu sefer onları karşılamaya yetecek savaşçı sayısına sahip değillerdi. O gece ve bunu takip eden günleri dinlenmek ve yaralarını tedavi etmekle geçirdiler. Daha sonra da kenti terkettiler. Burada kalmak ölüme davetiye çıkarmak olacaktı. Orman onlar için çok daha güvenliydi artık. Sürekli yer değiştiriyorlardı. İntikamlarını alabilmek için önce kendi güvenliklerini sağlamak zorundaydılar.

Büyük savaşın üzerinden 6 gün geçmişti ve bir gece hiç beklenmeyen bir şey oldu. Valud, Approah ve Liyunda başbaşa vermiş bir sonraki adım konusunda tartışıyorlardı. Valud artık onlardan biri gibiydi. Kendini defalarca ispatlaması gerekmişti bu azılı savaşçılara kendini kabul ettirmek için ama sonunda hakettiği saygıyı görmeye başlamıştı. Approah gerilla taktiğinin sırası geldiğini düşünüyor ve Valud da buna destek veriyordu. Liyunda ise ellerindeki kuvvetin yeterli gelmeyeceğini ve komşu kavimlerden yardım isteyebileceklerini öne sürüyordu.  Tartışma hararetli bir hal almak üzereydi ki kamp yaptıkları yere dörtnala bir atlı girdi. Bu ileri gözetlemedeki muhafızlardan biriydi. Atını liderlerinin önüne kadar getirip dizginleri çekti. Atın durmasıyla savaşçının yere atlaması bir oldu. Savaşçı birkaç adım atıp Liyunda önünde diz çöktü. Soluk soluğaydı
-Efendim diye kekeledi. Liyunda ve diğerleri şaşkınlıkla gelen atlıya bakıyorlardı. Approah elini kılıcının kabzasında gezdirerek homurdandı:
-Yunanlılar mı? Bir yandan da dişlerini gıcırdatıyordu. Muhafız sesin geldiği yana dönüp baktı. Sonra tekrar kraliçesine döndü:
-Korsanlar dedi heyecanla. Çok kalabalıklar...
Valud ani bir hareketle doğruldu yerinden. Liyunda Valud’un yüzünde gördüğü bir anlık şaşkınlık ifadesini üzerinde hafifçe gülümsemekten alamadı kendini. Sonra o bir anlık düşünce geldiği gibi uçtu gitti.
-Korsanlar mı dedin. Bizimkiler mi? Muhafız başını bilmiyorum anlamında salladı iki yana. Approah:
-Harika dedi öfkeyle. Yunanlılar yetmemişti, şimdi bi de bunlar çıktı başımıza.  Valud:
-Dur bakalım dedi sertçe. Sonra muhafıza dönerek:
-Beni onları gördüğün yere götürmeni istiyorum, hemen şimdi. Muhafız Liyunda’ya baktı kararsız bir şekilde. Liyunda’dan olur işaretini alır almaz atına atladı. Valud ise çoktan atına binmişti. Birlikte dörtnala kamptan ayrıldılar.

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Birkaç saat boyunca koşturdular atlarını. Valud neredeyse atların çatlamak üzere olduğunu düşünmeye başlamıştı ki beraberindeki savaşçı eliyle işaret yaparak dizginlere asıldı. Valud’da atını savaşçının olduğu yere kadar sürerek durdu. Hayli dik bir kayalığın önüne gelmişlerdi. Kayalık bir duvar gibi önlerinde yükseliyordu adeta. Kadın savaşçı eliyle sessiz olmasını işaret ettikten sonra bir kedi çevikliğiyle atından atladı. Ardından Valud izledi onu. Amazonlara katıldığı andan itibaren neredeyse hiç at üzerinden inmemiş gibiydi. Buna rağmen bu savaşçıların yanında hala kendini ilk defa ata biniyormuş gibi hissediyordu. Sanki at üzerinde doğmuş gibiydiler.
Önlerindeki dik kayalığı tırmanmaya başladılar sessiz bir şekilde. Çok hızlı hareket etmelerine rağmen yarım saatten fazla sürmüştü az ötedeki vadiyi kuşbakışı görebilecekleri bir yere ulaşmaları. Gözetleme bölgesine ilk ulaşan kadın savaşçı olmuştu. İki kaya arasındaki doğal boşluktan kafasını uzatmasıyla kendini geriye atması bir olmuştu.
—Çok hızlılar diye fısıldadı. Buraya gelememiş olmaları gerekiyordu diye devam etti. Aşağıda vadi girişinde ilerleyen kalabalık oldukları yerden rahatlıkla görülebiliyordu. Muhafız tekrar konuştu:
—Bin kişiden fazla olmalılar. Sonra gözlerini kalabalık güruha çevirmiş olan Valud’a dönerek:
—Sizinkiler mi diye sordu. Valud okkalı bir küfür savurarak geri çekildi ve siper aldıkları kayaya sırtını yasladı. Sıkıntıyla başını salladı. Kalabalığın tam ortasında, tahtırevan gibi bir şeyin üzerinde, tek bileği kancadan ibaret bir adam görmüştü…
XXX


Maymunadamların saldırısı beklenmedik bir hızda olmuştu. Kızgın yaratıkların ilk hedefi Gothan ve adamlarının arkasını kesen grup olmuştu. Yaratıkların en önünde bulunan ve liderleri olduğu anlaşılan iri maymunadam elindeki kalın odun parçasıyla şaşkın bir şekilde hareketsiz kalmış olan savaşçıların arasına daldı. İlk darbe elindeki kılıcı kaldırmaya bile fırsat bulamayan bir zavallıya gelmişti. Adam vuruşun şiddetiyle metrelerce öteye savrulmuştu. Kırılan kafatasının sesi Valud’un olduğu yerden bile duyulmuştu. Ses bile çıkarmaya vakit bulamamış olan adam düştüğü yerde öylece kaldı. Ama bu darbe arkadaşlarını biraz olsun kendisine getirmişti. Asgard’ın öfke dolu çığlığı takip etti bunu.
—Ne duruyorsunuz ahmaklar! Geldikleri cehenneme gönderin şunları. Yeni konukların birden ortaya çıkışı dikkatin o yöne çekilmesine neden olmuştu. Bu fırsatı kaçırması düşünülemezdi Valud’un. Ani bir hareketle kendisini çevreleyen kılıçlardan birini tutan kolu yakalayıp kendine çekti. Aynı anda kendisini hedef alan kılıç darbesini siper aldığı adamın bedeniyle savuşturduktan sonra havaya kaldırdığı ölü adamı üzerine doğru yaklaşmakta olanların üzerine fırlattı.

Meydanda ise şaşkınlığı geçen korsanlarla yaratıkların savaşı kanlı bir hal almaya başlamıştı çoktan. Yaratıklar şimdiden yüzlerce olmuşlardı ve sayıları her geçen dakika artıyordu. Buna karşın ellerindeki ilkel savaş aletleri ile çelikten yapılmış kılıçlar karşısında sayı üstünlükleri çok uzun süreceğe benzemiyordu. Buna karşın yaratıkların ani saldırısı sonucu iki grup arasında mesafe de kalmadığından korsanların ok kullanma şansları da kalmamıştı. Bu doğal olarak kayıpların her iki taraftan da artmasına neden oluyordu. Maymunadamların lideri ağzından köpükler saçarak ilerlemeye devam ediyordu. Geçtiği yerdeki cesetlerin sayısı da hızla artmaktaydı. Doğrudan tapınağa doğru ilerliyordu. Tapınağın merdivenlerinde yaşanan ölümcül kavgaya doğru…

—Buraya diye haykırdı Valud adamlarına. Bir yandan da korumak için Gothan’ı arkasına almıştı. Elinde tuttuğu uzun kılıcıyla Gothan ve diğer korsanlar arasında aşılmaz bir set oluşturmuştu adeta. Adamları Valud’un çağrısına uydular. Çarpışarak tapınağın merdivenlerine ulaşmayı başaran ilk grup Vororin ve Vargas’ın olduğu grup olmuştu. Diğer grup ise maymunadamlar ve korsanlar arasında sıkışıp kalmışlardı. Valud kalabalıkta Zobula’nın maymunadamların liderine doğru atıldığını gördü. Yaratık taşıdığı kalın odun parçasını Zobula’nın kılıç darbesini engellemek için kaldırdığında kılıç odunun ortasına kadar saplandı. Zobula’nın hayalkırıklığına uğramış yüzünü seçebilmişti Valud o kadar uzaklıktan da olsa. Yaratık neredeyse ikiyüz kilo gelen dev zencinin üzerine atılıp kucakladı onu bir anda. Sonra havaya kalktı zenci, dev gibi cüssesi olmasına rağmen. Yaratık olanca gücüyle, kavuşturmuş olan kollarını sıkmaya başladı sonra. Zobula debelenmeye çalışıyor ama kıpırdayamıyordu bile. Ayakları havada boşluğu tekmeledi kısa bir süre. Sonra yaratık onu yere bıraktı. Cansız beden boş bir çuval gibi yığıldı olduğu yere. Bütün kemikleri kırılmış olmalıydı. Camlaşmış gözleri hala yaşadığı dehşeti anlatıyor gibiydi.

Valud gözlerini az önce gördüğü vahşetten alarak az ötede çıldırmış bir şekilde çevresine emirler yağdıran Asgard’a çevirdi. Adam kudurmuş gibi
—Öldürün diye bağırıyordu. Buradan hiç kimse sağ çıkmayacak! Dövüşerek tapınağın içine kadar girdiler. Kendilerini takip edenlerle şimdi tapınağın içinde kanlı bir savaş başlamıştı. Valud sütunlardan birinin arkasında korkudan titreyerek kendilerini izlemekte olan rahibi fark ettiğinde hemen ona doğru yöneldi. Gözleri alev alevdi. Soluk soluğa sordu genç rahibe:
—Çıkış… Buranın başka bir çıkışı var mı? Korkudan delirmek üzere olan rahip tapınağın karanlık dehlizine doğru parmağını uzattı. Valud rahibin gösterdiği yere doğru bir bakış fırlattı. Sonra Gothan’a döndü:
—Gidelim Kaptan…

XXX


Üzerinde dolaşan parmakları hissetti önce. Bacaklarını kavrayan yabancı elleri algılaması çok uzun sürmemişti. Keskin bir ağız kokusu yüzünü yaladı az sonra. Hoyrat parmaklar yukarı doğru hareketlendiğinde gözlerini açtı. Gözleri şehvetten kudurmuş iriyarı askerle gözgöze geldiğinde hala o ilk şaşkınlığı atamamıştı üzerinden. Asker sırıtarak kendisine bakıyordu. Çürümüş dişleri arasından fısıldadı sonra:

—Uslu dur küçük fahişe.
Kajol sımsıkı yumdu önce gözlerini. Sonra kollarını hareket ettiremediğini fark etti. Elleri ve ayaklarının yattığı yatağa sıkı sıkı bağlı olduğunu gördü kafasını çevirdiğinde. Bulunduğu çadırın öteki ucunda kendilerini izleyen bir grup asker daha gördü sonra. Kendi aralarında yüksek sesle gülüşüp konuşuyor ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyor gibiydiler. Kajol dişleri sıktı ve tüm gücünü bileklerine bağlı olan ipleri koparmak için kullandı. Genç kadının çabası irikıyım askerin gözünden kaçmamıştı. Ama bu onu neşelendirmişe benziyordu. Kajol’un yanına iyice yaklaştı ve boynunu öpmeye başladı. Bir yandan da ellerini genç kadının bacaklarının arasında gezdirmeye başlamıştı. Daha sonra asker dudaklarını aradı Kajol’un. Bulur bulmaz da canhıraş bir feryat çadırı kapladı. Adam silkinerek ayağa fırladığında dudağının büyük bir kısmını Kajol’un dişlerinin arasında bırakmıştı. Elleri ile kapladığı ağzından oluk gibi kan boşanmaya başlamıştı. Acı içinde böğürdü. Olayı şaşkınlıkla izleyen diğer askerler üşüştüler yatağın başına. Askerlerden biri nefretle ağzındaki et parçasını tüküren Kajol’un başına kılıcının kabzasıyla vurdu…


XXX


—Nerede bu Allahın belası diye haykırdı Liyunda. Kamp yaptıkları ağaçlık bölgede çınladı sesi. Çevresindeki muhafızlar şaşkınlıkla onun yüzüne baktılar. Ne olduğunu anlamamış gibiydiler. Genç kraliçe ayağını hırsla yere vurdu.
—Approah diyorum sersemler. O nerede? Kraliçelerinin endişesini anlamakta gecikmedi kadın savaşçılar. Uzun bir süredir Approah’ı görmemişlerdi. Valud gittiğinden beri ortalıklarda görünmüyordu bu deli savaşçı. Sonra birden dörtnala gelen at sesleri üzerine dikkat kesildiler. Ortalığı derin bir sessizlik kaplamıştı şimdi. Gayriihtiyarî olarak kılıçlarının kabzasına gitti savaşçıların elleri. Ağaçların arasından aniden çıkagelen Valud ve yanındaki gözcüyü gördüklerinde parmakları gevşedi. Hava kararmak üzereydi. Uzun bir yoldan geldikleri belliydi her ikisinin de. Atlarını dörtnala koşturmuş olmalıydılar, hayvanlar epey terlemişti. Atından ilk atlayan Valud oldu. Doğruca Liyunda’nın yanına gitmişti. Gözlerindeki bakışı hiç beğenmemişti genç kraliçe. Valud’u hiç böyle görmemişti. Valud eliyle gözbağını kontrol ettikten sonra boğuk bir sesle konuştu:
—Kraliçem haberler iyi değil. Başımız dertte. Liyunda eliyle susmasını işaret etti Valud’a. Bir yandan da gözlerini yummuştu.
—Hiç değil diye fısıldadı. Kötü bir haberin hiç sırası değil… Valud anlamamış gibi baktı Liyunda’ya. Liyunda gözlerini açtı ve yardım ister gibi baktı Valud’a. Sonra çaresizce inledi:
-Approah, Approah gitmiş…

XXX


Uyuklamakta olan nöbetçi hiçbir şey anlamadan bilincini yitirmişti. Arkasından uzanan bir kol önce sımsıkı kavramıştı boynundan. Sonra da ustura keskinliğindeki bir bıçak boğazını baştanbaşa kesivermişti. Sessizce yere yığıldı asker. Çalılıkların arasından ellerinde odun taşıyan bir başkası göründü az sonra. Arkadaşının hala boğazından kanlar fışkıran cesedini gördüğünde afalladı birden. Bağırmak için yeltendiğinde boğazına saplanan bıçak nedeniyle sesi çıkmadı. Sapına kadar girmiş ve diğer taraftan ucu çıkmıştı bıçağın. Gözleri kayarak yere yuvarlandı o da arkadaşı gibi. Approah hala yaşıyor olup olmadıklarını kontrol için yanlarına gittiğinde ikisi de son nefeslerini vermişti. Bıçakları saplandıkları yerden çıkararak cesetlere sürdü. Üzerindeki kanı temizlediğine emin olduktan sonra çömeldiği yerden doğruldu yavaşça. Etrafı dinledi. Hayır, hiçbir ses duyulmuyordu. “Bununla altı oldu” diye mırıldandı kendi kendine. Devriyelerin olağandışı bir şey olduğunu fark etmeleri fazla uzun sürmeyecekti. Artık daha hızlı hareket etmeliydi. Bıçakları yerlerine yerleştirdikten sonra koşar adımlarla karanlığın içine daldı…


Valud Liyunda’yı dinledikten sonra yüzünü buruşturdu. Approah’ın nerede olduğunu tahmin etmesi çok zor olmamıştı. Yunanlılardan saklanmak zaten bu çılgın savaşçı için yeterince onur kırıcıydı. Ablasının yaşayıp yaşamadığını bilmesi bile gerekmiyordu oraya gitmesi için. Gidecek ve kendi gözleriyle görecekti. Valud Liyunda ile özel olarak konuşmak istediğini söylediğinde genç kraliçe itiraz etmedi. Olaylar hızla daha karmaşık bir hal alıyordu. Bunun dolayı Liyunda’ya bilmesi gerekenleri anlatması için artık başka zamanı olmayabilirdi…

Bir süre birlikte yürüdüler sessizce. Liyunda sabırsızlıkla Valud’un kendisine söyleyeceklerini bekliyordu. Bu koca adamın hayatına girdiği andan itibaren her şey değişmişti. Ailesi, arkadaşları ve koca bir krallığı bir anda kaybetmişti. Birkaç ay önce öldürmek için bir saniye düşünmeyeceği bu azılı düşmanı artık belki de onun, dostlarının ve krallığının kurtuluşu için tek çaresiydi. Sessizliği yine Valud bozdu. Bir çırpıda gelenler hakkındaki düşüncelerini anlattı Liyunda’ya. Büyük bir kuvvetle geliyorlardı yeni konukları. Ve tahmininde yanılmamışsa kendisi için geliyorlardı. Şimdilik güvenli uzaklıktaydılar. Aşağı yukarı iki günlük yürüme mesafesindeydiler ama çıkış yolları da kapanmıştı artık. Asıl önemlisi buydu. Her neys,e bunu düşünecek vakitleri yoktu şu anda. Başka problemleri vardı ve bu problemi çözmek için de çok fazla zamanları yoktu. Liyunda sakin bir şekilde dinledi Valud’u. Dev adamın gözlerindeki belli belirsiz endişenin kendisi için olduğunu biliyordu. Bir sıcaklık hissetti bir an için yüreğinde ama fazla uzun sürmedi. Artık gitmesi gerektiğini söylediğinde uzanarak Valud’un yanağına bir öpücük kondurdu. Sonra:
—Geri getir onu diye fısıldadı. Valud daha önce hiç böyle bir durumda kaldığını hatırlamıyordu. Bir an kendini savunmasız bir çocukmuş gibi hissetti. Sonra doğruca atına doğru yöneldi. Kraliçenin gözlerine bakmamaya çalışarak:
—Hava aydınlanana kadar gelmezsek durmayın burada dedi Liyunda’ya. Liyunda öne atılarak yanında eşlik etmesi için muhafızlarından bir kaçını vermeyi teklif etti ama Valud kalabalık olmalarının işlerini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını söyledi. Daha sonra da bir sıçrayışta atına atladı. Ağaçların içine dalmadan önce atını olduğu yerde çevirerek kendisini izleyen bir avuç savaşçıya doğru baktı son kez. Sonra atını sürdü ileriye doğru…


XXX

Tırmandığı ağaçtan baktığında Thermedon’u hiç böyle sessiz görmediğini düşündü Approah. Bir süre şehri gözlemiş ve nöbetçilerin en az olduğunu düşündüğü doğu kanadından şehre girmeye karar vermişti. Burayı terk ettikten sonra Yunanlıların kenti ele geçirdiklerini biliyordu. Kendilerini önce burada aramışlardı. Kimseyi bulamayınca da yakıp yıkmak yerine bir karargâh olarak kullanmaya karar vermişlerdi. Ordunun tamamının burada olmadığını memnuniyetle fark etmişti Approah. Onbinlerce askerin sığabileceği büyüklükte değildi burası. Ama yakınlarda olmalıydılar. Henüz işlerini bitirmemişlerdi.

Şehir meşalelerle donatılmıştı adeta. Her sokakta, köşe başında hatta evlerin pencerelerinde bile meşale vardı ve burayı neredeyse gündüz gibi aydınlatmışlardı. Sokaklarda kalabalık gruplar halinde yürüyen askerleri görmek canını biraz sıkmıştı aslında. Gölgelere sığınarak ilerlemek hiç de kolay olmayacaktı. Kraliçelerinin kaldığı taş binayı aradı gözleri. Sonra bakışları bir noktaya takıldı. Binanın hemen önünde yer alan direği daha önce görmediğine yemin edebilirdi. Dikkatli baktığında direğe bağlı birinin olduğunu fark etti. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı. Yavaşça ağaçtan süzüldü. Daha yakından bakması gerekiyordu. En yakındaki evin duvarına doğru hızlıca atıldı. Oradan evin arkasını dolaştı sessizce. Kapıdaki nöbetçiye bakılırsa içeride askerler kalıyor olmalıydılar. Nöbetçi ile vakit kaybetmemek için sokağın karşısına doğru sürünerek ilerledi. Çocukluğunun geçtiği bu sokakları tanıyor olmak işini hayli kolaylaştırmıştı. Taş binayı görebilmek için önünde tek bir sokak kaldığında durdu. Çevreyi dinledi. Henüz nöbetçilerin yokluğunu anlamamış olmalıydılar. Ama artık dakikalarının kaldığını biliyordu. Evin köşesinden başını uzattığında direği ve ona bağlı olan kişiyi gördü. Bu bir anda hayal kırıklığı yaşamasına neden olmuştu. Direkteki bir erkekti. Kolları arkadan direği sararmışçasına bağlanmıştı. Onun itaat etmeyen bir asker olduğunu düşündü önce. Ama içindeki bir ses daha yakına gitmesi gerektiğini söylüyordu. İçindeki sesi bir kez daha küfrederek dinledi. Devriyelerden aldığı pelerini bürünerek ayağa kalktı. En azından oraya gidinceye kadar dikkat çekmemeyi umuyordu. Sakin adımlarla açıklığa doğru yürümeye başladı. İlk dikkatini çeken şey adamın ay ışığında parlayan uzun bacaklarıydı. Sonra bunun bir erkek için fazlasıyla düzgün olduğunu düşündü. Adımlarını sıklaştırdı. Kalbi yine çarpmaya başlamıştı. Sonra adamın kıyafetini tanıdığını fark etti. Gözleri iri iri açılmıştı. Derin derin solumaya başlamıştı Approah. Direkteki adam değildi. O, o Kajol’du. Artık gözlerinden süzülen yaşlara engel olamıyordu. Hızla onun yanına vardığında Kajol’un yere düşmüş başını kaldırdı eliyle ve dondu kaldı. Kafa derisini yüzmüşlerdi…
Kajol zorlukla gözlerini açtı. Zor nefes alıp veriyordu.
—Öldür beni diye fısıldadı…

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Valud ve yanındaki kadın savaşçı kurumuş ırmak yatağı boyunca ilerleyen kalabalık güruhu izledikleri yerden ayrıldıklarında, vadi girişinde beliren araba henüz görünmemişti. İki iri atın çektiği araba, kalın bir örtünün üzerini kapladığı büyükçe bir yükü taşıyordu. Atların huzursuzluğu dikkati çeken ilk şeydi. Hayvanlar bir ileri bir geri gidiyordu. Karar veremiyor gibiydiler ya da korku içerisindeydiler sanki. Arabanın sürücüsü kamçısıyla cesaretlendirdi atları. Terden sırılsıklam olan hayvanlar tekrar asıldılar koşum takımlarına.

Asgard kendisini taşıyan tahtta kuruldu iyice. O hergeleyi ne pahasına olursa olsun bulacaktı. Ölü ya da diri. Tapınaktaki büyük kavgada izlerini kaybetmeyi başarmışlardı ama şimdi kaçacak yerleri kalmamıştı. İhtiyar Gothan ve Valud denen iblis onunla tekrar karşılaşmaktansa ölmeyi tercih edeceklerdi. Yüzlerce vahşi ile giriştikleri ölümcül savaş pek çok adamının hayatına malolmuştu. Bir düzineden fazla adamını elleriyle parçalayan o iri maymunadam olmasa kayıpları çok fazla olmayacaktı belki de. Ama Asgard onu gördüğünde adamlarına canlı yakalamalarını emretmişti. Sonrası pek çok kopuk baş, gövde ve kollar olmuştu adamlarına ait. Yaratık onları epeyce uğraştırmıştı. Şimdi ise ne kadar doğru bir karar verdiğini düşünüyordu Asgard. Bu yaratığın karşısında Valud ve Gothan’ın yalvarmalarını hayal edebiliyordu şimdiden. Bunca yolu o anı düşleyerek geçirmişti. Artık tek dileği onların hala canlı olmalarıydı. Dört gemi ve ikibinin üzerindeki ordusunun tamamıyla gelmişti buraya. Amazon topraklarının ne denli tehlikeli olduğunu biliyordu. Ama artık bu topraklarda kendileri asıl tehlikeydiler…


İleride geceyi geçirebilecekleri bir düzlük gördüğünde elini kaldırdı Asgard. Tüm kafile onun bu hareketiyle durdu. Ağır yükü taşıyan atlar da tökezleyerek durdular aniden. Arabanın üzerindeki metal kafesi saran örtü kımıldadı. Sarsıntı uyuklamakta olan yaratığı uyandırmış olmalıydı. Boğuk bir homurtu duyuldu derinden gelen. Kafesin çevresindeki askerler istemsizce kılıçlarına attılar ellerini. Hepsi yüzünü kafesi taşıyan arabaya çevirmişti. O yaratıkla kendilerini güvende hissetmiyordu adamlardan hiçbiri. Sessizlik ikinci bir homurtu gelmeyince yerini adamların koşuşturmalarına bıraktı. Yarın yorucu bir gün olacaktı, iyice dinlenmeliydiler…

XXX


Plerosis yatakta kıpırtısız bir şekilde uzanıyorken birdenbire kapalı olan gözkapakları açıldı. Hiçbir ses ya da penceredeki tülü bile oynatamayacak kadar olan rüzgâr olamazdı uyanmasının sebebi. Aceleyle kalktı yattığı yerden. Yüzü hala ifadesizdi ama gözlerinde sanki endişe var gibiydi. Üzerine geçirdiği sabahlığın ardından balkona doğru hareketlendi. Thermedon’un en görkemli binası olan imparatorluk sarayında bulunan, Liyunda’nın yatak odasının taş zemininde çıplak ayaklarıyla yürüdü.
Kajol’un iyileşmesini, ona yapacaklarını hissetmesi için istemişti aslında. Böylelikle kardeşi Kenosis’in intikamını almış olduğunu da gösterecekti askerlerine. Her ne kadar gelişmeler planladığından farklı olduysa da sonuçta istediğini elde etmişti. Kardeşinin ölümü için parmağını bile kıpırdatmasına gerek kalmaması fazlasıyla memnun etmişti genç kadını. Kajol’dan istediklerini öğrenmesi için hiçbir çabası da olmamıştı. Zaten bunun boşa bir uğraş olacağının da farkındaydı. Bu kadın savaşçıların ölmeyi tercih edeceklerini biliyordu. Aslında bilmek istediklerini çoktan öğrenmişti. Ne kadar güçlü olursa olsun o küçücük beyniyle Plerosis’e karşı koyamazdı. Zihninin bir su gibi kendisininkine aktığını Kajol hariç çadırın içindekilerin hiçbiri anlamamıştı. Sonrası savaşçı komutan için ızdırap dolu geçmişti. Artık ona ihtiyacının kalmadığını bilen Plerosis onu yeterince aşağılamalarını istemişti askerlerinden.

Bir manga asker tarafından saatlerce tecavüze uğramıştı Kajol. Sonra ise yine kraliçeleri tarafından kafa derisinin yüzülmesi isteğini şaşkınlıkla karşılamışlar ama başlarına gelecekleri bildiklerinden tereddütsüz emri yerine getirmişlerdi. Şimdi ise bir tuhaflık hissetmişti Plerosis. Uykusundan uyanmasının asıl sebebi buydu. Bir şeylerin ters gittiğinden emindi. Balkona çıkan kapıdan geçerek korkuluklara yaslandı. Doğrudan Amazon komutanının bağlı bulunduğu direğe çevirdi bakışlarını…

XXX


Approah öylece kalakalmıştı. Bu görüntüyü hayatının sonuna kadar unutacağını sanmıyordu. Ablasının yarı açık, yalvarırcasına bakan gözleri karşısında dili tutulmuştu adeta. Kajol’u tanımak neredeyse imkânsızdı. Yüzü darmadağın olmuştu. Bir gözü tamamen kapanmıştı. Dudakları patlamış ve ön dişlerinden birini kaybetmişti. Burnunun şekilsiz duruşundan kırıldığı belli oluyordu. Ve alnından itibaren kesik bir çizgi ile başlayan bölge ensesine kadar uzanıyordu. Ablasının kıvırcık kızıl saçlarından eser yoktu. O bölge artık kurumuş kanlı bir et parçasından ibaretti. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Zorlukla yutkunabildi. Dudakları titremeye başlamıştı.

—Sana ne yaptılar diyebildi.
—Öldür beni diye tekrarladı Kajol. Sesi bir öncekinden daha zayıf çıkmıştı şimdi. Approah başını hayır anlamında iki yana sallarken ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
—Lütfen dedi Kajol yalvarırcasına. Kısa bir tereddütten sonra Approah elini kemerine attı. Bıçaklarından birini kınından çıkardı yavaşça. Her şey ağır çekim yaşanıyor gibiydi. Çıkardığı bıçağı ablasının göğsüne hizaladı. Sonra yere düşmemesi için de kendi göğsüyle bastırdı usulca. Kafasını kaldırdığında ablasının darbelerden dolayı çürümeye başlamış yüzünde belli belirsiz bir gülümseme gördüğünü sandı.
—Kraliçemizi koru diye fısıldadı Kajol dişlerinin arasından. Sonra Approah sessiz hıçkırıklarla:
—Seni seviyorum diyerek kasılmakta olan ablasının vücuduna sarıldı iyice...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 22 Hzr 2007
Mesajlar: 84
Zevkle okuyor, merakla takip ediyorum romanı..

Dikkat, bundan sonrası spoiler içerir. İstiyorsanız okuyun, sorumluluk almam ona göre!


Ama var ya , Kajol' un böyle ölmesi içime oturdu söyleyeyim. Gitti dağ gibi kız.. Fakat Kajol'u esir ettirip, öldürtmekle de süper iş çıkarmışın. Maymunadamlardan daha iyi olmuş.. Sen yazıkça ben öğreniyorum.. Sağ ol..
  

  Tekrar eline sağlık.. Teşekkürler...

_________________
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ekm 2007
Mesajlar: 198
Konum: İstanbul
               
Alıntı:

Zevkle okuyor, merakla takip ediyorum romanı.. Ama var ya , Kajol' un böyle ölmesi içime oturdu söyleyeyim. Gitti dağ gibi kız.. Fakat Kajol'u esir ettirip, öldürtmekle de süper iş çıkarmışın. Maymunadamlardan daha iyi olmuş.. Sen yazıkça ben öğreniyorum.. Sağ ol..
    Tekrar eline sağlık.. Teşekkürler...


Spoiler vermeyiniz! =)) Okuyoruz biz de, sizin kadar hızlı olamasak da hıhh! =P

Ah, Zaman Çarkı, ah! Elimi kolumu bağlıyor. =/ =) Exclamation
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ekm 2007
Mesajlar: 198
Konum: İstanbul
Aytunç,

Bu arada, geldiğim yere kadar olan kısım gerçekten fazlasıyla sürükleyici. Margaret Weis ve Tracy Hickman ikilisinin benzerlerini kullanmış olduğu, bizim -en azından benim- fazlasıyla garipseyebildiğimiz (Fantastik kurgu olmasına rağmen garipseyebildiğimiz...) etkenlerle dikkat çekici farklılıklar katmaktasınız.

Teşekkür ederim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et