| |
|
 |
|
| Yazar |
Mesaj |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
arayış 27.08.2008, 10:39 |
|
|
ARAYIŞ
Yatağımdan kalkmamak için direniyordum. Dün gecenin yorgunluğunu atmak için deliksiz bir uyku yetmiyordu çünkü. Fazla alkolün baş ağrısıyla beraber getirdiği bir yorgunluktu bu. Neredeyse her sabah yaşadığım bazen ağır gelmeye başlayan yorgunluk. Gözlerimi açtıktan sonra bir daha kapamam, tekrar uykuya dalmam gerekiyordu. Her zaman bunu ister, ama nadiren yapabilirdim. Zaman değerliydi benim için, bir hayata iki insan sığdıran biri olarak her geçen saniyenin değeri ölçülemezdi. Zamanı satın alamazdım, tıpkı iyi bir eşi satın alamayacağım gibi.
Bu düşüncelerle geçirdiğim miskinlik bile yeterdi. Bugün cumartesiydi ve asıl hafta sonu çalışmam gerekiyordu. Hafta içi geçimimi sağlayıp para kazandığım işi, Cumartesi Pazar da mutluluğu getirecek işimi. Aslında iş olarak bakmak pek yerinde değildi. Ne de olsa kendime sağlayacağım fayda olsa olsa benim çıkarıma olan bir iş olurdu. Bunu da “iş” kelimesinden çok “arayış” ile ifade etmem daha yerinde olur. O zaman “arayış” için kalkmalıydım.
Yataktan doğrulurken pijamalarımda ıslaklık hissettim. Kıllarını aldığım kasık bölgemde her iki bacağımı birbirine yapıştıran ve her hareketimde rahatsız eden bir yapışkanlık vardı. Yatağımda oturur vaziyette vücudumu doğrulttum. Önce elimle ıslaklığı kontrol ettim ve gerçekten yapışkanımsı bir sıvı elimi kapladı. Üzerimdeki pijamayı kaldırıp içine baktığımda büzülmüş cinsel organımın etrafında hala ıslaklığını koruyan menilerin yoğun kokusunu duydum. Bu da iyiden iyiye uyanmama neden oldu. Aslında beni rahatsız etmezdi bu koku. Ne de olsa içimde var olan bir sıvıydı ve hayattan zevk almamda çok yardımı oluyordu. Yalnız gecelerimde beni asla terk etmezdi ve hiçbir zaman da yarı yolda bırakmazdı. Belki yaşlanınca ama şimdi değil.
Üzerime yapışmış spermleri temizlemem gerekiyordu. Dün gece uykumda yaşadığım ama hatırlamadığım küçük maceram önce sabah erken kalkmama neden olmuştu. Şimdi de almak zorunda olduğum duş ile iyiden iyiye uyanmama ve ayılmama neden olacaktı.
Ellerimi hiçbir yere dokunmadan gittiğim duşta tüm elbiselerimi çıkardım. Kirli sepetinin içine zorlukla sıkıştırdığım kıyafetlerim çamaşır makinesini çalıştırmam gerektiğini söylüyordu bana. Son bir kaç haftadır ev işlerini ihmal ettiğimi biliyordum ama bunu ne zaman telafi edeceğimi bilmiyordum. Aslında bu pisliği hep ben temizliyordum. Bir kadının yapması gereken tüm işleri yapıyor, bir erkeğin kazanması gereken tüm ihtiyaçları ben sağlıyordum. Bu evde iki farklı kişi yaşıyordu ve iş bölümü yapmalıydık. Artık genç vücudum yaşlanmaya başlamıştı ve iki kişilik yaşamayı kaldıramıyordu. Bu evin gerçek bir kadına ihtiyacı vardı.
Duşa kabinin kapısını açarak içeri girdim. Öncesinde ne tuvalet ihtiyacımı giderdim ne de elimi yüzümü yıkadım. Bunların hepsini duşta yapmaya karar verdim. Mavi renkte olan çeşmeyi sonuna kadar açtım. Ürpermeme neden olacak soğukluktaki su, kısa olan saçımdan süzülmeye başlarken tüm bedenimin çekildiğini hissettim. Kasık bölgeme geldiğinde ise her yerim titremeye başladı. Hemen oradan uzaklaşmak istedim ama kaçacak gücü kendimde bulamadım. İşte bu çaresizlik belki de en iyi korku sahnelerinin duşlarda geçtiğini kanıtlıyordu. Tabii bu benim düşüncemdi. Alfred Hitchcock Sapık filminde aynısını yapmıştı çünkü. Adını bilmediğim bir yönetmen Entity filminde bir kadına ruhani bir varlık tarafından tecavüz ettirmişti. Şimdi ben de o iki kadın gibi çaresiz hissediyordum kendimi. Tek bir farkla ben erkektim ve güçlüydüm.
Elimin uzandığı her yerimi temizledim. Suyla beraber daha da büzüşen cinsel organımın çevresini ise daha fazla ovaladım. Bir yandan yapışkanlığını çıkarırken diğer yandan da tekrar kirlenmemeye çalışarak duş teknesinin üzerine işiyordum. Titreyen ellerim ise artık soğuğa alışmıştı. Artık nefes alışım da düzenlenmişti. İlk suyla soluğumun kesildiğini düşünmüştüm ama şimdi -suyun ağzıma girmediği zamanlar- rahatlıkla nefes alabiliyordum.
Dün geceki alkolün etkisiyle ağrıyan başım, saçlarımı yıkarken yaptığım masajla az da olsa geçmişti. Zaten ağrıyan başım günümü etkileyecek kadar da şiddetli değildi.
Başımın ağrısına neden olan akşamı düşündüm. Düne dair hafızamda çok fazla detay yoktu. Akşam her zamanki gibi dışarıda olan bedenim umutsuzca arayıştaydı. Sayısını bile hatırlamadığım kadar bira da beni zehirlemiş olsa gerekti. Eve dönüşümü az çok, yatağa yatışımı ise net bir şekilde anımsıyordum. Soğuk olmasına rağmen üzerime almadığım battaniyeyi ve yatağa uzanışımı ise, gözlerimi kapadığımda attığım taklalar hafızama kazımıştı.
Artık üzerimde ıslanmamış yer kalmamıştı. İyice temizlenmiştim ve tamamen uyanıktım. Dikkatsizliğimden dolayı da yerler ıslanmış olacaktı, bunu da biliyordum. Akordeon şeklindeki kapıyı açtım ve hemen sağımda askıda olan havluya uzandım. Aldığım havluyla kurulanmaya başladım. Normalde kendimi kurulamaktan bir hayli zevk alırdım ama bugün tenime değen pamuklu kumaş gıdıklanmama neden oldu.
Duş teknesinden adımımı atarak ıslak zemine-tahmin ettiğim gibi yine ıslanmıştı- dikkatlice bastım. Ayaklarım ikinci bir duşu almışçasına serinledi. Aynanın karşısında durdum. Huylanan vücudumu çok az kurulamıştım, saçlarımı ve yüzümü kurulamak için ise tüm havluyu yüzüme bastırdım. Ancak bir kadının uzun saçlarını kurularken öne eğileceği gibi başımı öne eğdim ve kısa olan saçlarımı kuruladım. Bir yandan da yüzümdeki suların havlu tarafından emilmesi için iyice bastırıyordum.
Nihayet kafam da kurulanmıştı. Önüme eğdiğim başımı kaldırırken havludaki siyah rengi gördüm. Düz ve beyaz renkte olan havlu üzerine çeşitli desenler serpiştirilmiş gibiydi. Aynaya baktım ve yüzüm o eski rock gruplarındaki şarkıcılar gibi boyalıydı. Kirpiklerimdeki rimeller aşağı akarken, gözlerimdeki kalemler ise göz kapaklarımı boyamıştı. Tıpkı o adı neydi… Alice Cooper gibi olmuştum.
Önce güldüm bu duruma, ama sonra sinirlendim kendi sorumsuzluğuma. Geceden hiçbir şey kalamazdı gündüze. Akşam evden çıkarkenki kadın eve girdiğinde kadınlığını dışarıda bırakmak zorundaydı. Kadınlar gece yaratıklarıydı çünkü. Bu en temel ve en basit kuraldı. Yıllardır hiç bozulmadı da bu kural. Aynı beden gece kadınken, gündüz erkek olmalıydı. Bu iki kişiliği idare etmek zordu. Artık yorulmaya başlamıştım. Ne de olsa ikisinin de farklı ihtiyaçları ve zevkleri vardı.
Hemen yüzümü temizlemek için aynanın iki tarafında da olan dolaplardan sol taraftakini açtım. İçinde bir kadının ihtiyaç duyacağı tüm malzemeler vardı. Cilt maskelerinden, bakım setlerine; toniklerden, gözaltı bakım kremlerine kadar… Yüzümdeki makyajı temizlemek için temizleme jelini çıkardım. Kadınlara özgü her şeyi temizledim. Hiçbir iz kalmamalıydı gece yaşayan kadından kalan. Gündüz bana ait olmalıydı ve eşimi bulmak için dışarı çıkmalıydım. Gözlerinde kalem olan birini ise hiçbir normal kadın istemezdi. Sakallı bir kadını erkeklerin arzulamayacağı gibi…
Gündüz bana aitti, bu bedenin asıl sahibi, yani erkek uzuvlarına ve zevklerine sahip, bana… Sadece akşamı feda etmiştim diğer benliğim olan kadına. İki taraflı bir anlaşmaydı bu. Kurallarını benim koyduğum, ikimizin de uymak zorunda olduğu bir takım kurallar. Onlardan bir tanesine ise uymamıştı dün gece. Havanın kararmasıyla peruğunu takabilir, kendi arayışı için dışarı çıkabilirdi. Ama evin kapısından içeri adımını attığı an giymekten hoşlandığı kırmızı iç çamaşırlarından, yüzündeki makyajdan, her şeyden arındırmalıydı vücudumu. Bu onun zevkiydi ve onu işiydi. En çok da giymekten hoşlandığı kırmızı renkli kıyafetlerini düzenlemeliydi. En sevdiği renkti ve kırmızının tüm tonlarındaki kıyafetleriyle dolabın çoğunu işgal ediyordu zaten.
Temizlenen yüzüme yakından baktım. Az da olsa sakallarım çıkmıştı. Dün akşam hava kararmadan hemen önce olmuştum sakal traşını ve bu sabah az da olsa görülüyordu. İyi bir kız bulabilirsem belki sakalımın sertliğini hissettirebilirdim ona. Hayatın tüm zevklerini tattırabilir, eksik olan yanımı onunla doldurabilirdim.
Yeni bir kız düşüncesi birden dün geceyi daha da şekillendirdi kafamda. Yine o dışarı çıkmış ve eli boş dönmüştü. Eve döndüğünde yatağa yatmıştım. Gözlerimi kapadığımda başım bir hayli dönmüştü. Sonra rüyamda bir kadın görmüştüm. Sarı saçlarıyla, kırmızı dudaklarıyla, kan kırmızısı çamaşırlarıyla canlı ve diri. Makyajsız cildiyle cennetteki huriler kadar güzeldi. Dolgun göğüslerinin tamamını sutyeni örtemiyor, meme başları az da olsa dışarı taşıyordu. Daha önce hiç görmemiştim onun yüzünü, ne rüyamda ne de bir başka dünyada. Yeşil gözleri elmacık kemikleriyle birleşiyor, kusursuz suratını oluşturuyordu. Çenesi dudaklarının altına dikkatlice yerleştirilmişçesine bir heykeltıraşın ellerinden çıkmış gibiydi. Sivri kulaklarının arkasına ise saçlarını saklamıştı.
Uyuduğum yatakta karşılıklı oturuyorduk. Belki saatlerce birbirimize baktık ve konuşmadık. Ellerimiz birbirine kenetleniyor, sadece yüzlerimize dokunduğunda ayrılıyordu. Çok saf ve arınmış hissediyordum ona dokunurken. Belki gerçek hayatta bulamadığım kadını bulmuştum rüyalarımda. Ne de olsa rüyalarım kendi yarattığım bir dünya idi ve içinde olmasını istediğim kişiyi koymuştum oraya. Gerçek dünyada herkes vardı ve herkesin de kendi ayrı bir dünyası vardı. Ama o yerlere girmek istesen de hep kapalı oluyordu kapıları. İçeri almak istediklerini seçiyorlar diğerlerini ise dışarı itiyorlardı. Ben de aynısını kendi rüyamda yapmıştım ve sadece bir kişi almıştım içeriye.
Rüyalar kısa sürer derler ama o yatakta geçirdiğim anlar hayatımın kalanını geçirmek istediğim kadar uzun gibiydi. Belki bir daha o anlara sahip olamayacağım korkusu bu denli uzun kılıyordu kısacık zamanı. Ölçülemeyen zaman diliminde tüm zevkleri yaşadım onunla beraber. Sabahki ıslaklık da bunun sonucu olmalıydı. Daha önce yaşamamıştım bu duyguyu. İşte tüm erkeklerin anlattığı gibi güzel bir kadın rüyama girmişti, güzelliği ise boşalmama neden olmuştu. Sabahki uykusuzluğumun ve ıslaklığımın nedenini daha iyi anlıyordum şimdi.
Banyoda olan işimi bitirmiştim artık. Yatak odama geçtim. Belime sardığım havluyu çıkararak yatağıma oturdum. Çıplak ve ıslak vücudumun altında çarşaflar birden ıslanmış olacak ki, garip bir soğukluk hissettim. Yıllardır yaptığım gibi bugün de dışarı çıkıp, güzel ve işlek bir yerde kahvaltımı yapmalı, sonra öğle yemeğine kadar büyük alışveriş merkezlerinde dolaşmalıydım. Öğlen yemeğini de buralarda yiyip, biraz daha dolaşmalı bu süreçte de o özel kişinin karşıma çıkmasını beklemeliydim. Onu ararken, ilk bakışta aşkı yaşamalıydım. Akşam devredeceğim bedenimi en verimli şeklide kullanıp o lanet kadına emanet etmeliydim. Bu tıpkı Şeytan ile yapılan bir anlaşma gibiydi. Ama aslında sadece Tanrı’nın bir isteğiydi ve hep böyle kalacaktı.
Kırmızılı kadını düşünmeye başladım, rüyama giren ve ıslanmama neden olan dış dünyada bulamadığım hayatımın aşkını. Acaba bugün dışarı çıkmama gerek var mıydı? İnsanlar çift yaratıldıysa, diğer yarımı bulmak için çıkabilirdim. Ama biliyordum ki insanlar kendilerine özgü özelliklerle yaratılmışlardı. Çift olanlar ise aynı bedende yaşamaya mahkûm olanlardı. İşte bu yüzden dün rüyamda bana gelen kadını dışarıda bulamazdım. Uzun zamandır arayıp da bulamadığım, ama sonunda beni bulan kadını terk edemezdim. Evde oturup uyumaya çalışacak onu tekrar görecektim.
Evet, bugünü kesinlikle evde geçirecektim. Yıllardır ilk defa yapacağım bir şeydi bu ve bir hayli heyecanlandım. Sabah kalktığımda hatırlamadığım geceyi net bir şekilde hatırlamış olmama şükrettim. Eğer bunu yapamamış olsaydım belki de hayatıma giren aşkıma ihanet etmiş olacaktım. İçkinin sarhoşluğu yüzünden hatırlayamamış olsaydım asla affetmezdim onu. Alkolü sevmezdim, ama akşamları o kadın sudan bile fazla içerdi. Yeni bir anlaşmaya ihtiyacımız vardı artık. Alkol olmayacaktı. Mikrobunu akıtmayacaktı bedenime, zihnimi kemirmeyecekti şişesiyle.
Kendi kendime sürekli tekrar ettim yeni kuralları. Ben bir daha gündüzleri dışarı çıkmayacağım, o ise geceleri fazla alkol almayacak; ben bir daha gündüzleri dışarı çıkmayacağım, o ise geceleri fazla alkol almayacak.
XXXXX
Hala çıplak oturuyordum aynı yatağın üzerinde. Hava kararmaya başlamıştı ama ben uyuyamamış, haliyle aşkımı görememiştim. Arayış halinde olduğum yıllarda bulamadığım aşkım bana kendisi gelmişti, ama ben-lanet olsun ki- uyuyamadığım için onu görememiştim.
Uykuya aç olan bedenim neden isteklerime karşı geliyordu? Sadece kırmızı renginin büyüsüyle gelecek olan kadınıma neden kavuşamamıştım? Bu kadar zor muydu? Yoksa bu onun bir oyunu muydu? Hayatımı, mutluluğumu almaya mı çalışıyordu ya da kıskanıyor muydu içten içe? Arayışımı tamamlamaya yaklaşmış olduğumu mu hazmedemiyordu? Yo, hayır bunu yapmazdı. Ona tanıdığım birçok hak, olanaktan sonra bunu bana yapmış olamazdı. Benden her zaman daha fazlasını ister ama anlaşma kurallarını hatırlattıkça vazgeçerdi, boyun eğerdi bu bedenin gerçek sahibine.
Ama bugün yeni kurallar gelmişti. Efendi bendim ve yeni şeyler istedikçe getirebilirdim anlaşmaya. İşte yeni iki kural: “Ben bir daha gündüzleri dışarı çıkmayacağım, o ise geceleri fazla alkol almayacak.” Bunu ben kabul etmiştim, o da etmek zorundaydı.
Akşam ezanının sesleri dışarıda yankılanıyordu artık. Ne uyuyabilmiş, ne de aşkımı görebilmiştim. Arayışımı dün gece istemeden de olsa tamamlamıştım ya da tamamlamaya çok yakındım. Ama tıpkı önceki denemelerim de olduğu gibi bugünü de yalnız geçirmiştim. Acaba dün yaşananlar yalnız bir gecelik miydi? Benle kimse oyun oynayamazdı. Yo hayır, eski günler gibi olmayacaktı artık. Arayış içerisinde geçirip, bulamadığım ve beni yalnızlığa iten günlerim olmayacaktı artık. Sadece uyuyamamıştım ve bu yüzden görememiştim. Başka bir sebebi yoktu bunun. Buna inanıyordum, inanmalıydım. Bana gelen aşk ihanet etmezdi.
Yoksa tek arkadaşım “o” muydu?
Ezanın sesi bitmişti. En hızlı okunan akşam ezanıydı ve bana inat gündüzü hemen bitirmek istiyor gibiydi. Son Allah sesiyle de akşam olmuştu arık.
XXXXX
Oturduğum yataktan kalktım. Dolabıma doğru yürürken cinsel organı bacaklarıma çarpıyordu. Buna hemen bir son vermeliydim. Sorumsuzluklarından bıkmıştım artık. Görmekten nefret ediyordum o sallanan şeyi ve o da sürekli bununla alay ediyordu sanki.
Ortalık çok dağınıktı ve bu pisliği ben toplayacak değildim. Ev işleri gündüz yapılmalıydı, akşam ise eğlence zamanıydı. Bu evin, bu bedenin gerçek sahibi o ise tüm bunlar da onun işi olmalıydı.
Gardolabın kapaklarını açtım. İç taraftaki çekmecelerden birinden bir tanga alarak bedenime fazlalık olan yerlerimi örttüm. Bu fazlalığa bir son verilmeliydi artık. İstediğimde örtebiliyordum-ufacık penisini tanga bile örtüyordu, bir de kendisine erkek diyordu- ancak estetikten yoksun bırakıyordu eşsiz vücudumu. Çünkü bu eve bir erkekle gelmem an meselesiydi ve çıplak vücudumu çirkinleştirecek hiçbir şeye tahammül edemezdim. En güzel mankenlerin ölçülerine sahiptim ve o kabul etmese de tanıdığım en güzel kadındım.
Göğsüme içi doldurulmuş sütyenlerimi taktım. Kılsız bedenim üzerinde rahatça arka tokasını ilikledim. Bir gün gerçek göğüslere sahip olduğumda doldurulmuş olanlarına ihtiyacım olmayacaktı. Uzun boyuma yakışan iç çamaşırlarımla banyoya gittim.
Aynanın karşısında durdum.
Yo, hayır, olamazdı. Bundan nefret ediyordum. Bunu bana yapmamalıydı. Bu kadar uzun sakallar fondötenle bile kapanamazdı. Tıraş olmak zorundaydım. O küçük beyniyle bunu bilerek yapmış olmalıydı.
Aynanın sağındaki dolaptan tıraş malzemelerini aldım. Yüzüme biraz köpük sıkarak kayganlaştırdım. Umarım bunu yapabilirdim. Dışarı çıkmadan önce yüzümü kesmek istemezdim.
Jileti ustalıkla kullanıyordum. Bu ona karşı duyduğum öfkeyi az da olsa azaltmama neden oldu. Ne de olsa genlerimiz aynıydı ve onun erkekliğinden bana bazı yetenekler kalıyordu.
Sorunsuzca bitirdiğim tıraştan sonra hazırlanmak için tekrar dolabımın başına gittim. Hemen çıkmalı, uzaklaşmalıydım bu evden.
Evin duvarlarına baktığımda içimi kaplayan bir huzursuzluk oluştu. Evi uyumak için kullanırdık sadece, o da, ben de. Hayatımızda çok önemli bir yeri yoktu aslında. Ama bu huzursuzluk nedendi? Yoksa o dışarı çıkmamış mıydı bugün? Çıkması için sadece hafta sonları varken gününü evde geçirmezdi. Zaten hafta içi gündüzleri çalışıyordu, sadece Cumartesi ve Pazar günü vardı arayışı için. Enayiyi nasıl da kandırmıştım gündüzleri çalışma konusunda. Kuralları hep kendisi koyardı ama tahmin ettiği kadar akıllı olmadığını biliyordum.
Kurallar! Evet, yeni iki kuralı var. O bir daha gündüzleri dışarı çıkmayacak, ben ise geceleri fazla alkol almayacağım. Bunlara uyacağımı sanıyorsa yanılıyor. Ama bir dakika. O niye gündüzleri dışarı çıkmayacak? Yoksa arayışı sona mı erdi? Benim 7 günüm varken, onun sadece 2 günü var istediğimizi bulmak için. Şansım bu denli yüksek iken benden daha hızlı davranmış olamazdı. Anlaşmanın en önemli kuralı: “Kim önce bulursa o kazanır”.
Hemen dışarı çıkmalıydım. Dolaptan en sevdiğim elbiseyi üzerime geçirdim. Hızlıca peruğumu bularak dikkatlice taktım. Bir meleğinki kadar güzel olan sarı saçlarımı topladım ve en sevdiğim gül desenli broşumu yakama taktım. Aynı renkteki elbisem üzerinde gerçek güzelliğini ortaya çıkaramıyordu ama uğurlu broşumdu ve özellikle yanımda olmasına ihtiyacım vardı.
Bugün her zaman olduğu gibi dışarı çıkacak, tüm dişiliğimi kullanarak eve birisini getirecektim mutlaka. Hem yakışıklı, hem eğlencelik olmayan birini. Bugün bulacağıma inanıyordum. Acaba o bulmuş muydu aradığını?
XXXXX
Eve dönüş yolunu zor bulmuştum. Ona göre daha ilk günden yeni kuralı ihlal etmiştim aşırı alkolle. Zaten sadece fazla almamamı söylemişti. Ama ne kadar olduğunu belirtmemişti. Biliyorum, aslında onun da alkole ihtiyacı vardı en az benim kadar. Ben onun kötü arzularının yansımasıydım. Kötü dediği her şeyin dışavurumuydum sadece. Bunu kabul etmese de aslında olmayı istediği kişi bendim. Aynı zamanda nefret ettiği…
Ben dışarıda geziyor, eğleniyordum. Erkeklerle flört ediyordum. Ama o sadece gününü boşa harcıyordu. İstediğim zaman bir erkeği elde edebilirdim ama o her kadına ulaşamazdı. Kadınlar zordu ve bizim istediklerimiz olurdu her zaman. O da kolay olanı yani kadın olmayı istiyordu, biliyorum. Ama kabul etmemiz gereken bir tek ortak noktamız vardı. O da ben de aşkımızı eve getirecek kadar ilerleyemiyorduk. Kadın bedenim tam anlamıyla tatmin olamıyordu.
Aslında başka gezegenlerdenmiş gibi farklıydık. O daha mantıklı olmaya çalışan, ben ise daha hızlı yaşayan; o kuralları koyan, ben kendi kuralları olan; o kadın arayan ben ise onun gibi birini arayan…
Ama o nasıl olur da benden hızlı olabilirdi. Hem de bir aşifte ile boşalacak kadar ileri giderek.
Evden içeri girmiştim. Bedenini geri istiyordu artık. Peruğumdan sıyrılmayı, yüzümdeki boyalarımı temizlememi söylüyordu kuralları. Ertesi güne dinlenmiş bir beden istiyordu erkek dediği yanı. Ancak istediğini alamayacaktı. Sabahın ilk ışıklarına kadar onu bekleyecek, aslında onun da olmasını istediği gibi kadın olacaktı bu vücut. Sonsuza dek ve mutlu…
Ama erkeksiz bir hayat mutlu olabilir miydi? İşte bu yüzden ona içten içe ihtiyaç duyuyor muydum yoksa? Mutluluğun anahtarı, ihtiyaç duyduğum erkek o muydu? Her şeyi dışarıda ararken aslında evde miydi aradığım? Aynı bedeni paylaştığım diğer yanım mıydı hayatımın aşkı?
Ondan nefret ediyordum. Aynı zamanda arzulamaya başlamıştım da. Banyonun karşısına geçerek aynadaki görüntüye baktım. Kime ait olduğunu anlamaya çalıştım. Bazen kadınsı ve pürüzsüz suratım beliriyor, bir an sonra onun erkeklere özgü sivri ve keskin hatları görünüyordu. Her belirişinde biraz daha arzuluyordum onu. Ama bir dakika… Arada biri daha oluyordu aynı surat. Daha önce görmediğim ve tanımadığım birine bürünüyordu.
Birçok kişiyi paylaşıyordu tek bir görüntü. Asıl hak ettiği ise bendim ve ben olmalıydım. O değil, özellikle kim olduğunu bile bilmediğim fahişe hiç değil!
Aynadaki ben diğerini arzulamaya devam etti. Ama o hak ediyor muydu? Ne de olsa aradığını bulmuştu. Ucuz bir fahişeyi rüyalarında da olsa bulmuştu. Benden bir adım öndeydi artık. O aptal ve beyinsiz, içgüdüleriyle yaşayan erkek istediğini almıştı sonunda.
Bunu kaldıramazdım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Sabah olduğunda kadın halini görünce yeterince şaşıracaktı. Makyajımı temizlemeyecek, elbiselerimi çıkarmayacak, her şeyden önce kadınlığımı geceye emanet etmeyecektim. Ama bu da yetmezdi. Evet, daha farklı ve acımasız bir şeyler olmalıydı.
Yoksa o aynadaki gördüğüm kaltak, bulduğu ucuz aşkı mıydı? Rüyalarda gördüğünü sandığı kadın aynalarda yaşayan kadın mıydı? O aşağılık adama iyi bir ders vermeliydim. Ben onu arzuluyordum ama bir kere bile olsa o beni istememişti. O tıpkı benimkiler gibi sarı saçlarıyla aynada beliren kadını istemişti. Ona dokunarak boşalmıştı. Ben daha iyisini yapabilirdim o ucuz kadından. Saatler süren zevkler tattırabilirdim. Ama hiçbir zaman bunu istemedi. Hep dışarıda aradı. Tıpkı benim gibi o da dışarıdaki insanlarda aradı mutluluğu. Ama ben artık onu istediğime karar vermiştim.
Bugün aradığımı bulduğuma inanıyorum. Hem de yanı başımda duran aşkımı, yıllardır beraber yaşadığım aşkımı bulduğumu biliyorum. Ama o, sabah olunca beni istemeyecek. Maalesef bunu da biliyorum.
Bu durumda sadece bir şey var yapılacak!
Hayır, kadın olmayacağım. Ona ders vermek için bu beden her zaman kadın olmayacak. Eskiden olduğu gibi gündüzleri çalışan bay erkek, ama geceleri beraber eğleneceğimiz bayan kadın olacak. Erkeğiyle evde yaşayacak, hayatının aşkıyla yatakta zaman geçirecek bayan kadın olacak.
Ama o diğer kadın, aramıza giren diğer yüz kaybolmalı. Mutluğumuza engel olacak ne var ise ortadan yok olmalı. Aynada o fahişeyi gördüğümde onu öldüreceğim. O ince boynunu kesip, kanlarının etrafa saçıldığını göreceğim. Böylece içimize giren yabancının kirli kanını kovmuş olacağım. Aramıza giren kötü tohumu daha yeşermeden kurutacağım.
İşte, bak! Aynadaki o yüz yine geldi. Sarı saçlarıyla, kırmızı dudaklarıyla karşımda duruyor ve bana gülümsüyor. Onun boğazını keseceğim ve arayışımız bitecek. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
Yüklediğiniz her... 28.08.2008, 12:13 |
|
|
Yüklediğiniz her hikâyeyle bir sonraki adımını sabırsızlıkla beklediğim bir kaleme dönüşüyorsunuz 'fatihsena'. Yine aynı yerde duruyorum; bir yanım okuduğu ve ziyadesiyle beğendiği hikâyeden etkilenmiş, bir yanımsa okuyacağı ve etkileneceğini bildiği hikâyelere gözünü dikmiş...
Hikâyelerinizde insanın karanlık ve tekinsiz kör-noktalarını hedefleyip hiç çekinmeden bakıyorsunuz. Sanki hepimizin varlık zemininde uyuyan o 'öteki ihtimalleri' hayal eder gibisiniz. Bir önceki hikâyenizde bizi bir uçurumun kenarına getirmiştiniz, şimdi düşününce, yazdığınız hemen her şeyde bir düşüş ve kayboluş olasılığını kollar gibisiniz.
Herkes için bir düşüş mevcut, sadece koşullar ve zaman...
Bir Hint yaradılış mitosu vardı -belki de uzak doğudur, anımsayamadım-; insanın başlangıçta 'tek' olduğunu, fakat sonradan kozmik ve oyuncu bir müdahaleyle ikiye bölünüp kadın ve erkeğe dönüştüğünü...
Şimdi herkes yeniden 'bütün' olabilmek için bu diğer yarısını ararmış, aşk...
Arkaik, içinde arketipsel göndermeler barındıran bu sade diliyle güçlü, iyi düşünülmüş ve sonuyla insanı irkilten ve her zamanki gibi iyi de yazılmış hikâye için, yine-
Teşekkürler.
Hamiş: Travestilik meselesi üzerine ben de küçük bir senaryo yazmıştım, Diğer Yazılarınız bölümüne yükleyeceğim şimdi. Sizinkinden bambaşka bir yerde duruyor ama bir ara aynı mesele üzerine düşünmüş olmamız hoş. Bir bakın isterdim. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
teşekkürler 28.08.2008, 13:08 |
|
|
Carl Jung herkesin içinde yaşayan ve kollektif benliğimizin bile kabul etmediği bir kötülüğün yani Mr.Hyde'ı barındırdığımızı söyler. aslında beraber yaşadığımız, yaşamak zorunda olduğumuz kavram belki de en yakın arkadaşımızdır. eğer artık yaşayamaz olduğumuzda da onu öldürmekten yani ölmekten başka bir çare kalmaz. bu hikayede olduğu diğerlerinde de "kayboluş" diye adlandırdığınız sonuca aynı sebepten dolayı ulaşıyorum.
ben de yanlış bilmiyorsam bahsettiğiniz mitos Yuna mitosuydu sanırım. ve aslında ismini arayış koymanın nedeni de aynı mitostan esinlenmiş olmamdı.
ben de her zamanki gibi okuyup zaman ayırdığınız, yorumlarınızı yazıp emek harcadığınız için teşekkür ederim.
bu yazıdan hemen sonra yazınızı ilgiyle okuyacağım. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
Jung... 28.08.2008, 13:25 |
|
|
Jung Gölge diyor bu öteki yarımıza; aslında fantastik edebiyatın en sık kullandığı izleklerden biridir; Raistlin, Ged, Frodo, Drizzt, Faust, Hyde, Frankestain ve benzerleri, hep bu arketipsel figürün çeşitlemeleri...
Jung, kişinin büyüyüp bir yetişkin olabilmesi için muhakkak Gölge'siyle yüzleşmesi gerektiğini söyler. Karanlık kardeşimiz, gölgedeki yarımız, ne iyi ne de kötü olan, fakat yüzleşilmediğinde ruhu kötü'nün alanına çeken psişik bir yoğunluk, kökensel bir enerji...
Le Guin şöyle bir şeyler söylemiş Gölge için: "O, bilinçli benliğimize kabul etmek istemediğimiz, kabul edemediğimiz her şeydir; içimizde bastırılmış, inkar edilmiş ya da kullanılmayan tüm özellikler ve eğilimlerdir. Gölgenize ne kadar az bakarsanız o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhumuzun içindeki bir tehdide dönüşür. Eğer gerçek dünyada yaşamak istiyorsam, bu yansıtmalarımdan vazgeçmek zorundayım; nefret edilesi olanın, kötünün içimde olduğunu kabul etmek zorundayım."
Bu arada baktım, ikiye bölünmüş insan motifi Yunan da dahil neredeyse bütün mitlere özgü bir arketipmiş... Çok güzel...
Ama aslında, sizin öykünüzde Gölge kadar Jung'un Anima ve Animus'una da benziyen bir karşıtlık var gibi; kadının içindeki kökensel erkek ve erkeğin içindeki kökensel kadın figürü...
Neyse, hikâyeler okuyanın sayısınca çoğalır, ne kadar göz o kadar yorum diyelim.
 |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 18 Ksm 2007 |
| Mesajlar: 54 |
|
|
|
kiskaclik 28.08.2008, 13:46 |
|
|
Kiskaclik duygusunun da hikayeye guzel bir hareketlilik kazandirdigini dusundum.
Bu guzel hikayeyi bizle paylastiginiz icin tesekkurler. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
O kadar haklısın ki Silvana... 28.08.2008, 14:05 |
|
|
O kadar haklısın ki Silvana, hak vermek işten bile değil... Gerçekten de her iki karakter de bir şekilde birbirlerinin alanlarına göz dikmiş gibi. Harika bir karşıtlık yakalamış Fatihsena orada. Ba-yıl-dım! |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
aynalar 28.08.2008, 14:10 |
|
|
aynalarda yazdığım yorumda sınıflandırdığım insan tiplerinden ikinci olandan bahsederken, Jung ve Le Guin'in bahsettiği gibi içindeki karanlık yönün varlığını kabul edip, onunla yaşamayı öğrenen, gerektiğinde gerketiği kadar ortaya çıkarıp onu kontrol eden ama asla yok saymayan insanlardan bahsetmiştim.
aslında hem Gölge hem de Anima-Animus sentesi var. belki bayanların biraz tepkisiyle karşılacağım ama Anima yani dişi olan yanımız aslında Gölgeye yani karanlık tarafımıza işaret ediyor. (tabi bu gerçek değil sadece kurgu) kadınsılığı ifade ederken içimizde yer alan kötülüklerin, anlaşmazlıkların, kıskançlıkların, uyumsuzluğun, düzensizliğin, sorumsuzluğun kaynağı olarak ifade etmeye çalışmıştım. zaten bunun sonucunda da cinayeti işleyen-intihar eden yine kadınsı tarafı. tabi bu sürece etkileyen bir sürü etken var (dışlanmışlık, şizofreni, yalnızlık, vb.), bu sadece onlardan biri. (umarım tepki çekmem, sırf bu yüzden hikayede bazı yerlerde erkekleri de iğneledim...)
bu arada silvana okuduğunuz için teşekkürler... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
Tepki... 28.08.2008, 14:48 |
|
|
Tepki dediğimiz gösterilir ve unutulur, aklınızda bulunsun, geriye kalan her zaman yazıdır.
Üstelik siz cinsiyetleri bir kriz anında ele almışsınız; her şeyin biraz çarpık ve sorunlu görünmesi olağan.
Hem adam 'ot gibi' yaşıyor; haliyle hakkında söyleyecek fazla bir şey de yok...
Eminim "bayanlarımız" anlayacaklardır.
"Bayanlar."
 |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
sadece yazı 28.08.2008, 16:49 |
|
|
yazılan herşey yazanın tamamiyle inadıkları değil. ama bunu kabul etmeyenler maalsef var. genel olarak bir yazıya, yazanın düşünceleri hakimse de biraz boyamak için çoğunlukla değiştiriliyor içerik.
kim olduğunu bilmiyorum ama bir düşünür, ahlaklı bir yazarın yazdığı ahlaksız eserler dert edilmemelidir diyor. ama bir polemik oluşmasını da istemem burada.
bu arada adam harbiden ot gibi yaşıyor. bu zamana kadar ölmemesi de mucize. bu konuda erkeklere genelleme yapılmaz umarım... |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 25 Hzr 2008 |
| Mesajlar: 659 |
| Konum: Boşluk |
|
|
Öykünüzü ilk okuyanlar arasındayım 04.09.2008, 13:08 |
|
|
Sanki bir film sahnesinde olayları uzaktan izlerken içine çekilmişim gibi hissettim. Hem varım hem de yokum. Anlatım tarzınım çok yalın. Kolayca okunabiliyor. Yalnız kişilikler arasındaki sıçrayışlarınızı yakalayamadım Öyle ustaca çizilmişki çizgi, görmek mümkün değil.
İnsanoğlunun özellikle ruh ikizini arama serüvenini, sayenizde farklı bir açıdan incelemiş olduk.
Kaleminize saglık. |
_________________ BAKİ
Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.
ÖZDEMİR ASAF
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Tem 2008 |
| Mesajlar: 196 |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
sevindim 05.09.2008, 21:54 |
|
|
bayanların memnun olmasına sevindim. mine hanımın yorumu için de kendisinie teşekkür ederim. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 19 Ağu 2008 |
| Mesajlar: 7 |
|
|
|
Merhaba 06.09.2008, 13:30 |
|
|
Yıllar önce sybel diye bir kitap okumuştum. (ismini yanlış yazmış olabilirim. )Kişilik bölünmesi ile ilgili idi. Öykünüz bana onu anımsattı. İki farklı cinsiyet arasında gidip gelen tek bedenin acısını o kadar güzel işlemişsiniz ki. Anlatımıznız ise son derece akıcı ve yalın. Tebrik ederim. Kaleminiz daim olsun. |
|
|
|
|
 |
|
Üye
| Kayıt: 11 Şub 2008 |
| Mesajlar: 45 |
|
|
|
teşekkürler 06.09.2008, 17:49 |
|
|
okuduğunuz için teşekkürler. ayrıca yorumunuz için de öyle. dediğiniz kitab merak ettim araştıracağım. |
|
|
|
|
 |
|
|
|
Powered by phpBB © phpBB Group
|
|
|
| |
|
|