BİR KALEMLE YAZILAN SON SAYFALAR
Şimdi size hem anlatıyor, hem de yazıyor olacağım. Evet, bu ikisini aynı anda yapıyor olacağım. Hikayem belki size garip gelebilir; bunun çılgınlıktan başka bir şey olmadığını düşünebilirsiniz ama bu gerçek olmadığı anlamına gelmez. Bu yüzden yazıyı okurken hayata dair çizdiğiniz sınırları kaldırıp, her şeyin mümkün olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Aslında dikkatinizi çekmek istediğim konular mucizeler, çok uzun süren yaşamımın sırları, yaşadığım ilginç olaylar değil. Sadece, her biri farklı mucizelerle donatılmış insan doğasının basit sırrı. Uyumun ve mutluluğun formülü… İşte bu benim hikâyem ve zamanı geldiğinde arkamda bırakacağıma inandığım bu eserde yazılanlara umarım inanır ve anlarsınız.
Tekrar başa döneyim. Size anlatıyorum, çünkü bu hayatımdan, yaşadıklarımdan alınması gereken dersi ve öğretiyi alın. Yıllarca yaşadığım hayatta, sağlıklı ve güçlü geçirdiğim günlerin ardındaki sebepleri görün. Tanıştığım insanlarla yaşadığım olayları okuyun ve ilişkilerimde niye en ufak bir sorunun dahi ortaya çıkmadığını görün. İnsanların düşüncelerinin ve beklentilerinin yattığı bu sayfalarda insan zihnini tanıyın. Bir yandan da yazıyorum. İşte size asıl bahsetmek istediğim bu. Neden yazıyorum? 200 yıla yaklaşan hayatımın her anını, çocukken bir kayanın altında bulduğum o şeyden sonraki her anımı neden yazıyorum? O tarihten öncesi sadece hafızamdayken, sonrası neden sayfalarda? Bunu size şimdi anlatacağım.
Bu kadarı bile giriş için fazla oldu belki. Fazla uzatmayı seven biri değilim diyeceğim ama sanırım bu asrın yalanı olur. Yıllardır yaptığım iş bu zaten. Uzatmak, uzatarak yazmak... Ne yaşadıysam, ne düşündüysem, çevremde görüp algıladığım insanlar ne yaşadıysa her bir detayı yazmak. Bu istemeden sahip olduğum bir yetenek. Her zaman faydasını gördüysem de, belki bir lanet. Belki de hiç bitmeyecek, sonsuza kadar devam edecek…
Bir yandan zamanı yaşıyor, bir yandan da nasıl yazıyor diyebilirsiniz? Bunu düşünmekte bir hayli haklısınız da. Sorunuzun cevabını sona sakladım. Eğer şimdi söylersem belki de o kadar vurucu olmaz yazdıklarım. Sonunu ne merak edin, ne de düşünün sadece okuyun.
Yıllardır yazıyorum ama ilk defa bir yazar gibi hissettim kendimi. Daha önceleri hep yaşananları yazdım. Şimdi ise yazmak için yaşamıyorum, düşündüklerimi yazıyorum. Gerçi aklımdan geçen her şey istemeden de olsa kâğıda dökülüyor ama mümkün olduğunca düşüncelerimi kontrol etmeye çalışacağım. Zihnimin sürekli konudan konuya atlamasına engel olacağım. Çünkü burada yazılacaklar tamamen aklımdan geçenler ve benim düşüncelerim.
Bugün özellikle evde kaldım ve ahşap sandalyemde oturup gerçek hislerimi ortaya çıkarmaya çalışacağım. Yazdıklarımda düşüncelerimden başka hiçbir şey olmamasına özen göstereceğim.
Size gerçek hikâyeme başlayacağım demiştim ama gördüğünüz gibi yine uzattım. Eski alışkanlıklardan vazgeçilemiyor maalesef!
Öncelikle ben kimim diye düşünüyorum. Ben 19. yüzyılda şu anda yaşamakta olduğum yerde doğdum. Tam tarihini siz koyun ve doğup büyüdüğüm yeri kafanızda siz oluşturun. Hayal gücünüzü sınırlandırmak istemiyorum çünkü. Sadece bilin ki çok mutlu bir ailenin tek çocuğuydum. Belki zengin değildik ama çiftlik içerisinde derme çatma bir ahşap evde o dönem çocuklarının arzuladığı rahata ve çoğu şeye sahiptim.
En yakın köyden bir hayli uzaktık. Bunu babam özellikle istemişti. İnsanları çok sevmezdi ve özellikle uzak bir yerde kurmuştu dünyamızı. Yeşilin kokusunu duyabildiğiniz, soluduğunuz havanın rengini hissedebildiğiniz, sessizliğin hâkim olduğu ve bizden başka kimsenin olmadığı huzurlu bir dünya.
Neyse bu detayları kısa keseceğim. Belki 21. yüzyılı yaşadığımız günlerde çoğu insan arzulardı böyle bir yerde yaşamayı. Bu yüzden daha fazla anlatmamı isteyebilirsiniz ama size daha önce söylediğim gibi ipleri elimden bırakmamaya. Eğer bırakırsam sayfalar peşi sıra gelir ve uzadıkça uzar.
Size bugünlere gelişimin başlangıcını anlatacağım.
Bir gün evden olabildiğince uzaklaşmaya, ormanın derinliklerine gitmeye karar verdim. Çocukluğumun verdiği öğrenme arzusu bu yollara sürüklüyordu beni. Yine çocukluğumun getirdiği sorumluluklar da akşam gün batımından önce evde olmam gerektiğini söylüyordu. Kısıtlı zaman süresince de bu yürüyerek olmazdı. Beni uzaklara taşıyacak bir ata ihtiyacım vardı.
O gün 12 yaşıma bastığım gündü. Ve babama göre olmasa da kendimce kabul etmiştim erkek olduğumu. Babamın atına dokunmam kesinlikle yasaktı ama o gün gizlice aldığım atıyla, yeşil ormanın derinliklerine, sonunda yükselen dağa doğru gitmeye karar verdim.
Atın üstünde giderken daha önce hiç geçmediğim yerlerden geçiyor, her şeyi dikkatlice inceliyordum. Bu macerayı ileride detaylarıyla hatırlamak için her anı hafızama kaydetmeye çalışıyordum. Ama üzerine bastığım topraklar hızlıca akıp gidiyordu sanki.
Heyecanım giderek artıyordu. Özellikle yaklaştığım dağın heybetli görüntüsü büyüdükçe kalbim daha da hızlı çarpıyordu.
Nihayet dağın eteklerine kadar gelmiştim. Atı bir kenara bağlayıp, kayalarla örülmüş çevresinde bacaklarımın izin verdiği ölçüde taşların üzerinde dolaşıyordum. En tepeye çıkmak gibi bir niyetim yoktu, sadece büyük taşların üzerinde yürümek hoşuma gidiyordu. Sonra aniden durdum. Üzerinde olduğum kayanın kenarında bir şey gözüme ilişti. Eğilip, aldım. Elimde tutmamla beraber bir güç sanki beni esir almıştı. Daha sonra aynı gücü içimde de hissettim. İleride hep var olacak gücü…
İşte o an elime aldığım şey, ileride hayatımı değiştirecek olan kadim bir kalemdi. Sarı renkli bir bambudan yapılmıştı. Daha önce hiç kalem tutmamış ellerim ise sıkıca kavrıyor, bırakmak istemiyor gibiydi. Hatta yazı yazmasını da bilmiyordum. Ama kalemi aldığımda yazı yazmaya başlamıştım. İlk yazdıklarımın ise elimle tuttuğum andan itibaren hissettiklerim ve yaşadıklarım olduğunu anlamışsınızdır herhalde.
Güneşin batışına kadar kaldığım tepede ince sarı bir bambudan yapılmış kalemi düşündüm. Kalem bana geçmişini göstermiyordu ama gücünü hissettiriyordu. Artık farklı ve özel biri olduğumu biliyordum.
Daha sonra eve gidiş yolumu, içimdeki gücü, her şeyi yazdım. Ama biliyorum ki yine düşünmeden edemiyorsunuz, bir yandan at kullanıp, diğer yandan nasıl yazdığımı. Sabredin çok uzatmayacağım.
Çiftlik evine ulaştığımda babamın atını gizlice almamdan, hava karardıktan sonra eve dönmeme kadar birçok konuda bana kızacağını tahmin ediyorsunuzdur. Ama çok yanılıyorsunuz. Normal bir zamanda olsa kızardı, hatta bu sorumsuzluğu dayakla cezalandırırdı ama eve gittiğimde bunun konusu bile açılmadı. O günden sonra da 2 asır boyunca hiçbir şey ters gitmedi.
Babam içten içe hep zengin ve üst tabakadan olmak isterdi. Bunu kalem sayesinde görmüştüm. Bize çok uzaklarda bir dünya kurmuştu çünkü daha iyisini yapamazdı. Onun bu arzusunu yerine getirmek istedim ve kısa zamanda zengin olduk da. Hem ben hem de ailem sağlık konusunda hiçbir sorun yaşamadık. Benim olmasını istediğim her şey oluyordu. İyi bir yaşam, mutlu bir hayat, sağlıklı ve uzun bir ömür… Tabi ki ailem zamanı geldiğinde öldü. Yine de diğer insanlara göre hatırı sayılır bir uzunlukta bir hayat geçirdiler. Ben ise hep yaşamaya devam ettim. Tek bir şart vardı bunun için, o da sadece yazmak. Ben ölemezdim zaten. Çünkü kaleme sahiptim.
Aslında kalemi ilk buluşumu bu kadar anlatmak yersiz belki ama sadece hatırlamaktan zevk aldığım günlerdi ve düşünmeden edemiyorum. Normal bir insan gibi yaşadığım son gün ve farklı bir insan olarak yaşadığım ilk günü hatırlamak keyif veriyordu sadece size kendimi anlatırken.
Bunu bazen Şeytanla yapılan anlaşmalar gibi düşünmedim değil. Diğer insanların sahip olmadığı bir şeye sahip olmak ancak doğaüstünün gücüyle ifade edilebilirdi. Ne de olsa hep bunu yapmıştık tarihte. Kadınları cadı diye yakıp, Allah’ı inkâr edenleri öldürmüştük. Sırf görünüşleri farklı diye ucube deyip korkmuştuk insanlardan. Bu tecrübelerim de kalemin bana Tanrı’dan değil de, ancak Şeytan’dan bir armağan olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Hatırlarsanız yazının başında da lanet olarak bahsederken bunu kastetmiştim. Ama buna lanet dememin asıl sebebinin farklı olduğuna inanıyorum. Bu yazıyı yazmamın belki de asıl sebebini oluşturduğuna inandığım nedenleri birazdan sıralayacağım.
Şimdi merak edip kütüphanelerde ya da bilgisayarlarda araştırma yapabilirsiniz bu kalemle ilgili ama boşuna uğraşmayın derim. Yıllarca ne bir şey bulabildim, ne de bir şey öğrenebildim. Kalem hep bir sır olarak kalacak. Okuduklarınıza inanmadığınız sürece belki ben bile size bir sır olarak kalacağım. Ama yine de merak ederseniz diye kalemi tarif ediyorum. Beklediğiniz gibi ışıldayan, elmaslarla bezenmiş, altından yapılma bir kalem değil sahip olduğum. Sarı renkli bir bambudan yapılmış, ince, normal kalemlerden biraz daha uzun boru gibi bir şey. Üzerinde ne bir yazı ne de bir şekil var. Tepesinde yeniden doldurulması için bir kapak var ama hep aynı seviyede kalıyor içindeki siyah mürekkebi. Belki de yazılanların siyah olması bana hep kötülüğü çağrıştırmıştı. O yüzden kalemin lanetli olduğunu düşünmüştüm. Lanet! Evet, size neden böyle adlandırdığımdan bahsedecektim, az kalsın unutuyordum.
Hayatımın her saniyesini detaylı olarak yazıyorum demiştim. Çevremde olup biten her şeyi, çevremdeki insanların düşüncelerini ve o an yaşadıklarını da yazıyorum demiştim. İşte asıl lanet bu.
Yolda yürürken, parkta otururken, sinema salonlarında film izlerken, restoranda yemek yerken, insanların olduğu her yerde paylaşılamayan bir şeyler var. Sürekli insanların anlaşmazlıkları var. Herkes kendisinin haklı olduğunu iddia ediyor bu tartışmalarda ve kimse kendisine bakmıyor neden sorusunun cevabını bulmak için. Ben ise herkese bakıyorum, bakmak zorundayım. Yaşananların her detayını görüyorum, yanlış anlaşılmaların neden olduğu, sadece beklentilerin karşılanmadığı durumlarda insanlığın nefretini görebiliyorum ve bunları yazıyorum. Belki yazdıklarımı o an gösterebilsem, boşa harcadıkları zamanın farkına varırlar. Kişinin değil kişilerin haklı olabileceği düşüncesini öğrenebilirler. Ama bunu bilen biri olarak ben, en basit anlaşmazlıkların temelinde bile bu gibi sebeplerin yattığını bilmekten yoruldum. İnsanoğlunun zihninin derinliklerinde yatan kötülüğü görmekten, yine aynı insanların bunu kabul etmemesinden sıkıldım İşte bu yüzden size yazdıklarımı miras bırakıyorum. Bir şeylerin değişmesi ümidiyle…
Size bu konuları sayfalarca aktarabilirim. Sayısız örnekler verebilirim ama bunu yapmayacağım. Şahit olduğum tarihi görebilirsiniz önceki sayfalarımda, savaşların yersiz nedenlerle ortaya çıktığını öğrenirsiz okuduklarınızla, insanların ölümünü, silinen toprakları görebilirsiniz gözlerinizle ama her şeyden önce görmenizi istediğim bir şeyler var yazdıklarımda: Kendiniz. İnsan olarak önce kendinizi görün. İçinizde yeşeren düşüncelerin varlığını kabul edin. Sonra da tüm insanlığa bakın. Keşfetmeye çalışın insanın içindeki diğer benlikleri.
200 yaşında biri olarak bu kadar öğüt yeter artık diyebilirsiniz. Artık size kendimden bahsedeyim.
Ben ihtiyar biri olarak mütevazı bir yaşam sürdürüyorum artık. Çok işlek olmayan bir cadde üzerinde ufak bir apartman dairesinde yaşıyorum. İnsanlarla çok görüşmüyorum, sanırım en sık gördüğüm insan sokağın köşesinde olan ve iki bacağı da olmayan bir dilenci. İki farklı insanız onunla. Hayatımıza yön veren şans olgusunun iki farklı yansımasıyız. Ben ayakları üzerinde durmayı becerebilirken, o ise hep yerde.
Onunla dışarı çıktığımda uzun uzun konuşuruz. Genelde sıcak günlerde dışarı çıkmayı sevmiyorum. Aşırı terlemem beni rahatsız ediyor, o yüzden daha serin günleri bekliyorum. Kalem sayesinde istesem buna da bir çare bulabilirim ama kendimi insanlıktan soyutladığım bazı zamanlar tekrar insan olduğumu hatırlatan bir özelliğim terleyebilmek. Ve bunu korumakta kararlıyım.
Dilenci bana kaç yaşımda olduğumu sorar. Sürekli yazdığım ve yine yazacağım şeyi söylerim her zaman. “Bayanların yaşı ve yaşlıların ne zaman öleceği sorulmaz” der konuyu kapatırım. Hayatımı sorar, neler yaşadığımı öğrenmek ister. Ben ise kendimle ilgili çok şey bahsetmem. İlgiyle dinler beni. Asla sorgulamaz, gizemli yanımı görse de görmezden gelir. Çünkü hayatıma saygı gösterir, geçmişi kurcalamaktan çekinir. Ah, keşke günümüzde herkes onun gibi olsa.
Vücudum yıllar geçtikçe yaşlandı. Aslında bu da benim istediğim bir şeydi. Yaşlanmayan bir vücutla insanların dikkatini çekerdim. Bu yüzden-diğer insanlara göre yavaş da olsa- yaşlanmayı tercih ettim.
Hayatımın her saniyesi, düşüncelerimin her detayı yazılı burada. Haliyle sırları peşinde sürüklemeyen biri diyeceksiniz benim için. Belki de çok yazık diyeceksiniz ama bu şekilde düşünmeyin. Sırlarınızı gömmeyin kendinizle. İnsanlardan sakladığınız bir başka siz olmayın. İşte içimizde yaşayan sırları görmezden gelmeyin.
Şimdi de baştan beri merak ettiğiniz soruya dönelim. Hem hayatı yaşarken hem de nasıl yazıyorum? Bu sorunun cevabı aslında çok basit. Ben yazmıyorum. O yazıyor. Hayatımı ikiye bölen, bazen hangisinin ben olduğunu karıştırdığım diğer bir ben yazıyor.
Kalemi bulduğumda önce üzerimde sonra içimde hissettiğim güç yazıyor. Göremediğim, başka bir diyarda olan ben sürekli yazıyor. Hem de her anımı her satırda ayrıntılı olarak. O bir başkası değil. Yanlış anlamayın. Ama ben de diyemem tam olarak.
Onu göremiyorum. Ama onun gözleriyle görebiliyorum. Aynı gözlere sahip olduğumuz vücudun ellerini ve elinde tutuğu kalemin yazdıklarını her zaman görüyorum. Kendi hayatımı yaşarken bir yandan da yazılanları-yazdıklarımı- okuyabiliyorum. Sadece rüyalarımızı yazmıyoruz. Uyuduğumuz anlarda dinleniyoruz. İşte o zaman da yazdıklarımıza bakıyoruz. Okuyoruz tüm hayatımızı, yaşadıklarımızı. Artık çoğunlukla da üzülüyoruz insanlığın zayıflığına.
İşte bugün, size binlerce sayfalık hayatımın özetini yazmak için evde kaldım. Kitabımın son sayfalarının, yalnız olduğum odadaki kendi düşüncelerimin içermesini istiyordum çünkü.
Birçok kişiyi, farklı olayları barındıran bu kitap aslında insanların keşfedilmemiş beyninin derinliklerinde yatan düşünceleri yazıyor. Arzularını, haklı çıkmak için düşünülen yalanları, bu yalanlarla yaşanmışlığı, kötülüğü ve az da olsa saflığı. Ve tüm bunları gördüğünüzde işte o zaman benim yaptığımı yapacaksınız. İçinize bakacak, içinizdeki gölgeyi görecek, onunla yaşamayı öğreneceksiniz. Ama kesinlikle o baktığınız kapıyı kapalı tutmayacaksınız.
Size anlatmak istediklerim bundan ibaret. Bundan sonra yazılanlar ise size miras bırakmak istemediğim ama yine yazmak zorunda olduğum-bu sefer çok kısa olacak emin olun- son kısmı içerecek.
Hava bir hayli güneşliydi ama dışarı çıkmaya niyetliydim. Kapıdan dışarı adımımı attığımda terlemeye başladım. Elim(iz)de kalemimiz vardı. Tüm her şeyi kaydediyorduk yine. Sokağın köşesinde duran ve şansının, şanssızlığının sonucunu yaşayan dilencinin yanına gittim. Hiçbir şey söylemeden kalemi ona verdim ve…
XXXXX
Bana doğru yaklaşmıştı yaşlı adam. Yanımda durup bana sopa gibi bir şey uzattı. Elinden aldım ve adamcağız oracıkta yere düştü. Hiç zorlanmadan ayağa kalkarak adamın yanına gittim. İki ayağımın üstünde rahatlıkla dururken bir gücün tüm bedenimi sardığını hissettim. Yaşlı adama tekrar baktım, şimdi de elinde kocaman bir kitabı sıkıca tutuyordu... |