Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ROMANLARINIZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
GİRİŞ
          
Dünya ayaklarının altında sabitlenmişti sanki. Duyuları o an için iflas etmiş gibiydi. Görebildiği tek şey karanlıktı. Sonra derinlerde bir yerde bir ışık tohumunun filizlendiğini fark etti. Karanlık aralanıyordu.

Buraya nasıl gelmiş olabileceğini düşünmeye çalıştı. Sonra bir şey hatırladı. Mehter takımının davullarından çıkan ezgileri bastıran korkunç bir kükremeyi. Fil kükremelerini. Bunun, aklına gelmesiyle, birkaç şey daha belirdi kafasında. Ortaya çıkan kan gölü,askerlerin korkusu,”dost”larının onlara ihanet edişi, çığlıklar, feryatlar, haykırışlar…SAVAŞ.

Işık, büyümeye devam etti. Karanlık aralandı, aralandı, aralandı. Ta ki bulunduğu yere loş bir aydınlık hâkim olana dek. Duyularının izin verdiği ölçüde nerede olduğunu çıkarmaya çalıştı. Bir tünele benziyordu burası. Garip bir tünel. Çapı en fazla bir metre olabilecek kadar dar bir tünel. Nerede olduğunu anlayabilme umuduyla bakışlarını yukarı çevirdi bu sefer. Ama bu daha da fazla kafasını karıştırdı. Tünel diye tanımladığı bu yerin bir tavanı yoktu. Onun yerine, yoğun bir sis hâkimdi tavanın olması gereken yere. Belki de bu yerin-tünelin- tavanı sisti… Sağındaki ve solundaki duvarlara baktı. Kesinlikle harika bir işçiliğin ürünü değildi. Sular tarafından aşındırılmış gibiydi ve her yanı girinti-çıkıntılarla kaplıydı.

Duvarlardan da nerede olduğunu çıkaramayınca ileri doğru baktı bu kez. Tünelin sonunda, odayı bir miktar aydınlatabilen ışık vardı. Bu mesafeden minicik bir nokta gibi gözüküyordu ışık. Başka yapabileceği bir şey olmadığını fark etti ve ileri doğru hareket etmeye başladı.

Işık artık gözlerini kamaştıracak derecede büyük bir aydınlık veriyordu. Bunun üzerine biraz tedirginleşti fakat yine de gözlerini kısarak ışığa doğru yürüdü.

Üç metre kadar bir mesafe vardı artık ışıkla arasında. Gözlerini tamamen kapatmak zorunda kalmıştı zira ışık çok büyük bir aydınlık veriyordu. Yine de, iki elini açtığında, duvarlara değebileceği kadar dardı tünel. El yordamıyla hareket etmeye başladı. Işığın bulunduğu yere gelince, bir şeyler olması için umut ediyor ama aynı zamanda da korkuyordu.

Sonunda, gözleri kapalı olduğu için, farketmese bile ışık kümesinin içine girmişti. Aniden göğsünden bir acı spazmı geçince refleks olarak gözlerini açtı. Işığın verdiği aydınlıktan dolayı gözleri acımaya başladığında ise tekrar kapadı. Bekledi, bir şeyler olması umudu ve korkusuyla. Yine bir acı ve kasılma hissetti, ama bu sefer göğsünde değil tüm vücudunda. Sonrasında yükselmeye başladığını fark etti. Yükselmeye devam ederken, acı daha da yoğunlaştı ve iki büklüm olmasına neden oldu.Refleks olarak tekrar gözlerini açtı. Işık tahammül edilebilecek gibi değildi. Ve bu sefer, gözlerini, kapatmaya çalışsa dahi kapatamadı. Vücudundaki yoğun acı ve gözlerindeki, ona sanki yanıyormuş gibi gelen ızdırap bilincini kaybetmesine yol açtı. Fakat bilincini kaybetmeden önce, işlevini hâlâ yerine getiren kulakları, bu yoğun ışığın içinden gelen seslerin fısıldadığı kelimeleri anlayabildi.


”Felinûr… Felinûr… Felinûr…”



KISIM 1-----OSMANLI DEVLETİ

1.BÖLÜM-----İSTANBUL KUŞATMASINA DOĞRU

17 Cemaziyülevvel, Edirne 798(Miladi 1397)


Osmanlı Yeniçeri Ocağı Ağası Seyyid Mahmud, kışlaya, padişahın emri üzerine gelen bir ulak tarafından gece yarısında uyandırıldı. Mahmud, uyku mahmurluğundan dolayı gözlerini kısarak geleni tanımaya çalışırken, ulak “İstirahatınızı yarıda kestiğim için affınızı dilerim Mahmud Efendi,lâkin Bayezid Han sizi derhal yanında görmek istiyor.” dedi titrek bir sesle. Mahmud’un denileni anlaması için iki saniye yetti. Hemen yatağından kalkıp, resmi kıyafetini üzerine geçirdi ve ulağın ona refakat etmesine müsaade etti.

İki adam hızlıca yürüyerek sarayın Birun bölümüne geldiler. Mahmud çağırılma nedenini tahmin edebiliyordu aslında. İstanbul’u kuşatıyorlar iken, Macar Kralı Sigismund’un muazzam bir haçlı ordusu ile Bizans Kralı Manuel’e yardıma geleceğini öğrendiklerinde derhal düşmana doğru harekete geçmişlerdi. Olağanüstü hızlarıyla düşmanı Niğbolu Ovası’nda yakaladıklarında, sayıca çok üstün olmalarına rağmen haçlıların yüzlerinde derin bir endişe ifadesi görmek mümkündü. Endişelerinde de haklı çıkmışlardı. Zira Osmanlı Ordusu haçlıları büyük bir bozguna uğratmış, kaçabilen askerler ise Tuna Nehri’nde boğulmuşlardı.

Sonrasında Edirne’ye, başkentlerine dönüşleri adeta, yapacakları ikinci İstanbul Kuşatması’nın molası niteliğindeydi. Bayezid Han da olsa olsa bu ikinci kuşatma için hazırlanmasını isteyecekti Mahmud’dan.

Padişahın,onu beklediği odaya geldiğinde, Mahmud, hükümdarın ulağa “çıkabilirsin” işareti yapmasını gördü göz ucuyla. Şimdi odada yalnızca ikisi vardı. Bir süre sükûnet korunduktan sonra Bayezid Han sessizliği bozdu. “Selam-un aleyküm ey Mahmud, Allah’ın rahmeti üzerinde olsun!”dedi gür bir sesle. Yeniçeri Ağası gürbüz Mahmud’da, heybetli görünümüne yakışan bir sertlikle selamı geri iade etti.    “ Ve aleyküm selam, kudretli
Osmanlı Padişahı Bayezid Han. Rabbim sizin gibi bir padişahı başımızdan eksik etmesin! ”

Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid bu selamlaşma üzerine resmiyeti bırakıp, Mahmud’a emir vermek için ağzını açtı. Kurduğu cümle ise tam da Yeniçeri Ağasının tahmin ettiği gibiydi. “Tekrar ve derhal İstanbul’a doğru harekete geçmeliyiz. Orası bizim olmalı! Yarın tez elden Kapıkulu Askerlerini haberlendirip onları hazır etmelisin! “ Mahmud bunun üzerine başını salladı ve hükümdarın buyruğuna itaat ederek, “Emredersiniz sultanım! ” dedi sert bir sesle. Teçhizatlarının, özellikle toplarının, İstanbul surlarını yıkabilecek güçte olmadığını biliyordu lâkin bunu hükümdara açıklamanın beyhude bir çaba olduğunu da yadsıyamazdı.
                                                       

Mahmud yirmi üç yaşında yağız ve gürbüz bir delikanlıydı. Kendi deyimiyle her Türk oğlu Türk’te bulunması gereken bir palabıyığı vardı. Sultan Murad hükümdarlığında da bulunmuştu. Daha on altı yaşında iken Hüdavendigâr komutasındaki Kosova’ya düzenlenen savaşa katılmıştı - o korkunç topların kullanıldığı ilk savaşa. Mahmud, Sultan Murad’a aşırı derecede bağlı bir yeniçeriydi. Kosova Savaşında zafer kazanmaları üzerine o da çılgınlar gibi sevinmiş fakat sonrasında hükümdarın,
Sırp Kralı Lazar’ın melun damadı Miloš Obilić tarafından savaş meydanında haince bıçaklandığını öğrendiğinde fevkalade üzülmüştü. Akabinde bir hafta boyunca kışladan dışarıya adımını atmamıştı.(Milos’un parçalanmış bedeninin ona büyük bir haz vermesi dışında) Sonrasında Bayezid Han tahta geçtiğinde, Lazar’ın oğlu Lazaroeviç’in kız kardeşiyle(Maria) evlendiğini öğrendiğinde, büyük bir öfke duymuştu padişaha. Aslında bu iyi bir gelişmeydi zira Osmanlı-Sırp dostluğunu kurmuştu lâkin Mahmud’un profesyonel bir siyasetçi olduğu söylenemezdi.Duyguları daha ağır basıyordu.

Kışlaya tek başına döndüğünde Mahmud şafağa kısa bir süre kaldığını tahmin etti ve o vakte kadar biraz kestirmesinin münasip olacağına kanaat getirdi. Resmi kıyafetini üzerinden çıkararak yatağa attı kendini. Yorgundu, o yüzden bir iki dakika sonra uyumaya başladı.

18 Cemaziyülevvel, Edirne 798

Sabahın ilk ışıkları Mahmud’un istirahatgâhına vururken, o çoktan uyanmıştı bile. Hatta askerleri dahi hizaya sokmuştu. Hepsi, henüz ne yapacakları söylenmemiş olsalar bile, biliyorlardı İstanbul’u kuşatacaklarını. Mahmud da bunun farkındaydı. Zira hepsi mutluluktan sırıtıyordu ve tabloya bakıldığında heyecanı görememek mümkün değildi. Az bir zaman sonra padişahın buyruğu üzerine yardımcı birlikleri olan Azap’lar ve de ordunun en büyük bölümünü oluşturan tımarlı sipahiler de birliğe katılırlardı. Mahmud bunları düşünürken piyadelerden sakalar da Kapıkulu Piyadeleri’nin yanlarında mevkilerini aldılar.

Bir saatlik bekleyişin ardından, padişah ve yanında sadrazam, altı bin kadar tımarlı sipahi ve bin beş yüz-iki bin civarlarında Azap askeri ile mehteran eşliğinde geldi. Mehter takımının boruları ve zurnalarından çıkan ezgi ile Kapıkulu Askerleri daha da heyecanlanmaya başladılar. Bu gürültüler kırk dakika boyunca sürdü neredeyse. Sonunda derin bir sessizlik olduğunda ferman(bildiri) okundu:
“Bugün bu meydanda toplanma nedenimiz, hepinizin bildiği gibi hayırlı bir vesile ile ilgilidir: İSTANBUL
Zalim Bizanslıların elinde olan İstanbul, Peygamber Efendimizin de söylemiş olduğu gibi elbet fethedilecektir ve biz İstanbul’u fethetme vasıflarına sahip bir milletiz!” Son söz bir haykırış olarak çıktığında ordu da aynı şekilde haykırışlarla cevap verdi-daha boğuk, daha anlamsız haykırışlar.
“Üç saat kadar bir sürede, burada hazırlanmamız tamamlandığında, düşmana karşı taarruza geçeceğiz!”

Fermanın bitmesiyle askerler coşmaya başlamıştı, fakat biliyorlardı ki bu bir meydan muharebesi değil bir kale muharebesi idi. Koşullar böyle olunca ordudaki en büyük iş topçu ocağına düşüyordu. Surlarda-büyük İstanbul surlarında- gedik açılmadığı takdirde her ne kadar düşmanı zayıflatmayı, kendi lehlerine bir antlaşma yapmayı başarsalar bile İstanbul onların olmayacaktı.

Mahmud, fermanın bitiminden sonra kalabalıktan biraz uzaklaşarak bir moloz yığınının üzerine çöktü. Yeniçeri Ağası olarak, birazdan askerlerin ona düzenlemeler ve stratejiler hakkında bilgi danışmaya geleceklerini biliyordu ve yalnız kalmasının şuanda-savaş hazırlanmaları anında-mümkün olmadığını da biliyordu. İstanbul’u daha öncede kuşatmışlardı ve Mahmud yine biliyordu ki o surları bu toplarla yıkmak çok çetrefilli olacaktı. Tek sorun da bu değildi. Zira onlar surlarda gedik açmaya ve Bizans ordusu ile savaşmaya devam ederlerken, surlardan, onlara karşı büyük bir ok yağmuru gelecekti. Ordu ciddi hasarlar görebilirdi ki bu yüksek ihtimalliydi ve bunun sonucunda bir kazançları dahi olamayabilirdi.
—“Efendim, stratejik planlamalar için ordunun yanına gelmeniz gerekmekte.”
—“Tttaa…”  Uzun süre sessiz kalmasının etkisiyle Mahmud konuşmaya çalıştığında sesi anlaşılmaz çıkmıştı. Hemen yutkunarak ayağa kalktı ve bozuntuya vermeyerek yana yatan börkünü düzeltti, sonra da “Tamam asker” diye gürledi.
         
Aslında daha çok birer formalite olan, klasik savaş stratejilerini bildirdi askerlerine. Ardından ciddi bir edayla “ Surlardaki okçu birliklerine dikkat edin. Bu muharebe de etkin bir rol oynayacakları aşikâr ve ordumuzda büyük zararlar açabilirler.” dedi. Yeniçerilerden biri, bütün yeniçeriler gibi heybetli biri, öne çıkarak vakur bir edayla, belki de yalakalık amaçlı olarak Yeniçeri Ağasına seslendi.
—“ Haklısınız efendim, bu sorunu ben de fark etmiştim. Sizin de görmüş olmanıza sevindim, aksi takdirde benim sözüm dinlenmeyeceği için böylesi önemli bir sorun göz ardı edilebilirdi.”
—“Öyle mi asker, aferin sana, rütben neydi acaba?”
—“Efendim, Acemioğlanlar sınıfından daha yeni bu makama geldim. Ziyadesiyle Karakullukçu rütbesindeyim.”
Oğlanın, hiyerarşide daha yüksek bir konumda olmak istediğini anlayan Mahmud, ağzını aramak için bir çeşit katakulliye başvurdu.
—“O halde senin derhal rütbenin yükseltilmesi konusunu düşüneceğim. Baş Çavuş dahi olabilirsin.”
Büründüğü mağrur edayı kaybeden yeniçeri karakulluğu, Ağanın bu son sözü üzerine epey heyecanlanmıştı.
—“Sahi mi?” dedi, sonrasında ağasının çatık kaşlarını gördüğünde, kendi kendine lânet okudu ve “Efendim” diye ekledi. Bunun üzerine Mahmud yavaş yavaş askere doğru yaklaştı. Tam önünde durduğunda, oğlan,karşısındaki kendisinden çok daha iri adam tarafından övülmeyi bekliyordu. Yüzü ışıl ışıldı. Onurlandırılmaya bekliyordu ağasından,okkalı bir tokat yemeyi değil. Mahmud’un “yavaş” tokatı üzerine yere devrilen asker şaşırmış kalmış bir şekilde ağasına baktı. Şanslıydı zira Mahmud yavaş vurmuştu, sert bir darbesi onu öldürebilirdi. Derhal ayağa kalkan yeniçeri karakulluğu yanağındaki derin acıya rağmen o kızarmış bölgeyi ovmadı. Mahmud gitmek üzere iken askere daha şefkatli baktı. “Makam hiçbir şeydir çocuk, eğer makam peşinde koşarsan kendi makamına ihanet etmiş olursun!” Askerlerin yanından ayrılmadan önce son söylediği söz buydu.

27 Cemaziyülevvel, İstanbul 798

Muazzam büyüklükteki Osmanlı Ordusunun, İstanbul’a doğru harekete geçmelerinden bu yana, dokuz gün geçmişti. Molalarla dolu dokuz gün. Sonunda İstanbul surları ufukta, ufak bir karaltı halini aldığında askerler gülümsediler. O esnada dinlenmek için mola verdiler. Yarın büyük gün olacaktı…
          
Hava kararmaya yakın, Mahmud padişahın otağına doğru yürümeye başladı. Çadırın bezden kapısına geldiğinde, padişahı korumakla yükümlü olan silahtarlardan birisi Mahmud’un geldiğini haber vermek üzere çadırın içine girerek padişaha haber verdi…

Mahmud, içeri girdiğinde çadırı inceledi.Sol tarafta bir takım teçhizatlar bulunmaktaydı. Sağ tarafta ise padişahın konforlu yatağı ve çadırın uç kısmında da oturaklar ve bir tane de masa vardı. Yeniçeri Ağası etrafı incelemeye devam ederken,Bayezid Han, Mahmud’u karşılamak için oturduğu yerde doğruldu ve “Hoşgeldin Mahmud, geç otur.” dedi gülümseyerek. Mahmud, padişaha döndü ve bu içten teklif karşısında bir oturağa oturdu. Hemen konuya girmek istediğinden dolayı, konuşmaya başladı.
—“Sultanım, her ne kadar Anadolu Hisarını yaptırmakla düşmana gelecek yardımların önüne geçmiş olsak da, İstanbul’un fethi sandığımızdan daha zor olacak yahut o da olmayacak.”
—“Ne söylüyorsun bre, Mahmud?”
—“Sultanım, İstanbul surları muazzam büyüklükteler. Ayrıca sizin de bildiğiniz üzere doğuda bir takım karışıklıklar başlamış. Timur isimli hükümdar, bizim büyümemizden ve Anadolunun sahibi olmamızdan endişe duyuyormuş. Bizim İstanbul’la savaşımız sırasında eğer Timur da bize karşı taarruza geçerise, iki düşmana karşı şansımız olmaz.”
—“Pöh, endişe etme Mahmud.Timur’un, gücümüzden haberi vardır. Biz Osmanlıyız, eğer biraz aklı varsa bize bulaşmaz. İstanbul meselesine de gelince, biz ki bizim iki katımız büyüklüğündeki haçlı kuvvetlerini yenmişiz, İstanbul surlarınıda elbet deviririz! Er ya da geç Mahmud, önemli değil. Sonunda İstanbul bizim olacak!”

-----------------------------------O---------------------------------------O-----------------------
          
Mahmud,yatağında uzanmış, uyumaya çalışıyordu. Ama düşünceleri yarınki savaştaydı ve bu düşünceler onun uyumasına izin vermemeye kararlıydı.Savaş artık kaçınılmazdı biliyordu, padişahı son geri döndürme çabasıda sona ermişti ve artık zorlamasının beyhude bir uğraş olduğunun da farkındaydı. Artık bütün gücüyle yarınki savaşa konsantre olmuştu.Doğudaki hareketlenmeler hâlâ onu tedirgin ediyor, İstanbul surları hâlâ onu korkutuyordu. Padişahın aşırı gururu ve kibri ise onu çileden çıkartıyordu.

Bu düşünceleri çıkarmaya çalıştı kafasından. Yatması gerekiyordu, yarın büyük gündü. En sonunda, ona on saat gibi gelen on dakikada uyumayı başardı. Göz kapakları ağırlaştı,kendisini halsiz hissetmeye başladı ve nihayetinde uyudu.

Ama uyumadan önce de düşündüğü tek şey yarınki savaştı. Ve yarını düşündükçe… geçmişi özlüyordu.
---------------
Yorumlarınızı bekliyorum!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Yazıyı direk word'deki belgeden aktardım. Ordaki hali noktalama işaretleri vs gayet güzeldi, buraya kopyalıyınca anlamadım çok kötü çıktı ama umarım okursunuz.

Edit: Uzun uğraşlar sonunda halledebildim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 26 Mar 2007
Mesajlar: 126
               
Semazen yazmış:
Yazıyı direk word'deki belgeden aktardım. Ordaki hali noktalama işaretleri vs gayet güzeldi, buraya kopyalıyınca anlamadım çok kötü çıktı ama umarım okursunuz.

Edit: Uzun uğraşlar sonunda halledebildim.

Evet o çok kötü bir hata bende de oluyordu. Can sıkıyor doğrusu...

Hikayeye gelince, giriş olarak alıyorum bunu. Beğendiğimi söyleyebilirim. Ama bir girişte olması gereken kadar coşku ve etkileyicilik yok. Yine de noktalama ve yazım dili olarak çok iyi olduğu için bu eksikliğini gideriyor. Ayrıca kurgu açısından da benim de beğendiğim ve sıkça hikayelerimde kullandığım tarih verme olayı mevcut. Böylece okuyucunun kafası daha az karışarak hikayenin zaman çizelgesini daha rahat izleyebiliyor.

Devamını okumak isterim. İstanbul kuşatması gibi çok büyük ve pek çok farklı bileşeni olan bir konseptten çok iyi hikayeler çıkacağına eminim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Shevarash
Yapıcı eleştirin için teşekkür ediyorum. Coşku ve etkileyicilik olmadığının ben de farkındayım aslında. Fakat başlangıçlarda direk etkileyici diyaloglar ile başlamaktansa  uzun uzadıya yer ve mekan tasviri yapmayı daha hoş buluyorum. Bu okuyucuyu sıkabilecek bir özellik ama direk diyaloglarla savaşlarla başlamak daha özensiz bir çalışma gibi geliyor bana. Tekrar teşekkürler yorumların için.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ksm 2007
Mesajlar: 54
Merhabalar. okumaya basladigim anda bir sey sormak istiyorum mazur gorurseniz. Olaylarin MS 798 de gectigini kurgulamadiniz degil mi? yani o hicri mi miladi mi kafa karisiyor biraz.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Evet hatamı ben de az önce farkettim tam düzeltecektim siz de dile getirmişsiniz.798 yılı yani miladi takvimde 1397, ben yanlışlıkla hicri 1397 demişim. Düzeltiyorum.Teşekkürler

_________________
Rawnos Wlendirc
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ksm 2007
Mesajlar: 54
Istanbul kusatilinca ne oluyor? Nasil devam edecek?
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Daha düzenli olması açısından, bütün bölümleri tek bir mesaj altında topladım. Giriş bölümünü de editledim bu sefer. Umarım yorum gelir.

_________________
Rawnos Wlendirc
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Yorumlarınızı esirgemeyin lütfen. Tavsiyelere ihtiyacım var.

_________________
Rawnos Wlendirc
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
               
Semazen yazmış:
Daha düzenli olması açısından, bütün bölümleri tek bir mesaj altında topladım. Giriş bölümünü de editledim bu sefer. Umarım yorum gelir.

_________________
Rawnos Wlendirc
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 May 2008
Mesajlar: 94
Yazı dilinizi sevdiğimi söyleyebilirim başlangıç olarak. Ama kafanızdaki kurguyu açıklamamalıydınız bence. Bir de önemli olan kurguyu düşünmek değil onu hayata geçirmektir. Bu açıdan kurgunuz güzel dememiz bir şey ifade etmez.
Yazmak sabır ve disiplin işidir, sevmek gerekir devam edebilmek için.

Hadi bize yazmayı ne kadar sevdiğinizi gösterin...

_________________
Non semper ea sunt quae videntur!
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 09 Ekm 2008
Mesajlar: 10
Evet aslında; kurguyu açıklamamam daha güzel olacaktı zira giriş bölümündeki Felinûr sözleri daha merak uyandırabilirdi okurda. Artık ne olduğu bilindiği için bir sıradanlık kazandı bence. Ama arkadaş sorunca, ben de düşünmeden cevap verdim. Embarassed Şimdi o mesajı editleyeceğim zaten, başkaları bilmesin bari diye. Teşekkürler tavsiyeniz için bu arada.

_________________
Rawnos Wlendirc
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 26 Mar 2007
Mesajlar: 126
Girişin eklenmesi daha iyi olmuş. Yanlız orada bir yerde "duvarlara deyebileceği kadar"  diye bir yer var. Y-Ğ değişikliğini hatırlatayım dedim.

Felinûr`u ise ben anlamadım tam zamanında editlemişsin. Merak etmedim değil Smile
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Üye
Üye

Kayıt: 18 Ksm 2007
Mesajlar: 54
Umarim hikayenin devamini da yazar gonderirsin. Zevkle okuduk / okuruz. Istanbul kusatilinca ne oluyor turunden enteresan sorunlar sordugum icin kendimi kotu hissettim.
Hikayeni bizle paylastigin icin tesekkurler. Dedigim gibi devam lutfen..
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ROMANLARINIZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri