Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder  
» ÖYKÜLERİNİZ
Yazar Mesaj
Üye
Üye

Kayıt: 19 Oca 2007
Mesajlar: 9
"hükmetme güdüsünün
çapulcu haramilerinin
haremler sultasında
cariye yarınların simasında
özgürlüğün sisli mahremiyeti
sırıtırcasına..."

"Hey Derya,dur yoruldum! "
"Ben yorulmadım ya da yorgunluğumu hissetmiyorum,bak hala kaçıyorum."
"Ah seni bir yakalayayım,hiç bırakmayacağım."
Derya bu isteği duymadı ya da içindeki diğer taraf duymak istemedi, koştukça koştu,sanki çok değerli bir dostundan sınırları çizilmiş oyun alanında,kaçmıyordu.Ayaklarının yerde bıraktığı iz,onun bir yaratıktan ya da kötü elbisesini üzerine geçirmiş bir geçmişten kaçtığını gösteriyordu.Derya tık nefes kaldı.Selin ardında mı diye hiç bakmadı.Önüne aniden bir kuyu çıktı ya da aslında o kuyu zaten vardı da çıkmayı bekliyordu.Derya bu kuyunun önüne nasıl çıktığını düşünmek fırsatı bulamadı ya da düşünmesini engelleyen faktörler vardı.Deryanın düşünceleri arkasından koşan dostundaydı,durdu ve ardına baktı ancak görmek istediği görüş mesafesinde dostunu bulamadı...ama sanki üzerine kaypaklığa bürünmüş bir bağlayıcılık rüzgarının,kahkaha kusan boğuk boğuk uğultuları geliyordu.



"kör gözler diyarının
kara peçeli güneşinde
perdelerin ardında ışıltılar
güvensizlikte var olma çabasında
burkularcasına..."



İstemsizce titredi,ve kuyuya bakmaya karar verdi.Kuyu bilinen gerçeklere dayanan gözün görebildiği bir şekilde alalade bir kuyuydu.Kuyunun oluşmasını sağlayan toprağın üzerine bakan tuğlalarında gravürler vardı.Derya gravürlere dikkat etmedi,bir anda içinde umut kıvılcımları doğdu ya da bunu düşünmesi için peynir gemilerinin pembe kanatlı olanları ruhuna demir attı ve bilinmeyen(aslında bildiği) bir olgunun ,hiç düşünmediği(aslında düşünmek için düşünmesine izin verilmediği) bir kavramın aniden önünde belirivermesini kağıt parçası(içinde hüznün paraflarca barındığı anlam bütünlüğüne ket vurulmuş duyguları) gibi buruşturup ruhunun arka sokaklarındaki umut dilencilerine verdi.



"duygusuzluğun kabzımallığında
kurşunlanırcasına sevgi baskıyla
paranoya gerçekliğin çarpık bakışlarında
hayallerin mahpus rayihası
savrulurcasına.."



Derya kuyuya yaklaştı, kuyuya yaklaştıkça gravürlerdeki bazı imgelerin (Deryanın ruhunda kıyıda kalmış,ücra yerlere düşmüş kimsesizler kulubesinde her daim oturan düşünceleri) resme(gerçeğe) dönüşmesinin safhaları gerçekleşiyordu.Kuyu;Deryanın yaşamındaki kendisine bağlı ya da kendisine bağlı olmayan gelgitlerini,geçmişinde sarmaşıklarla örülmüş duvarlarla kaplı günlerinin maddesel anlamda içsel acılarının dışavurumuydu.Derya kendisine bağlı olmayan bir yüzleşmeyle karşı karşıyaydı.

"kaçak arzularının sezeryanı
kuytularında haykırdığı
perlenmiş hüznün heyelanı
harlanmış harcında sakladığı
çillenmiş kederin hezeyanı
rujlanmış esaretinde ıslattığı"

Derya kuyunun içine baktı ve dibinde Selinin el salladığını gördü.Derya böyle bir görüntüyü Selini çok sevdiği için mi gördü yoksa çok acı çektiği halde geçmişi çok sevdiği arkadaşının kılığına mı büründü hiç düşünmedi.Boğazına kadar gelen iç içe düğümlenmiş hüzünlerini kaç kez nefesiyle şekillendirip örselenmiş soluklarında,içsel buhranlarında,gözyaşlarına boğmuştu.Ruhundaki acıları kendi kapattığı ya da kapattırdıkları sınırları çizilmiş oyun alanında sağanak misali vuruyordu,ve mazgallar dolup taşmıştı ama sağanaklar bitmek bilmiyordu.Derya hayata ne kadar önem verdiğini ya da hayatın ona ne kadar değer verdiğini-çevresindeki aslında kaya olan ama kendisini bir canlı gibi hisseden eşya formlarının kıskacında-geçmişin tarumar ateşindeki odunların kendi zaman paranoyasında ne kadar içsel kulubesinin yapımında kullandığını bir sinema karesi gibi düşündü.kareler(sinema filmlerindeki sponsorların reklamlarının saklandığı gibi kendi yaşamının dikte ettirilen sponsorları olan kayaların saklandığı),odunların aslında parmaklıklara dönüştüğünü ve kulübenin de karamsarlıkla dolu içine kapanık bir hücrenin odası haline geldiğini,ateşin de bu hücreye gelmeyi sağlayan meşaleler olduğunu anlayamadı ya da anladığını kendi içine dahil en yakın dostuna dahi anlatamadı...



"tahta kap(ı)lı ruhunda
çentiklediği hırsının kıymıkları
biçim biçim biçilmiş
başucunda emanet tutkuları

tiratla istiflenmiş kurallar dükkanında
tozlu antikalara dönmüş
raflarda ,unutulmuş hicranları"



Derya nasıl bir hayatın aymazlığında düşünce(uzanmak istediği hayaller) kulesini dikerken merdivenlerde her zaman düşmesini sağlayan anlayamadığı(!) duyguların gelecek zirvesine kırık dökük anıların asasıyla dayanarak çıkabileceği sınırlamasını bu kuyunun varlığıyla unuttu ya da üzeri şekerli parçalarla bezenmiş içi oldukça acı bir pastanın yüzeysel kısmını gördü.Kuyunun dışı onun yaşamının maddesel kısmıydı içi acaba neler barındırıyordu?Ve Derya,kuyunun içinden,kuyunun dış taraflarındaki gravürlerdeki resimlerin dönüşüm geçirerek içe doğru bürünmelerini(geçişlerini) görmedi.Derya düşerken ve çok sevdiği arkadaşına kavuşmaya hazırlanırken gravürler griye dönmüştü.

"ölüm döşeğindeki gerçeğin
sıska bedeninde üreyen virüsler
satışa çıkmış günahların
yozlaşan dillerin çürük sadakatinde
pespaye ruhlar balosundaydı"

Ailesinin,çevresindeki ahkam kesen insanların çarpık bakışlarıyla Deryanın hayatını devralma(karar verme) yetkisini kendisinde bulanların,seçim hakkını elinden alanların uğursuz ve nahoş görünümleri,içlerinde sakladıkları hırpani hükmetme saçmalığının Deryanın gözlerinin önüne serilişiydi adeta,kuyunun içindeki gravürlerdeki resimler.derya her şeyi boş vermiş bir edayla gravürlere paralel ve düz bir şekilde hiç düşünmediği ama yine de,içindeki bazı gerçekçi ve cesaret uyandırıcı duyguların koruyuculuğunda bu gravürleri tek tek yıktı.Bir tarafı bunu algılayabiliyordu ama diğer tarafı bu düşünceyi aynadan yansıyan görüntüye benzetiyordu.Aynaya bakan gerçek,ayna zahiri,yansıyan da zahiri diye düşünüyordu.Bir tarafı(inanan) bu düşüncenin getirisi olarak bütün içine attıkları,kendi kapattığı karamsarlığı,onun ilerisi buhranları,götürüsü yılları,bunalımları,kendi yaşamının gri taraflarıyla kaplanmış yer yer siyaha meyil veren bu yaşam kuyusunun içinde huzurlu ve özgür olduğuna inanıyordu.Derya dibe doğru düşmeye devam etti.Seline kavuşmak için can atıyordu,Selin onun en yakın dostuydu,her şeyini ona açardı kalemi ruhu olsa izleri de maddesel yansıması olurdu ve yazdığı kelimeyi herkes anlardı daha çok Selin.Selin kollarını açmaya devam etti.Deryanın çapraşık ve yoğun düşünceleri Selinin önce ardından kaçarken nasıl olup da kendi yaşam kuyusunda karşısına çıkabileceğini düşünmedi,aslında bildiği ancak kavrayamadığı ya da kavramasının engellendiği durumdu bu.Derya kuyunun dibini buldu, Selini görmedi ya da Seline dokunamadı,tek sevdiği dostunu göremedi.Bir hologramdı ona kollarını açan ve alalade kuyunun içinde bulunduğu alanın tam karşısında gravürler yıkıldı ve önünde bir yol belirdi.Gravürler yıkıldı mı ya da peynir gemileri yine limana mı yanaştı ve pembe kanatlarına büründükleri türleri yıkıldığını mı gösterdi?



"bir maskeli baloydu hayat
dokusunda mahsun duyguları barındıran
buruşmuş yüzlerin üzerine geçirilen
kulaklarına fısıldanan gençlik yaftası gibi
aldatmacanın yatağında zevklenen
seleserpe uzanmış günahların çağrısı
ruhsuzluğun aymazlığında uğulduyordu"


Derya gravürlerin bulunduğu duvarlarda açılan geçitten içeri adımlarını attı. Kuyunun gizinde saklanmış yollarda buldu kendisini...

Yolun genişliği Derya'nın boyutlarıyla orantılı olarak değişiyordu ya da Derya'nın düşüncesinin boyutlarının etrafına sardığı çizgilerin oluşumunda yoğrulan doğruların kendi içinde genişlemesiydi. Derya'nın girdiği yolun kenarlarında ağaçlar vardı. Ağaçların oluşumu bilinen türlerine indirgenebilecek bir yapıdaydı, farklı bir görüş açısıyla da bakmış olsa aynı şeyi görecekti. Ağaçlar yolun sağ ve sol tarafındaydı ve sayıları polinomsal eşitlik gibiydi. Ağaçların kökleri aslında yolun alt kısmını oluşturuyordu. Derya bu birbirine karışmış kökleri görmedi çünkü adımını attığı yol cilalanmış parke taşlarıyla süslüydü. Durup düşünseydi bu taşları; altında kalan köklerin aslında onun içsel karmaşasının tohumlarından oluşmuş boş zaman ipliklerine dönüşen bir dokunun hücreleri olduğunu anlayacaktı. Derya adımlarının önderliğinde görünen yolun ilerisine yürümeye devam etti. Adımını attıkça ağaçlarda değişim oluyordu. Gözleriyle algıladığı ve düşüncesinde de aynı anlamı kavradığı imgeler ağaçların yapraklarıydı. Yaprakların rengi siyah beyaz dışında her renkti... Ağacın gövdesi ve dalları suyun rengi gibi renksizdi. Derya durup düşünecek vakit harcamadı zaten bundan önce düşünmemişti ya da düşünülmemiş hayatında onu her haliyle düşünmüş(!) ruh soyguncularının karamsarlığını edinmişti ki zaman yani yolu ilerliyordu. Derya adımlarını attıkça ağaçlar da değişime uğruyordu. Kökleri parke taşlarının altını oluşturuyordu. Kökler taşlarda gedik bulup gerçek yere yani yüzeye çıkıyordu. Bu durum Derya'nın sırtı dönük olduğunda yani düşüncesi kapalı olduğu zaman vuku buluyordu. Ağacın gövdesi ve dalları içini gösterecek şekilde şeffaflaştı ve saydam hale büründü. Yapraklar aynıydı ve Derya ilerledikçe önyargı maddeleşiyordu ve bunun yansıması gövdenin içinde gri sıvı olarak görünüyordu. Yani önyargının sıvılaşmış haliydi.



"kendi boylarında aynalara bakan insanlar
sadece ayaklarını görebiliyordu
aslında aynaları
dillerindeki yansımalardan
salya misali
gurur ve kıskançlıklarının akışıydı

kibrin kelepir karantinasında
kör karanlığın bakışlarında
sevginin boşluğundan doğan yozluğun
kopyalanmış kurulma safhaları çarpıyordu
aslında sevginin pınarları
ruhlarda vardı
dağ olan kimse olmuyordu"



Derya durup bir ara baktığı zaman ağaçlar gözleriyle algıladığı ağaç tipleriydi ve yolu da sanki kendi istediği görüntüye bürünmüştü yani yalanın maddeleşmiş haline. Gri sıvı dallara ulaştı. Nasıl ki glikoz ya da yandaşları ağacı beslerse gri sıvı da o roldeydi. Yapraklara ulaştığı zaman sıvı; yapraklar değişime uğruyordu. İlerleyen zaman düzleminde yani kuyunun geçmişinin içinde açılan gelecek yolunda Derya ilerlerken ne kadar dirense de yapraklar başka bir yol bulamayarak griye dönüyordu tıpkı HİV virüsünün insan vücudunu ele geçirdiği gibi sıvı Derya'nın renkli imgelerini işgal ediyordu. Ve grilik yaprakları kapladı. Yapraklar neden siyah beyaz değildi çünkü onlar zaten siyah beyazın karışımı olan griye gebeydi. Onlar sahnenin arkasında bulunan aslında sahnede rol yapan ve kendisini güçlü bulan insanların bir cambazın ipiyle dans ettiklerini bildikleri halde hareket etmeleri gibi sahne arkasındaki güçtü. Bir ara Derya'nın hayatını devralma yetkisini kaybetmişlerdi. Derya o zamanlar mutluydu ancak bunlar tekrar ipleri alıp iyice sıkarak onun imgelerini griye dönüştürüyorlardı.
Kimler diye Derya bunu bunu düşünse; hayatına yön verme kararnamesini ondan habersiz imzalayan ve yargıyı, yürütmeyi her şekilde -duygu sömürüsünü arkasına alıp- kendine mal edenler olduğunu görecekti ama düşünme mekanizmasını çalıştırması için dişlilerin serbest bırakılması lazımdı. Ağaçların gövdesinin aylarını, dallarının haftalarını, yapraklarının günlerini ve parçadan tüme varırsak
ağaçların da yılları olduğunu anlayacaktı.


Yol ise o ağaçların yansımasından oluşmuş kökler toplamıydı.

Derya adımlamaya devam ediyordu... Önündeki yol, tek hücreleri düşüncelerin, yaşamının kelepir ruhlarının ağlara doladığı girişi de çıkışı da örümcekli geçmişinin, geçmişinden ötelere giden geleceğe meylediyordu.



"çürümüşlüğün tınıları vokalde
sahte şarapların
haz veren mutluluğunda
saadetin imgesel ilüzyonu
dansöz misali oynuyordu..."

Derya, parke taşlarının üzerinde ilerlerken biraz ilerisindeki yolun iki tarafında bulunan ağaçların arasında iki geçit oluşmuştu. Geçitlerin birinde Derya'nın dostu Selin görünüyordu. Diğerinde ise daha önce hiç görmediği ya da - diğer pencereden bakarsak - göremediği siyah uzun saçlı bir başka kişi vardı. Uzun saçları gözlerinin yarısının üzerindeydi. Siyah saçlı ve Selin'in boyları bakış açısına göre değişkenlik gösteriyordu. Derya bilinmeyenden her zaman korkmuştu ve yönünü Selin'in bulunduğu geçite çevirdi. O, bunu yaparken tanımadığı yüzde bir değişiklik yoktu. Selin'in bulunduğu geçite yaklaştı. Bu durumla eş zamanlı olarak yapraklar yere düştü. Selin'in yüzü Derya yaklaştıkça yansıma olduğunu gösterircesine değişti. Derya bu yansımayı gördükten sonra hiç görmediği karşı taraftaki yüze döndü. Yerde yapraklar kıvranıyordu. Sırtını döndüğü zaman karşı tarafa Selin'in yüzü eş zamanlı olarak değişim geçiriyordu. Bununla eş güdümlü olarak da yaprakların içindeki damarlar ayrılmaya başladı.

Selin'in parlak saçları matlaşıp keçelişiyordu. Yüzü, kırışıklarla kaplanmanın safhalarını gösteriyordu. Dudakları kırmızılıktan siyahlığa ve siyahlıktan griliğe döndü. Parmakları uzayıp çatlak çatlak oldu. Ve geçitin diğer tarafındaki de Selin'in bir diğer yansımasıydı. Derya, bunun farkında değildi. Bilmediği yüze bir adım daha yaklaştı ki yapraklar küle dönüştü.
Selin'in hali bir canavarı andırıyordu ki bu görünüm Derya'nın ulaşmaya çalıştığı geçitteki siyah saçlının gerçek görünüşüydü. Yani aslında Derya, kendisine bağlı olmayan adımlarında Selin'in, korkularının maddeleşmiş hali olduğunu anlayamamıştı.

Derya, siyah saçlının saçlarına dokundu. O bunu yaparken yapraklar külden sise döndü. Sis, yolun atmosferinde yol aldı ve Derya'nın gittiği tarafın çok uzaklarına süzüldü ya da O, yapraklara baksaydı bunu görecekti. Derya'nın siyah saçlıya dokunması aslında suya bakıldığı zaman oluşan yanılsama misali: çok derinde olan bir nesnenin göz aldanmasıyla sanki yüzeye yakınmış gibi algılanmasının bir benzeri olmasıydı. Gökyüzü ne kadar uzak ki; baktığımız zaman bulutlara, sanki elimizi uzatsak dokunacak kadar onların yakınımızda olduğunu düşünürüz ama düşüncelerimizde onun uzakta olduğunu anlarız ama gözümüz(algılamayı istediğimiz görüntünün yuvası) bunu söylemez. Tıpkı Derya'nın gördüğü yanılsama gibi.

Derya, siyah saçlıya dokunduğu zaman ikisi arasında bir kapı oluşmuştu. Kapının ardında yol ve yolun yanlarında çiçek bahçeleri ve ilerisinde merdivenler görünüyordu. Sanki karanlıkta bir fener vardı ve onun ışığında ilerlemek gibiydi. İlerledikçe kapının ardı açılıyordu. Siyah saçlı merdivenlerdeydi ve ardında bir ev ve evin iç kapısı oluştu. Kapının arkasına geçti ve evin içine girdi, balkona çıktı ve Derya'ya gülümsedi...

Derya kapının önündeydi. Kapı çift kanatlı olup dikmeler onar olarak kapının her iki kanadına eşit dağıtılmıştı. Dikmelerin yapısı çok belli değildi. O zaten kapıyla ilgilenmiyordu. Kendisine umut kıvılcımları bırakan uzun saçlının balkondan baktığı evle ilgileniyordu. Eğer O kapının aslında onu nereye sürüklediğini bilseydi... Kapı dokunmadan açıldı ya da dokunduktan sonra. Ancak bundan önceki iyi zaman geçirdiği sürelerin gerçekleşmesi hayal olduğu gibi O, kapının ne şekilde açıldığını da bilemedi. Kapıdan içeriye girdi. Kapı, O girer girmez hemen kapandı. Sırtı dönük olan düşünceleriyle kapıyla merdivenler arasındaki yolda adımlarını atıyordu. O adımladıkça, yaprakların çürümesinden doğan sis bulutunun uzaklarda bekleyen bir kısmının kapının yapısına girdiğini görmedi. Sis bulutu yirmi dikmeye nüfuz etti. Merdivenlere doğru adımladıkça kapıda değişimler oluyordu. Yeşil mavi renk karışımı dikmeler sisin rengine döndü. Kılcal damarlar misali önyargıyla dikmeler birleşiyordu. Derya'nın yürüyüşle eş zamanlı olarak kapı metamorfoza uğruyordu. O, umuda sarılmak adına ardında kalan kapıya bakmıyordu.Onu yani geçmişini arkada bırakmak istiyordu. Kapı tamamiyle griye döndü.

Derya'nın adımladığı yolun kenarlarında her türlü çiçek vardı. Çiçeklerin rayihaları birbirine karışıyordu. Çiçekler onun karamsarlığını içine alıyordu. O, çeşit çeşit rayihalarla dolu bahçe yolunda uzun saçlının bulunduğu eve gülümseyerek gidiyordu. Ama o çiçeklerin kapının amaçlarına büründüğü bir yanılsama olduğunu anlayamadı. Kapı çift kanattan bütünlüğe dönüp tek bir nesne haline geldi. Derya, merdivenlere adım attığında kapıda resimler oluşuyordu. O resimler Derya'yı arkadan vuracak dalgalara gebe olan gelecek fırtınasının sancılarıyla oluşacak olan günlerin görüntülerini giyeyecekti. Ve o günlerin oluştuğu siyah gelecek plesentasının: balkondan ona gülümseyen kişinin karşıt geçitteki Selin'in(korkularının) aşka dönüşmüş hali olduğunu anlayamayacaktı. Kapıdaki dikmeler, Derya'nın geçmişinin önyargının nezaretine düşmüş sevgi nöbetleriyle dışarda bulunan gelecek arasında kalan parmaklığın dönüşmüş haliydi. Dönüşümün bir kısmında aşk vardı. O aşk; ev ile kapı arasında çiçeklerin küle dönmüş ya da dönmekte olan kokularının zincir misali birbirine eklenmesiyle bir hat oluşturacaktı. Ve o hattın içinden aşk akıp evin dış kısmına nüfuz edip Derya kapıdan girdiği anda evin her tarafını örümcek(korku) ağları gibi kaplayacaktı.

Derya merdivenlerde ilerliyordu. Merdivenlerin yaldızlı bir görünüşü vardı. Onlar, altın gibi parlıyordu. O çıktıkça bunları gördü. Ve giriş kapısı görüş alanına girdi. Aslında Derya derme çatma merdivenlerden çıktığını aşkta umudu aradığı için farketmedi. Evin kapısı güneşin ahşaplaşmış hali gibiydi. Bir insanın gözleri neyi görmek istiyorsa onu görüyordu. yani bu durum şuna benziyordu: bir kişiden istediğini almak için ya da onunla dost olup ondan yararlanmak için onun kafasındaki düşündüklerine uygun profil çizip o profile uyan sözler sarfetmek gibiydi.

Derya iç kapıdan eve girdi.

Aralık - Ocak - Şubat 2006

_________________
üç ejderha aynı kazanı kaynatmaz
biri kaynatır diğer ikisini kazanda kaynatır
ve diğer ölümlüler o kazandan içer
ama iki ünlü büyücünün eşleştirlmiş ruhu
kazanı ters çevirir
ve 'arayış' dünyayı yerle bir eder
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Resim Yükleme Paneli


Lütfen Yüklemek İsteğiniz Resmi Seçin

Yeniden Boyutlandır?
Resim yüklendikten sonra karşınıza çıkacak ekrandaki Hotlink for forums (1) linkini foruma kopyalarsanız resim forumda gözükecektir.
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    Fantastik Edebiyat Forum Forum Ana Sayfa -> YAZI ATÖLYESİ -> ÖYKÜLERİNİZ

 
  
   
   
Copyright © 2006 FANTASTİK EDEBİYAT. Telif Hakları FANTASTİKEDEBİYAT.COM ' a Aittir.
Tasarım & Kodlama : Arttech İnternet Hizmetleri