Nazlı Bütün bir Aralık sabahına uyandı.
Tek kelimeyle akşamdan kalmaydı. Başında keskin bir ağrı vardı. Gözlerini değil açmak, aralamakta bile zorlanıyordu. Kurumuş ağzında buruk sirke tadı vardı ve midesi kasılıp duruyordu. Sanki canlı bir fare yutmuştu da; fare midesinin içinde koşturup oraya buraya çarpıyordu. Eliyle alnını tutarak yatakta yavaşça doğrulurken; “Kusmadan yatmamalıydım,” diye düşünüyordu. Ayaklarını yataktan aşağıya sallandırdı, uzanıp her sabah olduğu gibi çalışma masasından suyunu aldı. İçti. Ağzındaki tat az da olsa hafifledi. “Eh, ayyaşlık tanrısına ibadet etmeye kalkarsan sonun böyle olur!” . Bardağı masaya bırakıp telefonunu aldı. Saat, altı kırk beşi gösteriyordu. “En azından sekiz otuz değil.” Yataktan kalktı. Sıcak bir çay içip, kendine gelmek istiyordu.
Mutfağa doğru giderken Sezgi’nin odasından mırıltılar geldiğini duydu. “Sayıklıyor yine.” Diye düşünüp kendi kendine gülümsedi. Mutfak lambayı gerektirmeyecek kadar aydınlıktı. Çaydanlığı su ile doldurup ocağa koydu. Mutfak penceresinden dışarıya baktı. Aralık ayında Ankara’da beklenmedik biçimde gökyüzü bulutsuz ve maviydi. Küresel ısınma sonunda bu gri kent için de imkansız görüneni yapmış; gökyüzünü mavinin en iç açıcı rengine boyamıştı. Ancak mutfak penceresinin manzarasında alışık olmadığı bir şey vardı. Aralık ayındaki mavi gökyüzünden daha alışılmadık ve tek kelimeyle rahatsız edici. Neydi? Pencereye iyice yaklaşıp dışarıya dikkatli gözlerle baktı. Evlerinin hemen bitişiğindeki; mutfak balkonlarının karşılıklı olarak birbirine baktığı, bina yoktu, yerinde yeller esiyordu. Daha tuhafı evlerinin arkasında olması gereken diğer yapılar da yoktu. Onların yerinde göz alabildiğine uzanan kıraç bir arazi vardı.Gözlerini sıkıca kapatıp, gördüklerinin bir göz yanılması olduğunu kendine telkin ederek, yeniden açtı. “Uyuyorum hala!” koluna canını beklenmedik bir biçimde acıtan bir çimdik attı. “Hassiktir!” Evler yoktu, aynı sarı topraklı, kıraç araziye bakıyordu yine. “Dün gece meteor filan mı düştü, ne oldu?” bütün kalbiyle fazla gerçekçi bir kabus görüyor olmak için dua ediyordu. Gördükleri başka nasıl açıklanabilirdi ki?! “La havle ve la kuvvete…”
Sert bir cismin demire vurmasını andıran bir ses duydu. Şimdi balkon demirlerine tutunan bir çift mavi ele bakıyordu. Ellerin gerisinden; önce, mavi bir adamın şakaklarında küçük keçi boynuzları ve iri siyah gözleriyle gülümseyen silueti, ardından gövdesi göründü. Adam balkona atlarken oldukça çevikti. Pencerenin diğer yanında meraklı gözlerle ona bakarken hala gülümsüyordu. Nazlı tüm ruhuyla çığlık atmaya başladı. Kendini öyle korkmuş ve öyle çaresiz hissediyordu ki vücudunda ki her hücre dile gelmiş titriyordu sanki. Nefes alamıyordu, kalp atışları kulaklarında çınlıyordu. Ruhunun ve bedeninin bütün çırpınışına karşın ağzından sadece “Oah!” sesi çıkabildi. Adamın gülümsemesi zevkli bir kahkahaya dönüştü. Arada durup Nazlı’nın taklidini yaparak -“Oah!”- uzun süre güldü. Sonunda durduğunda gülmekten böcek karası gözlerinden yaşlar akıyordu. Nazlı ağır bir taş gibi olduğu yerde kalakalmıştı.Vücudunda hareket ettirebildiği tek yer sanki Mavi Adam’ın hareketlerine kilitlenmiş gözleriydi. Kıpırdaması ve oradan hemen uzaklaşması gerektiğini düşünüyordu. Sezgi ile İlkin’i uyandırmalı; onları da alıp bu evi hemen terk etmeliydi. Camiye giremezdi belki; korku filmlerinde yaratıklar kiliselere giremezlerdi değil mi? Ha cami ha kilise ne fark ederdi ki. Ya cami de yoksa? Komşu ev ve diğerleri gibi o da kaybolmuşsa?! Ne yapacaktı!? Katatoni geçiren bedenini hükmü alına almaya çabaladı; az da olsa kıpırdatabildi dudaklarını ama sanki sesi onu terk etmişti. Gözlerini sıkı sıkı yumdu; “Bismillahirrahmanirahim! Bismillahirrahmanirahim!! Bismillahirrahmanirahim!!!!!!....” sonunda kendi sesini duyabildiğinde gözlerini yeniden açtı. Mavi Adam karşısında kollarını kavuşturmuş; başını hafifçe yana eğmiş, kaşlarını çatmış, ilgili, anlamaya çalışan gözlerle ona bakıyordu. Artık gülümsemiyordu.
“Şimdi kaybolmam mı gerekiyor?” Mavi saçlarını kaşıdı. Alnı düşünceli bir biçimde kırıştı. Kendi kendine konuşur gibi bir hali vardı. Sonra yeniden gülümsedi. Parmaklarını şaklattı ve kayboldu. Nazlı’nın bedeni artık yeniden hükmü altındaydı; ama kontrolsüz bir biçimde titriyordu. Dişleri şaka dükkanlarında satılan takma dişler gibi birbirine çarpıp duruyordu. Sandalyeye güçlükle attı kendini. Başını masaya dayadığı elleri arasına alıp, hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Biraz mendil alsan fena olmaz.”
Nazlı kısa, boğuk bir çığlık atıp oturduğu yerden fırladı. Mutfak dolabının çekmecesinden öyle çabuk bir bıçak bulup çıkardı ve onu Mavi Adam’a doğrulttu -ki kendisi bile yapabildiğine inanamadı.
“Ne istiyorsun benden?”
Mavi Adama mutfak masasında Nazlı’nın az önce çökmüş olduğu sandalyenin tam karşısındaki sandalyede bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Başını iki yana salladı;
“Sen benden istedin. Ben de gerçek yaptım; düşlerini.”
Nazlı bıçağı indirip şaşkınlıktan afallamış halde pencerenin dışına baktı. Kıraç topraklar ve üzerinde inatla ışıldayan güneş… ne dilemiş olabilirdi ki dünyayı bu kadar değiştirebilecek. Ailesine neler olmuştu kim bilir. Kendini çaresiz ve tükenmiş hissediyordu.
“Bu benim düşüm değil!” diye inledi.
“Senin rüyan!” kalkıp Nazlı’nın yanına geldi. Elini omzuna koydu. Uçsuz bucaksız gibi görünen kıraç toprakları işaret etti; “benim dünyam. Hepsi; insanları ve yaratıklarıyla benim. Kadehten içtiğinde sadece uykudayken girebileceğin topraklara girdin. Şimdi çıkabilmek zamanının dolmasını beklemekten başka çaren yok. Arkadaşlarının da.” Nazlı’nın omzunda ki el onu sıkıca sardı. Mavi adam keyifle güldü; “En eğlenceli yanı ne biliyor musun? İnsanlar asla çok mutlu oldukları, pespembe rüyalar görmezler; her zaman korku ve acı dolu kabuslar vardır.”
Nazlı tedirgin bir sesle;
“Kelime oyunuydu,” dedi;” rüyaları gerçek yapıyorsun. Düşleri değil.”
“Fark eder mi?” Nazlı’nın ürkek gözleri yaşla dolmuştu. Mavi Adam boştaki eliyle Nazlı’nın çenesini hafifçe okşadı;”Sizin için her şey gerçek!”
****
